18 – Kehf

Kehf suresi Mekke döneminde inmiş olup 110 ayettir. Sure adını dokuzuncu ve diğer ayetlerde geçen ve “mağara arkadaşları” anlamına gelen “Ashab-ı Kehf” den almıştır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Bütün övgüler Allah’ın hakkıdır. O (Allah) ki, kuluna bu Kitabı indirdi ve onun anlaşılmasını zorlaştıracak hiçbir tutarsızlığa yer vermedi.

2-3-4. (Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, faydalı eylemlerde bulunan mü’minleri içlerinde ebedi kalacakları güzel mükâfat yurdu olan (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de (korkutup) sakındırmak için dosdoğru bir kitap kıldı.

  1. (Allah bir çocuk edindi diyenlerin) bu konuda ne kendilerinin bilgisi vardır ne de atalarının. Bu ağızlarından çıkan ne ağır bir sözdür! (Gerçekte) onların söyledikleri ancak yalandan ibarettir.
  2. Şimdi onlar bu söze (Kur’an’a) inanmayacak olurlarsa arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin! (öyle mi)? Bkz. 15/97, 26/3
  3. İnsanların hangisinin eylem bakımından daha güzel olduğunu tespit edelim diye, yeryüzünde olan şeyleri, ona süs yaptık. Bkz. 67/2, 76/2
  4. Muhakkak ki biz, zamanı gelince yeryüzünün bütün göz alıcı yeşilliklerini kesinlikle kupkuru bir toprak haline getireceğiz.
  5. Ne o, (Ey Resul!) yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Rakım’ı mı bizim ibret verici delillerimizden sandın?

“Kehf, dağda bulunan mağara, “rakım” ise içinde mağara bulunan dağ ya da vadi demektir. Menkıbeye göre, Efesli bir grup genç, inançlarıyla örtüşen bir hayat sürdürmek için köpekleriyle beraber insan gözünden ırak bir mağaraya sığınır ve orada, 25. ayette de görüleceği gibi 300 yıl civarında mucizevî bir uykuya yatarlar. Ne kadar sürdüğünün farkında olmadıkları bu uykudan günün birinde uyanırlar ve içlerinden birini yiyecek bir şeyler satın alması için şehre gönderirler. Genç adamın alış veriş için kullanmak istediği paranın üzerindeki Dekyanus’un resmini gören şehir halkı adamın bir hazine bulduğunu sanarak kendisini devrin hükümdarına götürürler ve böylece Mağara İnsanlarının ve mucizevî hayatlarının serüveni ortaya çıkmış olur.

  1. Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluşa ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.
  2. Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapatmış ve onları uyutmuştuk.
  3. Sonra iki gruptan hangisinin ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere onları uyandırmıştık.
  4. Biz (şimdi) sana onların kıssalarını doğru olarak anlatıyoruz. Onlar Rablerine inanmış bir grup gençti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.
  5. Kalplerini öyle sağlamlaştırmıştık ki, doğrulup (birbirlerine): “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz asla O’ndan başkasına kulluk etmeyeceğiz, yalvarıp yakarmayacağız, (eğer böyle bir şey yaparsak) çok çirkin bir şey yapmış oluruz!”
  6. “Şu bizim halkımız var ya, işte onlar O’ndan (Allah’tan) başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduklarına dair açık delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”
  7. (İçlerinden biri dedi ki:) ”Mademki onlardan ve Allah dışındaki taptıklarınızdan yüz çevirip kenara çekildiniz, hadi mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetini size ulaştırsın ve sizi durumunuza göre ruhlarınızın ihtiyaç duyabileceği şeylerle donatsın!”

“Mirfak” terimi burada  “yararlanılan şey” anlamında kullanılmıştır. Ama yararlanılan şey maddi değil, manevidir. Çünkü genç adamlar, Allah’tan başka varlıkları ve dünyalıkları bütünüyle terk edip inzivaya çekilmek istemişlerdir. Dolaysıyla burada yararlanılan şeyin maddeden çok mana ile ilgisi vardır. Yani Allah, ülfetten uzlete çekilen genç adamlara rahmetini lütfederek işlerini kolaylaştırmıştır.

  1. (Eğer orada olsaydın) görecektin ki, doğan güneş mağaralarının sağına sapıyor, batan güneş ise sol tarafa kayıyordu. Böylece mağara tabanının geniş bir alanına dağılmış olarak uyudukları halde güneşten rahatsız olmuyorlardı. Bu olay, Allah’ın mucizelerinden biridir. Allah kimi (iyi niyetinden dolayı) doğru yola iletirse, o doğru yolu bulur. O kimi de (kötü niyet ve eyleminden dolayı) sapıklıkta bırakırsa, artık onun için asla yol gösteren bir dost bulamazsın.
  2. Uykuda oldukları halde, sen onları uyanık sanırdın. Biz onların sağa sola dönmesini sağlıyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmış (yatmakta idi.) Onlarla aniden karşılaşsaydın, (heybetlerinden dolayı) mutlaka yüz çevirip kaçardın ve (gördüklerin yüzünden) için korku ile dolardı.
  3. Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar (ve diğer insanlara ibret olsunlar) diye onları dirilttik (uyandırdık) . İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi(n bulunduğunuz yer)i hiç kimseye sezdirmesin.”

“Aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik” ifadesi; A. İmran 3/27;  Enam, 6/95; Yunus, 10/31; Rum, 30/19 ayetlerinde “(Allah) Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır” söylemiyle aynı anlamda; hayatı yaratmayı, onu ortadan kaldırmayı ve daha sonra yeniden var etmeyi planlayanı işaret etmektedir. 

  1. “Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya öldüresiye taşlarlar yahut kendi inanç sistemlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.”
  2. Böylece, (insanları) onların durumundan haberdar ettik ki Allah’ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilmeyeceğini bilsinler. (Fakat onlar meseleyi böyle ele alacakları yerde) kendi aralarında o (mağarada uyuyanların) durumunu tartışmaya başladılar. Bazıları: “Onların üzerine (hatırasına) bir bina (anıt) yapın. Çünkü (onların durumunu biz bilemeyiz) Rableri onları daha iyi bilir” dediler. Fakat görüşleri ağır basanlar ise: “Mutlaka onların üstüne (hatırasına) bir mescit yapacağız” dediler (ve mağaranın kapısının önünde bir mescid yaptılar).
  3. Kimileri (Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında): “Onlar üç kişi idi, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler, kimileri “beş kişi idiler, altıncıları köpekleridir” diyecekler. (Bu sözler) karanlığa taş atmaktır. Kimileri de “yedi kişi idiler, sekizincileri köpekleridir” diyeceklerdir. De ki: “Onların sayısını hepimizden daha iyi Rabbim bilir. Onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’ın sana aktardığının) dışında kimse ile münakaşa etme ve bu konuda ileri geri konuşanlardan da hiçbir bilgi isteme!

Burada esas olan Ashab-ı Kehf’in sayılarını, zamanını, şartlarını bilmek değil; onlar üzerinden anlatılan kıssa ile hayatı, ölümü, ölümden sonraki yeniden dirilmeyi düşünmek ve zamanın beşerî algılama tarzı içindeki izafîliğini dile getiren be mesajdan ders çıkarmaktır.

23-24. Hiçbir şey hakkında sakın: “Yarın şunu yapacağım” deme! (Bunun yerine:) “İnşaallah (ancak Allah dilerse yapacağım de). Böyle (İnşaallah) demeyi unuttuğunda ise Rabbini an ve: “Umarım ki, Rabbim beni şimdikinden daha doğru davranışa muvaffak kılar” de.

“İnşaallah” tan kasıt, her şeyin Allah’ın dilemesiyle olmasının bilinmesidir. Evet, insan her şeyi kendi iradesiyle yapar ama ona yapma iradesini veren Allah’tır. Onun için bir şeye niyet etmeden ya da o işi yapacağını söylemeden önce “Allah dilerse yapacağım” demelidir. Bu ifadeyi illa da Arapça olarak “inşaallah” şeklinde söylemek gerekmez. Esas olan Allah’ın dilemesini dile getirmektir.

25-26. (Bazıları) onların mağaralarında üç yüz yıl kaldı(ğını) söyledi, bazıları da buna dokuz yıl daha ilâve etti. De ki: “Onların (orada) ne kadar kaldığını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gizli gerçekleri (yalnızca) O’nun elindedir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! Onların O’ndan başka koruyucusu, kayırıcısı yoktur. O egemenliğine hiç kimseyi ortak etmez!”

  1. Sana vahyedilen Rabbinin kitabını oku. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. O’nun dışında sığınabileceğin başka bir kimse de bulamazsın.
  2. Ve Rablerinin rızasını (hoşnutluğunu) umarak sabah akşam O’na dua edenlerle beraber sen de sabret ve dünya hayatının cazibesine kapılıp da sakın gözlerini onların üzerinden ayırma! (İyi ve güzel olanı terk ederek yalnızca) bencil arzularının peşine düştüğü için kalbini zikrimize karşı duyarsız kıldığımız, işinde aşırı giden kimseye uyma!
  3. Ve de ki: “(Kur’an) Rabbinizden gelen bir Haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen küfre sapsın.” Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, erimiş maden tortusu gibi yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Orası ne kötü bir barınaktır!
  4. İman edip faydalı eylemlerde bulunanlara gelince; elbette biz güzel iş yapanların mükâfatını asla zayi etmeyiz.
  5. İşte bu kimseler için; altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerek tahtlar üzerinde otururlar. O ne güzel bir ödüldür ve orası ne güzel bir barınaktır.

Ahiret konusunda bütün Kur’ânî tasvirlerde olduğu gibi, burada da inananlara verilecek olan cennet nimetlerini betimleyen bir temsil vardır. Dünya hayatında inançlarının gereği olarak ortaya koydukları dürüst ve erdemli çalışmaların karşılığında, Tevbe 9/111, Zümer 39/35, Nahl 16/96, Nur 24/38, Necm 53/31 ve daha pek çok ayette de ifade buyrulduğu gibi inananlara kendi emeklerinin üstünde nimetler bahşedilecektir. Yani yapılan iyiliğin durumuna göre Allah fazlasıyla karşılık verecektir. Nitekim Bakara, 2/261 “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir…”  Enam, 6/160 “Kim (Allah’a) bir iyilikle gelirse ona on kati verilir. Kim de bir kötülükle gelirse sadece misliyle cezalandırılır ve onlara haksızlık yapılmaz” buyrulmaktadır. 

  1. Onlara şu iki adamı örnek olarak anlat: Adamlardan birine iki üzüm bağı vermiştik, bağlarını hurma ağaçları ile çevirmiş ve iki bağın arasına bir tahıl tarlası koymuştuk.
  2. Her iki bağ da meyvelerini vermiş ve ürünlerinden hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Bu iki bağın arasından bir de nehir fışkırtmıştık.
  3. (Bu adamın ayrıca) başka geliri de vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşıyla münakaşa ederken: “Ben malca senden daha zengin ve insan sayısı bakımından da senden daha üstünüm” dedi.
  4. (Böylece zenginliğiyle övünen) o kimse kendine zulmederek bağına girdi ve dedi ki: “Bu bahçenin bir gün yok olacağını asla düşünmüyorum!”
  5. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen ben, Rabbime döndürülsem bile andolsun bundan daha iyisini bulurum” dedi.
  6. Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir insan şeklinde düzenleyen (Allah)ı inkâr mı ediyorsun?”
  7. “Bana gelince (ben biliyorum ki) O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”

39-40-41. “Her ne kadar beni kendinden mal ve evlat bakımından zayıf görüyorsan da, bahçene girdiğin zaman ‘Maşaallah (Allah’ın dilediği olur), bütün güç sadece Allah’ındır’ demen gerekmez miydi? Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne gökten yakıp yıkan bir afet gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir. Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle onu arayıp bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin.”

  1. Derken bütün serveti birden yok edildi. (Yıkılmış) çardakları üzerine çökmüş hâldeki bağına yaptığı harcamalar karşısında ellerini ovuşturmaya başladı ve şöyle dedi: “Keşke ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım!”
  2. Onun, Allah’tan başka kendisine yardım edebilecek kimseleri yoktu. Kendi kendini kurtaracak güçte de değildi.
  3. İşte bunun içindir ki; koruyucu, kayırıcı güç bütünüyle tek ve gerçek ilah olan Allah’a aittir. En iyi mükâfatı da, en güzel sonucu da veren O’dur.

Muhteşem bir örnekle insanlar için yegâne koruyucunun ve kayırıcının sadece Allah olduğu çok açık ve net bir biçimde ortaya konurken bazılarının Allah’la diyaloğa geçmek ve hasbıhal etmek için illa da birilerini araya sokmak konusundaki ısrarlarını anlamak mümkün değil. Kur’an’ın onca uyarısına rağmen uydurma hadislere dayandırılarak Hz. Peygamber üzerinden insanları şirke bulaştıran bu kimselerin önüne geçmek de inanan kimseler için bir zorunluluktur.

  1. (Ey Resul!) Dünya hayatının gökten indirdiğimiz suya benzediğini onlara anlat: Öyle ki, yerin bitkileri onu emerek zengin bir çeşitlilik içinde boy verip birbirine karışırlar ama (bütün bu canlılık, çeşitlilik sonunda) rüzgârın savurup götürdüğü çer çöpe döner. Hiç kuşkusuz Allah’ın gücü her şeyi yapmaya yeter. Bkz. 10/24, 39/21, 57/20
  2. Mallar ve evlatlar dünya hayatının süsüdür. Ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından, Rabbinin katında daha değerli ve bir ümit kaynağı olarak daha verimlidir. Bkz. 3/14, 64/15
  3. O gün dağları (yerlerinden) yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak ve dümdüz göreceksin. Tek bir kişiyi gözardı etmeksizin tüm insanları (mahşerde) toplayacağız. Bkz. 20/107, 101/5
  4. (O gün) sıralar halinde hepsi Rablerinin huzuruna çıkarılacaklar. Onlara: “Andolsun, sizi ilk önce yarattığımız gibi (şimdi de çırılçıplak olarak, hiçbir şeyiniz olmaksızın) bize geldiniz. Oysa siz, sizin için hesaba çekileceğiniz bir zaman belirlemediğimizi sanmıştınız değil mi” denecek.
  5. (Amellerin bulunduğu) kitap (Hard Disk) ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden dolayı korkuya kapılmış görürsün. Bir yandan da: “Vay başımıza gelenlere! Ne biçim kitapmış bu; küçük büyük hiçbir davranışımızı atlamamış” derler. Onlar (bütün) yaptıklarını (en ince detayına kadar önlerinde) hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. Bkz. 45/28
  6. Hani biz meleklere: “Âdem’e secde edin (onun önünde hürmetle eğilin)” demiştik de İblis’ten başka hepsi secde etmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblisi ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir değiştirmedir/takastır/bedeldir! Bkz. 2/34 ve dipnotu, 7/12, 15/28-39, 17/61, 20/116, 38/76
  7. Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, kendi yaratılışlarına da (şahit kılmadım). Ayrıca yoldan çıkan ve çıkaran kimseleri hiçbir zaman yardımcı da edinmem.
  8. Ve o gün (Allah müşriklere): “(Şimdi) çağırın bakalım, benim ortaklarım olduğunu sandığınız varlıkları!” diyecek. Bunun üzerine onları çağıracaklar, ama berikiler (çağrılanlar) onlara bir karşılık vermeyecek. Çünkü onlarla ötekiler arasına aşılmaz bir uçurum koyacağız.

“Benim ortaklarım olduğunu sandığınız” söylemi doğrudan, Allah’a ulaşmak ve yakarışların Allah’a ulaştırılmasını sağlamak için araya bir takım hayal ürünü düzmece varlıkları, tapınırcasına yüceltilen kişileri sokmaya çalışan sefil müşriklere hitaptır.  “Aralarında aşılmaz uçurumun olması” söylemi ise, kendilerini putlaştırmaya çalışan ve akıl tutulması yaşayan müşrik ruhlu insanların bu tavırlarına seyirci kalan ve hatta bundan hoşlanarak destek veren sözde büyük zatların (!) da azap göreceğine işarettir.

  1. O gün suçlular cehennem ateşini görünce oraya atılacaklarını anlayacaklar, fakat oradan dönüp gidecek başka bir yer de bulamayacaklar.
  2. Andolsun ki, biz, bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.
  3. Kendilerine doğru yolu gösteren (peygamber ve Kur’an) geldiği halde insanları, iman etmekten ve Rablerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan şey, ancak (onların) önceki (günahkâr) toplumlara uygulanan sürecin (bela ve musibetlerin) kendilerine de uygulanmasını ya da (nihai) azabın ahirette başlarına gelmesini beklemeleridir?
  4. Biz, peygamberleri; sadece (cenneti) müjdeleyici ve (azaba karşı) uyarıcılar olarak göndeririz. İnkârcılar ise hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücadele ederler. Onlar, benim ayetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.
  5. Allah’ın ayetleri kendisine hatırlatıldığı halde, onlara sırt çevirenden ve işlediği kötülükleri unutandan daha zalim kim olabilir? Biz de (bu sebepten dolayı) onların kalplerini, o (Kur’an’)ı anlamalarına engel oluşturacak biçimde perdeledik ve kulaklarını (gerçekleri duymamak konusunda) sağırlaştırdık. Bu yüzden sen onları doğru yola çağırsan da onlar ebediyen doğru yola gelmezler.
  6. Ama senin Rabbin, (her şeye rağmen) çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Eğer yaptıkları yüzünden onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi (imana gelirler diye onlara mühlet veriyor). Ama onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) o (Allah’ın azabı)ndan kaçıp sığınacak bir yer bulamayacaklardır.
  7. İşte zulmettikleri yüzünden yok ettiğimiz memleketler. Helâk edilmeleri için de belli bir zaman tayin etmiştik.
  8. Hani Musa, hizmetinde bulunan genç arkadaşına: “İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim. İsterse (oraya varmam) yıllarımı alsın” demişti.

Ayette geçen “genç arkadaşın” Hz. Yuşa olduğu söylenmektedir. “İki denizin birleştiği yer” in, Kızıl Deniz ile Hint Okyanusu’nun, Cebel-i Tarık’ta Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun ya da Karadeniz ve Marmara Denizi’nin birleştiği İstanbul Boğazı’nın olabileceği ifade edilmektedir. Beydâvî, “iki denizin birleştiği yer” le ilgili temsîlî bir açıklama getirerek, “iki deniz” in iki tür bilgi kaynağını ya da bilgi akışını yani, haricî olay ve olgulara ilişkin gözlem ve muhakemeler yoluyla elde edilen zahirî bilgi ile mistik sezgi ve müşahedeler yoluyla elde edilen batınî bilgiyi simgelediğini söylemektedir. Bu görüşe göre, Hz. Musa’nın arayışının gerçek amacı zahirî ve batınî bilginin buluştuğu sınıra varmaktır.

  1. İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarındaki balığı bir kenarda unuttular, o da bir yolunu bularak denize kaçtı.
  2. (İki denizin birleştiği yeri) geçtiklerinde (Musa,) genç arkadaşına: “Azığımızı getir bakalım, gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük” dedi.
  3. (Genç arkadaşı Musa’ya) dedi ki: “Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitti.

Onların unuttukları “balık”; muhtemelen, semboliktir ve zahirî ve batınî bilginin nihaî kaynağının Allah olduğu gerçeğini ifade eden bir söylemdir.

  1. Musa: “İşte bizim de aradığımız buydu” dedi. Bunun üzerine izlerini takip ederek gerisingeri (kayanın yanına) vardılar.
  2. Orada kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımızdan dolaysız biçimde ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.

“Kullarımızdan bir kul” söylemindeki “kul” ifadesinin kim için kullanıldığıyla alakalı kesin bir şey yoktur. Ayette ibadet ve ubudiyet makamının yüceliği ifade edilen bu kişi tefsir otoritelerinin çoğuna göre, insanî normları aşan, kendisine ilahi bilgi ve hikmet öğretilen temsilî bir kişilik olan Hızır Aleyhisselam’dır. 

  1. Musa, ona: “Doğruyu anlamak konusunda sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için peşinden gelebilir miyim?” dedi.

67-68. (Kul,) şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamayacağın bir bilgiye nasıl sabredebilirsin ki?”

  1. (Musa:) “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın ve sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim” dedi.
  2. (O da) şöyle dedi: “O halde bana uyacaksan; ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında soru sormayacaksın.”
  3. Derken yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiklerinde; (Kul,) onu (gemiyi) deldi. (Musa:) “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın” dedi.
  4. (Kul:) “Sen benimle beraber (olacaklara) asla tahammül edemezsin, demedim mi?” dedi.
  5. Musa: “Unuttuğum için bana çıkışma! Gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma!” dedi.
  6. Derken yollarına devam ettiler. Sonunda bir erkek çocuğa rastladılar. O (kul), erkek çocuğu öldürdü. Musa: “Bir cana karşılık olmaksızın tertemiz masum bir canı mı öldürdün? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın” dedi.
  7. (Kul yine:) “Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi?” dedi.
  8. (Musa:) “Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, benimle arkadaşlık etme. Artık özür dileyemeyecek hale geldim” dedi.
  9. Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir köye vardılar. Köylüden yemek istediler, fakat köylü onları konuk etmek istemedi. Az sonra yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarla karşılaştılar. O kulumuz, hemen onu inşa etti. Musa ona: “Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin” dedi.
  10. (Bunun üzerine kul:) “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatayım” dedi.
  11. “O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere aitti. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.”

80-81. “Oğlan çocuğa gelince; onun anne ve babası mü’min kimselerdi. (Bu çocuğun) onları ileride azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. Ve böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”

  1. “Ve duvara gelince: O duvar kasabada yaşayan iki yetim oğlana aitti ve altında onlar için saklanmış bir hazine vardı. Onların babası dürüst ve erdemli biriydi. Bunun içindir ki, Rabbin onların erginlik çağına eriştiklerinde o hazineyi Rabbinden bir bağış olarak kazıp çıkarmalarını istedi. Ben (bütün) bunları kendiliğimden yapmadım. Senin sabır göstermediğin (olayların) iç yüzünün gerçek anlamı işte budur.”

Tamamıyla ilahi hikmetlerle dolu bu kıssayı anlamakta zorlanabiliriz. İnsanın kendi entelektüel tecrübelerinde, bir eşdeğeri, bir karşılığı olmayan şeyleri bütün gerçeğiyle kavrama imkânı olmadığı bazı işlerin zahiri kısmı şer gibi görülse de altında yatan hayır fark edilememektedir. Ayette geçen üç olayda da insanın dünyada karşılaşabileceği değişik hadiselerde ilahi hikmetin nasıl tecelli edeceğinin bilinemeyeceği farklı örneklerle tasvir edilmiştir.

Kul, “Bütün bunları kendiliğimden yapmadım” diyerek, yaptığı her şeyi eşyanın dış görünüşünün ötesindeki hakikatle temasını sağlayan ve onu Allah’ın insan idrâkini aşan planının şuurlu bir parçası olduğunu îma ediyor. Bu surenin anlam akışı içinde, bu kıssa ile Eshab-ı Kehf kıssası (Kehf, 18/9-26); insanın algı ve tasavvur alanının ötesinde kalan meselelerin yüce Allah’a has kılınması gerektiği noktasında birleşiyor.

  1. (Ey Resul!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan öğüt ve hatırlatma olarak (bazı bilgiler) vereceğim.”

84-85. Doğrusu biz, onu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve ona her şeyin yolunu öğrettik. O da (Batı’ya gitmek için) bir yol tuttu.

  1. Nihayet güneşin battığı yere (Okyanus kıyısına) varınca güneşi adeta kara bir balçıkta suya batar (gibi) buldu. Ve orada (kötülüğün her çeşidini işleyen) bir kavme rastladı. Ona: “Ey Zülkarneyn! Ya (hakka karşı direndikleri için onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.
  2. (Zülkarneyn) dedi ki: “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisine görülmedik şiddetli bir azap ile azap eder.”
  3. “Her kim de inandıktan sonra dürüst ve erdemli davranışlarda bulunursa, böyle birine mükâfat olarak daha güzeli vardır. Ve üstelik ona (yalnızca) emrimizden (yerine getirilmesi) kolay olanı söyleyeceğiz.”

89-90. (Zülkarneyn) sonra (Doğu’ya doğru) bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere (Uzak Doğu’ya) vardığı zaman, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız (çıplak) bir halk üzerine doğar buldu.

  1. İşte (Zülkarneyn ’in) kudret ve saltanatı böyleydi. Andolsun Biz, Zülkarneyn’in maddi ve manevi yönden nelere sahip olduğunu biliyorduk.

92-93. Arkasından yine bir sebebe sarılarak yola koyuldu. Sonunda iki dağ arasına varınca setlerin eteğinde neredeyse hiç söz anlamayan (dil bilmeyen) bir topluluk buldu.

  1. Onlar (Tercümanları aracılığıyla): “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Sana bir miktar vergi versek, karşılığında onlar ile aramızda bir set (engel) yapar mısın?” dediler. Bkz. 21/96

Ye’cüc ve Me’cüc isimleri üzerinde çokça durulmuş, farklı yorumlar yapılmış ama onlarla ilgili hala kesin bir şey söylenememiştir. Tefsir otoritelerinden bazıları bunlarla ilgili anlatılanları Moğollar ve Tatarlarla özdeşleştirmektedir.

  1. Zülkarneyn: “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.
  2. “Bana (yeterince) demir (kütleleri) getirin”. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Sonunda demir akkor halini alınca da: “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.
  3. Ve böylece (set inşa edilmiş oldu, öyle ki) artık onların düşmanları (Ye’cüc ve Me’cüc) ne onu aşabilirlerdi ne de onda gedik açabilirlerdi.
  4. (Zülkarneyn:) “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (olan kıyametin kopma vakti) gelince o (yapılan engel)i yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.
  5. O gün biz onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur’a üflenince hepsini bir araya toplarız.

100-101. O gün cehennemi, hakikati görmek hususunda gözleri perdeli olan, (Kur’an’ı) dinlemeye tahammül edemeyen inkârcıların karşısına dikeceğiz.

  1. İnkârcılar, benim kullarım(dan herhangi birini) bana karşı (kendilerine) dost, koruyucu edinebileceklerini mi sandılar? Biz cehennemi hakkı inkâr edenler için bir konak yeri olarak hazırladık.

103-104. De ki: “Size, yaptıklarında en büyük kayba uğrayan kimseleri haber vereyim mi? Onlar; iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”

  1. Onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’nun huzuruna çıkacaklarını inkâr edenlerdir. Bu yüzden onların iyi işleri geçersiz olmuştur. Kıyamet günü onların yaptıklarını tartıya (bile) almayız, kendilerine değer vermeyiz.

Şiştikten sonra patlamak anlamına gelen “habita” kelimesi, 103-104- ve 105 ayetlerin anlam akışına uygun olarak çok parlak görünen işlerin sonunda patlayıp işe yaramaz hale geleceği anlamında kullanılmıştır. Bakara 217 “İçinizden her kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünyaya ve âhirete yönelik tüm yaptıkları boşa gidecektir” ayeti de bu konuda insanların dikkatli olması gerektiğine vurgu yapmaktadır.

  1. İşte, hem inkâr ettikleri, hem de  ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

107-108. (Ama) inandıktan sonra dürüst ve erdemli çalışmalar ortaya koyanlara gelince; onlara da konak yeri olarak Firdevs cennetleri vardır. Onlar orada sonsuza kadar kalacaklar (ve) oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir.

  1. De ki: “Rabbimin sözlerini (ilmini) yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek (denizlere denizler katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.” Bkz. 31/27

“Rabbimin sözleri” deyimi, “takdir edilmiş hüküm” demektir ve Allah’ın sonsuz ilmini, hikmetini, gücünü ve bütün isim ve sıfatlarının tecellilerini anlatmaktadır.

Ayette geçen “Rabbimin sözleri” deyimi, “takdir edilmiş hüküm” demektir ve Allah’ın sonsuz ilmini, hikmetini, gücünü ve bütün isim ve sıfatlarının tecellilerini anlatmaktadır.

  1. De ki: “Ben de sizin gibi ancak ölümlü bir insanım. (Ne var ki) bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolundu. Öyleyse, artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir şeyi (O’na) ortak koşmasın!”