34 – Sebe

Sebe suresi, Mekke döneminde inmiş olup 54 ayettir. Sure, adını 15. ayette geçen ve Yemen’de bulunan Sebe halkını anlatan “Sebe” kelimesinden almıştır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. Bütün övgüler, göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah’a aittir. Ahirette de hamd O’na mahsustur. O tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden hakkıyla haberdardır.
  2. O, toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, çok merhamet edendir, çok bağışlayandır.

“Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen” söylemini farklı şekillerde düşünebiliriz. Toprağa giren tohumların nebatat olarak geri dönmesi, nebatatın tekrar toprağa dönerek kömüre ve petrole dönüşmesi; öldükten sonra insan ve hayvan cesetlerinin çürüyüp başka canlılar için beslenme kaynağı olması, başka canlıların da insana ve hayvana hizmet etmesi; yere giren yağmurun buharlaşarak gökyüzüne çıkması ve oradan da tekrar rahmet olarak arza inmesi, böylece yeryüzünün neşv-ü nema bulması; İlahi vahyin semadan gelmesi ve bu yolla olgunlaşan insanın yüce yaratıcısına dua etmesi ve yapılan bu duaların Allah’a ulaşması…bütün bunlar Allah’ın bilgisi ve takibi dahilindedir.

  1. İnkârcılar: “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, insan kavrayışının ötesindeki her şeyi bilen Rabbimin hakkı için o mutlaka sizi bulacaktır! Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey O’ndan gizli kalmaz. Ve bundan daha küçük veya daha büyük (mikro âlemden makro âleme) hiç bir şey yoktur ki (O’nun) apaçık fermanında (bilgisinde) yer almasın.”
  2. Çünkü (Allah, o gün) iman edip güzel ve makbul işler yapanları ödüllendirecektir. Onlar için bir bağışlanma ve onurlu bir rızık vardır.
  3. Ayetlerimizi geçersiz kılmak için yarışırcasına çaba harcayanlar var ya; işte onlar için de elem dolu çok kötü bir azap vardır.
  4. Bilgi ve kavrayış yeteneği ile donatılmış olanlar görüyorlar ki, Rabbinden sana indirilen (Kur’an), hakikatin ta kendisidir. O, kuvvetinde sınır olmayan, her türlü övgüye lâyık olan Allah’ın yolunu gösteriyor.
  5. Buna karşılık, inkârcılar, (kendileri ile aynı zihniyette olanlara) şöyle derler: ”Siz paramparça olup dağıldıktan sonra, size yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adam gösterelim mi?
  6. “Bu adam Allah adına yalan mı uyduruyor, yoksa deli midir?” Hayır, aslında ahirete inanmayanlar, koyu bir sapıklığın ve azabın pençesindedir.
  7. Onlar gökten ve yerden ne kadarını önlerine serdiğimize, ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize bakmazlar mı? Biz dileseydik onları yerin dibine batırır yahut göğü başlarına geçirirdik? Bütün bunlarda, (pişmanlık duyarak) O’na yönelen her kul için bir ders vardır.

Bu ayet, Allah’ın sünnetinin yasaları içinde gökte ve yerde cereyan eden ve fakat önceden kestirilemeyen jeolojik ve kozmik olaylara yapılan bir atıftır. Bu ifade,  Allah’ın bilgisinin kuşatıcılığına kıyasla insanın güçsüzlüğünü ortaya koymaktadır.

  1. Andolsun ki biz, Davud’a kendi katımızdan bir üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! O Allah’ın yüceliğini terennüm ettikçe siz de edin (onunla beraber Allah’ın istediği gibi vazifenizi yapın)!” dedik. Ayrıca demiri onun için yumuşattık. Bkz. 21/79, 38/18
  2. Ona: “İnsan vücudunu iyice saracak geniş zırhlar yap ve zırhların parçalarını birbirine ölçülü biçimde tak” dedik. “(Ey Davut hanedanı!) İyi işler yapın! Çünkü ben yaptıklarınızı görüyorum” diye (vahyettik).
  3. Süleyman’ın emrine de, sabahleyin esince bir aylık uzağa giden, akşamleyin de bir aylık mesafeyi aşarak geri gelen rüzgârı verdik. (Onun için) erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Cinlerden bir kısmı (da) Rablerinin izniyle o’nun için çalış(maya mecbur kılın)dılar. Onlardan hangisi emrimizden çıkarsa, ona çılgın bir ateşin azabını tattırıyorduk.
  4. (Cinler, Süleyman’a) dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi! (Allah’a) şükrederek çalışın!” Kullarımdan (layıkıyla) şükredenler azdır.
  5. Sonra onun (Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir ağaç kurdu gösterdi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azap içinde kalıp yaşamazlardı.

Ayette, cinler için kullanılan “aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı” söylemi, kendi istekleri olmadan zor işlerde çalıştırıldıkları ve bu nedenle kendilerini aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak gördükleri için kullanılmıştır. Yoksa onların yaptığı iş onları aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir iş değildi. Cinler, Hz. Süleyman’ın ölümünü anlamadıkları için çalışmaya devam etmişlerdi. Böceğin değneği yemesi sebebiyle Süleyman yere düşünce, anlaşıldı ki, eğer cinler Hz. Süleyman’ın öldüğünü bilmiş olsalardı o yorucu çalışmaya devam etmezlerdi. Ayetten de anlaşılıyor ki; Hz. Süleyman’ın öldüğünü bilemeyen cinler asla gaybı bilemezler.

  1. Andolsun ki, bir vadinin sağında ve solunda uzayan iki ovadan oluşmuş (Yemen’deki) Sebe yurdundan da alınacak ibret vardır. Onlara şöyle denilmişti: “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. (Beldeniz) güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir.”

“Sebe”, Güney Arabistan’da Yemen’de milattan önce 11. yüzyılda kurulmuş olan büyük uygarlıklardan birisidir. Hz. Süleyman tarafından İslam topraklarına katılmıştır. Sebe halkı, Yemen’de yaşamış, dedelerinin ismiyle anılan bir kabiledir. Kendilerine birkaç peygamber gönderilmiş ise de refah düzeylerinin yüksek olması sebebiyle şımarmışlar ve peygamberlere itaat etmemişlerdir. 

  1. Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arîm selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk (ekşi) yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük.

“Arim seli”, şiddetli yağmur sularının su setlerini yıkmasıyla meydana gelen sel felaketi demektir. Topraklarının bolluğu, meyvelerinin çokluğu ve refah seviyelerinin yüksekliği sebebiyle şımaran ve nankörleşen Sebe halkını cezalandırmak üzere meydana gelen şiddetli yağmurların sebep olduğu sel felaketine “Arîm” seli denmiştir. “Ma’rib Barajı”nın patlamasına da sebep olan bu “Arîm Seli” ile o güzelim evler yerle bir olmuş, bağlar bahçeler yıkılmış, her taraf tanınmaz hale gelmiştir.

  1. Verilen nimetlere karşı nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.
  2. Kendileriyle, içlerinde bereketler kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden) görünebilen kasabalar var ettik ve orada yürüme (imkânlarını) takdir ettik. “Bu (topraklarda) hem geceleri hem de gündüzleri güven içinde gezin (dolaşın)!” (dedik).
  3. Fakat onlar (İsyankâr bir eda ile): “Ey Rabbimiz! (çok kâr edebilmemiz için bulunduğumuz şehirle, mal getirdiğimiz o şehir arasındaki mesafeyi), seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları, (kendilerinden sonra gelenlerin dillerinde dolaşan) masallara çevirdik ve kendilerini (başka yerlere göç suretiyle) dağıttık. Muhakkak ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.
  4. Andolsun ki, İblis, onlara ilişkin beklentisini gerçekleştirmiş ve bir grup mü’minin dışında hepsi ona uymuştu.
  5. Aslında şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu, hiçbir yaptırım gücü yoktu. Ama biz ahirete inananları, o konuda kuşku içinde olanlardan ayırmak istedik. Her şey, senin Rabbinin gözetimi altındadır.
  6. (Müşriklere de ki:) “Allah dışında ilâh olduklarını iddia ettiğiniz putları imdada çağırınız bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı olmadığı gibi, Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.” Bkz.2/167, 16/27, 28/62, 37/22-24
  7. (Allah katında) O’nun izin verdiği kimseden başkasına şefaat yarar sağlamaz. (Şefaat bekleyenlerin) kalplerinden korku giderilince, diğerleri onlara, “Rabbiniz ne buyurdu (nasıl hüküm verdi)?” diye sorar. Onlar da, “Her zamanki gibi gerçeği.” diye cevap verirler. O, her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür. Bkz.2/123, 255, 6/51, 70, 10/3, 20/109, 21/28, 53/26

“Şefaat” terimi en yanlış anlaşılan Kur’an kavramlarından biridir. Aracılık, arabuluculuk, tavassut, iltimas gibi anlamlara gelen şefaat; insanların cennete gitmesi için peygamberlere, Allah dostlarına ve şehitlere verilen bir yetki olarak yorumlanır. Bu yaygın inanç, insanlara ilahi buyruklarla hayatlarını inşa etmek yerine -sözde- ehil olan insanların şefaatine sığınarak kolay yoldan cennete girme rahatlığını verir. Oysa Bakara 2/254 ve 255’te “ahirette hiçbir şekilde iltimasın olmayacağı ve bütün yetkinin Allah’ın elinde olacağı” açıkça anlatılır. İnfıtar 82/19 “O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır.”, Necm 53/39 “İnsan için ancak çalıştığı vardır” ,“Onların hepsi kıyamet günü O’na tek başına gelecek.” Meryem, 19/95 öğretileriyle Kur’an, cennete gitmek için insanın şefaatçisinin kendi eylemlerinin olacağını açıkça belirtir. Ayrıca Şuara 26/86’da Hz. İbrahim’in babası için, Hud 11/45’te Hz. Nuh’un oğlu için yaptığı isteğin karşılık bulmaması da şefaat konusundaki yanlış algıyı ortadan kaldırmaktadır. “Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, (O’nun) dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar” (Necm 53/26). Bu ayetten de anlıyoruz ki şefaat; Allah’ın cennet ehline yapacağı yardımın melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmesidir. 

  1. Söyle onlara: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” De ki: “Allah’tır! O halde, ya bizden yahut sizden biri doğru yolda, (diğeri ise) açık bir sapıklık içindedir!”
  2. De ki: “Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu tutulmazsınız. Sizin işlediklerinizden de biz sorumlu tutulmayız.”
  3. De ki: “Rabbimiz hepimizi kıyamet günü bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, gerçeği apaçık ortaya koyan, her şeyi hakkıyla bilendir.”
  4. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım! Olacak şey değil bu! Doğrusu O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
  5. (Ey Resul!) Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdeleyicisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu senin risaletinin onlar için ne büyük bir nimet olduğunu bilmezler. Bkz. 7/119, 17/105, 25/56, 33/4, 35/24, 48/8
  6. Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız, şu vaat ne zaman gerçekleşecek?” derler.
  7. De ki: “Sizin için belirlenen bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”
  8. İnkârcılar: “Biz bu Kur’an’a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız” dediler. Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman, o zalimleri birbirlerine laf atıp tutarken bir görsen! (Yeryüzünde) güçsüz olanlar büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk” derler.
  9. Büyüklük taslayanlar, güçsüzlere: “Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!” derler.
  10. Bunun üzerine güçsüzler, büyüklük taslayanlara: “Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardı. Çünkü siz bize Allah’a nankörlük etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz” derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkârcıların boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.
  11. Biz, ne zaman bir topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri: “Biz, sizin gönderdiğiniz şeyleri (Allah’ın emirlerini) inkâr ediyoruz.” demişlerdir.
  12. Ve yine “Bizim malımız da evlâdımız da sizinkinden daha fazla, sizden daha güçlüyüz. Biz, öyle azap falan da görecek değiliz!” diye karşı çıkmışlardır.
  13. De ki: “Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Fakat insanların çoğu (Allah’ın yol ve yöntemlerini) bilmezler.”

Allah’ın, kullarına farklı oranlarda rızık vermesi, hem imtihan dünyasının gereği hikmetlerle doludur ve hem de O’nun takdirinde olan bir şeydir. Kul ne kadar eğitimli, kültürlü, mahir, zeki ve çalışkan olursa olsun Allah takdir etmedikçe varlıklı olamaz. Eğer bir insana Allah bol rızık takdir etmişse, – aptal da olsa-  ona da kimse mani olamaz. Demek kul, mutlaka çalışmalı ama çalıştığının karşılığını almada işi Allah’ın takdirine bırakmalı. Çok kazanıyor diye şımarmamalı, zengin olamıyor diye de kahrolmamalı. Allah isterse, kırk sene çalıştırır bir yıllık verir, isterse bir yıl çalıştırır kırk yıllık verir ama her çalışana geçimini temin edecek kadar rızık mutlaka verir. Durum böyledir diye zenginliği ve yoksulluğu, asla Allah’ın lütfunun veya cezasının bir işareti olarak görmemek gerekir.

  1. (Ey insanlar!) Sizi bize yaklaştıracak olan, ne mallarınızdır, ne de çocuklarınız. Yalnızca iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar (bize yakın olabilirler). İşte onlar için yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içinde olacaklardır.
  2. Ayetlerimizi geçersiz kılmak (onları etkisiz hale getirmek) için çaba gösterenler var ya; işte onlar azapla yüz yüze bırakılacaklardır.
  3. De ki: “Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Siz (Allah yolunda hayır için) her ne harcarsanız, (Allah) onun yerine başka (daha iyi)sini verir. Zira O, her zaman en hayırlı rızk veren ve rızk vermede tam yetkili olandır.”
  4. (Allah) o gün (kıyamette), onların hepsini bir araya toplayacak, sonra da meleklere: “Bunlar mı size tapıyorlardı?” diyecek.
  5. (Melekler de:) “Senin şanın yücedir. Bizim koruyucumuz onlar değil, sensin. Hayır, onlar bize değil, cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu cinlere inanıyordu” diyecekler.
  6. Derken (Allah şöyle buyuracak): “Bugün birbirinize ne faydalı olabilirsiniz, ne de zarar verebilirsiniz!” Ve o gün (Allah’a ortak koşarak ve haddini aşarak kendilerine zulmetmiş olan) o zalimlere şöyle sesleniriz; “(Dünyada iken) yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakayım!”
  7. Ayetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğu zaman: “Bu adamın tek istediği şey, sizi atalarınızın taptığı putlardan vazgeçirmektir” ve (yine): “Bu (Kur’an), düzmece bir yalandan başka bir şey değil” dediler. İnkârcılar, kendilerine ulaşan hakikat için, “bu açıkça büyüleyici bir sözden başka bir şey değildir” dediler.
  8. Oysa biz onlara (Kur’an’dan önce), okuyup mütalâa ettikleri bir kitap vermedik (ki, Kitabın ne olduğunu bilip, Kur’an hakkında ileri geri konuşsunlar). Ayrıca senden önce onları uyarmakla görevli bir uyarıcı da göndermedik (ki, seni bir yalancı olmakla suçlayabilsinler).
  9. Onlardan öncekiler de (nebilerini) yalanlamışlardı. Hâlbuki bunlar onlara verdiğimiz (güç ve kuvvetin) onda birine bile ulaşamamışlardır. (Buna rağmen) resullerimi yalanladılar. Peki, benim (onları yok saymam) yıkıma uğratmam nasıl oldu (gördün mü)?
  10. (Ey Muhammed!) Onlara de ki: “(Ey müşrikler!) Size bir tek öğüdüm var: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün!” Arkadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.

Ayette geçen, “İkişer ikişer, teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün” ifadesi, insanın hem sosyal sorumluluğunu hem de kişisel tavrını ihtiva eden ve tefekkürü ve muhakemeyi esas alması gerektiğine vurgu yapan bir söylemdir. Tefekkürün, muhakemenin sosyal ve psikolojik anlamda insan üzerinde çok büyük etkisi vardır. Eğer insan düşünürse, düşündükleri de vahiy eksenli ve vicdan yörüngeli olursa, nereden geldiğini, neden yaratıldığını, niçin yaşadığını, nasıl yaşaması gerektiğini ve nereye gittiğini, her şeyin onun emrine niçin verildiğini ve nihai nimetlerin onun için neden hazırlandığını mutlaka anlayacaktır.

  1. De ki: “Sizden herhangi bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. O, her şeye hakkıyla şahittir.” Bkz. 6/90, 23/72, 25/57, 36/21, 38/86, 42/23
  2. De ki: “Rabbim, kuşkusuz, (yalan ve sahte olana karşı) değişmez gerçeği ortaya koyacaktır. O, yaratılmışların bilmediği her şeyi hakkıyla bilendir.”
  3. De ki: “Değişmez gerçek, (bütün açıklığıyla) ortaya çıkmıştır (yalan ve sahte olan ise sönüp gitmeye mahkûmdur). Çünkü sahte ve yalan, ne yeni bir şey getirebilir, ne de (geçmiş olanı) geri döndürebilir”.
  4. De ki: “Ben eğer sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem, bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, kullarına çok yakındır.”
  5. Onları bir de paniğe kapıldıklarında görsen! Kaçacakları hiçbir yer yok. (Cehennemin) yakınında yakayı ele vermişlerdir.
  6. (Azabı gördükleri zaman:) “Biz O’na inandık” derler. Ama iyice uzağında kaldıkları (dünya hayatı gelip geçtikten sonra) imanı nasıl yakalayacaklar?
  7. Hâlbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi. O zaman insan kavrayışının ötesindeki (ahiret) hakkında uzaktan laf atıp tutuyorlardı.
  8. Artık kendileriyle (dünyaya dönüş) arzularının arasına engel çekilmiştir. Nitekim bundan evvel emsallerine de böyle yapılmıştı. Çünkü onlar (azap ve kıyamet hakkında) derin bir şüphe içinde idiler. Bkz. 35/37, 39/58