33 – Ahzab

Ahzab suresi, Medine döneminde inmiş olup 73 ayettir. Sure adını 20 ve 22. ayetlerde geçen ve “Gruplar” anlamına gelen “Ahzab” kelimesinden almıştır. “Ahzab” “Hizb” kelimesinin çoğuludur. “Hizb” topluluk, grup, parti anlamlarına gelmektedir.

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Ey Nebi! Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşa! İnkârcılara ve münafıklara boyun eğme! Şüphesiz Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  2. Rabbinden sana vahyolunana uy! Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
  3. (Sadece) Allah’a güven! Koruyucu olarak Allah yeter.
  4. Allah hiç kimseye tek bedende iki kalp vermemiştir. (Aynen böyle) kendilerine zihar yaptığınız (vücutlarını annelerinizin vücudu gibi haram saydığınız) eşlerinizi de hiçbir zaman sizin gerçek anneleriniz kılmamış ve evlatlıklarınızı da sizin gerçek çocuklarınız saymamıştır. Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz boş ve anlamsız sözlerden ibarettir. Allah (mutlak) doğruyu söyler ve (size) doğru yolu ancak O gösterir.

“Allah hiç kimseye tek bedende iki kalp vermemiştir” ifadesi, kalplerin sadece Allah’a tahsis edilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bir insanın hem Allah’a hem de şeytana ve şeytani güçlere kulluk etmesi düşünülemez. Hem Allah sevgisi ve hem de Allah düşmanlarının sevgisi aynı anda bir kalpte bulunamaz.

“Zıhar”, bir kimsenin eşine “Sen, bana anamın sırtı gibisin” demek suretiyle onu kendisine haram kılması demektir. İslam öncesi Arap geleneğine göre koca, eşini, sadece “Sen benim için artık annemin sırtı gibisin” demek suretiyle boşayabiliyordu. Müşrik Arap toplumunda bu boşama şekli kesin ve geri dönülmez görülürdü; üstelik bu şekilde boşanan kadın yeniden evlenemezdi ve ölünceye kadar eski kocasının kontrolünde kalmaya mahkûm olurdu. Bu ayet, cahiliye döneminden kalan bu tip saçmalıklara son vermiştir.

  1. (Evlatlık aldığınız çocuklara gelince:) Onları (gerçek) babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Onları çağırma konusunda farkına varmadan düşebileceğiniz hatalardan dolayı size bir vebal yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  2. Nebi, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de müminlerin analarıdır. Akraba olanlar miras hususunda Allah’ın kitabına göre birbirlerine muhacirlerden ve Ensar’dan daha yakındır. Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bunlar kitapta yazılmıştır.

Bu ayet inmeden önce birbirlerini kardeş edinen Ensar ile Muhacirler yani Mekke’den hicret eden Müslümanlarla Medine’de onlara yardımcı olan ve birçok şeylerini onlarla paylaşan mü’minler birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Bu ayetin gelmesiyle bu uygulamaya son verilmiştir.

7-8. Hani Biz (verdiğimiz elçilik görevini yapmak hususunda) bir zamanlar nebilerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan. Evet, biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık ki vakti gelince (Allah), sadıklara sözlerine bağlılıklarını sorsun. İnkârcılara ise korkunç bir azap hazırlanmıştır.

  1. Ey inananlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani (Hendek savaşında sizi yok etmek için düşman) ordular size gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

İlgili ayet, inananlara Hendek gününü hatırlatıyor. Hicretin beşinci yılında Kureyşliler, Gatafanoğulları, Kurayza ve Nadr Yahudileri müttefik bir ordu kurup Medine’yi kuşatmışlardı. İnananlar düşmana karşı koyacak güce sahip değildi. Düşmanın Medine’ye girmesini önlemek için şehrin stratejik bir yerine hendek kazmışlardı. İslam ordusunun çaresiz kaldığı böyle bir zamanda esen şiddetli bir rüzgârla savrulan toprak ve kumlar düşman birliklerini perişan etmişti. Ayrıca düşmanı püskürtmek ve inananların imanını ve sabrını artırmak için melekler yardıma gelmişti. Allah, bu ve bundan sonraki ayetlerle verdiği desteği hatırlatarak inananların ellerinden geleni yaptıktan sonda sabretmesini ve Allah’a güvenmesini istiyor.

  1. Onlar yukarıdan (vadinin doğusundan) ve aşağıdan (vadinin batısından) üzerinize geldiklerinde ve gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti. Allah hakkında (yardım edip etmeyeceğine dair türlü) zanlarda bulunuyordunuz!
  2. İşte orada müminler imtihan edilmişler ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.
  3. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar (birbirlerine): “Allah ve Resulü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar” diyorlardı.
  4. Ve (hatırla) içlerinden bazısı: “Ey Yesribliler (Medineliler)! Burada düşmana karşı koyamazsınız, mevzilerinizi bırakıp evlerinize dönünüz!” diyordu. Onlardan bir başka bölük: “Evlerimiz korunmasız!” diyerek nebiden izin istiyordu. Hâlbuki gerçekte evleri tehlikeye maruz değildi, onlar sadece savaştan kaçmak istiyorlardı.
  5. Eğer Medine’nin etrafından üzerlerine gelinseydi, sonra da (düşman tarafından) kendilerinden kent içinde fitne çıkarmaları istenseydi, (münafıklar) hiç tereddüt etmeden bunu yapacaklardı.
  6. Hâlbuki onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen sözün hesabı mutlaka sorulacaktır.
  7. De ki: “Eğer siz ölmekten ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. (Ne kadar yaşarsanız yaşayın zaten) pek az bir süre, (eceliniz gelinceye kadar) hayatta kalmanıza müsaade edilecektir.” Bkz.2/148, 4/78, 33/16, 62/8
  8. De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, Allah’tan sizi koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.

18-19. Allah içinizden bozgunculuğa meyledip savaştan alıkoyan (münafık)ları ve kardeşlerine: “Bize katılın (savaşa gidip ölmeyin)” diyenleri de elbette biliyor. Zaten bunlardan pek azı dışındakiler savaşa gelmezler. (Savaşa gelseler bile) size karşı pek yardım etmek istemezler ve sizi kıskanırlar. Öte yandan (savaşta) tehlikeyi hissettikleri zaman da sanki ölüm tarafından çepeçevre kuşatılmışlar gibi gözleri dönmüş bir halde sana (yalvarırcasına) baktıklarını görürsün; tehlike geçtiğinde ise, iyiliğe karşı kıskançlık edip sivri ve keskin bir dille size hücum ederler. İşte bunlar inanmamışlardır; Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır: zira bu Allah için oldukça kolaydır.

  1. (Korku yüreklerine öylesine sinmişti ki,) birleşik düşman kuvvetlerinin halâ (Medine’den) çekip gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer o kuvvetler bir daha gelecek olsa, gönülden isterler ki, çöldeki bedevîler arasında bulunsunlar ve savaştaki durumunuzla ilgili haberleri uzaktan sorup öğrensinler. Gerçi aranızda bulunmuş olsalardı bile, göstermelik bir iki hareket dışında asla savaşmazlardı.
  2. Andolsun ki, sizden Allah’ın rızasını ve ahiretin saadetini arzu eden ve Allah’ı sürekli hatırda tutan (her an O’nunla beraber olduğu bilinciyle yaşayan) kimseler için Allah’ın Resulü pek güzel bir örnektir.

Sünnet, bir hayat tarzını veya davranış biçimini ifade eder. İslam terminolojisinde, kendisine tâbi olanlara bir model (prototip)  olan Hz. Peygamber’in hayat tarzı için kullanılmaktadır. Ayette, Allah’ın rızasını kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenlere, ömrünün hemen her karesini çile ve ıstıraplarla geçiren Hz. Muhammed’in hayat serencamesini gözden geçirerek onun imanını, sabrını ve kararlılığını örnek almaları tavsiye ediliyor. Bu tavsiye, kendine özgü koşullarda o günün inananlarına seslendiği halde, aslında bütün durumlar ve şartlar için geçerli olan zaman üstü bir muhtevaya sahiptir. Çünkü Kur’an 23 yıllık peygamberlik süresi içinde farklı zamanlarda, farklı şartlara ve sebeplere bağlı olarak inmiş olup kıyamete kadar yaşanacak olan hadiselere cevap verecek bir özelliktedir. İşte bu hadiseler bu özelliğin bir parçasıdır. Ayette geçen “güzel bir örnek vardır” ifadesi, İslam’ı yaşam konusunda onun hayatının tümünü kapsamaktadır. Yani “onun hayatı sizin için güzel bir örnektir. Onun gibi yaşarsanız iyi bir mü’min olursunuz” demektir. Bu ayet, aynı zamanda Hz. Peygamber’in, Allah’tan aldığı vahiy ile Kur’an mesajını yaşanılır kılmak ve inananların onu pratik hayatta uygulayabilmelerini sağlamak amacıyla verdiği emirleri her Müslümanın yerine getirme yükümlülüğünü de ortaya koymaktadır.

  1. Mü’minler, (düşman) birliklerini görünce: “İşte bu, Allah ve Resulünün bize haber verdiği ve vadettiği şeydir. Allah ve Resûlü, verdikleri her haber ve yaptıkları her vaadde elbette doğruyu söylerler.” Bu durum, onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmıştır.
  2. Mü’minler arasında Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimileri verdiği sözü yerine getirdi (canını imanına şahit tutarak şehit oldu), kimileri de (Allah için savaşmaya devam ederek şehid olmayı) beklemektedir. Onlar (verdikleri sözü) hiçbir şekilde değiştirmediler.
  3. Allah, böylece sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecek, ikiyüzlüleri de dilerse (yaptıkları yüzünden) azaba uğratacak veya tevbe nasip edip tevbelerini kabul buyuracak. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  4. Allah, (Hendek savaşında) inkârcıları hiçbir şey elde edemeden bütün öfke ve hiddetleri içinde yüzüstü bıraktı. Çünkü Allah’ın yardımı savaşta mü’minlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir.
  5. (Allah,) Ehl-i Kitaptan olup da (Hendek savaşında) saldırganlara arka çıkanları da kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. (Öyle ki) siz (onlardan) bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını ise esir alıyordunuz.

Ehl-i Kitap’tan Kurayza oğulları, müşrikler Medine’ye saldıracak olurlarsa İslam ordusunun yanında yer alıp düşmana karşı savaşacaklarına dair Hz. Muhammed’le bir antlaşma yapmışlardı. Ne zamanki müttefik düşman kuvvetleri Medine’yi kuşattı Kurayza oğulları düşmanla işbirliği yaparak onların safına geçti. Hz. Peygamber, Müslümanlarla olan antlaşmalarını bozup hainlik eden Beni Kurayza adlı Yahudi kabilesine savaş ilan etti. Müslümanlar 25 gün kadar bir süre Kurayzalıların kalesini kuşattı. Sonunda kale Müslümanların eline geçerek zafer elde edildi.

  1. (Böylece Allah,) sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara mirasçı yaptı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
  2. Ey nebi! Eşlerine söyle: “Eğer siz (yalnız) bu dünya hayatını ve onun cazibesini istiyorsanız, gelin size istediğinizi (boşanma bedellerinizi) vereyim ve (sonra da) sizi uygun bir şekilde salayım (boşayayım).”

İslamiyet bütün Arabistan’a yayılmış, Müslümanlar biraz daha evlerine çekilme ve dünyalık işlere yoğunlaşma fırsatı bulmuştu. Ayrıca savaş ganimetleri ve Hayber’in zengin tarımsal topraklarının ele geçirilmesiyle İslam toplumu daha rahat bir safhaya ulaşmıştı. Böylece inananların maddi durumu bir nebze olsun düzelmiş, refah seviyeleri yükselmişti. Bunu fırsat bilen bazı Müslümanlar rahata vermiş, dünyaya ve dünyalıklara yönelmişti. Bu durum, Hz. Muhammed’in eşlerini de etkilemişti. Onlar da diğer Müslüman hanımların yaşadığı rahatlıktan ve tokluktan faydalanarak refah seviyelerini yükseltmek istiyorlardı. Bundan rahatsız olan Hz. Peygamber, her zaman olduğu gibi, kendisi ve ailesinin en sade hayatı sürdürmeleri gerektiğini, Allah’ın Resulü’nün ve ailesinin hayat standardının yoksul müminlerinkinden farklı olmaması icap ettiğini, dolaysıyla eşlerinin bu tarz taleplerinin karşılanmayacağını kendilerine bildirmişti. Bunun üzerine 28 ve 29. ayetler nazil oldu.

  1. “Yok, eğer Allah’ı, Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
  2. Ey nebinin hanımları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa, onun cezası iki kat olur. Bu Allah için çok kolaydır.
  3. Fakat hanginiz Allah’a ve Resulüne samimiyetle itaat eder, doğru ve yararlı işler yaparsa onu iki kat ödüllendiririz ve onun için (cennette de) en muhteşem rızıkları hazırlamışızdır.

“Yararlı iş yapanların iki kat ödüllendirilmesi” ifadesi, En’am 6/160 “Kim Allah’a bir iyilikle gelirse ona on katı verilir” ifadesiyle örtüşen bir muhtevaya sahiptir. Ayrıca bu ayet, Nisa 4/85’te “Kim, bir iyiliğe aracılık ederse, kendisi için ondan bir nasip vardır” ayetiyle de destek görmektedir. Çünkü bu ayetten anlıyoruz ki; iyiliğin önünü açan ve iyiliğe destek veren bütün eylemler katlanarak kişinin hesabına kaydedilecektir.

  1. Ey nebinin hanımları! Siz, (diğer) kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde (şehvetten arız) hastalık olan kimse (size) arzu duymasın! Daima yerinde ve uygun şekilde konuşun!

Hz. Peygamber’in eşlerine yapılan bu tavsiye aynı zamanda diğer bütün kadınlara yapılmış demektir. Kadınların sadece örtünmeleri yetmiyor, aynı zamanda konuşmaları, davranışları, ilişkileri ve en önemlisi iç dünyaları da vahye uygun olmalıdır. Hiçbir kadın, “onlar peygamberin eşleriydi” deyip kendi vakarını ve onurunu çiğneyemez. Nasıl ki Hz. Muhammed Müslümanlar için bir örnekse onun eşleri de Müslüman kadınlar için öylece birer örnektir. Hayatın İslami olması, Kur’an’la şekillenen bu örneklerin dikkate alınarak pratik hayatta karşılık bulmasına bağlıdır.

  1. Evlerinizde oturun (gereksiz yere sokaklarda dolaşmayın). Önceki cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın! Namazı ikame edin, zekâtı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin! Ey (Peygamber’in) ev halkı, Allah sizden yalnızca kiri (günahı) gidermek ve sizi (günahlardan) temizlemek istiyor.
  2. Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve (O’nun) hikmetini hatırlayın! Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.
  3. Şüphe yok ki, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itaatkâr erkekler ve itaatkâr kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı sürekli hatırda tutan erkekler ve Allah’ı sürekli hatırda tutan kadınlar; işte Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
  4. Allah ve Resulü bir iş hakkında hüküm verdiği zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadının işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. Bkz. 24/59, 33/59
  5. Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye: “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın!” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa Allah’tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd o kadından ilişiğini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.

Kur’an’da adı geçen tek sahabe Hz. Zeyd b. Harise’dir. Çocukluğunda esir düşmüş ve Hz. Hatice onu satın almıştı. Daha sonra Hz. Peygamber onu azat edip evlat edinmişti. HZ. Peygamber, Zeyd’i kendi öz halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlenmeye ikna etmişti. Zeynep, Hz. Peygamberi onun haberi olmadan çocukluğundan beri seviyordu. Bu nedenle, bu evlenme teklifine sıcak bakmadı. Ancak Hz. Peygamber’i de kıramadı ve böylece Zeyd’in Cahş kızı Zeynep’le evlenmesi sağlandı. Fakat Zeyd’le Zeynep bir türlü anlaşamadılar ve sonunda Zeyd, Zeynep’i Hicretin 5. yılında boşadı. Kısa bir süre sonra da Hz. Peygamber, geçmişteki mutsuzluğundan dolayı üzerinde hissettiği ahlakî sorumluluğu telafi etmek ve değişmesi gereken bir âdeti ortadan kaldırmak için Allah’ın izniyle Zeynep’i nikâhına aldı. Böylece İslâm’dan önce yerleşen; “evlatlıkların boşadıkları eşleri, babalıkları tarafından evlenemez” âdeti yıkılmış oldu.

  1. Nebi üzerinde, Allah’ın onun için takdir edip gerekli kıldığı şeyde bir vebal ve sakınca yoktur. Daha önce gelip geçen (nebi)ler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.
  2. Daha önce gelip geçen o resuller, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan sayıp çekinen, başka hiç kimseden çekinmeyen kimselerdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.
  3. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Muhammed ismi bu ayetle beraber Kur’an’da dört yerde geçmektedir. 3/144, 47/2, 48/29

Hz. Muhammed evlatlığı Zeyd’in boşadığı Zeynep’le evlenince, münafıklar: “Muhammed oğlunun karısıyla evlendi” şeklinde dedikodu yaymaya başladılar. Bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil oldu. Ayrıca bu ayetle Hz. Peygamber’in, enson elçi olduğu da vurgulanmaktadır.

41-42. Ey inananlar Allah’ı sürekli hatırda tutun! Ve sabah akşam O’nun şanını yüceliğini dile getirin!

  1. O, sizi melekleri eşliğinde üzerinize indirdiği (vahiyle) destekleyip dimdik ayakta tutar ki, bu sayede sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. O, mü’minler için sınırsız bir rahmet kaynağıdır.
  2. Allah’a kavuşacakları gün: “Selâm!” iltifatı ile karşılanırlar. O, onlara pek değerli ve cömertçe bir mükâfat hazırlamıştır.

45-46. Ey nebi! Unutma ki biz seni (hakikatin) bir şahidi, bir müjdeleyici, bir uyarıcı hem de Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik. Bkz. 2/119, 17/105, 25/56, 34/28, 35/24, 48/8

  1. Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele!
  2. Kâfirlere ve münafıklara uyma! Onların eziyetlerine aldırma! Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter!
  3. Ey inananlar! Mü’min kadınları nikâhlayıp da, henüz dokunmadan onları boşarsanız, onları iddet müddetince beklemeniz gerekmez. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.
  4. Ey Nebi! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana harp esiri olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber Medine’ye göç eden amcanın kızlarını, halanın kızlarını, dayın ve teyzenin kızlarını, bir de mehir istemeksizin kendisini nebiye hibe eden ve nebinin de kendisini nikâhlamak istediği mü’min kadını  da (sana helâl kıldık). Bu diğer müminlere değil, sadece sana mahsus bir ayrıcalıktır. Biz eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında mü’minlere ne farz kıldığımızı biliyoruz. (Seni bu hususta istisna ettik) ki senin için hiçbir darlık olmasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Olayların anlaşılması için cereyan ettikleri zamanı ve şartları kendine özgü koşullar içerisinde değerlendirmek gerekir. Ayette geçen ve sadece Hz. Peygambere has olan evlilik konusunu da kendi şartlarında ele almak gerekir. Nisa 4/3. ayetinde evlilik dörtle sınırlanmış ve aynı surenin 129. ayetinde “aralarında adaletin sağlanamayacağı” kaygısıyla bir hanımla evlilik önerilmiştir. Ayette geçen ve sadece Hz. Peygambere özgü olan hüküm, hukuki, içtimai, siyasi ve eğitim anlamında ve bizim de bilemediğimiz ve anlayamadığımız birçok sebep ve hikmetleri içermektedir. Ayrıca bütün öteki Müslümanlar, amca ya da dayılarının çocukları ile evlenmekte serbest oldukları halde Hz. Peygamber, bunlar arasından ancak kendisi ile birlikte Mekke’den Medine’ye hicret ederek İslam’a bağlılıklarını güçlü bir şekilde ispatlamış olanlarla evlenebiliyordu. Bu konuda da Hz. Peygambere sınır getirilmişti. Gerek Kur’ân’ın indirildiği toplumda, gerekse Yahudi ve Hıristiyan şeriatlarında, sınırsız kadınla aynı anda evlenme imkânının olduğu bir dönemde evliliğin dörtle sınırlandırılması ve Peygamberlik görevinin özellikleri nedeniyle Hz. Peygambere tanınan özel haklar ve ayrıcalıklar mutlaka ilahi bir hikmete dayanmaktadır.

  1. (Ey Muhammed!) Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanında tutarsın. (Ric’î talakla boşayıp) ayırdığını da tutmak istersen, bunda sana bir günah yoktur. Bu onların sevinmeleri, üzülmemeleri, yaptığın muameleden hepsinin hoşnut olmaları yönünden daha münasiptir. Allah kalplerinizde olan her şeyi bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir ve müsamahası bol olandır.

Yeniden nikâh akdine ve mehir tespitine gerek duymaksızın, kadının iddet müddetiyle sınırlı olarak, geri dönme imkânı veren talaka “Ric’i talak” denir. Talak-ı ric’i, açık boşamadır. Mesela seni boşadım denirse, talakı ric’i olur. Böyle bir boşamadan sonra istediği zaman, eski nikâhına dönebilir. Ric’i talakta, nikâh, iddet müddetinin sonuna kadar devam eder. Dolayısıyla kadın, iddet müddetinin sonuna kadar, kocasına haram değildir.

  1. Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir. Bkz. 33/28-29

Bu ayet geldiği zaman Hz. Peygamberin dokuz eşi bulunmaktaydı. Gelen bu ayetle evlilik ve boşama kapısı Hz. Muhammed’e kapanmıştır. Şartlar ne olursa olsun, ister güzelliği ön planda olsun, isterse çok iyi bir konumda bulunsun, Hz. Muhammed’in yeni bir kadınla evliliği yasaklanmış ve elinin altındaki hanımlarından herhangi birini -mehirini verse ve kendisini razı etse bile- boşaması uygun görülmemiştir. Hanımlarını boşayamamasının sebebi: Eğer hanımlarından herhangi birini boşayacak olursa, boşanan hanım ortada kalacak ve kimseyle evlenemeyecekti. Çünkü peygamberin hanımları müminlerin anaları sayıldığı için (Ahzab, 33/6) bir sonraki ayette de ifade edildiği gibi onlarla Müslümanların evlenmesi helâl değildi.

Kadına cinsel bir obje olarak bakılmadığı müddetçe bu konuların anlaşılması kolay olacaktır. Ancak kadına sadece cinsel bir obje olarak bakar ve onu cinselliği ile değerlendirirsek işte o zaman işin içinden çıkmakta zorlanırız.

  1. Ey inananlar! Yemek için çağrılmaksızın ve vaktine de bakmaksızın (vakitli vakitsiz) nebinin evlerine girmeyin. Çağrıldığınız zaman girin ve yemeği yeyince de hemen dağılın, söze dalıp eğleşmeyin. Çünkü bu (davranışınız) nebiyi rahatsız eder, fakat o size (bir şey) söylemekten çekinir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. (Nebinin) hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın resulünü incitmeniz ve kendisinden sonra onun eşleriyle evlenmeniz size asla helâl değildir. Böyle bir şey yapmanız Allah yanında çok büyük bir günahtır.
  2. Bir şeyi açığa vursanız da, gizleseniz de, (unutmayın ki) Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
  3. Onların (peygamberin eşlerinin) babalarına, oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin veya kız kardeşlerinin oğullarına, kadın hizmetçilerine yahut ellerinin (altında) sahip oldukları (kadın köleleri)ne (serbestçe görünmelerinde) bir mahzur yoktur. (Ey Peygamber eşleri!) Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayın. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla şahit olandır.
  4. Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygambere destek verirler. Ey inananlar! Siz de ona çokça salât edin (onun davasına destek verin) ve tam bir teslimiyetle onun rehberliğine teslim olun!
  5. Hiç şüphesiz Allah’ı ve Resulünü incitenlere, Allah dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.
  6. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara hak etmedikleri (yapmadıkları) bir şeyden dolayı eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira(da bulunmuş) ve açık bir günah yüklenmişlerdir.
  7. Ey Nebi! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, (dışarı çıkacakları zaman) bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Bkz. 24/31, 33/33

Bu ayetin anlaşılmasında kilit kelime “cilbab”dır. “Cilbab”, Arapçada gömlek, elbise gibi üste giyilen, vücut hatlarını örten giysileri ifade eden bir kelimedir. Bunu özel bir kıyafet ya da üniforma olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu, pardösü de olabilir, çarşaf da olabilir ve herhangi benzeri bir elbise de olabilir. Kadınların örtünmesiyle ilgili Kur’an’da sadece iki ayet bulunmaktadır. Nur 24/31. ayet “örtülerini/başörtülerini göğüslerinin/yakalarının üstünü örtecek şekilde omuzlarından aşağıya doğru salsınlar” ve bir de burada yorumlamaya çalıştığımız ayet. Buradaki örtünme emri, zamanın ve sosyal çevrenin sürekli değişmesi karşısında uyulması gerekli ahlakî bir rehber anlamı taşıdığı için örtünmenin şekli, rengi, deseni de değişebilir. Önemli olan kadının incitilmemesini sağlayacak, vakarlı ve saygın bir hanımefendi olduğunu zahiri anlamda ima edecek ve cinsel arzuları hedef almayacak ve cinselliği ön plana çıkarmayacak bir elbisenin giyilmesidir. Ayrıca “cilbab” kelimesini sadece “başörtüsü” olarak düşünmek, ayette geçen “bu onların tanınıp incitilmemelerine daha uygundur” ifadesine ters düşeceği için doğru olmaz.

60-61. Andolsun ki, eğer münafıklar, kalplerinde (ahlaksızlıktan) bir hastalık olanlar ve şehirde dedikodu yapanlar, (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. Onlar lanete uğramışlardır. Nerede ele geçirilirlerse yakalanırlar ve hemen öldürülürler. Bkz. 2/191, 9/5, 47/4

  1. Allah’ın daha önceki (münafık)lar için geçerli olan uygulaması budur. Ve sen Allah’ın sünnetinde hiçbir değişiklik bulamazsın. Bkz. 48/23

Allah’ın varlık âleminde mevcut olan her şey için koyduğu ve evrendeki bütün olaylarla beraber insanın eğilimlerinin tabi olduğu tabiat kanununa Kur’an terminolojisinde “Sünnetüllah” denmektedir.

  1. İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.

64-65. Allah kâfirlere lânet etmiş (rahmetinden mahrum bırakmış) ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar, orada (cehennemde) ebedî olarak kalacaklar ve hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.

  1. Yüzleri ateşe çevrildiği gün: “Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke resule itaat etseydik” diyecekler.

67-68. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden mahrum et!”

  1. Ey inananlar! Siz de Musa’ya (iftira ederek) eziyet edenler gibi olmayın! Allah onu, onların dedikleri şeyden temize çıkardı. O Allah katında itibarlı bir kimse idi.

İsrailoğulları çırılçıplak olarak bir arada yıkanırlardı. Hz. Musa ise tenha bir yere çekilir, üzerine peştamal alarak yıkanırdı. Hz. Musa’nın bu durumunu görenler onun uzvi bir hastalığı bulunduğunu ve kusurlu olduğunu söyleyerek onu incitirlerdi. Bir gün Hz. Musa tek başına yıkanırken peştamalını rüzgâr savurunca avret yerlerini taşla örterek kavminin yanına geldi ve onu görenler, uzvi bir hastalığının olmadığını anlamış oldu.

70-71. Ey inananlar! Allah’ın emirlerine uygun yaşayın ve (her zaman) doğruyu konuşun, doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi yoluna koysun (değerli kılsın) ve günahlarınızı affetsin. Ve (bilin ki) kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse büyük bir zafere erişmiş olur.

  1. Gerçek şu ki, biz emaneti (akıl ve iradeyi), göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Onu, pek zalim ve cahil olduğu halde insan yüklendi. Bkz. 59/21

Otoritelerin çoğu, “emanet”i, “muhakeme” yahut “akıl, bilinç ve irade” yani iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği olarak değerlendirmiştir. Göklere, yere ve dağlara emanet teklifinin temsilden ibaret olabileceğini düşünenler de vardır. Çünkü Kur’ân’da, canlı veya cansız olsun, insan dışındaki varlıklara şuur izafe eden birçok âyet bulunmaktadır.

  1. Allah münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap edecek, mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.