24 – Nur

Nur suresi Medine döneminde inmiş olup 64 ayettir. Adını 35. ayette geçen “Nur” kelimesinden almıştır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. (Bu) bizim indirdiğimiz ve (hükümlerinin tatbikini) farz kıldığımız bir suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik.
  2. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek (sopa) vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulamada acıma hissi sakın sizi etkisi altına (alarak bu cezayı uygulamadan) alıkoymasın. Onların cezalandırılmalarında mü’minlerden bir grup da şahit olsunlar (ki bu uygulamanın bir de caydırıcılığı olsun)!
  3. Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik olan bir kadından başkasını nikâhlayamaz; zina eden kadını da zina eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlayamaz. Bu tür evlilikler mü’minlere yasaklanmıştır.
  4. Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek (sopa) vurun. Artık (bundan böyle) onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar yoldan çıkmış kimselerdir.
  5. Ancak bunun ardından tevbe edip kendini düzeltenler bunun dışındadır. Çünkü Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

6-7. Eşlerini zina etmekle suçlayan ve bu konuda kendilerinden başka şahit gösteremeyen erkekler, eğer Allah hakkı için doğru söylediklerine ilişkin dört kez yemin ederlerse, tek başlarına yaptıkları bu şahitlik, dört şahit yerine geçer. Beşinci (yemin) ise, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir (“Eğer yalan söylüyorsam, Allah’ın laneti üzerime olsun” demesidir).

8-9. Kadının da kocasının gerçekten yalancı olduğuna dair Allah’ı şahit tutarak dört defa yemin etmesi, kendisinden cezayı kaldırır. Beşinci defada kocasının söylediğinin doğru olması halinde, Allah’ın gazabının kendi üzerine olması(nı dilemesi)dir (“Eğer kocamın söylediği doğru ise, Allah’ın gazabı üzerime olsun” demesidir).

  1. (Düşünsenize) Ya Allah’ın sizin üzerinizde fazlı ve merhameti bulunmasaydı (ne yapardınız)? Şüphesiz ki Allah tövbe edenlere ceza vermekten vaz geçen ve her şeye adaletle hüküm verendir.

“Geri dönmek” ve “yönelmek” anlamlarına gelen “tevbe”, dini ıstılahta “Allah’tan uzaklaştıran yoldan dönmeye, günahtan dolayı vicdanın elem duymasıyla aynı fiili bir daha yapmamaya karar vermek” demektir. Tevbenin kabulü için, bu ayette ve A.İmran 3/135’te buyrulduğu gibi pişmanlık ve karar esastır. Allah tevbeleri nasıl olsa kabul ediyor mülahazasıyla işlenen günahlar tevbelerin karşılık bulmasına mani olur ve kişinin Allah katındaki itibarını sarsar.

  1. (Resul’ün eşi Ayşeyi) iffetsizlikle suçlayanlar (ona iftira atanlar) içinizden bir gruptur. Siz (ey bu iftiranın mağdurları)! Bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın! Tersine (iftiraya uğramanız) belki sizin için hayırdır! (İftiracılara gelince,) onların her biri (böyle yaparak) işledikleri günahın yükünü taşıyacaklardır ve onlardan bu (günahın) işlenmesinde başı çekeni vahim bir azap beklemektedir!

Beni Mustalik Gazvesinden İslam ordusu ile birlikte dönen Hz. Ayşe, ordunun konakladığı sırada ihtiyaçtan dolayı konaklama yerinden uzaklaşmış ve dönerken de gerdanlığını kaybetmişti. Gerdanlığını ararken ordu hareket etmiş, Hz. Ayşe’nin devesini süren, onun devenin üzerindeki kapalı yerde olduğunu sanarak yola girmişti. Artçı olarak ordunun arkasında görevli bulunan Safvan Hz. Ayşe’yi devesine bindirerek orduya yetiştirmişti. Bu durumu gören başta Abdullah İbni Ubeyy olmak üzere bazı münafıklar Hz. Ayşe hakkında hoş olmayan dedikodular yapmıştı ve bu asılsız konuşmalar bir aya yakın bir zaman devam etmişti. Gönderilen bu  ayetle hem atılan iftiranın asılsız olduğu ortaya konmuş, hem de bu olaya çok fazla üzülen Hz. Muhammed teselli edilmiştir.

  1. (Siz ey inananlar!) Bu iftirayı işittiğiniz zaman, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: “Bu apaçık bir iftiradan başka bir şey değildir” demeniz gerekmez miydi?

Bu ayet, Müslümanların asla vurdumduymaz olamayacağını ve birbirlerine sahip çıkmak konusunda mutlaka tek bir cemaat halinde sorumluluk alması gerektiğini ortaya koyuyor. 

  1. Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.
  2. Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın size yönelik lütfu ve merhameti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı büyük bir azaba çarpılırdınız.
  3. O iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda söylüyor ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysaki Allah katında o, çok büyük bir günahtır.
  4. Bu iftirayı işittiğiniz zaman: “Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah’ım) sen yücesin! Bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?
  5. Eğer inanıyorsanız, o (iftira)nın benzerine bir daha ebediyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.
  6. Allah mesajlarını size apaçık bildiriyor. Zira Allah her şeyi tam bilen, her işi hikmetle yapandır.
  7. Mü’minler arasında ahlâksızlığın ve edepsizliğin yayılmasını isteyenleri gerek dünyada ve gerekse ahirette acıklı bir azap beklemektedir. Allah her şeyi bilir ama siz bilmezsiniz.
  8. Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı ve eğer Allah pek şefkatli ve merhametli bulunmasaydı (başınıza müthiş bir azap gelirdi).
  9. Ey inananlar! Sakın şeytanın adımlarını izlemeyin! Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki), o edepsizliği, ahlâksızlığı ve çirkin davranışları (size) emreder (de sizin yoldan çıkmanızı sağlar). Eğer Allah’ın size yönelik lütfu ve merhameti olmasaydı hiçbiriniz asla kötülüklerden arınamazdınız. Ama Allah (kullarından) dileyeni kötülüklerden arındırır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  10. İçinizden erdemli ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. (Onları) affetsinler ve hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Hz. Ayşe’ye iftira edenlerden biri de Hz. Ebu Bekir’in, himayesini ve bakımını üzerine aldığı çok fakir olan teyzesinin oğlu Mistah’tı. Mistah’ın iftira edenlerle beraber hareket ettiğinin farkında olan Hz. Ebu Bekir, bir daha ona yardım etmeyeceğine dair yemin etti. Oysa Mistah’ın bu konuda kötü bir niyeti yoktu. Kendisi hem muhacirlerdendi ve hem de Bedir savaşına katılanlardandı. Bu sebepten dolayı bu ayet inmiş oldu ve Mistah gibi tevbe edenlerin affedilmesinin uygun olacağı bildirildi.

  1. Hiç şüphesiz, iffetli/namuslu, (haklarında uydurulan) fenalıklardan habersiz mü’min kadınlara (zina suçu) isnat edenler, dünyada da ahirette de lanete uğramışlardır. Onlara büyük bir azap vardır.
  2. O gün (kıyamette); kendi dilleri, elleri ve ayakları (dünyada) yapmış oldukları şeylere tanıklık edecektir. Bkz. 36/65 ve dipnotu, 41/21-22
  3. O gün Allah, onlara kesinleşmiş cezalarını tastamam verecek ve nihai gerçeğin yalnızca Allah olduğunu (böylece) bileceklerdir.
  4. (Kural olarak,) kötü kadınlar, kötü erkekler için; kötü erkekler de, kötü kadınlar içindir. İyi kadınlar, iyi erkekler için; iyi erkekler de, iyi kadınlar içindir. Bunlar (Ayşe ve Safvan), o iftiracıların dediklerinden uzaktır. Ve onlar için (iftiraya uğradıklarından dolay) bağışlanma ve (cennette) tükenmez bir rızık vardır.
  5. Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, (sahipleriyle) yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin! Bu (konuda hassasiyet göstermeniz), sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böylece öğüt veriliyor.

İnsanların huzur ve güven içinde yaşadıkları meskenler onların aynı zamanda mahrem mekânlarıdır. Konut dokunulmazlığı ile ilgili gelen bu yasaklama tamamıyla bireyi ve aileyi korumaya matuftur. Kişilerin malları ve canları ne kadar önemliyse özel ve ailevi hayatlarının mahremiyeti de o kadar önemlidir. Cahiliye döneminde özellikle bedevi Araplar evlere sormadan ve ses çıkarmadan pervasızca girerdi. Bu ve bundan sonraki ayetler, cahiliye kültüründen kalan bu âdete son vermek için gelmiştir.

  1. Eğer evde kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin! Eğer size: “Geri dönün” denirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için olması gereken daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.
  2. Hayat olmayan (oturulmayan) ve içinde eşyanızın bulunduğu evlere izinsiz girmenizde hiçbir sakınca yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da gizli tuttuklarınızı da bilir.
  3. Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu onlar için en uygun arınma yoludur. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
  4. İnanan kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar ve açığa çıkanlardan (el, yüz ve ayaklar) başka ziynetlerini göstermesinler ve örtülerini/başörtülerini göğüslerinin/yakalarının üstünü örtecek şekilde omuzlarından aşağıya doğru salsınlar. Süslerini kocalarından, babalarından, kayınpederlerinden, oğullarından, üvey oğullarından, kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin ya da kız kardeşlerinin oğullarından, kendi (mü’min) kadınlarından yahut yasal olarak sahip oldukları cariyelerinden veya kendilerine bağlı olup cinsel isteklerden yoksun bulunan erkek hizmetçilerinden ya da kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklardan başka kimsenin önünde açığa vurmasınlar. Gizledikleri süsleri bilinsin diye (dikkat çekmek için) ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Hepiniz topluca, günahkârca davranışlardan dönüp Allah’a yönelin ki kurtuluşa, esenliğe erişesiniz! Bkz. 33/32 ve dipnotu, 33/59

30 ve 31. Ayetlerde mü’min erkek ve mü’min kadının her ikisine de gözlerini haramdan sakınmaları ve ırzlarını korumaları konusunda uyarı vardır. İnsan uzuvlarının hareketinde gözün rolü çok büyüktür. “Göz görmeyince gönül katlanır”, “Göz görür, gönül ister” gibi veciz sözler de bunu doğrular. Onun için Allah, korunmaya gözden başlıyor. Bu uyarılara bağlı olarak, kadına yapılan uyarının erkeğe nispetle daha fazla olduğunu görmekteyiz. Çünkü gerek yaratılışlarından gelen gerekse sonradan kazanılan özellikleri bakımından kadın erkeğe nispetle daha farklı konumdadır. Kadını farklı kılan bu özelliğin temelinde, ona karşı ilgisi bulunan erkeğin cinsel istismarından onu korumaktır.

“Himar” kelimesi geniş anlamlı bir kelime olup örtü manasına gelir. Klasik müfessirlere göre hem İslam’dan önce ve hem de İslam’dan sonra Arap kadınlarının geleneksel olarak başlarına örttükleri ve zaman zaman süs giysisi olarak da kullandıkları bir başörtüsüdür. Eski Arap dilinde herhangi bir şeyi örtmek için yere konulan ve masaya örtülen örtü için de kullanılırdı.“Himar” da asıl olan Ahzab 33/59. ayetinde ifade buyrulduğu gibi kadının hür ve özgür olduğunu belli etmesi, cazibesini örtmesi ve incitilmesini engellemesidir. Bugün bunun tam tersine bazı kadınlar daha cazip görünmek ve dikkatleri çekmek için farklı renklerde ve desenlerde örtüler kullanarak sözde İslam’ın emrini yerine getiriyorlar. Oysa bu yaptıkları vahyin gönderiliş amacına terstir ve asla İslami bir davranış değildir. 

  1. Sizden bekâr/dul olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden (evlenmesi) uygun olanları evlendirin. (Evlenmeye niyeti olanlar) yoksul iseler, Allah onları lütfuyla destekleyecektir (iradelerini güçlendirerek önlerini açacaktır) . Allah, lütfu ve ihsanı geniş olandır, O, (her şeyi) bilendir.
  2. Evlenmeye imkân bulamayanlar, (çalışarak) Allah’ın lütfu ile kendilerini zenginleştirinceye kadar namuslu kalmaya özen göstersinler (zinadan sakınsınlar)! Ödeyecekleri belirli bir bedel karşılığında özgürlüklerine kavuşmak için sizinle sözleşme yapmak isteyen elinizin altındaki köle ve cariyelerle eğer onlar için bir hayır görüyorsanız hemen sözleşme yapın! Allah’ın size bağışladığı servetinizden onlara yardım edin! Namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi dünyalık çıkarlarınız uğruna fuhşa zorlamayın! Kim onları zorlar (zinaya mecbur eder)se bilsin ki, zorlanmaları sebebiyle Allah (onlar için) çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Bkz. 4/25
  3. Andolsun ki, Biz size hakikati açık ve net olarak dile getiren mesajlar, sizden önce gelip geçenlerden örnekler (kıssalar) ve Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşamak isteyenler için öğüt(ler) indirdik.
  4. Allah göklerin ve yerin nurudur (her şeyin aydınlığını verendir). O’nun nuru, içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki bir cam içindedir. Cam sanki inci gibi parıldayan bir yıldızdır ki onun yakıtı, doğuda da batıda da eşine rastlanmayan mübarek/bereketli bir zeytin ağacından alınmaktadır. Ona ateş değmese bile neredeyse yağı ışık verecek. (Bu da) nur üstüne nurdur (ışığı pırıl pırıldır). Allah, dileyeni nuruna kavuşturur. Allah (gerçeği anlamaları için) insanlara örnekler verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

“Allah göklerin ve yerin nurudur” söylemi üzerinde çok farklı yorumlar yapılmıştır. “Allah, göklerle yeri güneşle aydınlatıp karanlık perdesini ortadan kaldırmıştır” şeklinde yorumlayanlar olduğu gibi, “Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi nuruyla doğru yola ileticidir” şeklinde fikir beyan edenler de olmuştur. Otoritelerin çoğuna göre bu ifade, ayetin kendi içindeki anlam bütünlüğüne bağlı olarak Allah’ın yaratma ve yönetmedeki kudretini anlatmaktadır. Ancak bir sonraki ayetle bağlantısı kurulduğunda görülüyor ki bu söylem, insanı aydınlatan ilahi gücün ortaya çıkmasından yani vahyin hayata müdahalesinden kinayedir. 

  1. (Bu ışık,) Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde yanar. Bu evlerde sabah akşam O’nu tesbih ederler. Bkz. 4/174, 6/122, 39/22, 57/19
  2. (Öyle kimseler vardır ki) onları ne ticaret, ne de alışveriş Allah’ı zikretmekten (O’nunla beraber olduğu bilinciyle yaşamaktan), namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin donakalacağı bir günün dehşetinden sakınırlar.
  3. Allah, onlara yaptıklarına karşılık en güzel mükâfatı verecektir ve onların mükâfatlarını kendi lütfundan artıracaktır. Allah (hikmetine binaen) dilediğine hesapsız rızık verir.
  4. İnkâr edenlere gelince; onların (iyi sandıkları) eylemleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu (uzaktan) su sanır, yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (İşte bunun gibi, inkârcı da kıyamet günü, yaptıklarından bir sevap bulamaz) yanında sadece Allah’ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görür. Allah, hesabı çabuk görendir. Bkz. 18/104, 88/2-7
  5. Yahut (inkârcıların küfür içindeki eylemleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var ve böylece karanlıklar üstüne karanlıklar (oluşmuş). (Orada bulunan kimse) elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. (İnkârcılar, kalplerindeki koyu karanlık sebebiyle hakkı göremez ve hidayete eremezler.) Bir kimseye (kötü niyet ve eyleminden dolayı) Allah nur vermemiş ise artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.
  6. Göklerde ve yerde bulunanlarla havada sürüler halinde (uçan) kuşların (kulluklarının bir gereği olarak) Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini dile getirerek görevlerini icra ettiklerini görmüyor musun? Bu varlıkların her biri, Allah’a nasıl yönelip niyaz edeceğini, kendine özgü tesbihini/vazifesini bilir. Allah da onların ne yaptığını tam olarak bilir.

Hareket etmek ve çalışmak anlamlarına da gelen tesbih, bütün varlıkların hayatlarını kapsamaktadır. Her yaratılmışın kendine özgü duası ve kendine has bir görevi vardır. Allah’ın verdiği vazifeyi kendi koşulları içerisinde icra eden her varlık tesbih etmektedir. Güneşin, Ay’ın ve yıldızların kendi yörüngelerindeki hareketleri ve bu hareketlere bağlı olarak faydalı işlevlerde bulunmaları bir tesbihtir. Atın koşması ve kişnemesi, köpeğin sahibine sadakati, ineğin süt vermesi, arının bal yapması, kedinin avlaması, karganın-sırtlanın leş yemesi, yılanın-akrebin zehir toplaması, solucanın toprağı temizlemesi hep birer tesbihtir. 

  1. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır ve herkes Allah’a dönecektir. Bkz. 3/189, 4/126, 5/120, 57/2, 85/9
  2. Görmüyor musun ki, Allah bulutları oradan oraya sürüyor, sonra birleştiriyor, sonra üst üste yığıyor (yoğunlaştırıyor). Arkasından aralarından yağmur yağdığını görürsün. (Yine Allah) gökten dağlar gibi yüklü bulutlardan dolu indirir de onunla dilediğine (hak ettiği için musibet) verir ve dilediğinden de (o musibeti) uzak tutar. (Bulutlardan çıkan) şimşeğin parıltısı, neredeyse gözleri kör eder.
  3. Allah, (uzatıp kısaltarak) geceyi gündüze ve gündüzü geceye dönüştürür. Hiç kuşkusuz dikkatli gözlemcilerin bu olaydan alacakları dersler vardır.
  4. Allah her canlıyı sudan (nutfeden) yaratmıştır. Onlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, bir kısmı iki ayak üzerinde yürür, bir kısmı da dört ayak üzerinde hayatına devam eder. Allah dilediğini (dilediği biçimde) yaratır. Allah’ın her şeye gücü yeter.

Her canlının sudan yaratıldığı bilimsel araştırmalarla da ispatlanmıştır. Hayatın tamamı suda maddelerin bir eriyiği olan protoplazmada oluşur, bununla korunur ve bununla devamlılığını sağlar. Susuz hiçbir protoplazma olmayacağı gibi protoplazmasız da hayat oluşmaz. Onun için ayette sadece insanın değil, bütün canlıların sudan yaratıldığı ifade ediliyor. Küçük iyonlardan, aminoasitlerden ve ayrıca protein, lipit ve polisakkarit gibi makro moleküllerin karışımından oluşan protoplazmanın kaynağında da Allah’ın kudreti vardır. Bu kendiliğinden olmuyor yani herşey sudan yaratılırken suyu meydana getiren unsurları da Allah yaratıyor.

  1. Andolsun ki biz gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan ayetler indirdik. Allah dileyeni doğru yola iletir.
  2. (Öyleleri de vardır ki:) “Allah’a ve resule inandık ve direktiflerine uymayı kabul ettik” derler. Fakat bazıları bu sözlerinden sonra sırt çevirirler. İşte onlar inanmış değillerdir.
  3. Aralarında hüküm vermesi için Allah’(ın mesajın)a ve resulün (davetine) çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup hemen yüz çevirip uzaklaşır.
  4. Ama verilen hüküm, kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler.
  5. Bunların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüphe mi ediyorlar? Yahut Allah’ın ve Resulünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, (kendilerine) haksızlık yapan onların kendileridir!
  6. Aralarında hüküm verilmesi için Allah’a ve Resulüne dâvet edilen mü’minlerin söyleyeceği tek söz: “Duyduk ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
  7. Kim(ler) Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’ın azabından korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar kurtuluşa ve mutluluğa erenlerdir.
  8. (Ey Resul!) Senin kendilerine emretmen halinde savaşa çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin ederler. De ki: “Yemin etmeyin! Sizden istenen münasip şekilde itaat etmektir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
  9. De ki: “Allah’a itaat edin, resule itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluk yalnız ona aittir; size yüklenen sorumluluk da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Resulün görevi ancak apaçık bir tebliğdir.

Hz. Muhammed’in görevi Allah’tan aldığı öğretileri, insanların anlayacağı dilden onlara aktarmaktır. “Açık tebliğ” diye adlandırdığımız bu çağrının muhatabı olan insanın sorumluluğu da aldığı emirleri yerine getirmektir. Allah’a ve resule itaatin temelinde yatan mana budur. Aldığı direktifleri yerine getirmeyen bir insanın itaatinden söz etmek mümkün değildir. Çünkü insan sadece inanmakla değil aynı zamanda inandıklarını hayata geçirmekle de yükümlüdür. Resule itaat, onun hayatıyla övünmek, ona mucize isnat etmek ve isnat edilen mucizelerle iftihar etmek değil, onun beslendiği kaynaktan beslenerek onun gibi yaşamaktır.

  1. Allah, iman edip dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen (bazı toplumları) egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına; onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu dini onlar için kuvvetle kökleştireceğine ve çektikleri korkulardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir. Onlar, yalnızca bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim(ler) inkâr ederse, işte onlar günahkârların ta kendileridir.

Bu ayette, inandıktan sonra dürüst ve erdemli davranışlar sergileyenlere ciddi bir müjde var. Bu müjdeye mazhar olmanın yolu; ayetin muhatabının iman ettikten sonra ilahi direktifleri dikkate alarak Kur’an yörüngeli bir hayat ortaya koymasından geçer.

  1. Namazı ikame edin, zekâtı verin, resule itaat edin ki size merhamet edilsin.

Burada Allah’ın merhameti üç şarta bağlanıyor. Namazı Allah’ın istediği şekilde hakkını vererek ikame etmek, zekâtı gönülden gelerek ve severek vermek, Hz. Peygamberin izinden gitmek. 

  1. İnkârcıların (Allah’ı) dünyada aciz bırakacaklarını sakın zannetme! Onların varacakları yer ateştir. Gerçekten ne kötü bir sondur bu!
  2. Ey inananlar! Ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olan (çocuk)lar, günün şu üç vaktinde; sabah namazından önce (yataktan kalkarken), gün ortasında soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve yatsı namazından sonra (yatmaya hazırlanırken) yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler. Bu üç vakit mahremiyetinizin korunmasız olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de, onlar için de bir sakınca yoktur. Allah mesajlarını size işte böyle açıklamaktadır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  3. Çocuklarınız erginlik çağına geldiklerinde, kendilerinden önceki (büyük)lerin yaptığı gibi onlar da (yatak odalarına girmek için) izin istesinler. İşte Allah, (ahlaki kuralları içeren) ayetlerini size böyle açıklıyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  4. Evlenme arzu ve ümidi kalmamış (çocuktan kesilmiş ihtiyar) kadınların, ziynet yerlerini teşhir etmeksizin, dış giysilerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Bununla beraber sakınmaları (örtünmeleri), kendileri için daha hayırlıdır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Kur’an, toplumun çekirdeğini oluşturan kadın ve erkeği inançlarındaki ve ahlakî gelişmelerindeki mükemmelliği esas alarak namuslu, iffetli ve ahlaklı olmaları konusunda eğitmektedir. Her iki tarafı da “şehevi hisleri tahrik edecek ve cinsel arzuları harekete geçirecek davranışlardan uzak durmaları konusunda uyarmaktadır. Ayette, “evlenme arzu ve ümidi kalmamış (ihtiyar) kadınların” dikkat çekmeyecekleri için kılık kıyafet konusunda diğer kadınlara nazaran daha rahat olabilecekleri vurgulanmaktadır. Ziynet yerlerinden kasıt, kadınların cinselliklerini ön plana çıkaran ve erkeklerin şehevi hislerini tahrik eden uzuvlarıdır. Kadın, dişiliğine değil, kişiliğine önem vermelidir. İffetin muhafazası ve ırzın korunması Kur’ânî bir emirdir. Nur, 24/31. ayetine bakıldığında bu konu çok daha iyi anlaşılacaktır. 

  1. Kör için bir sorumluluk yoktur. Topal için de bir sorumluluk yoktur. Hastaya da bir sorumluluk yoktur. Evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde yahut anahtarları size bırakılıp sahip çıkmanız istenen yerlerde veya arkadaşlarınızın evlerinde yemek yemenizde mahzur yoktur. İster toplu olarak, isterse ayrı ayrı yemenizde de sakınca yoktur. Bu evlerden (herhangi birine) her girdiğinizde Allah katından bolluk, bereket ve esenlik dileyerek birbirinize mutlaka selam verin. İşte Allah, aklınızı işletesiniz diye ayetlerini size böyle açıklıyor.

Müslümanlar savaşa çıkarlarken evlerinin anahtarlarını geride kalan kör, topal ya da hasta olan kardeşlerine bırakırlardı. Bunlar da koruma görevini üzerlerine aldıkları evlerde yemek yemekten çekinirlerdi. Ayet, bunda bir sakıncanın olmayacağını ifade etmektedir.

  1. Mü’minler ancak, Allah’a ve Resulüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar o resulle birlikte toplumu ilgilendiren bir işle meşgulken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resulüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve resulüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan uygun gördüğüne izin ver. Onlar için Allah’tan bağış dile! Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Bkz. 9/44
  2. (Ey inananlar!) resulün (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın (saygıyla davetine koşun ve size izin verinceye kadar yanından ayrılmayın). Allah, arkadaşlarını siper ederek gizlice resulün yanından sıvışanları iyi bilir. Onun emrini çiğneyenler, ya başlarına bir bela gelmesinden ya da acıklı bir azaba uğramasından korkmalıdırlar.

Müslümanın hayatında Peygamberin yeri diğer insanlara nazaran çok daha farklıdır. “Resulün (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın” ifadesi, Kur’ânî ilkenin bir uzantısı olarak, gerek Hz. Muhammed’e çağırmada, gerekse onun çağrısına icabet etmede Müslümanın hassas olması gerektiğini ortaya koyuyor. 

Ayette geçen; “Onun emrini çiğneyenler, ya başlarına bir bela gelmesinden ya da acıklı bir azaba uğramasından korkmalıdırlar” ifadesi Hz. Muhammed’in tamamıyla Kur’an’dan beslenen hayatını/sünnetini ciddiye almayanlar için uyarı niteliğindedir. 

  1. Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde olan her şey şüphesiz Allah’ındır. O, içinde bulunduğunuz durumu (ne yaptığınızı, ne yapmak istediğinizi, nasıl bir niyet taşıdığınızı) çok iyi bilmektedir. (Yaşayan herkes) bir gün O’na döndürülecek ve o zaman O, (hayattayken) yaptıkları her şeyi kendilerine haber verecektir. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.