17 – İsra

İsra suresi Mekke döneminde inmiş olup 111 ayettir. 26, 32, 33, 57 ve 73-80. ayetler Medine döneminde nazil olmuştur. Sure adını, birinci ayette geçen ve “Geceleyin yürümek” anlamına gelen “İsra” kelimesinden almıştır. Ayrıca surenin 2-8 ve 101-104. ayetlerinde İsrailoğullarından söz edildiği için sureye İsrailoğulları anlamına gelen “Beni İsrail” suresi de denmektedir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulu (Muhammed’)i bir gece, kendisine bazı ayetleri göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü. Muhakkak ki O, (evet) O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir.

“Ayetler” terimi, Kur’an’da tekil ve çoğul olarak çok sık kullanılan bir terimdir. Kur’an’daki sureleri oluşturan kelime ya da cümlelere ayet ismi verilse de burada kendisiyle bir başka şeyin varlığına ya da niteliklerine hükmedilen delil, açık alamet, simge, veri veya işaret anlamında kullanılmıştır. 

  1. Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve onu “Benden başkasını vekil (Rab) edinmeyin!” diyerek İsrailoğullarına doğru yol kılavuzu yaptık.
  2. (Ey) kendilerini Nuh ile birlikte (gemide) taşıyıp selamete çıkardığımız kimselerin soyundan gelenler! Gerçek şu ki, (Nuh) çok şükreden bir kuldu.
  3. Biz İsrailoğullarına kitapta (Tevrat’ta) hükmettik ki: “Muhakkak ki siz yeryüzünde iki defa fesat (bozgunculuk) çıkaracak ve küstahça böbürlenip azgınlık yapacaksınız!”
  4. Nihayet bu iki bozgunculuktan birincisinin vakti gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızdan gönderdik. Onlar(sizi yakalamak için) evlerinizin arasına kadar sokuldular. (Bu,) yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.

“Güçlü olan bir takım kullarımız” ifadesi, M.Ö. 7. yüzyılda Filistin’i istila eden Asurlular veya onlardan yüz yıl kadar sonra Tevrat’ı ve Mescid-i Aksa’yı yakıp İsrailoğulları’nın âlimlerini öldüren ve on binlerce insanı da tutsak alarak yurtlarından çıkaran Babilliler ile ilgili olabilir.

  1. Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik ve sayınızı daha da çoğalttık.

Ayetten anlaşıldığına göre, İsrailoğulları M.Ö.6. yüzyılın sonlarına doğru Babil esaretinden kurtulup, özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlar ve kendi devletlerini kurmuşlardır.

  1. Eğer, iyilik ederseniz, kendiniz için edersiniz, eğer kötülük ederseniz, o da kendiniz içindir. Çıkaracağınız diğer (ikinci) kargaşaya ilişkin cezanın vadesi gelince üzerinize salacağımız başka saldırganlar acınızın yüzlerinize yansımasına yol açarlar. İlk seferinde gelenlerin yaptıkları gibi Mescid-ı Aksa’ya girerler ve ele geçirdikleri her şeyi yerle bir ederler.

Ayette geçen “ikinci sefer”, M.Ö. 168 yılında Beyt-i Makdis’in Romalılar tarafından ya da M.S. 70’li yılında Titus tarafından yakılıp yıkılmasını ima etmektedir. Kudüs, M.S. 638 yılında Hz. Ömer tarafından fethedilmiştir. Kuduüs, II. İslam Halifesi Hz. Ömer tarafından fethedildiğinde Bizans hâkimiyeti altında bulunuyordu.

  1. (Tevbe ederseniz) umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi inkârcılar için bir zindan (hapishane) kıldık.

9-10. Gerçekten bu Kur’an (insanları) en doğru yola götürür, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan mü’minler için büyük mükâfat olduğunu müjdeler ve ahirete inanmayanlara da, kendileri için can yakıcı bir azap hazırladığımızı bildirir.

  1. İnsan (çoğu zaman) iyilik için dua ediyormuşçasına (kendi aleyhine olacak şekilde kızarak ya da anlamadan) kötülük için dua eder. Çünkü insan, (işin sonunu düşünmeyecek kadar) acelecidir. Bkz. 10/11, 21/37

İnsan fıtratı gereği acelecidir (Enbiya, 21/37). Öfkelendiği ya da sıkıldığı zaman kıyametleri koparır. Zorluklara karşı direneceği yerde teslim olur. Yaptığı duanın hemen karşılık bulmasını bekler. Hakkında hayırlı olsa bile hoşuna gitmeyen bir şeyi felaket olarak değerlendirir. Hayrı şer, şerri hayır zannederek iyiyle kötüyü birbirine karıştırır. Gereksiz ve zamansız beddualar ederek deşarj olmaya çalışır.

  1. Biz gece ile gündüzü varlığımızın ve yetkin gücümüzün iki somut göstergesi olarak yarattık. Sonra Rabbinizin lütfu peşinde koşasınız ve yılların sayısı ile takvim hesabını bilesiniz diye geceyi karartarak gündüzü aydınlık yaptık. İşte biz her şeyi ayrıntılı biçimde anlattık.
  2. Her insanın yaptıklarını kaydeden hayat defterini (Hard Disk’ini) boynuna taktık. Kıyamet günü herkes için onu, (önünde) açılmış olarak (dünyada yaptıklarını) bulacağı bir kitap (hayat filmi) halinde çıkaracağız.
  3. (Ve o gün ona şöyle diyeceğiz:) “(Şimdi) oku sicilini (seyret yaşadıklarını). (Çünkü) bugün kendi hesabını kendin görecek durumdasın!”
  4. Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa yine kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Biz, resul göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz. Bkz. 16/25, 29/13, 35/18

Hristiyanlar, Hz. İsa için “İsa, insanların günahını yüklenmiş ve bunun bedelini kanıyla ödemiştir” iddiasında bulunurlar. Bu ayet, böyle bir inancın batıl olduğunu, hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenemeyeceğini anlatmaktadır.

  1. Biz bir toplumu (yaptıkları yüzünden) helak etmek istediğimizde, o toplumun servet ve nimetle şımarmış seçkinlerini yöneticiler yaparız da onlar orada bozgunculuk çıkarırlar. Böylece o toplum cezayı hak eder, bunun ardında biz de  orayı yerle bir ederiz.
  2. Biz Nuh’tan sonra gelen nice nesilleri (yaptıkları kötülükler yüzünden) helak ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla bilen ve gören olarak Rabbin yeter.
  3. Kim geçici dünyanın mutluluğunu isterse dilediğimiz kimselere orada dilediğimiz kadar nimet veririz. Fakat sonra (yaptığı kötülüklere karşılık)  onu cehenneme yollarız, o da horlanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak oraya girer. Bkz. 11/15-16, 42/20
  4. Kim de inanmış olarak ahireti ister ve orası için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmaları şükre değerdir (karşılığı hak edendir).
  5. Rabbinin lütfundan her birine; (dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de) veririz. Rabbinin lütfu (kimseden) kısıtlanmış değildir (kim ne isterse ve ne için çalışırsa karşılığını alır).
  6. Bak, onların kimini kimine (rızık ve makam bakımından) nasıl üstün kıldık. Muhakkak ahiret, ulaşılacak dereceler bakımından daha büyüktür, elde edilecek faziletler bakımından da daha üstündür.

“Faddale” terimi Kur’an’da çok sık tekrarlanır. Genelde üstün kılmak ve kıymet vermek anlamlarına gelen “faddale” kelimesi burada, dünya hayatında “rızık ve makam bakımından farklı ve üstün olmak” anlamında kullanılmıştır. Ayetin ikinci cümlesinde ulaşılacak dereceler ve elde edilecek faziletler bakımından esas üstünlüğün basit, değersiz ve geçici dünya nimetleri konusunda değil, Allah’tan başka kimsenin sınırlarını ve hususiyetini bilemediği ahirette olduğuna vurgu yapılmaktadır.

  1. Allah’ın yanına başka bir ilah koyma ki, yapayalnız ve horlanmış olarak oturup kalmayasın!

Yani Allah’la beraber başkalarını ilah edinme! “Benim gibi zavallı, günahkâr bir kişiyi Allah huzuruna nasıl kabul eder?” deyip de Allah’la diyaloğa geçmek için araya başka şeyleri ya da birilerini sokma!  Allah senin içindedir. Sen onun bağrındasın. İyi de olsan kötü de olsan seni Allah’a senden başka kimse yaklaştıramaz. Bu konuda kararı verecek, adımını atacak, yüreğini açacak, tutarlı duruş sergileyecek olan sensin.

  1. Rabbin ancak kendisine kulluk etmeni ve ana-babaya iyilikte bulunmanı emretmiştir. Onlardan biri ya da ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara “öf!” bile deme! Onları sakın azarlama! Onlara hep güzel ve iç açıcı sözler söyle!
  2. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Ey Rabbim! Beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!”
  3. (Onlara karşı) içinizde olanı en iyi Rabbiniz bilmektedir. Eğer dürüst ve erdemli kimseler iseniz, şunu bilin ki Allah kötülüklerden tevbe edenlere karşı son derece bağışlayıcıdır.

26-27. Akrabaya (yakınında bulunanlara), yoksula ve yolda kalmışa haklarını ver! (Elindeki imkânları) gereksiz yere saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı nankörlük etmiştir. Bkz. 16/90 ve dipnotu

  1. Rabbinden gelecek olan bir rahmeti (rızkı) beklerken (ihtiyaç sahiplerine) ilgi gösteremeyecek durumda isen; o zaman hiç değilse onlara gönül alıcı ve yumuşak bir söz söyle.

Fakir ve yoksul olan sahabelerden bazıları, kendi gelirleri kâfi gelmediği için Hz. Peygamberden de ek destek alırlardı. Hz. Peygamber bazen onlara verecek bir şey bulamazdı ve utancından yüzünü başka tarafa çevirerek mahcubiyetini kamufle etmeye çalışırdı. Onlar da bunu Hz. Peygamberin kendilerinden usandığının bir ifadesi olarak yorumlarlardı. Ayette geçen “onlara gönül alıcı ve yumuşak bir söz söyle” ifadesi sadece Peygamberimize değil aynı zamanda bütün insanlara bir mesajdır.

  1. Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme! Sonuna kadar açıp büsbütün varını yoğunu da ortaya koyma! Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın. Bkz. 25/67
  2. Kuşkusuz Rabbin, dilediğine rızkı bolca verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır, onların hallerini görendir (kime ne için ne kadar vereceğini ve bundaki hikmeti bilendir).
  3. Bir de fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da, size de rızkı biz veririz. Kuşkusuz onları öldürmek büyük bir günahtır/suçtur.

Bu ayet; Cahiliye dönemindeki kız çocuklarının diri diri gömülmesine (Tekvir, 81/8-9) işaret edebileceği gibi ekonomik sebeplerle, yoksulluk endişesiyle; bakamam, okutamam, mutlu edemem, üstesinden gelemem ya da rahatım ve güzelliğim bozulur, gençliğim elden gider kaygısıyla kürtaj gibi doğru olmayan yollarla çocukların dünyaya gelmesini engellemeye de işaret edebilir.

  1. Zinaya yaklaşmayın (ona zemin oluşturacak davranışlardan uzak durun)! Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.
  2. Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın! Kim haksızlığa uğramış olarak öldürülürse, biz onun aile temsilcisini (kısas hakkını istemeye) yetkili kıldık. Ama o da “cana karşılık can” sınırlarını aşmasın! Çünkü (dinin verdiği yetki ile) kendisine zaten yardım edilmiştir.
  3. Erginlik çağına erişinceye kadar yetimin malına ancak (o malı koruyup çoğaltmak için) niyetlerin en güzeli ile yaklaşın. Ahde vefa gösterin (sözünüzü tutun ve yapılan sözleşmelere uyun)! Çünkü (verdiğiniz sözlerden, yaptığınız sözleşmelerden) muhakkak sorguya çekileceksiniz.
  4. Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.
  5. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan (o peşine düştüğün şeyden) sorumlu tutulacaktır. Bkz. 49/12

37-38. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin. Bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan kötü şeylerdir.

  1. Bunlar, Rabbinin sana, doğrunun ve eğrinin ne olduğuna dair vahiy bildirdiği hikmetlerdendir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme! Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.
  2. Rabbiniz erkek çocukları size seçip ayırdı da kendisine meleklerden kız çocukları mı edindi? Gerçekten çok büyük bir söz söylüyorsunuz. Bkz. 2/116, 5/17, 9/30, 19/88, 43/15, 53/21, 72
  3. Andolsun ki biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye bu Kur’an’da farklı şekillerde gerçekleri açıkladık. Fakat (inatları yüzünden) bu onların sadece kaçışlarını artırıyor.
  4. De ki: “Eğer onların iddia ettiği gibi, Allah’la beraber (başka) ilâhlar olsaydı, o zaman bu ilahlar Arş’ın ve kesin egemenliğin sahibi olan Allah ile boy ölçüşmenin yolunu ararlardı.”
  5. Allah, her türlü eksiklikten uzaktır, onların söylediklerinin ötesindedir, yücedir.
  6. Yedi kat gök, yer ve buralardaki varlıkların tümü O’nu tesbih eder (O’nun verdiği vazifeyi icra eder). Evrendeki her varlık, O’nu överek tesbih eder (aldığı görevi yerine getirir), fakat siz bu varlıkların tesbihini (ne yaptıklarını) anlayamazsınız. Hiç kuşkusuz O, kullarına karşı çok müsamahalıdır (ceza vermekte acele etmez), çok bağışlayandır. Bkz. 2/29, 7/206, 21/20, 23/17, 41/12, 65/12, 71/15-16
  7. Kur’an okuduğun zaman, (hakkı anlamaya niyetli olmadıkları için) seninle ahirete inanmayanların arasına görünmeyen bir perde çekeriz.
  8. Onların kalplerini (kötü niyetlerinden dolayı) onu anlamalarına mani olacak şekilde bir kılıfla kaplarız ve kulaklarının işitme yeteneğini zayıflatırız. Bu yüzden, Kur’an okurken ne zaman Rabbinin tek bir ilah olduğundan söz etsen nefretle arkalarını dönüp giderler. Bkz. 39/45

Hakka karşı inkâra şartlanmış olanların, inanmamakta direnmeleri, gerçekleri duymak konusunda kulaklarında bir ağırlık ve Hakkı kavramak mevzuunda kalplerinde bir basiretsizlik oluşturur. Onların bu inatçı yaklaşımları ilahi mesajları kavramalarına engel olur. Yukarıdaki ayetler aslında bu durumu dile getiriyor. Kalplerinin, kulaklarının bu anlamda iş görmez duruma gelmesi onların tavırlarından kaynaklanmaktadır. Yoksa onlar hakkı kavramaktan mahrum kalsınlar diye Allah onlara  maksatlı bir şekilde akıl tutulması ve basiret bağlanması yaşatmaz.

  1. Onlar seni dinlerlerken hangi maksatla dinlediklerini, kendi aralarında konuşurlarken de o zalimlerin: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliyoruz. Bkz. 21/3, 41/26
  2. (Ey Resul!) Bak, senin için (sihirbaz, kâhin, mecnun gibi) ne türlü benzetmeler yaptılar da saptılar. Artık onların doğru yolu bulmaya güçleri kalmamıştır.
  3. Ve onlar (bir de şöyle) dediler: “Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaradılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?”

50-51. De ki: “(Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.)” Diyecekler ki: “Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek?” De ki: “Sizi ilk defa yaratan (kimse O döndürecek)!” Bunun üzerine başlarını sana (alaylı bir tarzda) sallayacaklar ve “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!”

  1. O gün (Allah) sizi çağıracak ve siz de O’nun çağrısına saygıyla uyacaksınız ve (dünyada) çok az bir süre kalmış olduğunuzu sanacaksınız. Bkz. 23/112-116
  2. (Mü’min) kullarıma söyle: “(İnancı ne olursa olsun insanlara) sözün en güzel olanını söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Muhakkak ki, şeytan insanın apaçık düşmanıdır!
  3. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. (Durumunuza göre) dilerse size merhamet eder, dilerse sizi cezalandırır. (Resulüm!) Biz seni onlara (zorlayıcı) bir vekil olarak göndermedik.
  4. Ve Rabbin göklerde ve yerde bulunan kimseleri çok iyi bilmektedir. Andolsun, peygamberlerden her birine diğerinden farklı olarak üstün nitelikler verdik. Tıpkı, Davud’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) Zebur’u verdiğimiz gibi. Bkz. 2/136, 253, 2/285, 3/84

“Göklerde ve yerde bulunan kimseler” ifadesi, dünyanın dışındaki gezegenlerde de hayatın olabileceğine ve oralarda da bizim gibi varlıkların yaşayabileceğine işaret etmektedir. 

“Peygamberlerin bir kısmının bir kısmına üstün kılınması”, aldıkları vahyin ölçüsüne, yüklendikleri misyonun etki sahasına göre farklıdır. Mesela Peygamberimiz’ın dışındaki peygamberler zamana ve bölgeye peygamber olarak gönderilmiş iken Hz. Muhammed bütün âleme ve sonunu bilemediğimiz bir zamana peygamber olarak gelmiştir. “Ulu’l-azım” dediğimiz büyük peygamberler, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed bu özellikleriyle diğer peygamberlerden farklıdırlar. Hatta ayetin sonunda geçen “Davud’a da Zebur’u verdik” ifadesi bu hususu teyit etmektedir. Ancak ümmetlere düşen, peygamberlerinin üstünlükleriyle iftihar etmek değil, onlar gibi yaşamaya çalışmaktır.

Hz. Davud, İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerdendir. Hem peygamber, hem de hükümdârdı. Soy bakımından Yakub aleyhisselamın Yehûda adlı oğluna dayanır. Süleyman aleyhisselamın babasıdır. Kudüs’te doğdu ve orada yaşadı. Kendisine İbrânî dilinde Zebur kitâbı verildi. Sesi çok güzel ve tesirliydi. İsmi Kur’ân-ı kerîmde on altı yerde geçmektedir. 

  1. De ki: “O’ndan başka ilah sandığınız (ve Allah yerine kendilerine sadakat gösterdiğiniz) varlıkları çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilir ne de değiştirebilirler.” Bkz. 27/59, 34/22
  2. Onların yalvardıkları (Mesih ve Üzeyir gibi azizleştirilmiş) ne varsa hepsi, “hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine vesile ararlar, O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü onun azabı gerçekten sakınılması gereken korkunç bir şeydir!
  3. (Yoldan çıkmış) ne kadar millet/toplum varsa hepsini kıyamet gününden önce (günahkârca gidişinden ötürü) ya ortadan kaldıracağız ya da şiddetli bir azapla cezalandıracağız. İşte bu, kayıt altına alınmış ilahi bir yasa gereğidir.
  4. (Kureyş toplumunun iman etmek için istediği) o mucizeleri göndermekten bizi alıkoyan da yoktur. Ancak bu mucizeleri, evvelki ümmetler yalanladılar (yine imana gelmediler). Biz, Semûd kavmine, açık bir mucize olarak o dişi deveyi verdik ve (onu öldürdüler de) bu yüzden zalim oldular. Hâlbuki biz, o mucizeleri, ancak (ahiret azabından) korkutmak için göndeririz. Bkz. 7/73, 26/141
  5. Hani sana: “Muhakkak Rabbin, (ilmiyle, kudretiyle) insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o müşahedeyi de, Kur’an’da lânetlenmiş bulunan (ve cehennemin dibinde biten Zakkûm isimli) ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları (o ağaçla) korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırıyor.

Burada bahsi geçen müşahede, 1. ayette geçen ve “Gece Yolculuğu” nu izleyen İsra olayında Hz. Peygambere bazı ayetlerin gösterilmesidir. Ancak İsra olayındaki bu müşahedenin bedenle gerçekleştiğini iddia etmek yanlış olur. Çünkü ayette “rü’ya” kelimesi kullanılıyor ki bu kelime “müşahede, rüya, temaşa anlamlarına gelmektedir. Nitekim bazı ayetler Hz. Peygambere uykudayken vahyolunmuştur. Bu hadiseden sonra Hz. Peygambere iman edenlerin bir kısmı dinden dönmüş, bir kısmı ise imanını arttırmıştı. Nesnel realitesi bakımından mahiyeti itibariyle birtakım şüphelere yol açma özelliği taşıdığı için “insanları sınamak” ifadesiyle Allah bu olayı bir imtihan vesilesi yapmıştır. 

Kur’an’da lânetlenen ağaç” ise, Saffat 37/62, Casiye 45/43 ve Vakia 56/52 surelerinde cehennemin tezahürlerinden biri olarak sözü geçen “Zakkum” ağacıdır. Ayetteki anlam örgüsü içinde ağaç, açıkça cehennemin kendisini simgelediği için, “lanetli” yahut “lânetlenmiş” ağaç olarak nitelendirilmektedir.

  1. Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik, onlar da secde etmişlerdi. Yalnız İblis secde etmemiş ve “Hiç ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim?” demişti. Bkz. 2/34 ve secde ile ilgili dipnot, 7/12, 18/50, 20/116, 38/76
  2. İblis dedi ki: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak. Yemin ederim ki, eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen, onun soyunu, pek az bir bölümü dışında, kontrolüm altına alacağım.”
  3. Allah buyurdu ki: “Defol git! Ancak, haberin olsun ki, onlardan sana uyanlarla beraber hepinizi bekleyen ceza, yaptıklarınızın tam karşılığı olmak üzere, cehennem olacaktır!”
  4. (Haydi) “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yoldan çıkar. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarıyla çocuklarıyla (ilgili olarak işleyecekleri günahlara) ortak ol. Onlara (yalan yere) vaatlerde bulun.” Zaten Şeytanın vadettiği her şey sadece akıl çelmek içindir.
  5. “Şüphesiz ki benim (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir etkin olmayacaktır. (Onlara) vekil olarak Rabbin yeter!”
  6. Rabbiniz odur ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor. O, size karşı gerçekten çok merhametlidir.
  7. Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda bütün taptıklarınız (sizi yüzüstü bırakıp) kaybolur, yalnız Allah kalır (size yardım edecek). Fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Bkz. 3/191, 4/103, 10/12, 39/8

“Bütün taptıklarınız kaybolur” ifadesi, Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız hiçbir varlığın size herhangi bir yardımının olamayacağı anlamına gelir. “Yalnız Allah kalır (size yardım edecek)” ifadesinin de “Yetiş ya Gavs…” gibi söylemlerin şirk koşmaktan başka hiçbir işe yaramayacağını îma eder.

  1. (Acaba denizden çıktıktan sonra) kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.
  2. Yahut O’nun, sizi bir kez daha denize gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı sizin adınıza bize hesap soracak hiç kimse bulamazsınız.
  3. Andolsun ki biz, Âdemoğullarını üstün ve onurlu kıldık, karada ve denizde onların ulaşımını sağladık, temiz besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızdan pek çoğuna üstün kıldık.
  4. Biz o gün bütün insanları önderleri ile birlikte (huzurumuza) çağıracağız. Kimin kitabı (Hard Disk’i) sağ taraftan verilirse, onlar kitaplarını sevinerek okurlar (seyrederler) ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar.
  5. Kim bu dünyada (gerçekleri görmede) kör ise, ahirette de (oranın güzelliklerini görmede) kör olacak, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beter olacak. Bkz. 20/124-127
  6. Az kalsın onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. (Bunu başarabilselerdi) o zaman seni dost edineceklerdi.

Bu ayet, müşriklerin Hz. Peygambere karşı hazırladıkları entrikaları dile getiriyor. Bu entrikaların başında onların Hz. Peygamberi Allah’ın kendisine vahyettiği gerçeklerden saptırıp, O’nun adına iftirada bulunmasını sağlamaktı.  Kureyş müşrikleri, Hz. Peygambere bir uzlaşma teklifinde bulunarak, onların kabile tanrılarını tanımasını ve bu tanımayı da Allah’a dayandırmasını istiyorlardı. Buna karşılık da onun peygamberliğini kabul edeceklerini vaad ediyorlardı. 

  1. Eğer senin imanını berkitmemiş (güçlendirmemiş) olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim gösterecektin.

Hz. Peygamberi hedef alan bu ayetlere bakıldığında vahiyden uzak kalan insanın Hak yoldan kopmasının çok kolay olabileceği anlaşılıyor. Öyle ya vahiy ile beslenen bir peygamberin bile müşriklere meyletme tehlikesi varsa ya sıradan insanın eğilim göstermesi ne kadar kolaydır.  

  1. O zaman da hayatın ve ölümün azabını katlayarak sana tattırırdık. Sonra da kendine bize karşı bir yardımcı bulamazdın.
  2. (Ey Resul!) Seni (ikna edemediklerini görünce) o yerden (Mekke’den) sürüp çıkarmak için taciz etmeye çalışacaklar. Bu durumda, onların kendileri de orada pek fazla kalamayacaklar (helak olacaklar).
  3. Senden önce gönderdiğimiz resullerimiz için izlediğimiz yol da buydu (onları da yerlerinden çıkaranlar helak olmuştur). Bizim kanunlarımızın uygulanmasında hiçbir sapma ve bozulma bulamazsın.
  4. Güneşin (tepe noktasına gelip batıya) kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) gereği gibi namazı ikame et. Bir de şafak ışığının toplandığı vakitte (sabah namazını ikame et). Fecrin aydınlığı (o vakitte) muhakkak ki müşahede edilir. Bkz. 2/238, 11/114, 30/17-18

Ayette belirtilen beş vakit namazdır. “Güneşin zevalinden sonra” öğle ve ikindi namazları, “gecenin karanlığına kadar” akşam ve yatsı namazları, şafağın ışığının toplandığı vakitte sabah namazı işaret edilmektedir. Bu ayet, beş vakit namazı anlatırken aynı zamanda; “gün boyu, daima Rabbini unutmadan, O’dan kopmadan, O’nun yörüngesinden çıkmadan hayatına devam et”  mesajı vermektedir.

İnsan üzerinde etkileri olması bakımından bu zaman dilimlerinin kendilerine has hususiyetleri vardır. Çünkü gecenin gelişi ve karanlığın çöküşü, aydınlığın doğuşu ve karanlığın açılması, güneşin tepe noktasına gelip Batıya kayması insan kalbini ürpertir. Bütün bu durumlarda evrenin şaşmayan yasaları üzerinde insan düşünüp, değerlendirme yapar. Şafak ışığının toplandığı vakitte, fecrin aydınlığında, ruhu okşayan meltemlerinde daha sakindir ve daha vecd içindedir insan. Onun için bu vakitlerde ikame edilen namazlar çok bereketli olur ve insan üzerinde derin etkiler bırakır.

  1. Geceleyin yalnız sana mahsus bir armağan olarak namaz ikame et. Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama yükseltir. Bkz. 73/20, 76/26
  2. Ve şöyle niyaz et: “Ey Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla! (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar! Katından bana yardımcı bir kuvvet ver!”
  3. Ve yine de ki: “Değişmeyen gerçek (hak) geldi, sahte ve tutarsız olan (batıl) yıkılıp gitti. Zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!”
  4. Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. O (Kur’an, inatları yüzünden), zalimlerin ancak yıkımını artırıyor. Bkz. 9/125, 41/44
  5. İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine kötülük dokununca da umutsuzluğa düşer.
  6. De ki: “Herkes kendi varlık yapısına/kabiliyetine/istidadına/mizacına göre iş yapar. Şu halde kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”
  7. Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindedir. (Onun hakkında) size çok az bilgi verilmiştir.”
  8. Andolsun ki, eğer isteseydik sana vahyettiğimizin tamamını giderirdik (senin hafızandan silerdik) ve sonra onu elde etmek için bizim katımızda kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.
  9. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak böyle yapmadık. Çünkü O’nun sana olan lütfu ve ihsanı büyüktür.
  10. De ki: “Andolsun ki, görünen ve görünmeyen bütün iradeli varlıklar bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” Bkz. 2/23, 10/38, 11/13 
  11. Andolsun ki, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.
  12. Dediler ki: “Sen, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.”
  13. “Ya da sana ait hurmalıkların ve üzüm bağların olmalı ve bunların arasından ırmaklar akıtmalısın.”
  14. “Veya iddia ettiğin gibi göğü parçalara ayırıp başımıza düşürmelisin ya da Allah’ı ve melekleri kefil (olarak karşımıza) çıkarmalısın.”
  15. “Yahut altından bir köşkün olmalı veya göğe çıkmalısın. Ancak (gökten) okuyacağımız bir kitabı bize indirmedikçe senin göğe çıktığına asla inanmayız!” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece Resul olan bir beşerden başka ne olabilirim ki?” Bkz. 25/7-8, 26/187 
  16. İnsanlara doğru yol rehberi (olan Kur’an) geldikten sonra ona inanmamalarının tek gerekçesi, onların: “Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?” demeleri olmuştur.

“Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?” ifadesi, aynı zamanda Hz. Peygamberi hayattan koparıp bulutların üzerine taşıyan ve onu insanüstü bir varlık olarak gören bir kısım Müslümana da bir mesajdır. Fussilet 41/6 ve Kehf 18/110. ayetlerinde “De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım…’”buyruğu da bu manada dikkate alınmalıdır. Allah’ın insanlara göndereceği elçinin insan olmasından ve onların arasından çıkmasından daha doğru ne olabilir?Hz. Peygamberi hem bir model ve hem de arkadaş bir peygamber olarak göremeyen bazı Müslümanlar Hz. Muhammed’i fevkalbeşer bir varlık olarak gördükleri için maalesef ondan ve onun getirdiği mesajdan gerektiği gibi faydalanamamıştır.

  1. De ki: “Eğer yeryüzünde, yurt tutup dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” Bkz.6/9, 23/24
  2. De ki: “Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”

Yukarıdaki ayetlerde Hz. Peygamberden istenilenler; sağlıksız, tutarsız, sorumsuz, menfi bir zihinsel tutumu yansıtmaktadır. Talep edilenlerin hiçbiri iyi niyete dayalı değil, tamamen inadına Hakka karşı direnme ile alakalıdır. Kur’an’ın başka muhtelif yerlerinde açıkça dile getirilen inkârcıların bu tutumu yalnızca belli bir tarihsel döneme has olmayıp bütün zamanlar için geçerlidir. Nitekim Hz. Peygamber’den önceki peygamberlere karşı da aynı alaycı ve inatçı tavırlar sergilenmiştir. Hatta Kur’an’ın pekçok yerinde ifade buyrulduğu gibi çok sayıda peygamber isyankâr toplumlar tarafından katledilmiştir.

  1. Allah (niyet ve eylemlerine göre) kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de (yaptıkları yüzünden) sapıklıkta bırakırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü dirilteceğiz. (Onların) varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi dindikçe, onlara çılgın ateşi artırırız. Bkz. 20/125 
  2. İşte onların cezaları budur. Çünkü ayetlerimizi yalanladılar ve: “Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaratılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?” dediler.
  3. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın onları kendi suretleri (eşkâlleri) üzere yeniden yaratacak güce sahip olduğunu ve onları yeniden diriltmek için birgün sona ereceğinde kuşku bulunmayan bir süre koyduğunu kavrayamıyorlar mı?  Ama zalimler inkârcılıktan başkasını kabullenmez. Bkz.36/81, 40/57, 46/33
  4. Onlara de ki: “Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, bu hazineler tükenir kaygısı ile kesinlikle cimrilik eder (kimseye bir şey vermez)diniz. Zaten insan son derece cimridir.”
  5. Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona: “Ben senin kesinlikle büyülendiğini biliyorum ey Musa!” demişti.

Kur’an’da bu ayetle beraber Neml 27/12 ayetinde Hz. Musa’ya dokuz ayet/dokuz mucize verildiği ifade edilmektedir. Hz. Musa’ya verilen dokuz mucize: 1- Asasının ejderha olması (Şuara, 26/32), 2- Elini koynuna sokarak ışık vermesi (Şuara, 26/33), 3- Denizin yarılarak yol olması (Şuara 26/63), 4- Taştan on iki pınar fışkırması (A’raf 7/160, Bakara 2/60), 5- Tur Dağının İsrailoğulları’nın üzerine kaldırılması (Bakara 2/63), 6- Gökten kudret helvası ve bıldırcın sunulması Bakara 2/57, Taha 20/80), 7- Konuşmasındaki sıkıntının giderilmesi (Taha 20/25-35), 8- Çekirge, ekin böceği, kurbağa ve kan yağması (A’raf 7/133), 9- Ürünlerde aşırı derecede noksanlığın başlamasıdır (A’raf 7/130).

  1. (Musa Firavuna dedi ki:) “Bu mucizelerin, göklerin ve yerin Rabbi tarafından gönderildiğini kesin olarak biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin kesinlikle bütünüyle ziyan içinde olduğunu biliyorum!”.
  2. Bunun üzerine (Firavun) onları yurtlarından sürmek istedi, biz de onu yanındakiler ile birlikte (yaptıkları yüzünden) denizde boğduk.
  3. Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: “Bu topraklarda oturun, ahiret günü gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.”
  4. Biz, Kur’ân’ı, hakça bir düzeni gerçekleştirmek için indirdik. O da, bütün hakikatleri içinde toplayarak (ihtiyaçlara cevap verecek şekilde) muhatabına ulaştı. Seni de (bu Kur’an ile) ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Bkz. 2/119, 25/56, 33/45, 34/28, 35/24, 48/8
  5. Kur’an’ı insanlara sindire sindire (ağır ağır) okuyasın diye bölümlere ayırdık ve (gerektikçe) bölüm bölüm indirdik. Bkz. 25/32

Bu ayetler, Kur’an’ın hakikatleri ihtiva etmek konusunda yeterli olmadığını ve aynı zamanda anlaşılmasının imkânsız olduğunu iddia edenlere bir cevaptır. Allah, hem “bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” (Maide, 5/3) diyecek hem de eksik kitap gönderecek. Kamer, 54/17’da “Andolsun Biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık…”ve Meryem 19/97’de “Biz onu senin dilinle kolaylaştırdık…”buyuracak hem de anlaşılmayan bir mesaj gönderecek. Olacak iş midir? Kur’an’ın ilk muhatapları Arapça konuştuğu için Arapça gönderiliyor. Ve Yusuf, 12/2’de “mubin” ifadesi kullanılıyor. Kur’an’ın “mubin” olması, mesajın hem rahat anlaşılması ve hem de her dile dönüştürülebilir olmasıdır.

107-108. De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın (bu tutumunuz, Kur’an’ın hak kitap olduğunu değiştirmez). Şu bir gerçektir ki daha önce kendilerine ilim verilen (Ehli Kitap mü’minleri)ne Kur’an okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar. Ve derler ki, “Rabbimizin şanı yücedir, O’nun verdiği söz kesinlikle yerine gelecektir.”

  1. İşte (böyle) ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar ve (Kur’an okuyarak Allah’tan yana gösterdikleri bilinç ve duyarlılık) onların saygı ve sakınmasını artırır.
  2. De ki: “(Rabbinize) ister ‘Allah’ diye dua edin, ister ‘Rahman’ diye yalvarın (yeter ki dualarınıza birilerini karıştırmayın). Hangisiyle dua ederseniz edin, nihayet (O birdir ve) en güzel isimler/sıfatlar O’nundur.” Duanda sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi arasında bir yol tut.
  3. Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya ihtiyaç duymayan Allah’a mahsustur.” İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an!