22 – Hac

Hac suresinin ayetlerinin çoğu Mekke döneminde, bazıları da Medine döneminde inmiş olup 78 ayettir. 25. ayet ve devamında Kâbe’yi tavaf, hac ve bunlarla ilgili bazı ritüellerden bahsedildiği için sureye “Hac” adı verilmiştir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Ey İnsanlar! Rabbinizin öngördüğü şekilde yaşayın. Çünkü son saatin (kıyametin) sarsıntısı pek büyük (korkunç) bir şeydir! Bkz. 56/4-5, 69/14-15, 99/1-2
  2. Onu göreceğiniz gün, her emzikli (kadın) emzirmekte olduğu çocuğunu unutur ve her hamile (kadın) karnındaki çocuğunu düşürür. (O gün) insanları sarhoş (gibi) görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Lâkin Allah’ın azabı(ndaki dehşet akıllarını başlarından alacak kadar) çok şiddetlidir.
  3. İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah hakkında bilgisizce tartışmaya girer ve (bu konuda) her kaypak şeytanın peşinden gider.

Şeytan terimi Kur’an’da çoğu zaman doğru ve iyi olan her şeye karşı çıkan güç ya da etki anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla, şeytan tabiri, en geniş ve soyut anlamıyla, meşru ve geçerli olan ahlakî prensiplere aykırı her türlü kuvvet ve dürtüyü ifade eden bir kavramdır. İnsanın kendi ruhunda ve toplumsal çevresinde bulunan ve onu manevi ve ahlakî değerlerden koparıp Allah’tan uzaklaştıran her türlü güç ve güdüyü elinde bulunduran varlığın adıdır.

  1. O (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler.”
  2. Ey insanlar! Şayet öldükten sonra tekrar dirilmek konusunda şüphede iseniz, (bilin ki) biz sizi topraktan (ilk insan olarak yarattıktan) sonra (sırasıyla) az bir sudan (meniden/spermden), sonra bir “alaka”dan genetik yapı, embriyodan/pıhtılaşmış kandan, sonra (temel unsurları) tamamlanmış ama (bütün öğeleriyle) henüz tamamlanmamış bir mudga’dan (canlı et parçasından) yarattık ki size (öldükten sonra dirilmenin nasıl olabileceğini) apaçık gösterelim. Dilediğimizi (hayata getirmek için) belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz). İçinizden (erken) ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, (daha önce pek çok şey) bilirken (daha sonra bebek gibi) hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her güzel çiftten nice bitkiler bitirir.

Öldükten sonra dirilmeyi insanların daha rahat idrâk edebilmesi için Kur’an’ın daha pek çok yerinde görüldüğü gibi bu ayette de Allah, insanın yaratılış aşamasından yeryüzündeki bitkilerin kuruduktan sonra yeniden canlanmasına kadar farklı örnekler vermektedir. İlk insanın topraktan yaratılmasından sonraki neslin devamı için Allah’ın takdir ettiği aşama düşünmeye değerdir. Erkeğin spermlerden biri kadının rahim tüplerindeki  yumurta hücresi ile birleşince “döllenme” gerçekleşir ve bu yolla insan nesli devam eder gider.

  1. İşte böyle; şüphesiz Allah, Hakk’ın kendisidir/nihai gerçektir ve şüphesiz O’dur ölüleri dirilten ve gerçekten her şeye gücü yeten.
  2. Ve kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, (o gün) kabirlerde olan kimseleri diriltecektir.

Burada “kabirlerde olanların dirilmesinden” kasıt; insanın “acbuz-zenep” denen, çürümeyen ve kaybolup gitmeyen özünün bulunduğu yerden dirilecek olmasıdır. Yoksa bizim bildiğimiz mezardan çıkacak olsaydı o zaman cesedini yaktırıp külünü sağa sola attıranlar, hayvanlar tarafından parçalanıp cesedi bulunmayanlar, denizde kaybolup balıklar tarafından yenenler yani kabri olmayanlar yeniden dirilecek olmazdı.

  1. Hal böyleyken öyle insanlar vardır ki hiç bir bilgiye, hiç bir delile ve hiç bir aydınlatıcı kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır durur.
  2. (İnsanları) Allah yolundan saptırmak için gururla salınıp, kasılır. Ona dünya hayatında rezillik vardır. Kıyamet günü de ona (cehennemin) can yakıcı azabını tattırırız.
  3. (Kıyamet günü ona şöyle denir:) “Bu senin kendi elinle önceden hazırladığın şeydir. Çünkü Allah kullarına asla en küçük bir haksızlık yapmaz (suçsuz yere onları cezalandırmaz).”
  4. Yine insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a (dinin tamamına inanmadığı halde, iman ve küfrü birbirinden ayıran) sınırda kulluk eder. Öyle ki eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur, şayet başına (hastalık, fakirlik ve musibet gibi) bir kötülük gelirse, gerisingeri dönüverir (Allah’tan şikâyetçi olur). O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.

“Sınırda kulluk eder” demek, inkârla imanın kesiştiği çizgide yer alır. Yani dinin tamamına değil de işine gelen ve menfaatine uyan bölümlerine inanır. Bu da imanın sadece taklit seviyesinde kaldığını ve menfaate yönelik olduğunu gösterir.

  1. O kimse, Allah dışında, kendisine ne zarar veren ne de yarar sağlayan şeylere yalvarır durur. Kişiyi (haktan) uzaklaştıran en vahim sapıklık da işte budur.
  2. (Ve bazen de) kendisine zararı yararından çok olan kimseye yalvarıp yakarır. Gerçekten de, o (yalvarıp yakardığı) ne berbat bir dosttur, ne kötü bir efendidir!

Sürekli para ile beslenen ve hizmetle desteklenen insan putları bunlardandır. İnsanlar bunlara hem para verip hizmetlerinde bulunur hem de Allah’a ulaşmak için teveccüh göstermelerini beklerler. Ve böylece ayette de ifade edildiği gibi Allah’tan daha da uzaklaştırıldıkları için fayda yerine zarar görürler. Ayet bu azim tehlikeye vurgu yapıyor.

  1. Muhakkak ki Allah, iman ettikten sonra faydalı işler yapanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
  2. Her kim kendisine Allah’ın dünyada ve ahirette yeterli yardımı yapmayacağını düşünerek (Allah’tan başka varlıklardan yardım dilenirse), bir sebeple (tefekkür ederek) hemen semaya yönelsin (Allah’tan yardım istesin), sonra da (manevi anlamda dünya ile irtibatını) kessin de bir baksın; (kendisine kurduğu şirk) tuzağı, onun (Allah’tan başka varlıklardan destek görerek) sıkıntısını giderecek mi?

Birinci cümledeki “hû” zamirinin Hz. Muhammed’i işaret ettiğini söyleyenler olsa da; yukarıdan itibaren ayetlerin anlam akışına dikkat edilirse, Allah’tan başka varlıklardan yardım dileyen kişinin hatasına dikkat çekiliyor. Dolaysıyla ayetin ilk cümlesindeki “hû” zamirinin; Allah’tan yeterli yardımı alıp alamayacağı konusunda kuşku duyan kişiyi imâ ettiğini düşünmek daha doğru olur.

  1. İşte biz (bir kin ve muhalefet karşısında insanların irşadı için) Kur’an’ı böyle apaçık ayetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah, dileyeni doğru yola iletir.

Kur’an, kendisini “mubin/açık ve açıklayan” olarak ifade etmesine rağmen insanların onu anlaşılmaz olarak görmesi Ona yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Ancak bu demek değildir ki her ayetini ve her suresini bağlamlarına bakmadan, geliş sebeplerini araştırmadan ve Kur’an’ın genel anlam örgüsü üzerinden yorumlamadan münferit olarak anlayacağız. Kur’an’ın anlaşılması için ciddi gayret ve emek sarfetmek gerekir.

  1. İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecusîler ve şirke sapanlar arasında Allah, kıyamet günü ayrım yapacaktır. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir! Bkz. 2/62, 5/69

“Sabiiler”le ilgili farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu konuda Bakara suresi 62. ayetin dipnotuna bakabilirsiniz.

“Mecusiler” ise, Güneş’e ve Ay’a tapanlar, Ateşe tapanlar olarak açıklanmıştır.

  1. Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde ederler (Allah’ın verdiği vazifeyi doğal özelliklerine göre yerine getirirler). (insanlardan) birçoğunun üzerinde (yaptıkları yüzünden) azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Hiç şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

Ayette, Allah’ın verdiği vazifeyi yerine getirmek konusunda insanın dışındaki varlıklardan bahsedilirken hiç ayırım yapılmaksızın hepsinin Allah’a secde ettiği yani özelliklerine göre görevlerini yerine getirdiği ifade ediliyor ama insandan bahsedilirken “birçoğu” diye ayırım yapılarak bazı insanların kulluk vazifesini icra konusunda yan çizdiği anlatılıyor. Demek şerefli olmaya müsait bir varlık olduğu kadar, yaratılanlar arasında âlemin en yaramaz ve en isyankâr varlığı da insandır. O halde insan, şerefli bir varlık olacak ve haysiyetini ayakta tutacak çalışmalar yapmalı ve Allah’ın yarattığı diğer varlıklar karşısında mahcup duruma düşmemeli.

19-20-21-22. Bunlar Rableri konusunda çekişen iki gruptur. İşte o küfre sapanlar, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür. Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Ayrıca onlar için demirden kamçılar (topuzlar) hazırlanmıştır. Her ne zaman ıstıraptan dolayı cehennemden çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara: “Tadın yangın azabını” denilir.

  1. Şüphesiz Allah, iman edip faydalı işler yapanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektendir.
  2. Onlar (dünyada) sözün en güzeline, en tutarlısına (tevhidi dillendirerek ilan etmeye) eriştirilmişler ve onlar, her türlü övgüye lâyık olan Allah’ın dosdoğru yoluna iletilmişlerdir.
  3. İnkâr edenlerle (insanları) Allah’ın yolundan çevirmeye; (keza) hem orada yaşayan, hem de dışarıdan gelen bütün insanlar için tayin ettiğimiz Mescid-i Harâm’dan alıkoymaya çalışanlara ve (bile bile) haksızlık yaparak oranın saygınlığına gölge düşürmeye kalkışanlara çok can yakıcı bir azap tattıracağız.
  4. Hani Biz, İbrahim’in (inşa etmesi) için İbadet Evi’nin kurulacağı yeri gösterdiğimiz zaman; “Bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın gibi, Mabedimi de tavaf edecekler ve (ona doğru) kıyama durup rüku ve secdeye kapanacaklar için (şirkten) temiz tutacaksın!” (demiştik).

Ayette geçen “mabedimi temiz tutacaksın!” ifadesinin ilk bakışta Kâbe’yi maddi kirlerden temizlemek için verilmiş bir buyruk olduğu düşünülse de aslında bu emir cümlesinin “Bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın gibi” söylemiyle aynı karede yer alması; Hz. İbrahim’e verilen direktifin “Kâbe’yi putlardan temiz tutması ve oranın bir tapınma nesnesi haline dönüşmemesi” için verildiği anlaşılmalıdır.

27-28. (Ey Resul!) İnsanlara haccı ilân et (onları hacca çağır). Gerek yaya olarak ve gerekse uzak yolları aşmak için hızlı yol alma yeteneğine sahip ulaşım araçlarına binerek senin çağrına gelsinler. Gelsinler de, bunun kendilerine sağlayacağı yararlara şahit olsunlar. Bir de belirli günlerde kendilerine verdiğimiz hayvanlardan Allah’ın adını anarak kurban kessinler. Bu kurbanlardan yiyiniz, yoksullara da yediriniz!”

“Kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar” ifadesinden farklı mesajlar çıkarabiliriz: Yeryüzündeki müminler hac vesilesiyle bir araya gelerek tanışır ve her bakımdan iletişim kurmaya çalışırlar. Bu tanışma ile İslam ülkeleri arasında sosyal ekonomik ve ticari anlamda işbirliğine gidilir. İslam dünyasının dertleri, problemleri masaya yatırılır, giderilmesi için çözüm yolları aranır. 

  1. (Haccı tamamladıktan) sonra uymak zorunda oldukları (temizlenmek, kurban kesmek, tıraş olmak, ihramdan çıkmak gibi) bir takım kısıtlamalara son versinler. (Varsa) adaklarını yerine getirsinler ve bu tarihi özgürlük evini (Kâbe’yi) tavaf etsinler.
  2. İşte böyle; her kim Allah’ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu tutum Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Yasak oldukları) size okunanlar (bildirilenler) dışında (kurban etmek ve etinden yemek üzere) bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan ve yalan söz söylemekten de kaçının.

Yalan söylemenin, birer pislik olan putlara tapmakla aynı karede zikredilmiş olması, yalanın ne kadar iğrenç ve bayağı bir şey olduğu mesajını vermektedir. O halde putlara tapmayı ne kadar aşağılık bir eylem olarak görüyorsa insan, yalan söylemeyi de o kadar rezil bir fiil olarak görmelidir. 

  1. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmadan Allah’a yönelen kimseler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa sanki gökten yere düşmüş de kuşlara yem olmuş ya da rüzgâr tarafından sürüklenerek ıssız bir köşeye atılmış gibi olur. Bkz. 4/48, 6/71, 116, 5/17, 72

Ayetin ilk cümlesi Allah’a yönelirken araya sokulmak istenen bütün objeleri reddeder. Yani “O’nun doğrudan kendisine ulaşın, O’nunla transa geçin; araya bir şeyleri ya da birilerini sokmaya ihtiyaç duymayın” demektir.

  1. Bu böyledir.  Her kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse şüphesiz bu, Allah’a karşı sorumluluk bilincinin oluşmasındandır.
  2. Sizin için o (kurbanlık hayva)nlarda belirli bir süreye kadar (kurban zamanına kadar yün ve sütlerinden) yararlanmak yoluyla bir takım menfaatler vardır. Sonra varacakları yer o tarihi özgürlük evidir (Kâbe’dir ve orada kurban edilirler).
  3. (Bunun gibi) Biz, her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk vazifesi olarak öngördük. (Bu amaçla,) kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları keserken Allah’ın ismini ansınlar (onları Allah için kessinler). İşte sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Öyleyse bütün varlığınızla kendinizi O’na teslim edin. Ve sen de (ey resul) tüm iyi yürekli, alçak gönüllü kimseleri (Allah’ın hoşnutluğuyla) müjdele!
  4. Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen her türlü sıkıntıya göğüs geren, namazı ikame eden ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah’ın rızası doğrultusunda) harcayanlardır.

Müslümanlığın tarifini almak istiyorsak, bu iki ayete bakmalıyız. Müslüman öncelikle bütünüyle Allah’a teslim olmalı ve bu teslimiyetini tevazu ile beslemeli, alçak gönüllülükle kanıtlamalı. Yanında Allah anıldığı zaman bir başkasından bahsediliyormuş gibi dikkatsiz olmamalı, kalbi ürpermeli ve O’na karşı sorumluluk bilincini canlandırmalı. Sıkıntılara karşı direnmeli, çareler aramalı ve bütün esbaba başvurduktan sonra Allah’a sığınmalı. Namazında devamlı ve kararlı olmalı ve bekçiliğini yaptığı nimetlerden infak etmeli.

  1. Büyükbaş hayvanları kurban etmeyi de Allah’ın size emrettiği ibadet biçimlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayaklarını bağlayarak onları boğazlarken Allah’ın adını anınız (onları Allah için kesiniz). Yan üstü düşüp canları çıktığı zaman da, etlerinden hem kendiniz yiyiniz, hem de isteyen fakire de istemeyen fakire de yediriniz. Şükredesiniz diye o hayvanları böylece yararınıza sunduk.
  2. (Unutmayın ki) o (kurban)ların etleri de, kanları da asla Allah’a ulaşacak değildir. Lakin O’na ulaşan, yalnızca sizin O’na karşı göstereceğiniz bilinç ve duyarlıktır. O bu hayvanları sizin emrinize vermiştir ki, sizi doğru yola eriştirdiği için O’nun yüceliğini saygıyla anasınız. (Ey Resul!) Güzel davrananları ve iyilik yapanları müjdele!
  3. Şüphesiz, Allah (inkârcıların saldırı ve sinsi tuzaklarına karşı) inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez.
  4. Kendilerine haksız yere savaş açılan (mü’min)lere zulme uğradıklarından dolayı (artık savaş için)  izin verildi ve şüphesiz Allah onlara yardım ulaştıracak güçtedir. Bkz. 3/13, 123, 140, 8/6-10, 44

İslam’da ilk savunma savaşı Bedir Gazvesidir. Bu savaş, Hz. Muhammed’e peygamberliğin verilmesinden yani Kur’an’ın inmeye başlamasından tam 15 yıl sonra vuku bulmuştur. Demek, müşriklerin onca işkence ve dayatmasına rağmen Müslümanlara savaş izni verilmemiş, sadece direnme ve mücadele ile yetinmeleri öngörülmüştür. İslam’a göre, düşman güçlere karşı verilecek savaşın gerekçesinin makul ve haklı sebepleri olmalı. Kur’an’ın öğretisine göre, insanlar yurtlarından çıkarılmadıkça, can, mal, din ve namus güvenliği tehdit edilmedikçe savaşamazlar. Müşrikler, Müslümanları yurtlarından çıkarmalarına rağmen hala peşlerini bırakmayarak onların malını, canını, dinini ve namusunu tehdit eden sürekli bir gayret içinde olunca Allah Müslümanlara savaşa izin vermiştir. İlk savunma savaşı Bedir Muharebesidir. M. 624 (H. 2)’de gerçekleşmiştir. Hz. Peygamberin bizzat başında bulunduğu savaş sayısı 27’dir. Bunların tamamında ölen insan sayısı 400 civarındadır. 

  1. O (mü’min) kimseler, yalnızca: “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edildiler. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, Allah’ın isminin çokça anıldığı nice manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere elbette yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah (her şeyi hükmü altında tutacak kadar) kuvvetlidir, her şeye galiptir. Bkz. 1/4, 3/104, 9/31, 41/30
  2. Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği yayarlar ve kötülükten sakındırırlar. En nihayetinde işlerin sonucunu belirlemek Allah’a aittir.

42-43-44. (Ey Resul!) Eğer seni yalanlıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh, Ad ve Semûd kavimleri, İbrahim kavmi, Lût kavmi ve (Şuayip’in kavmi olan) Medyen halkı da (nebilerini) yalanlamışlardı. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o inkârcılara süre tanıdım ve sonra onları yakaladım. Beni inkâr etmek (inadına hakka karşı direnmek) nasıl oluyormuş görsünler bakalım!

  1. Halkı zalim olan nice şehirleri yok ettik. Öyle ki yapılarının duvarları, yere inen tavan yıkıntılarının üzerine çökmüştür. Nice kuyularla yüksek saraylar (sahipsiz) bomboş kalmıştır.
  2. Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve kulakları işitsin? Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalpler!
  3. Bir de kalkmış, azabın çabuk gelmesi için seni sıkıştırıyorlar. Allah asla vaadinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir. Bkz. 32/5 ve dipnotu, 70/4

Zaman, izafi bir havramdır. Kur’an’daki “Zaman” ve “mekân” kavramlarının, Allah ile ilişkili olarak kullanılması tamamıyla mecazidir. İnsanın zamandan ve süreden anladığı şeyin Allah’a göre bir anlamı yoktur. Çünkü Allah için başı ve sonu belirlenmiş bir zaman söz konusu değildir. O’nun için sonsuzluk vardır. Yani, bir gün de, bin gün de; bir yıl da bin yıl da O’na göre aynı şeydir. Mearic 60/4 ayetindeki “50 bin yıllık” Kur’anî ifade nasıl arşın büyüklüğünü ve azametini anlatmak için kullanılmış mecazi bir deyiş ise, bu ayetteki “bin yıl” ifadesi de zaman kavramının Allah için bir şey ifade etmediğini göstermek için kullanılmış metaforik bir anlatımdır.

  1. Nice kentlerin halkına, zalim oldukları halde (onlara iman etmeleri için) mühlet verdim ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. (Herkes bilsin ki) son dönüş banadır.
  2. De ki: “Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Hz. Peygamberin “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım” demesi, getirdiği mesajın apaçık olduğunu gösterir. Çünkü o, uyarılarını gelen ayetlerle yapmış, öğütlerini vahiyle vermiştir. Nitekim Hz. Peygambere hitaben indirilen “Biz seni hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” (Bakara, 2/159),“Sen Kur’an’la öğüt ver” (Kaf, 50 4/45) ayetleri de bu gerçeği ortaya koymaktadır. Ancak 16. ayetin açıklamasında ifade edildiği gibi Kur’an üzerinde ciddi çalışmalar yapmadan onu hakkıyla anlamak mümkün olmaz.

  1. İman edip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyanlar için bir bağışlanma ve güzel bir nimet (cennet) vardır.
  2. Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir.
  3. Biz senden önce hiç bir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, onun dileğine karşı şeytan (insanların kalbine) bir şüphe düşürmüş olmasın. Ama Allah, şeytanın düşürdüğü şüpheleri derhal giderir, sonra da mesajlarını kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılar ve birbirleriyle açıklar. Çünkü (yalnızca) Allah’tır her şeyi bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden.
  4. Allah’ın, şeytanın düşürdüğü şüpheye fırsat vermesi, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseler için bir imtihan vesilesidir. Hiç şüphesiz zalimler, derin bir ayrılık içindedirler.
  5. Bir de, kendilerine ilim verilenler, onun (Kur’an’ın), Rabbinden gelen bir hak olduğunu bilip ona inansın ve böylece kalpleri ona saygı duysun diye Allah böyle yapar. Hiç şüphe yok ki Allah, inananları doğru yola iletir.
  6. İnkâr edenler ise, kendilerine ansızın o saat (ölüm ya da kıyamet) gelinceye yahut kısır (bütün ümitlerin boş olduğu) bir günün azabı onlara yetişinceye kadar, ondan (Kur’an’dan) yana kuşku içinde olmaya devam edecekler.
  7. İşte o gün, hükümranlık bütünüyle Allah’ın elinde olacaktır. O, (bütün insanları) yargılayacak ve aralarındaki farkı ortaya koyacaktır. İman ettikten sonra dürüst ve erdemli davrananlar kendilerini nimetlerle dolu cennetlerde bulacaktır. Bkz. 25/26, 82/19
  8. Ama inkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; onlar için de aşağılayıcı bir azap vardır.
  9. Allah yolunda yurtlarından göç ettikten sonra öldürülenlere ya da ölenlere gelince; Allah (ahirette) onlara rızıkların en güzelini verecektir. Hiç kuşkusuz Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
  10. (Allah,) onları kesinlikle hoşnut olacakları bir yere yerleştirecektir. Hiç kuşkusuz Allah mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir, mühlet verendir (İsyankâr kullarını cezalandırmada acele etmeyendir).
  11. (Allah’ın Kanunu) işte böyledir. Kim kendine haksızlık yapanlara gördüğü haksızlık kadar karşılık verdikten sonra (tekrar) saldırıya uğrarsa, Allah ona elbette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah çok affedendir, çok bağışlayandır.
  12. Zira Allah (öylesine sınırsız kudret sahibidir ki,) gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, geceyi kısaltarak gündüzü uzatır. Muhakkak Allah olup biten her şeyi işiten ve görendir.
  13. Bu böyledir! Çünkü nihai gerçek şüphesiz Allah’tır. Onların (müşriklerin), O’ndan başka yalvardıkları tanrılar ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz Allah büyüktür, yücedir!
  14. Allah’ın gökten su indirmesiyle yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmüyor musun? Allah, çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır.
  15. Göklerde ve yerde var olan her şey O’na aittir. Şüphesiz Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.

“Göklerde ve yerde var olan her şeyin Allah’a ait olduğu” hatırlatmasını yapan bu ayet; öncelikle kibirde ve kendini beğenmişlikte ileri giden, iradesi altındaki dünyalıkları sadece kendi emeğiyle kazanmış gibi düşünen ve bunlarla caka ve fiyaka satarak etrafındaki ihtiyaç sahiplerini ezmeye çalışan, Karunlaşmayı ilke edinen (Kasas, 28/78) kendini beğenmiş şımarıklara ciddi mesaj vermektedir. Bakara 2/156’da “Doğrusu biz Allah’a aitiz ve muhakkak ki dönüşümüz de O’nadır” ayeti de, sadece geçici olarak bize emanet edilen nimetlerin değil, aynı zamanda kendimizle alakalı tasarruf yetkisinin bile bize ait olmadığını göstermektedir.

  1. Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.

Burada “gökten” kasıt, Allah’ın koyduğu kozmik yasalara bağlı kalarak yörüngelerinde dönüp duran bütün gök cisimleridir. Yani düşmesin diye tutulan yıldızlar, gezegenler vb.dir. Bu arada insanların yaptığı uçak, helikopter, planör, zeplin, balon gibi hava taşıtlarını da havada tutan Allah’ın koyduğu kozmik yasalardır.

  1. Sizi yaratan, sonra öldüren ve sonra tekrar diriltecek olan O’dur. Hiç kuşkusuz insan pek nankördür. Bkz. 2/28 ve dipnotu
  2. Biz her ümmete, kulluklarını göstermeleri için (farklı) bir ibadet tarzı (şeriat) belirledik. O halde onlar din işinde asla seninle tartışmasınlar. Sen insanları Rabbine çağır! Hiç kuşkusuz sen doğru bir yol üzerindesin.
  3. Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: “Allah, yaptıklarınızı daha iyi bilmektedir.”
  4. Allah, ihtilafa düştüğünüz şeylerde kıyamet günü aranızda hükmedecektir.
  5. Allah’ın göklerde ve yerde olup biten her şeyi, (bütün detaylarıyla) bildiğini bilmiyor musun? Bütün bunlar (Allah’ın koyduğu) evrensel yasalarla kayıt altına alınmıştır. Şüphesiz ki bunlar Allah için çok kolaydır.

Hz. Peygamberle mücadele edenlerin yaptıklarının, yapacaklarının; göklerde ve yerde olup biten her şeyin “Allah’ın koyduğu evrensel yasalarla kayıt altına alınmış olması”, insanın kayıtlı olanları yaşamak zorunda olduğu anlamına gelmez. “Levh-i Mahfuz” (Buruc, 85/22) diye adlandırdığımız bu “kitaptan” kasıt Allah’ın koyduğu yasalardır ve bu yasalara bağlı olarak hadiselerin gerçekleşmesidir. Yani olup bitenleri Allah’ın daha önceden (bize göre) bilmesidir. Yoksa Allah, bütün bu yaşananları kaydettiği için bunlar olmuyor. Olup bitenler olacağı için Allah bütün bunları biliyor ve bu bilinenleri de”Levh-i Mahfuz” olarak ifade ediyor.

  1. Onlar Allah’tan başka, O’nun haklarında hiçbir delil indirmediği ve gerçekte kendilerinin de haklarında pek bir şey bilmediği başka varlıklara kulluk edip duruyorlar. (Bu şekilde başkalarına ilahlık yakıştıran) zalimler kendilerine asla yardımcı bulamayacaklardır.
  2. Kendilerine ayetlerimiz anlaşılır bir şekilde okunduğu zaman, o inkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu görürsün. Neredeyse, ayetlerimizi kendilerine okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: “Şimdi size bu öfkenizden daha kötüsünü haber vereyim mi? Cehennem ateşi! Allah onu inkârcılar için hazırladığını bildirmiştir. Orası ne kötü bir varış yeridir!”
  3. Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi onu iyi dinleyin: Sizin Allah’la beraber (Allah’ın dışında) taptıklarınız güç birliği yapsalar bir sinek dahi yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri alamazlar. (Çünkü) isteyen de âciz, (kendisinden) istenen de.
  4. Onlar Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayıp değerlendiremediler. Muhakkak ki Allah, her şeyi hükmü altında tutan en yüce iktidar sahibidir.

“Onlar, Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayamadılar” ifadesi, “Onlar, Allah’ın kıymetini bilemediler” demektir. Yani Allah’ın büyüklüğünü, azametini, kudretini tanıyarak O’nun rahmet deryasından yararlanamadılar. O’na gerektiği gibi iman ederek ve güvenerek ebedi saadeti elde etmek yerine; inanç dünyalarını sahte tanrılarla körelterek azaba müstahak oldular. Cennetin efendisi olmak yerine, cehennemin yerlisi olmayı yeğlediler.

İnananların bazıları da sadece Allah’a inanmakla, Hz. Peygamberi tanımakla ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna inanmakla mü’min olunacağını sanılar. İlahi mesajın ön gördüğü prensipler doğrultusunda Hz. Peygamberi örnek alan bir hayat ortaya koymadılar. Kur’an’ın sunduğu ahlaki değerlerle yaşamlarına çeki düzen vererek Allah’la birlikteliği hayatın gerçeği haline getiremediler.

  1. Allah, meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
  2. O, onların yaptıklarını da yapacaklarını da, olanı da olacağı da bilir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.
  3. Ey inananlar! Rükû edin, secde edin ve Rabbinize kulluk edin! Faydalı ve erdemli işler yapın ki kurtuluşa eresiniz.
  4. Allah uğrunda üstün çaba sarfederek gereği gibi mücadele edin! O, (mesajının muhatabı ve tebliğcisi olarak) sizi seçti ve din konusunda da üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dinine uyun! Allah sizi hem daha önce(ki kitaplarda) hem de bu (Kur’an’)da Müslüman/kendini yürekten Allah’a teslim eden diye isimlendirdi. (Bunu) resul size model/örnek olsun, siz de diğer insanlara model/örnek olasınız diye (yaptı). Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O sizin koruyucunuzdur. (Allah) ne güzel koruyucu ve ne güzel yardımcıdır!

Ayette, bütün ilahi dinlerin temelde bir olup, ortak adlarının İslam olduğu ifade edilmektedir. İslam, teslim olmak demektir. “Müslim” hakka teslimiyeti ifade eder. Bu ismi ilk kullanan Hz. İbrahim’dir. Nitekim Kur’an’ın birçok yerinde Hz. İbrahim’den övgüyle bahsedilirken “Müslüman” ifadesi kullanılmaktadır. Daha sonra bu isim, Hz. Muhammed’in ümmetine “özel isim” olmuştur.