10 – Yunus

Yunus suresi, Mekke döneminde inmiş olup 109 ayettir. 40, 94, 95 ve 96 ayetler Medine döneminde nazil olmuştur. Surenin 98. ayetinde Hz. Yunus’un kıssası anlatıldığı için sureye bu ad verilmiştir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Elif-Lam-Ra. İşte bu (okuna)nlar, hüküm ve hikmet dolu olan Kitab’ın ayetleridir. Elif-Lam-Ra harfleriyle ilgili 2/1 dipnotuna bakabilirsiniz.
  2. Kendi içlerinden birine (resule): “(Bütün) insanları (kötülüklere karşı) uyar ve inananlara Rablerinin üstün sadakat makamı vereceğini müjdele!” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti ki, (resul onlara ayetleri okuyunca) inkârcılar: “Bu (adam), muhakkak apaçık bir sihirbazdır” dediler. Bkz. 7/69, 38/4
  3. Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra da yarattığı her şeyin kanununu koyan, onlar üzerinde egemenlik kuran ve her şeyi yerli yerince yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi devreye giremez. İşte sizin Rabbiniz olan Allah budur. Öyleyse yalnızca O’na kulluk edin. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? Bkz.2/123, 255, 6/51, 70, 20/109, 34/23 ve dipnotu, 53/26
  4. Sonunda hepiniz O’na döneceksiniz. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleşecek bir vaadidir. O, insanları önce yaratır, sonra iman edip faydalı eylemlerde bulunanlara adaletle karşılığını vermek için onları (mahşerde) yeniden diriltir. İnkârcılara gelince; onlara da gerçekleri inkâr ettiklerinden dolayı kaynar sıvıdan oluşmuş bir içecek ve acıklı bir azap vardır.
  5. Güneşi parlak bir ışık/enerji, ayı da aydınlık yapan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya menziller takdir eden O’dur. Allah bütün bunları rastgele değil, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. O, âyetlerini, bilip anlayacak bir topluma böylece bir bir açıklamaktadır.
  6. Gerçekten, gece ile gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında) ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan bir topluluk için nice deliller vardır.

İlgili ayet, Dünyanın hem kendi ekseni etrafında döndüğünü hem de Güneşin çevresinde bir elips çizerek tur attığını ifade etmektedir. Dünya kendi ekseni etrafında dönerek gece ile gündüzün meydana geldiğini, Güneşin çevresinde dönerek de gece ile gündüzün uzayıp kısaldığını ve böylece mevsimlerin oluştuğunu anlatmaktadır. Onun için Miladi Takvim dünyanın güneş etrafında bir dönüşünü yıl olarak kabul eder. Kameri (ay) takvimi ise ayın dünya etrafında 12 kez dönüşünü bir yıl sayar. Bu nedenle Kameri Takvim Miladi Takvimden 10 gün 8 saat 48 dakika daha kısadır.

      7-8. (Öldükten sonra) huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla                  rahat bulanlar ve ayetlerimizden habersiz olanlar var ya! İşte bunların kendi yaptıkları yüzünden              varacakları yer cehennemdir.

  1. İman edip iyi ve faydalı işler yapanlara gelince; Rableri onları imanları sayesinde doğru yola iletir, altlarından nehirler akan nimetlerle dolu cennetlere eriştirir.
  2. Onların oradaki duaları: “Allah’ım, seni anar ve seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz”, birbirlerine yönelik iyilik dilekleri, “Selâm” ve dualarının sonu da: “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” olacaktır.
  3. Allah, insanlara şerri, onların hayrı acele istedikleri gibi çabucak verseydi, ecellerinin onlara ulaşmasına çoktan hükmedilmiş olurdu. Fakat biz, huzurumuza çıkmayı arzu edip ummayanları, kendi hallerine bırakırız da azgınlıkları içinde bocalar dururlar. Bkz. 2/15, 8/32
  4. İnsana bir sıkıntı dokunduğunda, gerek yan yatarken, gerek otururken ve gerekse ayaktayken (sıkıntıdan kurtulmak için her halinde) bize dua eder. Ama sıkıntıyı üstünden kaldırdığımız zaman, sanki kendisine dokunan sıkıntının kaldırılması için bize hiç yalvarmamış gibi (nankörce davranmaya) devam eder (ve Bizi unutur). İşte tutarsız ve istikrarsız yaşayanlara yapmakta oldukları şeyler böyle süslü gösterilmiştir. Bkz. 3/191, 4/103, 17/67, 39/8
  5. Andolsun ki, sizden önceki nice nesilleri, resulleri onlara apaçık deliller getirdikleri hâlde zulmettiklerinden dolayı helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.
  6. Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların arkasından sizi yeryüzünde halife (mirasçı) yaptık (hâkim kıldık).

Konumuzla direk ilgili olarak “halife” kelimesi, tekil ifade ile Kur’an’da iki yerde (Bakara 2/30 ve Sa’d 38/26), çoğul ifade ile “helaif” olarak dört yerde (En’am 6/165, Yunus 10/14, 73, Fatır 35/39), “hulefa” olarak da üç yerde (A’raf 7/69, 74, Neml 27/62) toplamda dokuz defa geçmektedir. Geçtiği örneklerin tamamında “halife” kelimesi, insanın yeryüzüne egemen olacağı ve siyasi erki elinde bulunduracağı anlamında kullanılmıştır. 

Sözlükte “birinin arkasından gelmek, yerine geçmek” anlamlarına gelen “half” kökünden türetilmiş olan “halife”, birinin yerine geçerek onun yaptığı işi devam ettiren ya da onun yerini alan kişi demektir. Bu itibarla diyebiliriz ki; insandan önce dünyada yaşayan birileri vardı ve insan bu birilerinin arkasından dünyaya gelmiştir.

  1. Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman, bizimle karşılaşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem olmaz. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Ben, Rabbime karşı gelirsem; büyük bir günün azabından korkarım.”
  2. De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Gerçek şu ki; ben bundan (Kur’an’ın inişinden) önce yıllarca aranızda yaşadım. Siz yine de aklınızı kullanarak gerçeği görmeyecek misiniz?”
  3. Allah’a yalan yakıştırmalar yapandan ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç kuşkusuz ağır suçlular asla kurtuluşa eremezler!
  4. Onlar, Allah’tan başka kendilerine zararı ve faydası olmayan varlıklara kulluk ediyorlar (onlardan yardım diliyorlar) ve: “Bunlar Allah yanında şefaatçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve çok yücedir.

Buradaki “şufeauna (şefaatçiler)” ifadesi, Allah’a yakınlaşmak ve işlerin görülmesine vesi olmak için Allah’la aralarına soktukları bütün varlıklar için kullanılmıştır. “Kendilerine zararı ve faydası olmayan varlıklar” söylemi ise; hem canlı-cansız bütün somut putları ve sembolleri, hem de kavramsal ve soyut imajları işaret eden bir ifadedir.

  1. İnsanlar (tevhit inancına bağlı) bir tek ümmetti; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (hesabın ahirette görüleceğine dair) Rabbinden bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şey hakkında aralarında elbette hüküm verilir (ve azaba uğratılırlar)dı.

Yahudilerin Tevrat’taki ahiretle ilgili belgelerin çoğunu kaybetmeleri/yok etmeleri ve kendilerinden olmayan insanların Yahudi olmasına izin vermeyerek dini kendi tekellerinde tutup yayma temayülü göstermemeleri, Hristiyanların da İncil’in aslının bozulmasına ve Allah’a isnat edilen haksız yakıştırmalara sebep olmaları nedeniyle Tevhit İnancı ciddi şekilde bozulmuştu. Bütün bu yozlaşmalardan sonra, Tevhit inancını yeniden hayata geçirmek ve kıyamete kadar insanlığın ruhi, ahlaki ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevi ve uhrevi saadetin yolunu açmak için Kur’an indirilmiştir.

  1. Bir de: “Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “İnsan idrakini aşan şeylerin bilgisi ancak Allah’a mahsustur. (Öyleyse Allah’ın iradesi tecelli edinceye kadar) bekleyin, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri merakla) bekleyeceğim.” Bkz. 6/4-10, 8/32
  2. İnsanların başlarına gelen sıkıntılardan sonra kendilerine bir rahmet, bir rahatlık tattırdığımızda bakarsın ki, ayetlerimize karşı hemen gizli bir plan kurarlar. Onlara de ki: “Allah’ın planlarınıza karşılık vermesi daha çabuktur. Şüphe yok ki, elçilerimiz (olan melekler) kurduğunuz planları kaydetmektedir.”

İnsan kendi özgür iradesiyle, duygularıyla, eylemleriyle her şeye bir kişilik kazandırır. Bu itibarla iyiyi de kötüyü de oluşturan insanın kendisidir. Güzel duygular besleyerek ve faydalı eylemler üreterek hayırlı bir varlık olması gereken insan sınırsız ve istikrarsız arzularına yenik düşerek kendi eliyle hayatını çıkmaza sürükler. Geldiği noktanın felaket olduğunu anlayınca Yaratıcının rahmetine sığınır. Ne zaman rahata ve refaha kavuşur, o zaman da Allah’ın ayetlerine sırtını döner. Oysa bu durumda olan kişi, hayattan ders çıkartarak mesaja daha duyarlı olmalı.

  1. Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide bulunduğunuzda geminin onları hoş bir rüzgârla götürdüğünde ve onunla sevindiklerinde; birden şiddetli bir kasırga gelip onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda, Allah’ın dinine sarılarak: “Andolsun ki, bizi bu tehlikeden kurtarırsan, şükredenlerden olacağız” diye O’na yalvarırlar.
  2. Fakat Allah onları bu (felaketten) kurtarınca, hemen yeryüzünde haksızca taşkınlık yapmaya koyulurlar. Ey insanlar! Dünya hayatının geçici menfaati için yaptığınız bütün taşkınlıklar ancak kendi aleyhinizedir! Sonra dönüşünüz ancak bize olacaktır. Biz de yaptığınız her şeyi size (eksiksiz olarak) haber vereceğiz.
  3. Dünya hayatının misali gökten indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyerek beslendikleri nebatlar bolca yetişir; yeryüzü rengârenk, çeşitli mahsullerle süslenir ve yerin sahipleri bütün bunlara egemen olduklarını sandıkları sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz geliverir de, orayı bir gün önce hiçbir şey yokmuş gibi biçilmiş hale çeviririz. Düşünen bir toplum için biz ayetleri böyle birer birer açıklıyoruz. Bkz. 18/45, 39/21, 57/20
  4. (Böylece) Allah, (insanı) huzur ve güvenlik ortamına (İslam’a) çağırır ve dileyeni (samimi gayretinden dolayı) dosdoğru bir yola iletir.

İnsanların hidayete ermesi elbette ki Allah’ın takdirindedir. Ancak doğru yolu isteyecek olan insanın kendisidir. Allah, iyi niyeti ve gayretinden dolayı sonsuzluk yurdunun mutluluğuna ermek isteyen kulunu hidayete erdirir ama insan kendi iradesiyle hidayete erer. Eğer, “Allah istediğini hidayete, istediğini de dalalet erdirir” diye düşünürsek, yani istediğini cennete, istediğini cehenneme yerleştirir şeklinde inanırsak; o zaman insanın seçmesi, tercih etmesi, istemesi, yönelmesi, karar vermesi, gücü; diğer bir ifadeyle iradesi devre dışı bırakılmış olur. Bu durumda da insanın uhrevi âlemdeki yerinin belirlenmesi sadece Allah’ın dilemesiyle olmuş olur ki bu da Allah’ın adaletiyle örtüşmez.

  1. (Dünyada) iyilik edenlere ve iyi davrananlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne kara leke ve ne de horlanmışlık kaplar. İşte onlar cennetin sakinleridir, onlar orada kalacaklardır.
  2. Kötülük yapmış olanların cezası ise, yaptıkları kötülük kadar olacak ve kendilerini bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’ın azabından koruyacak kimse de yoktur. Onların yüzleri sanki gecenin karanlık bir parçasıyla kaplanmıştır. İşte onlar cehennemin sakinleridir. Onlar da orada kalacaklardır.

   28-29. O gün onları bir araya topladıktan sonra, şirk koşanlara, “Haydi siz ve ortak koştuklarınız,                     yerlerinize!” deriz. Sonra onları birbirinden ayırırız. O zaman bize ortak koşulan varlıklar, ortak                 koşanlara şöyle derler: “Sizinle bizim aramızda Allah şahittir ki; (dünyada iken) sizin tapınıp                       durduklarınız biz değildik, sizin tapmanızdan haberimiz bile yoktu.” Bkz. 19/82, 28/63

  1. İşte orada herkes önceden yapmış olduğunu somut olarak görür. İnsanların tümü gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülür ve yakıştırdıkları düzmece ilahlar yanlarından kayboluverir. Bkz. 17/13-14

Bu ayet, mahşeri bütün gerçekliğiyle özet olarak ortaya koyuyor. Olacak olanları bütün etkileriyle, realiteleriyle daha şimdiden gözle önüne seriyor. Bu ve bunun gibi daha birçok ayet, insanın dirilmesinden mahşerde hesap vermesine ve oradan da ikamet edeceği yere kadar diyalektik etkileri olacak çok çarpıcı örnekler sunuyor.

  1. Onlara de ki: “Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere işlerini görme yeteneğini kim verdi? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Evrenin işlerini kim çekip çeviriyor?” Sana: “Allah” diyecekler. O zaman onlara de ki: “O halde Allah’a karşı artık gereken duyarlılığı göstermeyecek misiniz?”

Ayetteki sorunun muhatabı, Allah’tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıran ve fakat evrenin işlerini çekip çevirenin de Allah olduğunu söyleyen, yani Varlık âlemindeki her şeyin tasarrufunun Allah’ın elinde olduğunu bilen fakat bazı varlıklara tapınmanın insanı Allah’a yaklaştıracağına ve bir kısım şeyleri araya sokarak işlerin daha rahat yürüyeceğine inanan kimselerdir. Ayetin son cümlesindeki “Allah’a karşı artık gereken duyarlılığı göstermeyecek misiniz?” söylemi, bu insanların Allah’la aralarına aracılar, komisyoncular, sokmamaları konusunda uyarı niteliğindedir.

  1. İşte O, (her şeye gücü yeten) sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Şimdi söyler misiniz Hakikati çıkarırsanız geriye sapıklıktan başka ne kalır? Buna rağmen nasıl oluyor da (Haktan) döndürülüyorsunuz?
  2. İşte böylece, Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki: “Artık onlar iman etmezler!” sözü gerçekleşmiş oldu.
  3. Onlara de ki: “O sizin ilahlaştırdığınız varlıklar arasında yoktan var edip de sonra onu tekrar yaratan var mı?” De ki: “Her şeyi yoktan var eden ve sonra tekrar yaratan ancak Allah’tır. Hal böyleyken, nasıl oluyor da (doğru yoldan) saptırılıyorsunuz!”
  4. De ki: “Ortak koştuklarınızdan doğru yolu gösterecek olan var mıdır?” Yine de ki: “Allah, hak olan doğru yola iletir. O halde doğru yola ileten mi kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı daha layıktır. O halde ne oluyor size? Nasıl hükmediyor (Allah’tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırıyor)sunuz?”
  5. Onların çoğu sadece zanna (asılsız bilgiye/kuruntuya) dayanırlar. Oysa zan, hiçbir şekilde gerçeğin yerini tutmaz. Hiç şüphesiz Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.
  6. Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başka birisi tarafından uydurulabilecek bir şey değildir. O, kendisinden önce indirilmiş olan (ilahi kitap)ları doğrulayan, Allah’ın hükümlerini açıklayan, içinde hiçbir kuşkuya yer bulunmayan ve âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir kitaptır.
  7. Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru sözlü kimselerseniz, haydi siz de onun benzeri bir suret getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın!” Bkz. 2/23, 11/13, 17/88
  8. Tersine onlar özünü, hikmetini kavrayamadıkları ve üstelik o mesajın ayrıntılı açıklaması henüz kendilerine gelmemiş olan bir mesajı (Kur’an’ı) yalanladılar. Onlardan öncekiler de tıpkı böyle yalanlamışlardı. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Kur’an’ı doğru anlamak için ayetlerin diğer ayetlerle bağlantısını kurmak gerekir. Zira ayetlerin birbirlerini açıklamaları önemli bir keyfiyettir. Nitekim Nahl, 16/44 ayetinde “…Biz sana bu uyarıcı kitabı indirdik ki, insanlara, başından beri indirilen mesajın aslını olanca açıklığıyla ulaştırasın…” buyrulmuştur. Onun için Kur’an’ı iyi anlamak istiyorsak onun bütününü bilinçaltına yerleştirip ayetlere o bütünün penceresinden bakmak gerekir.

  1. İçlerinden ona (Kur’an’a) inananlar da var inanmayanlar da. Rabbin (o Kur’an’a karşı) bozgunculuk yapanları çok iyi bilmektedir.
  2. Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: “Benim yaptıklarım benim, sizin yaptıklarınız sizindir. Benim yaptıklarımla sizin bir ilginiz yoktur, sizin yaptıklarınızla da benim bir ilgim yoktur (Ne siz benim yaptıklarımdan sorumlusunuz, ne de ben sizin yaptıklarınızdan sorumluyum, ben sadece bir tebliğciyim).” Bkz. 109/1-6
  3. İçlerinde sana kulak verenler de vardır. Fakat akıllarını kullanıp anlamak istemiyorlarsa, sen (gerçeği) sağırlara işittirebilir misin?
  4. İçlerinden sana bakanlar (senin peygamberliğini anlamalarına rağmen sana inanmayanlar) da vardır. Fakat (hakikati) görmek istemiyorlarsa, sen körlere doğru yolu gösterebilir misin?
  5. Şüphesiz ki Allah insanlara (üstesinden gelemeyeceği bir sorumluluk yükleyerek onlara) hiç bir şeyle zulmetmez. Fakat insanlar (Haktan uzaklaşarak) kendilerine zulmederler. Bkz. 3/117, 9/70, 16/33, 29/40

İnsanların gittiği yol ateşten de olsa gitmeleri gereken yer cennettir. Çünkü insan cenneti kazanmak ve ebedi saadete ehil olmak için halife seçilmiştir. Allah sadece insanı değil, hiçbir canlıyı azap görsün diye yaratmaz. Ama bütün rahmet ve mağfiret kapıları açık durmasına rağmen insan illa da cehenneme gitmek ve azap görmek istiyorsa ve bunun için de hayatını programlıyorsa Allah kulunun arzusunu geri çevirmez.

  1. (Allah) o kıyamet günü (onları) topladığı zaman (onlara öyle gelecek ki yeryüzünde) sanki sadece tanışmalarına yetecek kadar gündüzün bir saati kadar kalmışlar. (Vaktiyle) Allah’ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını yalanlayan ve doğru yola girmekten geri duranlar (işte o zaman) en büyük kayba uğramış olacaklar. Bkz. 20/104, 23/112-114
  2. (Ey Resul!) Onlara hazırladığımız şeylerden bir kısmını sana (dünyada) göstersek ya da (onu göstermeden) seni vefat ettirsek bile sonunda onların dönüşleri ancak bizedir. Muhakkak ki Allah onların yaptıklarına şahittir.
  3. Her toplumun bir resulü vardır. Resulleri geldiği (ve hakikat tebliğ edildiği) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. Bkz. 39/69
  4. Onlar: “Eğer dediğiniz doğru ise, peki bu vaat (edilen azap) ne zaman (gerçekleşecek)?” derler.
  5. De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin (her canlının) bir eceli (ölüm zamanı) vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” Bkz. 7/34, 16/61, 63/11
  6. De ki: “Söyleyin bakalım, eğer size O’nun azabı bir gece vakti, ya da gündüzün gelecek olursa ne yaparsınız? Günahkârlar onu aceleyle niye istiyor?”
  7. (Yoksa azap) gerçekleştikten sonra mı O’na iman edeceksiniz? O vakit size: “Şimdi mi iman ediyorsunuz?” denecek. Hâlbuki siz alay ederek, bu azabın acele gelmesini isteyip duruyordunuz.
  8. Sonra da zulmeden (inkâr ve şirk içerisinde iken ölen)lere: “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecek.
  9. “O (kıyamet ve azap) gerçek mi?” diye sana soruyorlar. De ki: “Evet. Rabbim hakkı için o kesin bir gerçektir. Ve siz (bu konuda Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz.”
  10. (İman etmeyerek ve faydalı eylemlerde bulunmayarak) kendisine zulmetmiş olan herkes, o gün yeryüzünün bütün servetine sahip olsa elbette bunu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce pişmanlıklarını gösterecek gücü dahi kendilerinde bulamayacaklar. O gün aralarında tam bir adaletle hükmedilir ve kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz.
  11. Dikkat edin! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır! Dikkat edin! Allah’ın vaadi, başa gelmesinden şüphe edilmeyecek bir gerçektir. Ne var ki, onların çoğu bunu bilmezler!
  12. O hem hayat verir hem de öldürür ve (sonunda) yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Allah’ın hayat vermesini aynı zamanda manen ölmüş olan kalpleri hayata döndürmesi olarak da yorumlayabiliriz. Ruhi ve ahlaki değerlerini kaybederek manen ölüme mahkûm olmuş bir insanın ilahi mesajlarla yeniden dirilmesi de hayata dönüştür. Nitekim bir sonraki ayette de bunu doğrulayan ifadeler bulunmaktadır. Sağlıklı yaşamın yolunu bulamayan, hayatı anlamlandıramayan, dolaysıyla huzuru yakalayamayan bir insanın ölmüş bir kişiden ne farkı vardır?

  1. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara yol gösterici ve rahmet gelmiştir. Bkz. 2/2, 3/103, 5/16 ve dipnotu, 6/155, 14/1
  2. De ki: “Bunlar Allah’ın lütfu ve rahmeti iledir. (İnsanlar) sadece bununla (Kur’an’la) sevinsinler. O, bütün toplayıp durdukları dünyalıklardan daha hayırlıdır.”
  3. De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bu hususta Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Bu ayet, Allah tarafından Kur’an’da yasak olarak kayıt altına alınmamasına rağmen insanların bir takım mülahazalarla bazı rızıkları kendilerine yasaklanmasını şiddetle reddediyor. İnsanın Allah’ın helal ve meşru kıldığı bir şeyi zımni ve izafi yaklaşımlarla Kur’an’a atıfta bulunarak veya uydurma hadislerle Hz. Peygamber’in sünnetine isnat ederek ya da gelenekçi anlayışın etkisinde kalarak kendisine yasaklaması ve haram kılması doğru değildir.

  1. Allah’a yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet günü (görecekleri azap) hakkındaki görüşleri nedir acaba? Hiç kuşkusuz Allah, insanlara karşı lütufkârdır, fakat onların çoğu (buna) şükretmezler.
  2. (Ey Resul!) Sen her ne yaparsan yap, Kur’an’dan hangi parçayı okursan oku (ve siz ey insanlar), hangi işi gerçekleştirirseniz gerçekleştirin işinize daldığınız andan itibaren biz üzerinizde gözlemci bulunuyoruz. Ne yerde ve ne de gökte bulunan zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden saklı kalmaz. Gerek bundan daha küçüğü ve gerekse daha büyüğü mutlaka apaçık bir kitapta, Bilgi İşlem Merkezinde yazılıdır.
  3. Haberiniz olsun ki, Allah dostlarına korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.
  4. Onlar Allah’a iman eden ve O’na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlardır.

Bir önceki ayette Allah’ın inananlara dostluğundan söz edilmektedir. Bu ayette ise, Allah dostlarının, Allah’a iman edenler ve O’na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar olduğu anlatılmaktadır. Eğer inanan insan, Hayatını Allah’ın koyduğu koordinatlara göre inşa eder, O’na karşı hep bilinçli ve duyarlı olursa dostluğu kurmuş demektir. Dostluk, iki birey arasında kopması mümkün olmayan bir bağın oluşmasıdır, fedakârlıktır, paylaşmaktır, aynı frekansta olmaktır. Bu demektir ki; insan Allah’a dost olmak ve bu dostluğu kalıcı hale getirmek istiyorsa Allah’tan bağımsız bir hayat düşünmemelidir, Onun istediği şekilde hayatını tanzim ederken gerekli fedakârlığı göstermeli, O’nunla aynı frekansta buluşmalıdır. 

  1. Onlar için dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır. Ve Allah’ın kelimelerinde (hükümlerinde, verdiği sözlerde) bir değişme yoktur. İşte budur en büyük zafer, en büyük kurtuluş!
  2. (Ey Resul!) O (inanmaya)nların sözü seni üzmesin. İzzet ve şeref tümüyle Allah’ındır. O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.

Yücelik, kuvvet ve hürmet anlamlarına gelen “izzet” kelimesi burada insanlar arasında belli bir seviyeye gelme, üstün olma, saygı görme ve hürmete layık olma manasında kullanılmıştır. Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer anlamına gelen “şeref” kelimesi ise itibarlı olma, manevi ve maddi anlamda ihsana kavuşma manasında kullanılmıştır. Nisa, 4/139 ve Fatır, 35/10 ayetlerinde de ifade buyrulduğu gibiİzzet ve şerefin tamamıyla Allah’a ait olması, izzetin ve şerefin Allah’tan alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

  1. İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’la beraber putlara tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna (kuruntuya/asılsız bilgiye) uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.
  2. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ibretler vardır.
  3. İnkârcılar: “Allah, çocuk edindi” dediler.” Hâşâ, O kendisine yakışmayan niteliklerden uzaktır. O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Bu hususta elinizde hiç bir deliliniz yok. Nasıl oluyor da Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi söylüyorsunuz? Bkz. 19/88-93
  4. De ki: “Allah hakkında (böyle) yalan uydurup iftira edenler (asla) kurtuluşa eremezler.”
  5. Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bize olacaktır. Daha sonra da inkâr ettiklerinden dolayı o çetin azabı onlara tattıracağız.
  6. Onlara Nuh’un kıssasını anlat. Hani Nuh, kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana (hükmünüzü) uygulayın ve bana mühlet de vermeyin!”

Hz. Nuh’un kıssası, ehemmiyetine binaen Kur’an’ın farklı yerlerinde kesitler halinde sunulur. En ayrıntılı biçimde Hud 36-48 ve A’raf surelerinin 59-64 ayetlerinde anlatılmaktadır. Burada anlatılanlar Hz. Nuh’un, Allah’ın mesajını yalanlayan kavminin hüsrana uğrayacağı inancıyla onlara son meydan okuyuşudur.

  1. Eğer (benim imana davetimden) yüz çeviriyorsanız (yapacak bir şey yok), ben sizden (zaten) herhangi bir ücret istemiyorum. Benim çabamın karşılığını verecek olan sadece Allah’tır. Ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum.
  2. Onu yine de yalanladılar. Biz hem onu ve hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve bunları onların yerine (yeryüzüne) hükümran kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da (suda) boğduk. İşte bak, azapla korkutulduğu halde yola gelmeyenlerin sonu nasıl olmuştur?

Bu ayetlerde Hz. Nuh kıssasına temas edilmesi, bu surenin ana fikriyle olan irtibatı sebebiyledir. Hz. Nûh’un ibret ve öğüt veren hikâyesi Kur’an’ın daha birçok yerinde anlatılmakla beraber en uzun ve detaylı biçimde Hud suresi 11/36-48 ayetlerinde anlatılmaktadır. Ayrıca 71. sure Hz. Nuh’un mücadelesini ve Nuh Tufanını anlattığı için bu sureye Nuh adı verilmiştir.

  1. Sonra onun arkasından kendi kavimlerine resuller gönderdik. Onlara açık belgelerle, mucizelerle geldiler. Daha önce yalan dediklerine bir türlü inanmadılar. İşte (ilâhî buyrukları dinlemeyip, inatlarından dolayı) haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.
  2. Sonra onların ardından Musa ve Harun’u Firavuna ve konseyine ayetlerimizle/mucizelerimizle gönderdik. Fakat (onlar da iman etmek konusunda) büyüklük tasladılar ve günahkâr bir topluluk oldular.
  3. Onlara tarafımızdan hak (mucize) ulaşınca: “Bu açık bir sihirdir” dediler.
  4. Musa (onlara): “Size hak (mucize) gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.
  5. Onlar dediler ki: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden ve yoldan) çevirmek ve ikiniz için yeryüzünde büyüklük (liderlik ve önderlik) sağlamak için mi bize geldin? Biz ikinize de asla inanacak değiliz.”
  6. Firavun: “Bana bütün bilgin büyücüleri getirin” dedi.
  7. Büyücüler geldiğinde Musa onlara: “Atacağınız şeyleri atın” dedi.
  8. Sihirbazlar (atacaklarını) atınca, Musa dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini rast getirmez.”
  9. Günahkârlar hoşlanmasalar da Allah, kelimeleriyle hakkı ortaya çıkarıp kanıtlayacaktır. Bkz. Enfal 8/8, Şura 42/24  

Ayetteki “Allah’ın kelimeleri” nden kasıt, Allah’ın resullerine indirdiği vahiy olduğu gibi aynı zamanda, Allah tarafından konan tabiat kanunlarında kendini gösteren İlahi iradedir. 

“Kelimelerden” kasıt vahyi düşünürsek o takdirde anlamalıyız ki; Hakkı yok etmek ve faziletin ışığını söndürmek isteyenlerin hoşuna gitmese de Allah, A. İmran 3/110 ve 114. ayetlerde de buyurduğu gibi, doğruluğu öneren ve kötülükten sakındıran insanların gayretiyle Hakkı yaşatacaktır.

  1. Firavunun ve seçkin çevresinin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir grup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatördü) ve haddi aşan biriydi.
  2. Musa dedi ki: “Ey kavmim! Eğer Allah’a inanıyorsanız ve gerçekten O’na bağlanıp kendinizi teslim etmişseniz (Müslüman olmuşsanız) sadece O’na güvenin!”

85-86. (Onlar da) şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz! Zalim bir topluluğun                            zulmüne uğratmakla bizi imtihan etme! Bizi rahmetinle o inkârcılar topluluğundan kurtar!”

  1. Biz de Musa ile kardeşine vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi ibadet yerine dönüştürün ve namazı ikame edin. (Ey Musa!) İnananları (Allah’ın yardımıyla) müjdele!”

Toplumun sosyal anlamda toparlanması ne kadar gerekliyse manevi anlamda durumu düzeltmesi de o kadar lüzumludur. Özellikle zor zamanlarda insanların bir araya gelerek hemhal olması, problemleri aşmak için hasbıhal etmesi, ruhi anlamda sükûna kavuşması, Allah’la ilişkilerini canlı tutacak rahmet ortamları oluşturması zaruridir. Evlerin ibadet yerlerine dönüştürülmesi; maneviyatın canlı tutulması ve Yüce Yaratıcının rahmetinden istifade edilmesi bakımından çok önemlidir. Ayetin son cümlesindeki müjde, evlerini mesken olarak kullanırken aynı zamanda ibadet yerine dönüştüren ve namazı ikame edenleredir.

  1. Musa, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavuna ve onun ileri gelen çevresine, dünya hayatında ihtişam ve zenginlik verdin. Ey Rabbimiz! Bunlar (iradeleri zayıf kullarını) senin yolundan saptırmaları için (kullanmakta)dır. Ey Rabbimiz! Sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver. Zira onlar, elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.”
  2. (Allah) buyurdu ki: “Bu dileğiniz kabul olundu. Doğrulukta devam edin ve sakın (o kendini ve hakkı) bilmeyenlerin yoluna uymayın!”
  3. Derken (iman eden) İsrailoğullarını (Kızıl) denizden geçirdik. Firavun ve askerleri takip ve taarruz etmek için arkalarına düştü. Sonunda (Firavun) boğulmaya başlayınca: “İnandım, gerçekten de İsrailoğullarının iman ettiği Allah’tan başka tanrı yok, artık ben de (O’na) teslim olanlardanım” dedi. Bkz. 2/50, 20/78, 40/84-85, 43/55-56

91-92. (Biz de ona:) “Şimdi mi (iman ediyorsun)? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan                          olmuştun. Senden sonrakilere ibret olman için bu gün senin (cansız) bedenini kurtaracağız” dedik.            Doğrusu insanların çoğu ayetlerimize karşı umursamazlık gösteriyor.

“Senin bedenini kurtaracağız” söylemi muhtemelen, eski Mısırlıların, başta firavunlar olmak üzere elit kesimin cesetlerini mumyalayarak saklamak için uyguladıkları geleneklerini ima ediyor. Yani evet seni kurtaracağız ama ibret-i âlem mumyalanman için senin cansız bedenini kurtaracağız, yoksa dünya hayatına kaldığın yerden devam etmeyeceksin. Kur’an’da geçen “Firavun” tabiri özel bir isim olmayıp Eski Mısır’da yaşayan bütün krallar için kullanılan bir unvandır. 

  1. Andolsun ki, biz, İsrailoğullarını güvenli bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar sunduk. Kendilerine hakikatin bilgisi gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmemişlerdi. Şüphe yok ki, Rabbin kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri konularda haklarında hüküm verecektir.

Tevrat’ta geleceği yazılı olan son peygamberi bütün Yahudiler heyecanla bekliyordu. Ne zaman ki Allah, Mekke’den Hz. Muhammed’i peygamber olarak seçip gönderdi, Yahudiler hemen isyan ederek ayrılığa düştüler. Çünkü onlara göre; gelecek olan son nebinin de Harun Peygamberin soyundan olması gerekiyordu. Oysa peygamberler sadece Allah’ın birer elçisidir. Onların herhangi bir soydan gelmesi o soyun Allah katındaki itibarını yükseltmez. İnsanların ve soyların yüceliği verecekleri hizmete ve gösterecekleri sadakate bağlıdır.

  1. Eğer, sana indirdiğimiz (geçmiş nebilerin haberlerin)den kuşku duyuyorsan, senden önce (indirdiğimiz) kitabı okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana gerçek gelmiştir. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma! Bkz. 7/157
  2. Sakın Allah’ın âyetlerine ilgi göstermekten (ve onları yaşamaktan) geri duranlardan olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.
  3. Haklarında Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar iman etmezler.
  4. Onlara her türlü ayet gelse bile elem verici azabı görünceye kadar (inanmazlar).
  5. Keşke azap inmeden önce, iman edip de bu imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket halkı bulunsaydı ya! Ancak Yunus’un kavmi iman edince, dünya hayatındaki o perişanlık azabını kendilerinden kaldırdık ve onları bir zamana kadar faydalandırdık.
  6. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederdi (ama onları özgür iradeleriyle baş başa bıraktı). O halde insanları mü’min olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?

Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah insana Hak ile Batıl arasında seçim yapma erkini bahşetmiş ve böylece onu, yalnızca doğal güdüleriyle yaşayan öteki canlılardan ayırarak özgür iradesiyle üstün bir varlık statüsüne yükseltmiştir. Ve bu statü ile insan kendi geleceğiyle ilgili kararı yine kendisi verecektir.

  1. Allah’ın izni olmadıkça (elbette ki) hiç kimse inanamaz (ama inanmak iradesi insanın elindedir). (Allah) pisliği (huzursuzluğu, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.

Kur’an’da sıkça vurgulanan “aklın kullanılması” Allah’ı anlamanın ve insanca yaşamanın temelini oluşturmaktadır. İnsanın davranışlarını belirleme, denetleme ve yargılaması ya da hayrı şerden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırması ancak akılla mümkündür. Vahiy ile hayatın şekillenmesi aklın kullanılmasına bağlıdır. Kur’an’da birçok yerde: “Ey akıl sahipleri!” şeklindeki ilahi hitap, akıl sahibi olmanın dolaysıyla aklı kullanmanın ehemmiyetine bir işarettir. İnsan ne sadece akılla kendini bulabilir, ne de sadece vahiy ile yetinebilir. Allah’ın istediği, vahiyle aklın uzlaşarak işletilmesidir.

  1. De ki: “Bir bakın göklerde ve yerde neler var! İman etmeyecek (inanmamaya karar vermiş) bir topluluğa o ayetler ve o uyarılar ne fayda sağlar?
  2. Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.”
  3. Sonra (azap gelince) resullerimizi ve inananları kurtarırız. Böylece üzerimize düşen bir borç olarak mü’minleri kurtarırız.
  4. De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında şüphe içinde iseniz (bilin ki) ben, Allah’tan başka taptıklarınıza kulluk etmem ve ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Ben, mü’minlerden olmakla emrolundum.”
  5. Ve: “Yüzünü tevhit dinine döndür, sakın müşriklerden olma!”
  6. “Ve Allah’tan başka, sana yararı da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yakarma! Eğer bunu yaparsan mutlaka zalimlerden olursun!”
  7. Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse, onu yine ancak Allah giderir. Sana bir iyilik dilediği takdirde; onun lütfunu geri çevirecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine verir. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  8. De ki: “Ey insanlar! Size Rabbinizden hak (resul ve Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de (Haktan) saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizin üzerinizde bir vekil (sorumlu) değilim.”
  9. (Ey Muhammed!) Sana ne vahyolunduysa ona uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! Çünkü hükmedenlerin en iyisi O’dur.