21 – Enbiya

Enbiya Suresi Mekke döneminde inmiş olup 112 ayettir. “Enbiya” peygamberler demektir. Surede bazı peygamberlerden ve onların kavimlerinden bahsedildiği için sureye “Enbiya” adı verilmiştir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. İnsanlar için hesap görme vakti yaklaştığı halde onlar hâlâ gaflet içinde gerçeğe yüz çeviriyorlar.

Ayette geçen “hesap görme vakti” sadece hesap vermeyi anlatmıyor, aynı zamanda hesabın arkasından gelecek olan acıyı da anımsatıyor. İnsanın dünyadaki hesabıyla ahiretteki hesabı çok farklıdır. Dünyada haksızlık yapanların bir gün aynı haksızlıkları yaşayacakları cari bir sünnettir. Tarihe bakıldığı zaman bu sünnetin işlediği çok açık bir şekilde görülmektedir. Hesabın ahiret boyutu ise çok daha farklıdır. Bu konuda Allah’ın rahmetinin hangi yönde tecelli edeceği bizce malum değildir. Ancak bildiğimiz bir şey var ki, o da, dünyaya kıyasla ahiretteki hesabın çok daha ağır olacağı şeklindedir.

  1. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir öğüt (ve ihtar) gelse, onlar bunu alaya alarak dinlerler.
  2. Zulme sapanlar, kalpleri gaflette ve oyalanmada olduğu halde (aralarında) gizlice şöyle fısıldaşırlar: “Bu (Muhammed), sadece sizin gibi bir insan değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” Bkz. 17/47, 41/26
  3. (Resul onlara) dedi ki: “Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.”
  4. Onlar dediler ki: “Hayır, Muhammed’in söyledikleri karmakarışık düşlerdir, bu sözler onun uydurmasıdır. Hayır, o bir şairdir. Öyle değilse bize daha önceki resullerin gösterdiklerine benzer bir mucize göstersin.”
  5. (Ey Resul!) Onlardan önce (yaptıkları yüzünden) helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecek?
  6. Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri resul olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun! Bkz. 12/109, 16/43 ve dipnotu.
  7. Biz, onları yemek yemeyen cesetler olarak yaratmadık. Onlar (dünyada) ebedi kalıcı da (ölümsüz de) değillerdi.
  8. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Hem kendilerini hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. (Hakka karşı direnmede) haddi aşanları ise helâk ettik.
  9. Andolsun ki, biz, size içinde şeref ve itibarınız bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullan(arak ondan yararlan)mayacak mısınız?
  10. Biz, zulmeden nice toplumları/medeniyetleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka toplumlar yarattık.
  11. Onlar, azabımızın gelip çattığını fark ettiklerinde oralardan uzaklaşıp kaçıyorlardı.
  12. (Onlara:) “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz” (denildi).
  13. (Kurtulamayacaklarını anlayınca onlar da:) “Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten kendimize zulmetmişiz” dediler.
  14. Onların bu feryatları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş bir ateş (kül) haline getirinceye kadar devam etti.
  15. Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Bkz. 38/27, 44/38

Yani gayesiz ve anlamsız yaratılmamıştır gök, yer ve her ikisi arasındaki varlıklar. Yunus, 10/5. ayetinde “Yaratılanların hiç birini Allah bir anlam ve gayeden yoksun yaratmamıştır” buyruluyor. Buradaki oyun ve eğlenceyi Enam, 6/32 ve Ankebut, 29/64 ayetlerindeki oyun ve eğlence ile karıştırmamak lazım. Bu ayetlerde dünya hayatının bir eğlence ve oyun olarak anlatılması, onun ehemmiyetsiz olduğu anlamına gelmez. Her iki ayette de sonraki cümleler ahiret hayatının daha hayırlı ve ehemmiyetli olduğunu anlatıyor. Yani “ahiret hayatının yanında dünya hayatı sadece bir oyalanmadır” demek isteniyor.

  1. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızda edinirdik. Ne var ki biz bunu yapmadık. Bkz. 30/8, 38/27, 44/39
  2. Hayır, biz hakkı batılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar (Hak-batıl mücadelesinde batılın işi biter); bir de bakarsın ki batıl yok oluvermiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
  3. Göklerde ve yerde kim varsa O’na aittir. Ve O’nun katındakiler, O’na ibadet etmekten (O’nun verdiği vazifeyi icra etmekten) ne büyüklüğe kapılırlar ne de yorulurlar.
  4. Hiç ara vermeksizin gece gündüz O’nu tesbih ederler (O’nun verdiği vazifeyi icra ederler).
  5. Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecek?
  6. Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle göklerin ve yerin düzeni bozulurdu. İşte bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız yücelik ve kudret sahibi olan Allah, onların niteleme ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyden uzaktır, her şeyden yücedir. Bkz.23/91
  7. (Allah,) yaptıklarından sorumlu tutulmaz (O’na kimse hesap soramaz), oysa onlar (yaptıkları yüzünden) sorguya çekilirler. Bkz. 15/92, 23/88
  8. Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler? Onlara de ki: “Bu konudaki delilinizi ortaya koyun! Bu kitap, gerek benimle birlikteki inananlara yönelik direktifleri ve gerekse benden önceki resullere ilişkin bilgileri içeriyor.” Hayır, onların çoğu gerçeğin ne olduğunu bilmeksizin ona sırt çeviriyorlar.
  9. Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana kulluk edin!” diye vahyetmiş olmayalım. Bkz. 16/36, 43/45
  10. (Onlar ise:) “Rahman (olan Allah) evlat edindi” dediler. Hâşâ, O bundan uzaktır. Onların evlat dedikleri, Allah’ın şerefli kullarıdır.
  11. Onlar, O’ndan önce (Allah kendilerine konuşma hakkı vermeden) söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.
  12. Allah, onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’na olan saygılarından titrerler. Bkz. 2/123, 2/254, 2/255, 6/51, 6/70, 10/3, 20/109, 34/23 ve dipnotu 53/26

“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler” söylemindeki “şefaat” ifadesi cennet ehli için söylenmiş olmalı. Çünkü Allah’ın razı olduğu kişilerin varacağı yer cennettir. Cennetteki şefaat, cennet ehlinin bir araya gelmesi konusunda görevli meleklerin Allah’a durumu arz etmesi şeklinde olabilir.

  1. İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilahım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
  2. İnkârcılar, göklerin ve yerin (başlangıçta bir madde halinde) tek bir bütün olduğunu ve bizim sonradan onu (büyük bir patlama ile) ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı?

Astrofizikçilerin henüz elde edebildikleri bazı bilgiler şaşırtıcı bir biçimde bundan on dört asır önce Kur’an tarafından ortaya konmuştur. Kur’an, evrenin başlangıçta tek bir elementten, yani hidrojenden meydana gelen bir gaz kütlesi olduğunu ve bu kütlenin sonradan merkezi çekim yüzünden büzüşüp muhtelif noktalarda yoğunlaştığını ve böylece zaman içinde galaksi ve güneş sistemlerine ve bunlardan da giderek yıldızlara, gezegenlere ve onların uydularına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

  1. Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik. Yolu bulmaları için onda geniş vadiler açtık. Bkz. 16/15, 41/11, 79/32
  2. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın kudretini gösteren) delillerden yüz çeviriyorlar. Bkz. 12/105, 50/6, 51/47, 91/5

“Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık” ifadesi dünyayı saran ve onu her türlü zararlı maddelerden koruyan atmosferi ve onun tabakalarını işaret etmektedir. Çünkü ayette “gökleri” demiyor, “gökyüzünü” diyor. Tabii ki bu yorum sadece bugün için yapılmış bir yorumdur. Uzayda yer alan sistemler üzerindeki çalışmalar bize bazı bilgiler verdikçe biz de Kur’an’ın o bilgilerle alakalı ipuçlarına bakıyoruz. Havadaki ses ve görüntüyü taşıyan elektromanyetik dalgaların sesi ve görüntüyü değişen frekanslarla bozulmadan hedeflenen noktaya ulaştırması da gökyüzünün ne kadar korunaklı olduğunu göstermektedir. 

  1. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. (Onların) her biri bir yörüngede yüzmektedir.
  2. (Ey Resul!) Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Sen ölürsün de (senin ölümünü heyecanla bekleyen) o inkârcılar ebedi mi kalacaklar?
  3. Her nefis ölümü tadacaktır. Ne var ki (hayatın) iyi ve kötü tezahürleriyle karşı karşıya getirerek sizi deniyoruz ve (sonunda) bize döndürüleceksiniz. Bkz. 2/214, 3/185 dipnot, 29/57
  4. İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar: “Bu mudur ilahlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahman (olan Allah)’ın kitabını inkâr ediyorlar.
  5. İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında mesajlarımı(n işaret ettiği azap gerçeğini) göstereceğim. Şimdi benden (azabın) acele gelmesini istemeyin!
  6. Bir de: “Eğer doğru sözlü kimselerseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
  7. İnkârcılar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kimseden de bir yardım bulamayacakları o günü keşke bilselerdi (de inansalardı)! Bkz. 7/41, 29/55, 39/16
  8. Doğrusu o aniden gelecek ve onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir.
  9. (Ey Resul!) Andolsun ki, senden önce de birçok resullerle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.
  10. De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman’dan (bütün yaratılmış âlemin tek ve biricik koruyucusu olan Allah’ın azabından) kim koruyabilir?” Buna rağmen onlar, yine de Rablerinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çeviriyorlar.
  11. Yoksa onların, kendilerini (azabımızdan) koruyacak bizim dışımızda başka ilahları mı var? O sözde ilahlar kendilerine bile yardım edecek güçte olmadıkları gibi bizden de destek göremezler.

“Bizden de destek göremezler” ifadesi, tapılan varlıkların canlı olduğuna işarettir. Hani insanların azaptan korunmak için kul köle oldukları kimseler var ya; işte onlara zımni bir atıf var. 

  1. Doğrusu biz onlara ve atalarına geniş geçim imkânları bağışladık da uzun yıllar refah içinde yaşadılar. Ama artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? Durum böyle iken onlar nasıl galip gelebilirler?

“Yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz” ifadesini iki şekilde yorumlayabiliriz. Bunlardan birincisi; inkârcıların yaşadığı yerlerin inananlar tarafından ele geçirilmesi yani tebliğ yoluyla gerek keyfiyet ve kemiyet bakımından gerekse coğrafi konum itibariyle mü’minlerin etki alanının büyümesidir. İkincisi ise erozyonla  yer kabuğunun üzerindeki toprakların, başta akarsular olmak üzere türlü dış etkenlerle aşındırılıp, yerinden koparılması, bir yerden başka bir yere taşınması ve biriktirilmesi yoluyla dünyanın küçülmesidir. Ayetin anlam akışı içinde birinci yorumun daha uygun olacağını düşünebiliriz.

  1. De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarılsalar da çağrıyı işitmezler.
  2. Andolsun, onlara Rabbinin azabından bir ufak esinti dokunacak olsa hiç tartışmasız; “Yazıklar olsun bize! Gerçekten bizler zulme sapanlarmışız” diyecekler.
  3. Kıyamet günü (öyle) doğru, (öyle hassas) teraziler kuracağız ki, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacak. Bir hardal tanesi kadar bile olsa her şeyi tartıya sokacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz. Bkz. 10/47, 39/69
  4. Andolsun ki biz, Musa ve Harun’a, hakkı batıldan ayıran, karanlıkları aydınlatan, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için doğruyu eğriden ayıran bir kitap (Tevrat’ı) verdik.
  5. O (Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşaya)nlar, algı ve tasavvurlarının ötesinde olmasına rağmen Rablerin(in (azabın)dan korkarlar. Onlar kıyamet gününden de ürperirler.
  6. İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereketli ve faydalı bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
  7. Andolsun ki, biz daha önce İbrahim’e de doğru yolu bulma yeteneğini vermiştik. Zaten biz onu(n nebiliğe ehil olduğunu) daha baştan biliyorduk. Bkz. 6/75

Ayette, “yetenek” anlamındaki “rüşd” terimi; Hz. İbrahim’in nebi olmadan önce hidayet ve doğruluk yolunda Allah’ın kudretini, eşsiz ve benzersiz büyüklüğünü kavrayabilecek yüksek kişisel, zihinsel özelliğe sahip olduğunu göstermek için kullanılmıştır. “Rüşd” kavramının Kur’an’da farklı anlamlarda kullanıldığı da görülmektedir. İman, hak ve hidayet (Bakara, 2/250), fayda (Cin, 72/21), hayır (Cin, 72/10), doğru yol (Kehf, 18/66), çıkış ve kurtuluş yolu (Kehf, 18/10) akıl ve olgunluk (Nisa, 4/6).

  1. Hani o, babasına ve kavmine: “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.
  2. (Onlar:) “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler.
  3. (İbrahim:) “Yemin ederim ki siz de, atalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
  4. (Onlar:) “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.
  5. “Hayır” dedi (İbrahim). “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir. Onları O yaratmıştır ve ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerden biriyim.”
  6. “Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınız için tasarladığım tuzağı mutlaka gerçekleştireceğim.”
  7. Arkasından o putları kırıp paramparça etti, fakat bilgisine başvursunlar diye en büyük putu sağlam bıraktı.
  8. (Onlar dönünce:) “Kim yaptı bunu ilahlarımıza? (Her kimse) muhakkak o zalimlerden biridir!” dediler.
  9. (Bir kısmı:) “İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.
  10. “Haydi, getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsun” dediler.
  11. (İbrahim gelince) “Ey İbrahim! Sen mi yaptın bunu ilahlarımıza?” diye sordular.
  12. (İbrahim:) “Belki şu büyük olan yapmıştır. En iyisi, siz kendilerine sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!” diye cevap verdi.
  13. Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (içlerinden kendi kendilerine): “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.
  14. Fakat sonra yine eski dik kafalılıklarına dönerek İbrahim’e: “Sen de iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar” dediler.

66-67. (Bunun üzerine İbrahim) dedi ki: “Öyle ise siz, (hâla) Allah’la beraber, size fayda ve zarar veremeyecek olan şeylere de mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’tan başka taptıklarınıza da yuh olsun! Hâla aklınızı işletmeyecek misiniz?”

  1. (Onlardan bazıları:) “Eğer yapacağınız bir şey varsa, o da bunu (İbrahim’i) yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!” dediler. Bkz. 29/24

Bazılarının yaptığı bu teklif kabul edildi ve Hz. İbrahim’in yakılmasına karar verildi. Ancak Hz. İbrahim’in yakılmak üzere ateşe atılıp atılmadığına dair Kur’an’da kesin bir kayıt bulunmamaktadır. Ankebut 29/24 ayetinde; “Allah, onu ateşten kurtardı” buyruluyor. Bu ifade, onun ateşe atılmadığını gösteriyor. Eğer ateşe atılsaydı; “ateşe atılan İbrahim’i yanmaktan kurtardı” buyurulurdu. Nitekim bir sonraki ayet de bu görüşü doğrulamaktadır.

  1. (Biz de:) “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
  2. Ona böyle bir düzen kurmak istediler. Fakat biz düzenlerini bozarak onları en rezil duruma düşürdük.

71-72. O’nu da, (kardeşinin oğlu) Lut’u da, gelecek bütün çağlar için bereketli kıldığımız bir beldeye ulaştırıp kurtardık. Ona İshak’ı ve bir de fazladan Yakub’u bağışladık ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık.

Genel görüşe göre Hz. İbrahim ve Hz. Lut Irak’ta yaşıyorlardı. Allah’ın lütfuyla Şam’a hicret ettiler. Hz. İbrahim oradan Filistin’e, Hz. Lut ise Kızıl Denizin kuzeyinde kurulmuş olan Sodom şehrine yerleşti ve orada kendisine nebilik verildi.

  1. Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi (varlıkları paylaşmayı) vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kullardı (Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrısal nitelikler yakıştırmazlardı).

74-75. Lut’a da sağlam bir muhakeme yetisi ve ilim verdik. Onu, halkı iğrenç işler yapan o kentten kurtardık. Onlar gerçekten çirkin davranışları huy edinmiş kötü bir toplumdu. Ve onu (Lut’u) rahmetimizle kuşattık. Çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.

Hz. Lut’un nebi olarak gönderildiği Sodom halkı, o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı icra ediyor, erkeklerle eş-cinsel buluşması uyguluyordu. Hz. Lut, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ve Allah’ın ilahi tebliğini getirdiğinde onu yalanladılar, peygamberliğine karşı çıktılar ve hiç aldırış etmeden sapıklıklarına devam ettiler. Bunun sonucunda da Lut’un kavmi, Kur’an’ın farklı yerlerinde anlatıldığı gibi korkunç bir felaketle helak oldu.

76-77. Nuh’u da hatırla! Hani o bir dua etmişti de duasını kabul edip onu da, ev halkını da büyük bir felâket ve sıkıntıdan kurtarmıştık. Ayetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğmuştuk. Bkz. 54/9-10, 71/28

  1. Davut ve Süleyman’ı da hatırla! Hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şahittik.

Hz. Davut ve Hz. Süleyman zamanında koyun sürüsü sahibi ile ekin sahibi arasında çıkan davada her ikisi de hakemlik yapmıştı. Fakat bu hakemlikte ortaya koydukları hüküm farklı olmuştu. Hz. Davut, koyunların ekin sahibine verilerek zararın ödenmesine hükmetmişti. Hz. Süleyman ise, ekin tarlası koyun sahibine verilmeli, tarla eski bakımlı haline gelinceye kadar koyunların sütünden, yününden istifade etmeli ve böylece elde edilecek olan gelirle zarar tazmin edilmeli diye hükmetmişti. Hz. Davut, oğlu Süleyman’ın bu içtihadını beğenerek kendi görüşünden vazgeçmişti.

  1. Biz çözüm getirecek hükmü Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümdarlık ve ilim vermiştik. Davud’a dağları ve kuşları boyun eğdirmiştik, onunla beraber tesbih ediyorlardı (vazifelerini yapıyorlardı). Bunları yapan bizdik. Bkz. 34/10, 38/18
  2. Bir de Davud’a, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapma sanatını öğretmiştik. Artık (bütün bunlar için) şükredecek misiniz?
  3. Bereketli kıldığımız yere doğru esip onun emriyle (çalışan gemileri) yürütsün diye şiddetli rüzgârları Süleyman’ın hizmetine verdik. İşte böyle şeyin yasasını bilen biziz.
  4. Ayrıca (inci için) derin sulara dalan ve başka işler yapan bazı dik başlı kimseleri de Süleyman’ın emrine verdik. Bu güçleri kontrol altında tutan yine bizdik.
  5. Ve Eyyub’u (da hatırla ki) o: “Ey Rabbim! Bir derde yakalandım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye yalvarmıştı.
  6. Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve gereği gibi kullukta bulunanlar için bir ibret olmak üzere ona yakınlarını bir kat daha artırarak geri vermiştik. Bkz. 38/41-44

Hz. Eyyub’un rahatsızlığı ile ilgili, hiçbir Kur’anî dayanağı bulunmayan birbirinden farklı asılsız ve mesnetsiz yorumlar yapılmaktadır. Hz. Eyyub, varlıklı, itibarlı ve aile fertleri geniş bir kişiydi. Evinin yıkılması sonucu aile fertlerinden çoğunu kaybetti ve bütün serveti elinden gitti. Uzun yıllar ağır bir cilt/beden hastalığına yakalandı. Ama bütün bu felaketlere rağmen şikâyetçi olmadı. Sabretti ve Allah’a sığındı. Allah da karşılığını verdi. “Yakınlarını geri vermesi” ifadesi, ölenlerin yerine sonradan gelen çocukları işaret etmektedir.

  1. İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de (hatırla! Bunların) hepsi de zorluklara direnenlerdendi.
  2. Bu yüzden de onları rahmetimizle kuşatmıştık. Gerçekten de onlar dürüst ve erdemli kimselerdi.
  3. Zünnûn’u (balık sahibi/Yunus’u) da (hatırla!) Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de bizim kendisini güç durumda bırakmayacağımızı sanmıştı. Derken (balığın karnında) karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle sen her şeyin üstündesin! Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yalvarmıştı. Bkz. 37/139-144, 68/48

“Balık sahibi” demek olan “Zünnûn” burada Hz. Yunus için kullanılmıştır. Hz. Yunus, Asur Devleti’nin başşehri Ninova’ya gönderilen nebi idi. Hz. Yunus nebi olarak gönderildiği Ninova halkının yola gelmemesi üzerine kendi iradesiyle onları terk etmek için yola koyulmuştu. Bir gemi yolculuğunda, batmak üzere olan gemiyi kurtarmak için çekilen kura sonucu Hz. Yunus’un denize atılmasına karar verilmiş ve Hz. Yunus denize atılmıştı. Denize atılan Hz. Yunus’u bir balık yutmuştu. İşte kendisini yutan balığın karnında ayette geçen bu duayı yapmıştı. Duanın kabul edilmesiyle balık Hz. Yunus’u sahile bırakmıştı.

  1. Biz de duasını kabul edip kendisini kederden kurtarmıştık. İşte biz inananları böyle kurtarırız. Bkz. 37/139-148
  2. Zekeriya’yı da hatırla! Hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma (çocuksuz) bırakma! (Gerçi) en hayırlı mirasçı sensin, herkes göçüp gittikten sonra kalacak olan tek varlık sensin” diye yalvarmıştı.
  3. Biz de onun duasını kabul ettik ve eşini kendisi için, (doğurmaya) elverişli kılarak ona Yahya’yı bağışladık. Gerçekten onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.
  4. Irzını korumuş olan kadını (Meryem’i) de hatırla! Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere bir ibret yapmıştık.
  5. İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir (tevhid dini, bütün nebilerde tek bir dindir). Ben de (sizin) Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.
  6. Fakat insanlar inanç birliğinden ayrılarak çeşitli gruplara bölündüler. Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir. Bkz. 23/53
  7. Artık her kim, bir mü’min olarak faydalı eylemlerde bulunmuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir. Çünkü hiç kuşkusuz biz, bunu onun lehine kaydetmekteyiz.
  8. (Yaptıkları yüzünden) helak et(meye hükmet)tiğimiz herhangi bir toplum için (kurtuluş) imkânsızdır. Hiç şüphesiz onlar, (iman etmek ve doğruyu yaşamak için hayata) bir daha geri dönmeyeceklerdir.
  9. Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler. Bkz. 18/94
  10. Gerçek vaadin eşiğine gelindiğinde inkârcıların bakışları dehşetten donakalacak ve “Yazıklar olsun bize! Doğrusu biz bu ana karşı hep umursamazlık göstermiştik. Biz gerçekten kendimize zulmeden kimselerden olduk” (diyecekler).
  11. Hiç şüphesiz, siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem yakıtısınız. Siz (hep beraber) oraya varacaksınız.

Ayette geçen “Allah’tan başka kulluk ettikleriniz ve siz cehennem yakıtısınız” ifadesi, kulluk edenlerin de edilenlerin de insan olduğuna işarettir. Put, sadece cahiliye döneminde olduğu gibi elle yapılan yontma taşlar değil, aynı zamanda gerek Allah’a ulaşmak için aracı edilen ve gerekse dünyalık menfaat için karşısında sus pus durulan bütün varlıklardır.  Bu anlam örgüsü içinde, önceki ve sonraki ayetlerde de görüldüğü gibi insanlara tanrısal nitelikler yükleyerek onların önünde eğilmek yani kula kulluk etmek putçuluğun farklı bir versiyonudur. Allah’la beraber tapınılan bütün objeler sadece sahte tapınma nesnelerini değil, aynı zamanda düzmece dinî otoriteler tarafından uydurulan sahte ahlakî değerleri de ihtiva etmektedir. 

  1. Eğer onlar ilah olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada kalacaklardır.
  2. Onlar için orada bir inleme ve soluma vardır! Ve onlar orada hiçbir şey duymayacaklardır.
  3. Daha önce (güzel ve faydalı eylemlerinden dolayı) akıbetlerinin iyi olacağını takdir ettiğimiz kimselere gelince; işte onlar cehennemden uzak tutulacaklardır. Bkz. 11/106
  4. Onlar onun (cehennemin) hışıltısını bile duymayacaklar. Canlarının istediği nimetler içinde (orada) temelli kalacaklardır.
  5. (Diriliş gününün uyandıracağı) o benzeri olmayan büyük dehşet bile onları kaygılandırmayacak. Çünkü melekler böylelerini: “Size vaadedilen (mutlu) gün işte bugündür!” sözleriyle karşılayacaktır.
  6. O gün göğü kitabın sayfalarını dürer gibi düreceğiz. (Sonra) ilkin başlayıp yarattığımız gibi, yeniden yaratacağız ki, bu bizim için verilmiş bir sözdür. Biz (bunu) mutlaka yapacağız.
  7. Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da: “Yeryüzüne (dünyaya) muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.
  8. Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.
  9. Ve (bunun içindir ki, ey Resul!) biz seni, yalnızca âlemlere (insanlara) rahmetimizin bir vesilesi olarak gönderdik.

Ayette geçen “rahmet” terimi peygamberimizin şahsı için değil ona verilen peygamberlik ve gönderilen kitap (Kur’an) için kullanılmıştır. “Rahmet” terimi Kur’an’da 73 yerde geçer. Geçen bu yerlerin çoğunda peygamberlik görevi, peygamberlere lütfedilen mucizeler, kitaplar ve farklı lütuflar için kullanılır. Mesela; Hud, 11/63; Duhan, 44//5-6 de peygamberlik görevi için; Hud, 11/17 de peygamber lütfedilen mucizeler için; A’raf, 7/52 de ve Nahl, 16/64 de kitaplar için; Hud 11/58 de lütuf için kullanılmıştır. Zuhruf suresinin 43/31-32. ayetleri de Kur’an’ın doğrudan bir rahmet olduğunu anlatmaktadır. Eğer söylendiği gibi Hz. Peygamberin şahsı için kullanılmış ise aynı ifade Hud suresi 11/63 de Hz. Salih için de kullanılmıştır. Yani Peygamberlik bir rahmet makamıdır. Allah insanlara rahmet ettiği için peygamber gönderir ve peygamberler rahmetin vesilesi olur. Buradan da anlıyoruz ki; peygamberlerin kendi şahıslarını rahmet olarak değerlendirmek doğru değildir. 

  1. De ki: “Bana ancak, ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Hala Hakka teslim ol(up putperestliği bırak)mayacak mısınız?”
  2. Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Size (her şeyi) yeterli ölçüde bildirdim. Size söz verilen şeyin (hesap gününün) yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilemem.”
  3. “Şüphesiz O (Allah), sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.”
  4. “Bilmiyorum! Belki bu (hesap gününün gecikmesi) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”
  5. (Peygamber) dedi ki: “Ey Rabbim! (Onlarla aramızda) adaletle hüküm ver! Bizim Rabbimiz, sizin bunca isnat ve iftiralarınıza karşı yegâne sığınılacak Rahman (olan Allah)’dır.”