11 – Hud

Hud suresi Mekke döneminde inmiş olup 123 ayettir. 50-60 ayetlerde Hud Peygamberden bahsettiği için sure bu adı almıştır. Hûd suresi, hem metot ve üslup bakımından, hem de konusu ve muhtevası açısından Yunus suresinin devamı niteliğindedir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1-2. Elif-Lam-Ra. (Bu) öyle bir kitaptır ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye (aklını işleterek anlamaya çalışanlar için)  ayetleri her işi hikmetle yapan, her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından açık ve anlaşılır kılınmıştır. (De ki:) “Şüphesiz ben, O’nun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” Elif-Lam-Ra harfleriyle ilgili 2/1 dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. “Rabbinizden af dileyiniz, pişmanlık duygusu ile O’na yöneliniz ki, belirli bir sürenin sonuna kadar sizi güzel bir geçimle faydalandırsın ve her erdemli kişiye erdemli davranışlarının karşılığını versin. Eğer (imandan) yüz çevirirseniz, elbette ben sizin için büyük günün azabından korkarım.”
  2. Dönüşünüz yalnız Allah’adır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
  3. İyi bilin ki o inkârcılar, eğilip bükülerek haktan yan çizer, böylece resulden gizlenmek isterler. Yine iyi bilin ki, (gizlenmek için) elbiselerine büründükleri zaman bile (Allah, onların) gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, kalplerin en mahrem sırlarını bilendir.

Ayette; “inkârcıların Allah’tan gelen hakikat karşısında eğilip bükülerek yan çizmesi” söylemi, inkârcıların Hz. peygambere olan kinlerini, kıskançlıklarını, düşmanlıklarını gizli tutmalarını anlatmakta ve gelen çağrıya kulak vermede isteksiz olduklarını mecazî bir anlatımla dile getirmektedir. 

  1. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) onların (dünyada) yerleştikleri yeri de, öldüklerinde kalacakları yeri de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta (bilgi işlem merkezinde, Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır.

“Dabbe” kelimesi insan da dâhil bütün canlıları kapsamaktadır. Yeryüzündeki canlıların tür olarak sayısını bilmek mümkün değildir. Her türden ne kadar canlının hangi şartlarda ve nerede yaşadığını bilmek de imkânsızdır. Bütün bu canlıların yaşadığı yerleri, ne ile besleneceklerini, ölecekleri zamanları ve öldükten sonra bekletilecekleri geçici mekânları bilen sadece Allah’tır. Ve bütün bunlar Levh-i Mahfuz’da (Allah’ın yasasında-Bilgi işlem merkezinde) kayıtlıdır. Levh-i Mahfuz ve orada her şeyin kayıtlı olması gibi konular, insan idrakini aşan ve insanın havsalasının alamayacağı konulardır ki bu konularda kesin bir şey söylemek ve iddiacı olmak asla doğru değildir.

  1. O, hanginizin eylem ve davranışlarının daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan etmek için, Arş’ı henüz su üstünde iken gökleri ve yeri altı günde (altı aşamada) yaratandır. Böyle iken sen onlara: “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, o inkârcılar: “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler. Bkz. 18/7, 21/35, 41/11-12, 67/2
  2. Şayet azabı onlardan sayılı bir süreye kadar geciktirecek olsak: “Onu engelleyip alıkoyan nedir?” diyecekler. Bilin ki azap onlara geldiği gün, artık kendilerinden çevrilecek değildir ve alaya aldıkları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır.
  3. Bunun gibi, insana katımızdan bir rahmet tattırsak, sonra da onu kendisinden çekip alsak, muhakkak o, (önceki lütfumuzu unutan) çok ümitsiz ve çok nankör bir kimse olur.
  4. Ve Andolsun ki, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırsak, kuşkusuz: “Kötülükler benden gidiverdi” der. Çünkü o, şımarıktır, kibirlidir.
  5. Ancak sabreden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. İşte onlar için hem bir bağışlanma ve hem de büyük bir ödül vardır.
  6. O halde (Ey Resul! Sırf inkârcılar hoşlanmıyor ve) onların “Niçin o’na (gökten) bir hazine inmedi” ya da, “(neden) kendisiyle birlikte bir melek gelmedi?” diye söylenmelerinden ötürü yüreğin daralıyor. Bunun için sana vahyedilen mesajın bir bölümünü onlara duyurmaktan vaz geçebilirsin (asla böyle yapma!). (Unutma ki,) sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir (herkese layık olduğu neticeyi verendir). Bkz. 15/97, 25/7-8
  7. Yoksa Kur’an’ı kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın ve siz de onun gibi uydurma on sure getirin.” Bkz. 2/23, 10/38, 17/88
  8. Eğer size cevap veremiyorlarsa, bilin ki, o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde, “şimdi artık O’na teslim olacak mısınız?”
  9. Kim (sadece) dünya hayatını ve lüksünü ararsa, yaptıklarının karşılığını orada tam öderiz ve onlar orada hiç bir eksikliğe uğratılmazlar.Bkz. 17/18, 42/20
  10. İşte bunlar kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Onların orada (dünyada) bütün yaptıkları boşa çıkmıştır ve zaten bütün yaptıkları da dünyalık değersiz şeylerdir.
  11. Rabbi tarafından gönderilen kesin delile (Kur’an’a) dayanan, peşinden de o delili destekleyen (başka mucizeler) bulunan, daha önce de rehber ve rahmet olarak gönderilmiş Musa’nın kitabı ile tasdik edilen kimse, yalnız dünya hayatını arzu eden gibi olur mu? İşte bu kesin delile dayananlar Kur’an’a iman ederler. Hangi toplum onu inkâr ederse, onun yeri ateştir. O Kur’an’dan hiç kuşkun olmasın! Muhakkak o, Rabbinden gelen gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
  12. Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir? İşte bunlar Rablerine sunulacaklar. Ve şahitler de: “Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır” diyecekler. Biliniz ki, Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.

Ayette geçen “şahitler” ifadesiyle;  insanların yapıp-ettiklerini kaydeden meleklerin işaret edildiğini düşünebileceğimiz gibi, Ahirette gönderildikleri ve görevlendirildikleri toplum için tanık olarak şahitliğe çağrılacak olan peygamberlerin ima edildiğini de söyleyebiliriz.

  1. O zalimler ki, başkalarını Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri, dolambaçlı bir yol olarak göstermeye çalışırlar; ahiret hayatını yok sayan zaten onlardır.

Allah’ın yolu en doğru yol olmasına rağmen, zalimler insanları o yoldan alıkoymak için onu eğri, kendi yollarını doğru gösterirler. Hele ölümden sonraki Allah’ın nihai yargısına ve ahiret hayatına asla inanmazlar. Oysa evreni ve onda harikalar halinde müşahede edilen hayat olgusunu yaratan ve yarattıklarını besleyen, terbiye eden, yaşatan Allah’ın, yeni bir yaratma hamlesiyle insanları ölümden sonra diriltmeye ve dünyada yaptıklarına göre ahirette yargılamaya ve yargıladıktan sonra durumlarına göre yerleştirmeye gücü yetmez mi?

  1. Bunlar yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değillerdir (Allah’ın yapacaklarına engel olamayacaklardır) ve Allah’ tan başka (kendilerini kurtarabilecek) dostları da yoktur. Onların azabı katlanacaktır. Çünkü onlar (İlahi hakikatleri) işitmeye tahammül edemez ve gerçeği görmezlerdi.

“Onların azabı katlanacaktır” ifadesi yaptıkları eylemle orantılıdır. Daha önceki ayetlerde kötülüğün cezasının yapılan eylemle orantılı olarak verileceği belirtilmişti. Ahiret hayatını yok sayanlar, Allah’ın yolunu eğri ve dolambaçlı göstererek doğru yoldan ne kadar insanın uzaklaşmasına vesile olmuşlarsa onlara orantılı olarak kendilerine o kadar ceza verilecektir. Nahl 16/25’te buyrulduğu gibi “hem kendi günahlarını tümü ile hem de bilgisizce sapıklığa sürükledikleri kimselerin günahlarının bir bölümünü yüklenirler.” Yani, hem kendisi Hak yoldan saptığı için, hem de, yaptığı eylemle ve ortaya koyduğu kötü örnekle başkalarını saptırdığı için ekstra azap görür. Bu konuda Nisa 4/85’e de bakabilirsiniz.

  1. Onlar kendilerine yazık etmiş olan kimselerdir. O iftira edip (şefaatçi diye) uydurdukları da kendilerinden yüz çevirip gitmişlerdir.
  2. Hiç şüphesiz ahirette de en çok ziyana uğrayanlar bunlar olacaktır.
  3. İnanan, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rablerine karşı alçak gönüllülükle boyun eğen kimseler; işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada kalacaklardır.
  4. Bu iki grubun kıyaslanması, kör ve sağır olan kimseyle gören ve işiten kimsenin kıyaslanması gibidir. Bu ikisi yapı olarak hiç bir tutulabilir mi? Hala düşünmeyecek misiniz?
  5. Andolsun, biz Nuh’u kavmine (nebi olarak) gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”
  6. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Doğrusu ben, hakkınızda acıklı bir günün azabından korkuyorum.”
  7. Bunun üzerine kavminden inkârcıların elebaşları şöyle dediler: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. İçimizden sana uyanların da, aşağı tabakadan bir takım (dar görüşlü) insanlar olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü görmüyoruz. Tersine, sizin yalancı kimseler olduğunuzu düşünüyoruz.”
  8. Nuh dedi ki: “Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, o rahmeti istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayabilir miyiz?”
  9. “Ey kavmim! Bu uyarı çabalarıma karşılık sizden maddi bir karşılık istemiyorum, benim hizmetimin karşılığını verecek olan Allah’tır. İnananları yanımdan kovacak değilim, çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat sizin gerçeklerden habersiz bir toplum olduğunuzu görüyorum.”

“İnananları yanımdan kovacak değilim” ifadesi, inkârcıların Hz. Nuh’a ashabının aşağı sınıftan kimselerden oluştuğunu ve bunları etrafından uzaklaştırdığı takdirde belki kendisine kulak verebileceklerini îma eden bir söylemdir. 

  1. “Ey kavmim! Eğer ben inananları yanımdan kovarsam, beni Allah’tan kim koruyabilir? Hiç düşünmüyor musunuz?”
  2. “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, insanın duyu ve algı alanının ötesini bilirim de (demiyorum), bir melek olduğumu da söylemiyorum; sizin o hor gördüğünüz kimselere Allah’ın bir hayır ulaştırmayacağını ise zaten söyleyemem, çünkü onların kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zalimlerden olurum.”
  3. “Ey Nuh! Bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vadettiğin (azab)ı getir (görelim bakalım)” dediler.
  4. Nuh dedi ki: “Onu size, dilerse ancak Allah getirir ve siz (Allah’ı) âciz bırakamaz (O’nun elinden kurtulamaz)sınız.”
  5. Ben size nasihat etsem de, eğer Allah (inadınız ve yaptıklarınız yüzünden) sizi sapıklıkta bırakmak istemişse, nasihatim size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.
  6. (Ey Resul!) Yoksa o (Nuh’un kıssası)nı, “kendisi mi uydurdu” diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlediklerinizden uzağım.”
  7. Nuh’a vahyolundu ki: “Kavminden (şimdiye kadar sana) iman etmiş kimselerden başkası, (artık asla sana) inanmayacak. O halde sen, onların yaptıklarından dolayı üzülme!”
  8. “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında (kurtulmaları için) benden bir istekte bulunma! Çünkü onlar (suda) boğulacaklardır.”

Ayetin ilk cümlesinden anlıyoruz ki; kim ve hangi şartlarda olursa olsun insan Allah’ın elçisi de olsa ve Hak din için yola çıkmış da bulunsa insan olarak dünyalık bütün şartları yerine getirmeli ve ondan sonra Allah’ın yardımına sığınmalıdır. Ali İmran 3/153’te buyrulduğu gibi “Bir işi yapmaya azmettiğin zaman Allah’a güven.” Buradaki “güven/tevekkül” işe niyet edip koyulduktan sonradır. Hz. Nuh Allah’ın gözetiminde gemiyi yapıyor ve ondan sonra yola koyuluyor. “Allah’ım bana bir gemi yap da onunla hayatta kalalım” demiyor.

  1. Nuh gemiyi yapıyordu, kavminden birtakım ileri gelen (inkârcı)lar ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. (Nuh onlara) dedi ki: “Siz bizimle alay ediyorsunuz (olsun bakalım). Biz de sizinle, sizin alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.”

Allah’ın gözetiminde Hz. Nuh’un gemi yapması da aslında bir mucizedir. Yanına gelen inkârcıların Hz. Nuh’un yaptıklarına ve söylediklerine bakarak onunla alay etmesi, onların daha önceden böyle bir şeye tanık olmadığını ortaya koyuyor. Bir sonraki ayette “yakında göreceksiniz” söylemi de inkârcıların Hz. Nuh’un anlattıklarının ve yaptıklarının boş ve manasız olduğu yönündeki menfi kanaatlerini gösteriyor.

  1. “Artık yakında siz de öğreneceksiniz, (dünya hayatında) alçaltıcı azabın kime geleceğini ve (ahirette) sürekli azabın kime ineceğini.”
  2. Sonunda emrimiz gereği sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedik ki: “(Canlı varlıkların) her birinden (erkekli dişili) birer çift ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye bindir!” Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. Bkz. 23/27, 26/119, 54/11
  3. (Nuh) dedi ki: “Haydi, ona binin artık. (Bu geminin) yürümesi de, durması da Allah’ın adıyla (yardımıyla)dır. Doğrusu, benim Rabbim gerçekten bağışlayandır, merhamet edendir.”
  4. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna: “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkârcılarla birlikte olma!” diye seslendi.
  5. O: “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. Nuh: “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi. Ve tam o anda aralarında bir dalga yükseldi ve (oğul) boğulup gidenlerin arasına karıştı.
  6. Bir süre sonra yere: “Ey yer, suyunu yut” ve göğe: “Ey gök, yağmurunu tut” denildi. Bunun üzerine sular çekildi, Allah’ın emri gerçekleşti ve gemi Cudi’ye oturdu. Bu sırada: “Kahrolsun zalimler topluluğu!” diye bir ses duyuldu.
  7. Nuh, Rabbine niyaz edip şöyle dedi: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.”

Hz. Nuh; “oğlum ailemdendir” demekle Allah’a vaadini hatırlatarak oğlunu boğulmaktan kurtaracağını düşünmüş. Ama ileriki ayetlerde de görüleceği gibi aile olmak için bir insanın sülbünden meydana gelmek yani biyolojik bağlılık ve aynı hanede yaşamak yetmiyor. İman ve mantalite birliğinin de olması gerekiyor. Demek iman kardeşliği bizim anladığımız manada biyolojik kardeşlikten çok daha önemlidir.

  1. (Allah) buyurdu ki: “Ey Nuh! O (oğlun isyan ettiği için) senin ailenden değildir. Çünkü o kötü işler yaptı. İçyüzünü bilmediğin bir şeyi yapmamı benden isteme! Sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.”
  2. “(Nuh) Ey Rabbim! Senden, hakkında bilgi sahibi olmadığım herhangi bir şey istemekten sana sığınırım! Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan, şüphesiz kaybedenlerden olurum!” dedi.
  3. (Ona) denildi ki: “Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte bulunanlardan birçok ümmete bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Daha birtakım ümmetler de olacak ki, biz onları (dünyada) yararlandıracağız. Sonra da bizden kendilerine (inanmayanlara) elem dolu bir azap dokunacak.”
  4. Bütün bunlar sana vahyettiğimiz bilinmedik haberlerdendir ki bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O hâlde sabret ve unutma ki, iyi sonuç mutlaka Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanların olacaktır.

Hz. Nûh kıssası, daha önceki zamanlarda da biliniyordu. Ancak dilden dile aktarılarak gelen kıssa Kur’an’da anlatıldığı kadar mesaj içerikli, doğru ve insicamlı değildi. Ayette geçen “Bütün bunlar sana vahyettiğimiz bilinmedik haberlerdendir “ ifadesi,  aynı zamanda Kur’an’ın diğer yerlerinde anlatılan ve anlatılacak olan öteki peygamber kıssalarını da işaret etmektedir. Kur’an’daki tarihsel referansların, peygamber kıssalarının tümünde sıkça görülen emirler ve değerler genel bir ahlaki muhteva taşımaktadır ve bütün zamanlar ve şartlar için geçerlidir. 

  1. Ad (kavmin)e de kardeşleri Hud’u (nebi olarak gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz sadece iftira edip duruyorsunuz.”
  2. “Ey kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim (hizmetimin karşılığı), ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
  3. “Ey kavmim, Rabbinizden af dileyiniz, arkasından O’na tevbe ediniz ki, size gökten bolca rahmet ve bereket göndersin ve gücünüze güç katsın. Artık siz de günahkârlar olarak (Allah’tan) yüz çevirmeyin!” Bkz. 71/11
  4. (Onlar da) dediler ki: “Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz.”

54-55. Bizim sana sözümüz ancak şudur: “Tanrılarımızdan bir kısmı seni fena halde çarpmıştır.” O da: “Ben, Allah’ı şahit tutuyorum ve siz de şahit olun ki, ben sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Haydi, hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da (elinizden gelirse) bana göz açtırmayın.”

  1. “İşte ben, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a güvendim. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş (onu denetimine almış) olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yoldadır (hüküm ve tasarrufunda en doğruyu yapandır).” Bkz. 10/71

“Allah’ın, her varlığın perçeminden tutması” ile bütün canlıların Allah’ın kudret ve iradesi altında bulunduğu, bu konuda egemenliğin ve tasarrufun sadece O’nun elinde olduğu vahyin güzel üslubuyla anlatılmaktadır. “Allah’ın dosdoğru yolda olması” ise hatadan ve yanlışlıktan münezzeh olan Allah’ın yaptığı her şeyin güzel ve doğru olması ve hiçbir canlıya haksızlık yapmamasıdır.

  1. “Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, benimle gönderilen (ilâhî buyrukları) ben size bildirdim. Rabbim (dilerse), sizin dışınızda başka bir kavmi yerinize getirir de siz O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyi gözetip koruyandır” dedi.
  2. Ve böylece, hükmümüz vaki olunca, Hud’u ve onunla aynı inancı paylaşanları katımızdan bir koruma lütfuyla kurtardık; ayrıca kendilerini (ahiretteki) ağır ve zorlu azaptan (da) koruduk.
  3. İşte Ad (kavmi). Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler, peygamberlerine isyan ettiler ve (Allah’tan yüz çevirmiş) her inatçı zorbanın emrine uydular.
  4. Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde Allah’ın lânetine uğradılar. Bakın, işte Rablerini böyle yok saymıştı Ad (kavmi)! Bakın, işte böyle yok olup gitti Hud’un kavmi Ad.

Ad kavminin helakiyle ilgili Hakka suresinin 6 ve 7. ayetlerine bakabilirsiniz. Bu ayetlerde Ad kavminin sonu çok ibretli bir tablo halinde sergilenmektedir. Sekiz gün, yedi gece devam eden şiddetli bir kasırga ile felakete uğrayan bu toplum içi boş hurma kütükleri gibi yerlere yığılıp kalmıştır. Ad toplumu, Nuh kavminden sonra gelmiş olup Umman ile Dahraman arasında bir bölgede yaşadıkları sanılmaktadır.

  1. Semud (kavmine) de kardeşleri Salih’i (nebi olarak) gönderdik. (Salih onlara:) “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O’dur sizi yerden (topraktan) yaratan ve oranın imarında görevli kılan. Af dileyin O’ndan, sonra da O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir.”
  2. Dediler ki: “Ey Salih, bundan önce sen içimizde sevilen sayılan (güvenilir) bir adamdın. Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.”
  3. (Salih) dedi ki: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerindeysem ve bana kendi katından bir rahmet vermişse, ben Allah’a isyan ettiğim takdirde, beni ondan kim kurtarabilir? Demek ki, siz bana zarar vermekten başka bir şey yapmayacaksınız.” Bkz. 7/78, 26/157
  4. “Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah’ın dişi bir devesi! Bırakın onu da Allah’ın arzında otlasın. Ona kötü maksatla dokunmayın! Yoksa çok geçmez sizi bir azap yakalayıverir.” Bkz. 7/73 ve dipnotu, 17/59, 26/155, 54/27-82

Hz. Salih’in kavmi kendisinden mucize olarak Allah’ın kendilerine dişi bir deve göndermesini istemişti. Bunun üzerine Allah mucize olarak onlara bir deve göndermişti. Buna rağmen kavminden çoğu yine iman etmemişti. Üstelik Salih Peygamber’in deveyi kesmeme konusundaki uyarılarına rağmen onu keserek isyanlarını ikiye katlamışlardı. Daha sonra da Allah kendilerini çok feci bir şekilde helak etmiştir. Bu konuda daha geniş malumat için A’raf 7/73 dipnotuna da bakabilirsiniz.

  1. Derken onu kestiler. Bunun üzerine (Salih) dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. (Sonra helâk olacaksınız.) İşte bu, yalanlanamayacak bir tehdittir.”
  2. Ve derken, (azap) emrimiz geldiğinde Salih’i ve beraberindeki iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle helâk olmaktan ve o günün rezilliğinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  3. O zulmedenleri ise, korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında/evlerinde diz üstü çöküp helâk oldular.
  4. Sanki daha önce orada hiç oturmamış (yuva kurup yaşamamış) gibi oldular. Haberiniz olsun ki, Semud (kavmi) gerçekten Rablerini inkâr etmişlerdi. Bak işte nasıl yok olup gittiler.
  5. Andolsun, elçilerimiz (melekler), İbrahim’e müjde getirip: “Selâm sana!” dediler. O: “Size de selâm olsun” dedi ve sonra da oyalanmadan onların önüne (pişirilerek) kızartılmış bir buzağı getirdi.
  6. (İbrahim) elçilerin kızartılmış buzağıya doğru el uzatmadıklarını görünce, konukları tuhafına gitti, içine onlardan kaynaklanan bir korku (endişe) düştü. Bu sırada konukları: “Korkma (biz Allah’ın melekleriyiz)! Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
  7. İbrahim’in karısı ayakta idi, güldü. Biz de ona İshak ve onun ardından Yakub’u müjdeledik.
  8. Karısı: “Vay başıma gelenler! Ben kocamış bir kadın ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şeydir!” dedi.
  9. Elçiler: “Sen Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizdedir. Şüphe yok ki O, övülmeye layık ve lütfu çok olandır” dediler.
  10. Böylece İbrahim’in endişesi geçtikten ve kendisine müjde verildikten sonra Lut kavmi hakkında (affedilmeleri için) bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı.
  11. Çünkü İbrahim, gerçekten yufka yürekli; herkes için ah eden, gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.
  12. (Elçilerimiz) ona dediler ki: “Ey İbrahim! Bu tartışma işinden vazgeç; çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Onların başlarına geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.”
  13. Ve elçilerimiz, (delikanlı suretinde) Lût’a geldiğinde; (sapık kavminin saldırısından korktuğu için) onların gelmelerinden endişeye düştü, çok sıkıldı ve: “İşte bu çok çetin bir gün olacak” dedi.
  14. Lut’un kavmi (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşarak geldi. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı. Lut, dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikâhlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin! İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” Bkz. 15/71, 26/165-166

“İşte kızlarım” ifadesi Hz. Lut’un sadece iki tane olan öz kızlarıyla ilgili değil, Hz. Lut’un kavminin ya da kabilesinin bütün kızları için söylenmiştir. Burada Hz. Lut; “Onlarla nikâhlanmanız sizin için daha temizdir” diyerek kızlarla evlenmelerinin fıtrata uygun bir davranış olacağını söylemiştir. Bu ayetlerden anlaşılıyor ki; Hz. Lut’un kavminin bu sapık eğilimleri yüzünden erkeklerle kadınlar arasındaki doğal ilişki olması gereken düzeyde olamamıştır. 

  1. Onlar da dediler ki: “Sen biliyorsun ki bizim senin kızlarında bir gözümüz yok. Aslında sen bizim neyin peşinde olduğumuzu çok iyi biliyorsun (ama bizi oyalıyorsun).”
  2. Lut onlara dedi ki: “Ah, keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya çok sağlam bir kaleye sığınabilseydim.”
  3. (Bunun üzerine melekler:) “Ey Lut! Biz senin Rabbinin elçileriyiz! Bunlar sana asla ilişemeyecekler! Artık sen ailen ile gecenin bir aralığında yola çık ve karının dışında (ailenden kimse arkada kalmasın). Çünkü onların başına gelecek olan (azap) onun da başına gelecek. Onlar için belirlenmiş vakit tam da (bu) sabah; eh, sabah da zaten yaklaşmadı mı? Bkz.15/63-66
  4. (Azap) emrimiz gelince, o şehirlerin altını üstüne getirdik, tepelerine de daha önceden takdir edilmiş bir cezanın infazı için üzerlerine birbiri ardından püskürtü halinde balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
  5. O taşlar ki (böyle toplumlar için) Rabbin tarafından hazırlanmış, işaretlenmiştir. O taşlar, zalimlerin başından hiç eksik olmaz.
  6. Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı (nebi olarak) gönderdik. O, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Ve (birbirinizle olan alışverişinizde) ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi savurganlık içinde görüyorum. Ben sizin adınıza kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Bkz. 7/85-92, 29/36

Hz. Şuayb, Hz. İbrahim’in soyundandır. Medyen halkına nebi olarak gönderildi. Medyen halkı bugünkü Suriye’nin güneyi ile Ürdün ve Hicaz’ın kuzeyine denk gelen alanda yaşadılar. Hz. Musa Mısır’dan kaçtıktan sonra geldiği Medyen ülkesinde Şuayb’in kızıyla evlendi. Ve kayınbabası Hz. Şuayb’ın yanında yaklaşık 10 yıl yaşadı.

  1. Ve ey kavmim! “Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın!”

Dürüst olmak, kanaatkâr olmak, adaleti gözetmek, yalan söylememek, baskıya ve bozguna boyun eğmemek, despotizme karşı hakkı ve haklıyı savunmak her insanın misyonu olmalıdır. Kur’an’daki tarihsel referansların tümünde görüldüğü gibi Şuayip Peygamberin kavmine hitaben söylediği bu mesaj da genel bir muhteva taşımaktadır.

  1. “Eğer mü’minseniz, Allah’ın (helalinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici (bekçi) değilim.”
  2. Dediler ki: “Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarına tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Aslında sen yumuşak huylu, uslu ve aklı başında bir adamsın.”
  3. (Şuayb) dedi ki: “Ey kavmim! (Söyleyin bakalım) ya ben Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanıyorsam ve O bana kendi rahmetinin sonucu olarak temiz bir geçim kaynağı (helal kazanç) vermiş ise (ne olacak, O’na saygısızlık mı yapacağım)? Ben size aykırı hareket etmekle, sizi alıkoyduğum şeylere, kendim düşmek istemiyorum. Tek isteğim, gücümün yettiği oranda bozuklukları düzeltmek ve yanlış gidişata dur demektir. Başarım Allah’ın yardımına bağlıdır. Yalnız O’na güveniyor ve sadece O’na yöneliyorum.”
  4. “Ey kavmim! Bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen felaketin bir benzerini sizin başınıza getirmesin. Üstelik Lut kavmi size pek uzak da değil.”

“Lut kavmi size pek uzak değil” ifadesi, onların da Hz. Şuayb’in kavmine yakın bir zamanda helak olduğunu anlatmak için söylenmiştir. Her zaman yakın tarih en canlı tarihtir. Tarihteki ilahi felaketlere bakıldığı zaman Hz. Şuayb zamanında yaşayan insanların görebileceği en yakın Lut kavminin helakidir. Lut kavmi, insan neslinin devamı için zaruri olan cinsel ihtiyacı, Allah’ın çizdiği sınırların dışına taşırarak, toplumu ifsada götüren çok çirkin bir harama meylettikleri için Kur’an’ın birçok yerinde lanetlendikleri gibi helakleri de o derece ağır olmuştur. 

  1. “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok merhamet edendir, (tevbe edenleri) çok sevendir.”
  2. Dediler ki: “Ey Şuayb! Dediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı, seni taşlayarak öldürürdük. Zaten senin bize karşı koyacak hiçbir gücün de yok.”
  3. Şuayb dedi ki: “Ey kavmim, kabilem sizin gözünüzde Allah’tan daha mı üstündür, daha mı önemlidir ki, O’na sırt döndünüz, O’nu(n emirlerini) dikkate almadınız? Hiç kuşkusuz, yaptığınız her hareket Rabbimin bilgisinin kapsamı içindedir.”
  4. “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de (vazifemi) yapacağım. Rezil edici azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu göreceksiniz. Artık (gelecek olan azabı) gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlüyorum!”
  5. Nihayet (azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulüm ve haksızlık içinde olanları korkunç bir gürültü yakaladı; öyle ki, kendi yurtlarında/evlerinde dizüstü yığılıp kaldılar.
  6. Sanki orada hiç barınmamışlardı. Haberiniz olsun ki, Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu. Bkz. 7/92

96-97. Andolsun Musa’yı da ayetlerimizle ve somut mucizelerle Firavuna ve onun önde gelen çevresine (nebi olarak) gönderdik. (Buna rağmen) onlar (bizim emrimize değil) Firavun ’un emrine uydular. Oysa Firavanun emri doğruya götürücü (irşat edici) değildi.

  1. Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası! Bkz. 2/166-167
  2. Çarpıldıkları azaba ilave olarak hem dünyada hem de ahirette lânete uğramışlardır. Ne kötü bir ikramdır onlara verilen bu ikram.
  3. (Ey Resul!) İşte bu sana anlattığımız (gelmiş-geçmiş) kasaba halklarının (acı) haberlerinden bazılarıdır. Onların bıraktıkları eserlerden ayakta kalan da var, yok olup giden de vardır.

Kur’an’daki kıssalar; genelde ahlakî ilkeleri daha etkin ve yaşanılabilir bir biçimde açıklığa kavuşturmak ve Allah’ın mesajına insanların gösterdiği değişik tepkileri ortaya koyarak Hakkın anlaşılmasını yansıtmak içindir. Mademki Kur’an bir hidayet mesajıdır o halde, hidayete götüren enstrümanların mutlaka emir şeklinde olması gerekmez.

  1. Onlara biz zulmetmedik; fakat onlar (inat etmekle) kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allah’tan başka taptıkları ilahları onlara hiçbir şey sağlamadı ve onların zararlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.
  2. İşte Rabbin, halkı zalim olan memleketlerin yakasından tutunca böyle tutar. Hiç kuşkusuz O’nun yakalaması pek sert ve acıklıdır.
  3. Ahiret azabından korkan kimse için bu (anlatıla)nda kesin bir ibret vardır. O gün tüm insanların toplantı günüdür. Herkes o günün canlı tanığı olacaktır.
  4. Ve biz o günün gelip çatmasını, ancak (insanların imtihanı için) sayılı bir müddete kadar erteleriz.
  5. O gün gelince, O’nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bahtsızdır (mutsuzdur), kimi mutlu. Bkz. 20/108, 42/7, 78/38

106-107. Mutsuz olanlar (dünyadayken yaptıklarından ötürü) ateşte (yaşayacak) ve orada ah çekip inleyeceklerdir. Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece onlar orada kalacaklardır. Şüphesiz Rabbin dilediğini istediği gibi yapandır. Bkz. 21/101

“Rabbin aksini dilemedikçe” söylemi, cehennem sakinlerinin azabının belli bir zaman sonra Allah tarafından sonlandırılabileceği konusunda bir ümit olabilir. Bu konuda kesin bir şey söylemek asla doğru olmaz. Sadece Allah’ın engin ve sınırsız rahmetini düşünerek ihtimal dâhilinde yorum yapılabilir.

  1. Mutlu olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe onlar da bitmeyen bir lütfun sonucu olarak orada kalacaklardır.

Bu ayette de “Rabbin aksini dilemedikçe” ifadesi cennet sakinleri için kullanılmıştır. Ancak cehennem için düşünülebilen sona erişi cennet için düşünmemeliyiz. Çünkü bu ayetin son cümlesi “bitmeyen bir lütuf” dan bahsediyor. Dolaysıyla bu cümle cennet nimetlerinin ebediliğini ortaya koyuyor. “Gökler ve yer sürüp gittikçe” cümlesi ise hayatın sona erebileceğini değil aksine devamlılığının mecazi bir anlatımıdır.

  1. (Ey Resul!) Onların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme! Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz.
  2. Andolsun ki, Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik de ona iman konusunda (insanlar) görüş ayrılığına düştüler. Eğer Rabbinin daha önce verilmiş kesin hükmü olmasaydı, o anlaşmazlığa düşenler hakkında çoktan hüküm verilirdi. (Resulüm!) Onlar da (inkârcılar ve müşrikler) o Kur’an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
  3. Şüphesiz Rabbin hepsinin yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
  4. (Ey Resul!) Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın! Çünkü O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

Hz. Muhammed’e hitaben verilen “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emri, Hz. Nebinin sadece vahiy ile hareket ettiğini gösteriyor. Devamındaki cümle de ona uyanların da Kur’an’ın direktiflerine göre hayatlarını tanzim etmeleri gerektiğini anlatıyor. Ahkâf 46/9 “De ki: ‘…sadece bana vahyolunana uyarım’” ve Yunus 10/109 “Sana ne vahyolunduysa ona uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret!” ayetlerinden de anlaşılıyor ki Hz. Peygamber hiçbir zaman kafasına göre hüküm koymamış ve bütün çalışmalarını vahiy ile yürütmüştür.

  1. Ve asla zulmedenlerden yana eğilim göstermeyin! Yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur, sonra size yardım da edilmez.
  2. Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindide) ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde (akşam, yatsı ve sabah da) namazı ikame et! Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri (küçük günahları) ortadan kaldırır. İşte bu, anlayışı ve kavrayışı olanlar için bir öğüttür. Bkz. 2/238, 17/78, 30/17-18

Beş vakit namaza işaret eden âyetlerden biri de budur. Sabahtan öğleye kadar gündüzün bir tarafı, öğleden akşama kadar da gündüzün diğer bir tarafıdır. Dolaysıyla gündüzün iki tarafından kasıt, öğle ve ikindi namazlarıdır. Gecenin gündüze yakın vakitlerinden kasıt ise sabah, akşam ve yatsı namazlarıdır. Bu ve bunun gibi bazı ayetlerle belirlenen beş vakit namaz Hz. Peygamber’in uygulamasıyla net bir şekilde ortaya konmuştur. 

  1. Ve sabr(ederek mücadeleye devam)et. Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez!
  2. Sizden önceki nesillerde yeryüzünde bozgunculuktan sakındıran birtakım akıllı ve erdemli kimseler bulunmalı değil miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise kendilerini şımartan ihtiraslarına kapılarak ağır suçlara daldılar.
  3. Senin Rabbin, halkı dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu asla helak etmez.

118-119. Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir millet yapardı (O, yollarını seçmek konusunda kendilerini özgür bıraktı). Onlar (Hak ile Batıl konusunda) birbirleriyle tartışmaya devam etmektedir. Yalnız Rabbinin rahmetini kazananlar bunun dışındadır. Zaten (Allah) onları bunun için (irade hürriyetiyle) yaratmıştır. Rabbinin: “Andolsun ki; Cehennemi, insanlardan ve cinlerden (isyan edenlerle) dolduracağım” sözü gerçekleşecektir.

Allah’ın; “Cehennemi, insanlardan ve cinlerden (isyan edenlerle) dolduracağım” sözü, kendilerine Allah’ın teklif ettiği yol gösterici mesajı reddeden insanlar ve görünmeyen varlıklar için telaffuz edilmiştir.

  1. (Ey Muhammed!) Resullerin haberlerinden, senin kalbini takviye edecek her şeyi sana aktarıyoruz. Bu kıssalar sana gerçeği ilettiği gibi inananlar için de öğüt ve hatırlatma niteliğindedir.
  2. İnanmayanlara de ki: “Elinizden geleni yapın, biz de (tebliğ vazifemizi) yapacağız.”
  3. Ve (olacak olanı) “Bekleyin, biz de bekliyoruz.”
  4. Göklerin ve yerin bilinmeyen, insan idrakini aşan görülüp gözlenemeyen sırrı Allah’ın bilgisindedir. Bütün işler ancak O’na döndürülür. Öyleyse, O’na kulluk et; O’na güven. Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.