4 – Nisa

Nisâ suresi, Medine döneminde inmiş olup 176 ayettir. Suredeki ayetlerin büyük çoğunluğu kadından ve kadın haklarından bahsettiği için sureye “Kadın” anlamına gelen “Nisâ” adı verilmiştir. Sure; ilk insanın neden ve nasıl yaratıldığını, İslam’da evlilik, kadın-erkek ilişkilerini, miras hukukunu, tek evliliği, çok eşliliği konu almakla beraber kadınlarla ilgili hükümler, açıklamalar ve değerlendirmeler getirmiştir. Surede ayrıca evrensel ahlaki değerlere değinilmiş; adalet, iyilik, yardımlaşma, emanete riayet edilmesi; canın, malın ve mülkiyetin korunması ve bunlara karşı yapılan tecavüzlerin cezalandırılması gibi konulara ve hükümlere de yer verilmiştir.

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan (onun özünden/maddesinden) eşini var eden ve her ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize gönülden bağlanarak emirlerine itaat edin ve kötülüklerden sakının! Kendisi adına (Allah aşkına, Allah’a yemin olsun, Allah şahittir ki… gibi yemin edip) birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının, emirlerine sımsıkı sarılın ve aranızdaki komşuluk/akrabalık bağlarını koparmamaya özen gösterin! Unutmayın ki Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir. Bkz. 7/189

Bu sûre “Ey insanlar” ifadesiyle başlayan hac suresi ile birlikte iki sureden biridir.

  1. (Vefat eden akrabalarınız ya da bir başkası tarafından sizler emanet edilen) yetimlere (gerekli yaşa ulaştıklarında) mallarını veriniz, temiz olanı (helali) pis olanla (haramla) değiştirmeyiniz! Onların mallarını (hileli yollarla) kendi mallarınıza katarak yemeyiniz! Biliniz ki bu, çok büyük bir günahtır.

“Yetama”, “yetim” kelimesinin çoğulu olup ergenlik çağına gelmeden babası ölen ya da ergenlik çağına gelmiş ama reşit olamamış çocuk demektir. Ancak eski Arap geleneğinde kocası ölen kadına da tek başına kaldığı için yetim denilirdi.

Hz. Muhammed zamanında Arap bedevileri yapılan savaşlarda yetim kalmış kadın ve kızları nikahlayıp varlıklarına el koyuyor sonra bu varlıkları kendi hanımlarına harcıyorlardı. Bu geleneğin sonlandırılması için bu ayet nazil olmuş ve daha sonra böyle istismar edici evliliklere kimse tevessül etmemiştir.

  1. Eğer, yetim kızlarla evlendiğiniz taktirde onlara haksızlık edeceğinizden korkarsanız (veya bu kadınlar size cazip gelmediği halde kendilerine miras kalan mallarına sahip çıkmak için onlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, o zaman böyle yetim kızlarla değil), size helal olan ve hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer (birden fazla kadınla evlendiğiniz taktirde o kadınlar arasında) adaletli davranamayacağınızdan endişe ederseniz, o takdirde bir tane (hür kadın) alın ya da (bir çözüm olarak) elinizin altındaki savaş esiri bir cariye ile yetinin. İte bu durum adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. Bkz. 4/129

İslamiyet yeniden canlandığı sırada Arap Yarımadasında Cahiliye âdetleri egemendi. İslamiyet bunlardan bazılarını bir anda kaldırıyor, bazılarını tedrici bir yolla yasaklıyor, bazılarını da mutedil hale getiriyordu. Evliliğe sınır koyan bu ayet geldiği zaman, erkekler sayı tahdidi olmaksızın istedikleri kadar kadınla evlenebiliyordu ve bu kadınların kayda değer hakları da yoktu. Dünyalık bir eşya gibi alınıp satılabiliyorlardı. İşte Kur’an, bu cahiliye âdetine bir sınırlama getirdi. Azami olarak dörde kadar evlenmenin mümkün olabileceğini ancak bu evlilikte eşler arasındaki hakların korunacağını ve adaletin sağlanacağını zorunlu kıldı.

Birden fazla evlilik konusunda en güzel hüküm bu sûrenin 129. ayetinde verilmiştir. “Ne kadar isteseniz de eşleriniz arasında adaleti sağlayamazsınız.” Yani Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşıyorsanız her zaman adaleti gözetmek zorundasınız, birden fazla evlilik yaptığınız taktirde adaleti sağlayamayacağınıza göre tek evlilikle yetinmelisiniz.

Ayrıca birden fazla evlilikle ilgili Allah’ın verdiği bu ruhsat için bazı ahlaki ve sosyal zaruretlerin de oluşması lazım. Mesela kadının, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını göremeyecek derecede hasta olması, bir savaş sonrası erkek nüfusun azalması ve himayeye muhtaç kadınların sahipsiz kalması gibi. Bunun acı örnekleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa gibi ülkelerde görülmüştür. Bu ülkelerde savaş sonrası kocasız kalan kadınların birçoğu şartlar elvermediği için zorunlu olarak fuhuş batağına düşmüş, birçoğu da evsiz ve sahipsiz kalarak perişan olmuştu. 

  1. (Nikâhladığınız) kadınların mehirlerini (şart koşulan evlenme bedellerini) gönül rızası ile (bir hak olarak) verin. Eğer kendi rızalarıyla o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da alıp gönül huzuruyla harcayabilirsiniz.

3.ve 129. Ayetlerdeki “adaletli davranma” şartına ilaveten burada da mehir şartı ile erkeğe, bu ayetten önce almış olduğu kadın sayısını maddi gücüne göre ayarlama şartı da eklemiş ve birden fazla kadınla evlenme geleneğini daha da zorlaştırmıştır. Ayetteki “mehri tam verin” emri kesin hüküm niteliğindedir.

  1. Allah’ın koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza bıraktığı (yetimlere ait) malları muhakeme yeteneği zayıf (çocuklara ve aklı ermeyen) kimselere emanet etmeyin! Bu mallarla onların geçimlerini karşılayın, onları yedirin, giydirin ve onlarla nazik bir şekilde (gönüllerini hoş tutarak) konuşun!
  2. Evlenme çağına gelene kadar yetimleri (gözetip) deneyin. Eğer reşit olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. (Yetimler) büyüyecek (ve bu mallar elimizden çıkacak) diye onları(n mallarını) savurganca tüketmeye kalkmayın! Eğer (yetimlere bakmakla yükümlü) kişi zenginse bu mallara hiç el sürmesin. Fakat fakirse (yetimin malını koruduğu için) bu mallardan geleneklere uygun düşecek ölçüde (ihtiyacı kadar) yararlansın. Mallarını kendilerine teslim ederken yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.

“Gözetip deneyin” yani kendi başlarına ayakta durabilecek ve işlerini idare edebilecek olgunluğa ulaşıp ulaşmadıklarını belirlemek amacıyla, önemli sorumluluklar yükleyerek arasıra onları test edin.

  1. (Ölen) ana-baba ve (diğer yakın) akrabanın (miras olarak geride) bıraktıklarından erkekler için de pay vardır, ana-baba ve akrabanın bıraktıklarından kadınlar için de pay vardır. Bunlar az veya çok belirlenmiş, farz kılınmış paylardır. Bkz. 4/12

Bu âyet, kadınları toplumun bir ferdi olarak görmeyen ve onlara sadece cinsel bir obje olarak bakan cahiliye devri geleneklerini yıkarak mirasta kadının da payı olduğunu ve paylarının mutlaka kendilerine verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

  1. Mirasın bölüştürülmesi sırasında (kendilerine pay düşmeyen diğer) akrabalar, yetimler ve yoksullar da orada hazır bulunurlarsa, onlara da (göz hakkı olarak) maldan bir şeyler verin ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyin.
  2. (Kendileri ölüp de) arkalarında kendi haklarını koruyamayacak kadar küçük ve aciz çocuklar bıraktıkları takdirde (onların büyümesi ve yetişmesi konusunda), onlar için endişe edenler, (empati kurarak yetimlere) haksızlık yapmaktan öyle korksunlar. Allah’ın emirlerine uygun davransınlar, cezalandırmasından sakınsınlar ve mutlaka doğru şâhitlik edip, doğru söz söylesinler!
  3. Doğrusu yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar. Zaten onlar (günahları ve haksızlıkları yüzünden) çılgın bir ateşe gireceklerdir.
  4. Allah, (miras konusunda) çocuklarınız hakkında erkeğe, kadının/kızın hissesinin iki misli (miras vermenizi) emreder. Eğer (geride kalan çocuklar iki ya da) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer bir tek kız/kadın ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona vâris oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. Bu hüküm, ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden ve borçların ödenmesinden sonra kalan mal içindir. Anne ve baba yahut evlatlarınızdan hangisinden size fayda geleceğini siz bilemezsiniz. Bu şekildeki hisse dağıtımı size Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah her şeyi (hakkıyla) bilen, her şeyi hikmetle yapandır. Bkz. 4/176

Cahiliye devrinde miras sadece erkeğe kalırdı. Bu ve bundan önceki âyetlerde mirasın dağılımında kadına da pay verilmiştir. Erkeğe kadının iki katı pay verilmesi kadına yapılmış bir haksızlık olarak değerlendirilmemeli. Burada kadın ve erkeğin sorumluluklarına göre eşit oranda dağılım yapılmıştır. Evlenirken mehir verecek, düğün masraflarını üstlenecek olan erkektir. Evlendikten sonra ailenin geçimini üstlenecek ve çocuklarının nafakasını temin edecek olan yine erkektir. Kadının böyle bir sorumluluğu yoktur. Ayrıca kadın, babasından kalan mirastan da pay almakla beraber evlenirken de kocasından evlenme bedeli olarak mehir almaktadır. Bilindiği gibi “mehir, İslam hukukunda erkeğin evlenirken kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para, ziynet veya maldır ki kadın kocasına sormadan -öz malı olduğu için- bunlar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir.

Mirastan erkeğin iki, kadının bir pay almasının daha pek çok hikmeti vardır. Biz ne kadar yorum getirsek de ayetin son cümlesinde “Bu şekildeki hisse dağıtımı size Allah tarafından farz kılınmıştır” buyrularak en sağlıklı taksimin Allah tarafından yapıldığı açıklanmıştır. Zira her şeyin en doğrusunu bilen ve hayata geçiren Allah’tır.

  1. (Mal ve mülk sahibi olarak ölüp de geriye miras bırakan) eşlerinizin/hanımlarınızın (önceki kocalarından) çocukları yoksa, yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa bıraktıklarınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri yine edeceğiniz vasiyet ve borcun ödenmesinden sonra onlarındır. Eğer (ölen) bir erkeğin ya da kadının, babası ve çocukları (hayatta) bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, her birine altıda bir verilir. Eğer onlar birden fazla iseler; zarara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar. Bunlar; yaptıkları vasiyet ve borç ödendikten sonradır. Bu, Allah tarafından size bir emirdir. Allah her şeyi hakkıyla bilen ve cezalandırmada acele etmeyendir. Bkz. 4/7

Âyette geçen “kelâle”den kastedilen, ölüye -usul veya fürûu olmayan yani bir erkek veya kadının, ana babası ve çocukları bulunmayan- bunlar gibi bir bağı olmayan ve zayıf bir bağla akraba olan vârislerdir. “Kelâle” sözcüğü Kur’an’da bu âyetle beraber yine Nisâ sûresinin 176. âyetiyle iki ayrı yerde geçmektedir. Bu sözcük, miras hukukunda genellikle “mirasta validi ve veledi olmayan yani babası ve erkek çocuğu bulunmayan” olarak ele alınmıştır. Oysa örfte “valid” sözcüğü hem anayı babayı, “veled” sözcüğü de hem kız hem oğlan çocuğunu ifade eder. Kur’an’da ana-baba ifadesinin “valideyn”; oğlan çocuk-kız çocuk ifadelerinin “veled ve evlad” sözcükleriyle kullanıldığını çokça görmek mümkündür. Böyle olunca da “kelâle”nin anlamı “zayıf düşmüş, kimsesiz, desteksiz kalmış” demek olur ki insan bu duruma ancak usul ve fürûu olmadığı zaman düşer.

  1. Bunlar Allah’ın yasalarıdır. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, Allah da onu, altından ırmaklar akan, içinde sürekli kalacakları cennetlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.
  2. Kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelir, O’nun çizdiği sınırların dışına çıkarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Onun için (orada) onur kırıcı bir azap vardır.

Sadece Allah’a inanmak ve itaat etmek yetmiyor, ayrıca O’nun Resûlüne de inanmak ve itaat etmek gerekiyor. Yani Allah’ın çizdiği ve Hz. Muhammed’in gittiği yoldan O’nun koyduğu yasalarla gitmek gerekiyor. Bu yasalar Kur’an’la belirlenmiş ve Hz. Muhammed’in örnekliğinde pratik hayatta karşılığını bulmuştur. Biz buna Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından yaşanmış hali yani “sünnet” diyoruz.

Yaratılış itibariye diğer canlılardan çok daha farklı donanımla dünyaya gelen insan yaratılış safiyetini kaybedince aslına dönmek ve özündeki değerlere yeniden kavuşmak için Allah tarafından evrensel ahlaki prensiplerle ve içtimai yasalarla desteklenmiştir. İnsanın aklıyla ve ruhuyla uzlaşan bu yasalar, insanca yaşamanın ve dünya şartlarında tekâmül ederek cennetin efendisi olmanın formüllerini içerir.

Peygamberler vasıtasıyla insanlara ulaştırılan bu formüller zamana ve koşullara bağlı olarak yeni bazı ilavelerle devam etmiştir. Hz. Peygambere Kur’an’ın inmesiyle bu formüller tafsil ve icmal edilmiş ve böylece dünyanın sonuna kadar insanca yaşamanın sınırları belirlenmiştir. Daha sonraki zamanlarda hadiselere ışık tutması bakımından mikro planda, kıyamete kadar cereyan edecek olan birçok şey Hz. Muhammed’in hayatında tezahür etmiştir. Onun için Kur’an bir bütün olarak değil de zamana ve şartlara bağlı olarak parçalar halinde gelmiştir.

  1. Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Şahitler, onların suç işlediğinden yana şahitlik yaparlarsa o kadınları, ölüm canlarını alıncaya yahut Allah onlara (tevbe etmeleri suretiyle) bir kapı açıncaya kadar evlerinde alıkoyun. Bkz. 24/2

Nûr sûresinin 2. âyeti nazil oluncaya kadar fuhuş yapan kadınlar konusunda bu âyet esas alınmıştır. Ancak Nûr sûresinin 2. âyeti nazil olduktan sonra erkek olsun kadın olsun, evli olsun bekar olsun zina eden herkese yüz sopa vurulması hükmü getirilmiştir.

  1. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; ama eğer ikisi de tevbe eder ve gidişatlarını düzeltirlerse onları kendi hallerine bırakın. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok bağışlayandır.
  2. (Ancak) Allah’ın kabul edeceği tevbe, iradesine hâkim olamayarak bir kötülük yapıp da sonra tez elden ondan vazgeçenlerin tevbesidir. İşte Allah böylelerinin tevbelerini kabul eder. Zira Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Tevbe, irade zayıflığından kaynaklanan ve kasıt olmadan işlenen günahın ardından insanın kendine gelerek kararlı bir şekilde pişmanlığını Allah’a arz etmesi ve aynı günahı tekrar etmeyeceğine dair söz vermesidir. Âl-i İmran 89. âyette; “tevbe edip düzelenler” istisna kılınıyor. Tevbeden sonra bir düzelme olmayacaksa ve kişi günah işlemeye devam edecekse tevbenin bir anlamı olmaz.

  1. Yoksa hayatı boyunca kötülük yapıp dururken ölümün eşiğine gelince, “Şimdi tevbe ediyorum” diyen (sözde mü’min)lerle kâfir olarak ölenlerin tevbesi geçerli değildir. Biz, işte böylelerine şiddetli bir azap hazırlamışızdır. Bkz. 3/90

Tevbe, günah işleme imkânı olduğu halde bir daha aynı günahı işlememeye söz vermektir. Kur’an’da, “Allah, kendisine şirk koşulmasının dışındaki dilediği kimselerin bütün günahlarını bağışlar. (Nisâ, 4/48, 116)” buyrulmuştur. Allah’ın mağfireti, tevbe eden insanın samimiyetine bağlıdır. Allah’ın kabul etmeyeceği tevbe ise, artık günah işleme olanağı kalmamış, kötülük işleme fırsatlarını pervasızca kullandıktan sonra köşeye sıkışmış, kendisinin kötülükleri değil de kötülüklerin kendisini terk ettiği ve canı gelip boğaza dayandığı mücrimlerin tevbesidir. Yani artık iş işten geçmiştir ve yapılan tevbenin bir anlamı kalmamıştır. Bu konuda çaresiz kalan ve çıkış yolu bulamayan Firavun’un tevbesi bizim için referans olmalıdır. (Yunus 10/90-92)

  1. Ey inananlar! Kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız size helal değildir. (Kadınlarınız) açıkça fuhuş ve edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğiniz (mehr)in bir kısmını ele geçirmeniz için de (uyduruk bahanelerle) kendilerine baskı yapmayın. Onlarla iyi geçinin. Onlardan hoşlanmıyor olsanız bile, biliniz ki hoşlanmadığınız bir şeyi Allah büyük bir hayra vesile kılmış olabilir.

Cahiliye devrinde bir erkek, akrabasından ölen birinin malına vâris olduğu gibi, onun karısına da vâris olabiliyordu. Bunu isterse mehir vermeksizin kendine ya da mihrini almak suretiyle başkasına nikâhlayabiliyordu. O kötü âdet, bu âyetle yasaklanmıştır.

  1. Eğer eşinizi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, önceki hanımınıza yükler dolusu mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın! (Ve hele ona fuhuş yaptı diye) iftira ederek ve apaçık bir vebal yüklenerek verdiğinizi geri almanız olacak şey midir?

Cahiliye döneminde karısını boşamak isteyen kimse onun mehir bedelini ödememek için ona iftira atar ve onun başkalarıyla fuhuş yaptığını iddia ederdi. Bu âyetle Allah Teâlâ, sadece dünya menfaatini önceleyen böylesine iğrenç bir ahlaksızlığı şiddetle yasaklıyor.

  1. (Karı-koca olarak) kendinizi birbirinize adadıktan ve eşiniz sizden sağlam bir taahhüt aldıktan (nikâh kıydıktan) sonra verdiğinizi (hangi yüzle) geri alacaksınız?

Bu âyet, “Kendinizi birbirinize adadıktan sonra” ifadesiyle, birbirine gönül vermiş, birbirinin mahremiyetine girmiş, dert ve sıkıntılara birlikte göğüs germiş, âdeta bir bütün olmuş iki hayat arkadaşının birbirini anlayıp hoş görmesi uyarısında bulunarak erkeğin aklını başına devşirmesini istiyor.

  1. Geçmişte (cahiliye döneminde olanlar) bir yana, babalarınızın (veya dedelerinizin) daha önce evlenmiş (ya da zina etmiş) olduğu kadınlarla evlenmeyin! Zira bu bir hayasızlıktır, utanç verici bir iştir ve kötü bir gelenektir.

Bu âyet, babanın daha önce evlenip boşandığı kadınlarla çocuklarının evlenmesine yasak getiriyor. Bu kadınlar biyolojik anlamda ana olmasalar da babanın eşi olmaları hasebiyle ana konumunda oldukları için Allah böyle bir evliliği uygun görmüyor. Araplarda hâkim olan evlenme çeşidi, erkeğin kendi kabilesi veya aşiretinden bir kadınla evlenmesidir. Dolayısıyla bu noktada birçok edebe mugayir problemle karşılaşan İslam, cahiliyedeki bu tür geleneklere devrim niteliğinde düzenlemeler getirmiştir.

  1. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkardeşleriniz, kayınvalideleriniz, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan (ve koruyuculuğunu üstlendiğiniz) üvey kızlarınız (ile evlenmeniz) size haram kılındı. Eğer onların (analarıyla) gerdeğe girmemişseniz (o kızlarla evlenmenizde) size bir engel yoktur. Kendi sulbünüzden olan (öz) oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikâhınız altında bulundurmanız yine size haram kılındı. Fakat geçmişte olanlar geçmişte kalmıştır. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

“Analarıyla gerdeğe girmemişseniz onların kızlarıyla evlenebilirsiniz” ifadesi, bir erkeğin nikâhlayıp da kendisiyle zifafa girmeden boşadığı kadının başkasından olma kızıyla evlenmesini anlatmaktadır. Yoksa anası nikâh altında olup da henüz zifafa girilmemiş olan kadının kızıyla evlenmek anlamında değildir.

“Geçmişte olanlar hariç” ifadesi, Kur’an’ın hükmü gelmeden önceki zamanı yani Cahiliye dönemini ve İslam’ı kabul etmeden önce bu fiili işleyenlerin durumunu anlatmaktadır. Yani onlara bir sorumluluk yoktur.

  1. (Savaş esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna olmak üzere evli kadınlar (da size) haram kılındı. (İşte bütün bunlar) Allah’ın size farz kıldığı yazılı hükümlerdir. Bunlardan başkasını, namuslu-iffetli, zinadan kaçınarak mallarınızla (mehir verip) istemeniz size helal kılınmıştır. O halde onlardan hangisinden (nikâh akdiyle) yararlandıysanız, mehrini takdir edildiği şekilde verin. Takdir edildikten sonra karşılıklı rıza ile anlaşmanızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah bilendir ve yegâne hikmet sahibidir.

Âyette geçen “muhsenat” kelimesi, evli, iffetli ve hür kadını ifade eder. Hür ve iffetli bir kadının iffetli bir erkekle hayatlarını birleştirmesi nikâhla resmiyet kazanır. Bu birliktelik ailenin temelini oluşturur. Nitekim insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri de “aile” olmasıdır. Aile, kanla ve mukabele ile bireyleri birbirine bağlanmış aralarında hukuki münasebetler olan tabii bir toplumdur. Hayvanlar sadece ürer ve çoğalırlar ama insanlar nikâh akdiyle önce aile olurlar, sonra da üreyip çoğalarak toplumu oluştururlar. Nitelikli bir toplumun oluşması, o toplumu meydana getiren ailelerin nitelikli olmasına bağlıdır.

  1. Sizden kim iffetli, hür ve mü’min kadınlarla evlenecek güce sahip değilse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınızdan/cariyelerinizden alsın. Allah imanınızı en iyi bilendir. Siz mü’minler hep birbirinizden sayılırsınız. O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen, namuslu yaşamakta olan cariyeleri sahiplerinin izniyle nikâhlayınız, mehirlerini de güzelce veriniz. Eğer evlendikten sonra zina işlerlerse kendilerine özgür kadınlara verilecek cezanın yarısını uygulayınız. Bu (cariyelerle evlenme izni), içinizden (zinaya sapmak yoluyla) günaha gireceklerinden korkanlara tanınan bir imkândır. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok affedici, çok merhametlidir.

Bu âyette, hür kadınlarla evlenecek imkâna sahip olmayan ve aynı zamanda bekârlıktan kaynaklanan baştan çıkarıcı dürtülerin etkisinde bulunan kişilere cariyelerle evlenmek öneriliyor. Çünkü cariyelerin mehri hüre nazaran daha düşüktür. Ancak cariyeler başkalarına ait oldukları için onlarla evlenmenin bazı mahzurları olabilir.

Zina eden cariyelere, hür kadına uygulanan cezanın yarısının tatbik edilmesi; cariyelerin hukuki disiplinden uzak, adabı muaşeretten mahrum, sosyal hayattan yoksun ve ahlaki eğitimden nasipsiz olmalarındandır.

İslam’da köle ve cariyenin tek asli kaynağı savaştır. Dolayısıyla bugün bu müessese tarihte olduğu gibi işlememektedir. Cariyelerle evlilik konusunu tarihteki toplumların aile yapılarını tanımadan, sosyo-ekonomik düzeylerini bilmeden, psikolojik ihtiyaçlarını araştırmadan, kültürel altyapılarını soruşturmadan, yaşam koşullarını tetkik etmeden, hayata ve dünyaya bakışlarını değerlendirmeden İslam’ın bu konudaki hükmünü anlamak zordur.

  1. Allah, size bilmediklerinizi bildirmek, sizi sizden önceki (iyi kimse)lerin (onurlu) yollarına iletmek ve tevbelerinizi kabul ederek günahlarınızı bağışlamak ister. Çünkü Allah, her şeyi en iyi bilendir, (sizin yararınız için) en uygun hüküm verendir.

Âyette geçen “öncekilerin yolları”ndan kasıt, Allah’ın ortaya koyduğu yasaların Hz. Peygamber’den önceki ümmetler tarafından uygulanış şeklidir. İlk insandan son insana uzanan bir hayat düsturu, yaşam biçimi vardır ve bu da bütün ilhamını Allah’ın yönergelerinden almaktadır. Bu yönergelerin pratik hayatta tatbikinde zaman zaman şartlara göre esneklikler görülse de temeli ve ana sütunları itibarıyla asla değişmezler. Prensip itibarıyla ilkeler ve amaçlar aynıdır, hedefler süreklidir ve hedefteki varlık insandır ve gaye de insanın saadetidir.

  1. (Ey inananlar!) Allah, sizin tevbenizi kabul etmek ister. Fakat arzu ve şehvetlerini ilahlaştıranlar ise sizin (kendileri gibi) büsbütün sapıklığa düşmenizi isterler.
  2. Allah yükünüzü hafifletmek ister, zira insan (sabır ve metanet bakımından) zayıf yaratılmıştır.
  3. Ey inananlar! Birbirinizin mallarını (hırsızlık, gasp, kumar ve faiz gibi) haksız yollarla yemeyin. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise elbette meşrudur. Sakın kendinizi öldürmeyin (mahvetmeyin)! Allah size pek merhametlidir.

“Kendinizi öldürmeyin” ifadesini, “kendi canınıza kıymayın” ya da “birbirinizi öldürmeyin” şeklinde almak yerine ayetteki anlam bütünlüğünden yola çıkarak, “birbirinizin mallarını haksız yere yiyerek toplum hayatınızı yaşanmaz hale getirmeyin, ömrünüzü mahvetmeyin” şeklinde yorumlamak daha doğru olur çünkü ayetin sonundaki “Allah size pek merhametlidir” cümlesi de bunu doğrular niteliktedir. Yani birbirinizin malını haksız yollardan yemez de ticari yollarla kazanmaya çalışırsanız Allah da size yardım eder ve istediğiniz bereketi verir.

  1. Kim haddi aşarak ve düşmanca bir tavırla (gayri meşru yollarla) insanların malını yiyerek olursa, Biz onu ateşe atarız. Bu, Allah için çok kolaydır.
  2. Eğer uzak durmanız emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin (diğer küçük) kusurlarınızı da örteriz ve sizi bereket ve nimet dolu bir yere yerleştiririz. Bkz. 42/37, 53/32

Allah’ın, yapılmasını yasakladığı her şey günahtır. İslam’da günahlar nitelik açısından “büyük günahlar” ve “küçük günahlar” diye iki kategoride ele alınır. Farzların icra edilmemesi, şirk, sihir, haksız yere öldürmek, zina, kumar, hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, aldatmak, yalan, iftira, gıybet ve insanlarla alay etmek büyük günahtır. Büyük günahlar dışında kalan mekruhlar ise küçük günahlar olarak değerlendirilir. Aslında küçük ya da büyük her işlenen günahta Allah’a karşı bir saygısızlık vardır. İşlenen günahlar büyük olmasa da kartopu gibi, işlendikçe ve çoğaldıkça büyüyeceği için güzel ve faydalı amellerle, tevbe ve istiğfarla temizlenmeleri gerekir.

  1. Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı (çalışmakla elde edilmeyen) birtakım nimetleri (boş kuruntularla) arzu edip durmayın. Erkekler de kendi kazandıklarından bir pay alacaklar, kadınlar da kendi kazandıklarından bir pay alacaklar. Çalışın da Allah’ın ihsan ve ikramından isteyin. Şüphesiz ki Allah, (her hak sahibine hakkını vermesini) en iyi bilendir. Bkz. 16/71

Bu ayet, erkeğe mirastan kadının iki katı pay verilmesi, şahitlikte bir erkeğin yerine iki kadının geçmesi konusunda Hz. Peygambere “kadınların durumu amelde de böyle mi olacak yani bir kadın bir iyilik yaptığı zaman ona erkeğin yarısı kadar mı mükâfat verilecek?” sorusu üzerine nazil olmuştur.

  1. (Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) vârisler kıldık. Kendileriyle yeminleştiğiniz kimselere hisselerini veriniz. Doğrusu Allah her şeyi bir şahit olarak gözetlemektedir.

“Yeminleştiğiniz kimseler” cahiliye devrinde âdet olan, bir adam başka biriyle kardeş olmak, birbirine arka çıkmak üzere anlaşır ve böylece birbirlerinin mirasına da vâris olurlardı. İlk zamanlar Kur’an bu geleneğe izin vermişti. Ancak daha sonraki zamanlarda bu durum istismar edilince Enfâl sûresinin 8/75. âyetiyle mirasa vâris olabilmek için yakın akrabalık şartı getirildi.

  1. Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine (doğal ve ilahi iradenin tecellisi gereği) üstün kılması ve mallarından (aile efradına) harcaması (ve ailenin sorumluluğunu üzerine alması) sebebiyle erkekleri kadınların yöneticisi ve koruyucusu kılmıştır. Dürüst ve erdemli kadınlar, gerçekten Allah’ın koruduğu (ve korunmasını emrettiği) namuslarını, aile içi mahremiyetlerini koruyan sadık ve itaatkâr kadınlardır. Kötü niyetlerinden ve (yuvanızın yıkılmasına sebep olabilecek) çirkin davranışlarından korktuğunuz kadınlara gelince; onlara (kendilerini düzeltmeleri için önce) öğüt verin; sonra (uslanmazlarsa ilginizi azaltarak) onları yataklarında yalnız bırakın; (bu da fayda vermez ve edepsizliklerine devam ederlerse) son çare olarak onları (aşırıya gitmemek kaydıyla) dövün. Eğer bundan sonra size itaat ederlerse onları incitmekten kaçının! Şüphe yok ki Allah çok yücedir, çok büyüktür.

“Kavvâm”, “kaim” kelimesinin mübalağa şekli olup geçimi sağlayan, koruyup gözeten, muhafaza eden, yüklendiği sorumlulukları yerine getiren, işleri yürüten, maiyetindekileri idare eden anlamlarına gelmektedir. Fıtrat bakımından varlık yapılarındaki farklılıklardan ötürü bu konularda erkekler kadınlardan daha yetkin olduğu için Allah kadını erkeğin himayesine ve sorumluluğuna bırakmıştır. Bilindiği üzere ailede görevleri bakımından erkek ve kadının farklı yükümlülükleri ve birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları vardır. Ancak ailenin birinci derecede sorumlusu erkektir. Bu, bazı istisnalar dışında dünya genelinde de böyledir. Bu ayet aynı zamanda miras ayetlerinden hemen sonra geldiği için buradan da anlıyoruz ki; erkekler kadınlar üzerine koruyucu ve yöneticidirler. Çünkü erkekler, mallarını eşleri ve aile fertleri için harcamaları sebebiyle mirastan kadınların iki katı pay almaktadırlar. Ayrıca üstünlük gerekçesini sadece geçimi sağlamaya bağlamak da doğru değil çünkü erkekler biyolojik anlamda farklı olduğu gibi fiziksel bakımdan da kadınlara nazaran daha güçlüdür. Tarih boyunca savaşlar hep erkeklerle yapılmıştır, zor ve yorucu işler erkekler tarafından yürütülmüştür, ağır ve bunaltıcı meslekler erkeklerin olmuştur. 21. Asırda bile hala kadın korunan ve korunmaya muhtaç bir varlık olarak görülmektedir. Bunu kanıtlayan yüzlerce örneğe rastlamak mümkün. Bu onun zavallı ve değersiz bir varlık olduğu anlamına gelmez. Allah her iki cinse de farklı alanlarda üstün kabiliyetler vermiştir. Bazı konularda kadın üstün yeteneklere haizdir, bazı konularda da erkek.

Âyetteki “darabe” kelimesine “uzaklaştırmak”, “bırakmak”, “göndermek”, “örnek vermek” gibi farklı anlamlar yükleyenler vardır. Yani “onları geçici olarak evden uzaklaştırın, uslanmaları için onlara farklı örnekler verin, kısa süreliğine evlerine gönderin” gibi. “Darabe” kelimesi Kur’an’da 58 yerde geçer ve bağlamına göre farklı manalara gelse de burada bu kelimeye “dövmek” dışında bir anlam yüklemek, âyetteki anlam bütünlüğünü bozacağı için doğru olmaz. Bunun yerine, âyette bahsi geçen ve dövülebileceğine müsaade edilen kadının durumunu sorgulamak daha doğru olur. Âyette, kötü niyetli ve yuvasının yıkılmasına sebep olabilecek çirkin davranışlar sergileyen kadından söz ediliyor, evliliğe dair sorumluluk taşımayan, iffetini düşünmeyen, ailesinin onurunu ve şerefini ciddiye almayan, yabancı erkeklerle ilişkilerinde ölçüsü bulunmayan kadından bahsediliyor. Kur’an bu tip kadınların ıslahı için bir terbiye metodu ortaya koyuyor ve işe öğütle başlayarak, kadını yatağında yalnız bırakmakla devam ediyor ve birkaç gün geçtikten sonra haddi aşmamak kaydıyla son çare olarak “dövme” cezasını uygun görüyor.

Ayrıca buradaki “nüşûz” kelimesiyle Tahrim 66/10. âyetindeki “haneta” kelimesi muhteva bakımından da birbirine yakındır. Hz. Lût ve Hz. Nuh’un karılarının kocalarına ihanetinden -düşmanlarıyla iş birliği yapmalarından- sonra helak oldukları anlatılmaktadır. Demek Allah’a isyan etmemek kaydıyla kocasına ihanet eden kadın kötü kadındır ve cezalandırılması gereken kadındır. Bilinmelidir ki helak olmak, dövülmekten çok çok daha ağır bir cezadır, dahası imtihanı kaybetmektir.

  1. (Kadın ile kocanın) aralarının (iyice) açılmasından endişe ederseniz, bu durumda erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin. Bunlar, (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da aralarında (barışın yeniden sağlanması için onları) muvaffak kılar. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.
  2. Allah’a kulluk edin ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındaki hizmetçi ve kölelere iyilik yapın. Allah, büyüklük taslayıp böbürlenen kimseleri sevmez. Bkz. 1/4, 9/31, 51/56
  3. Onlar ki hem cimrilik ederler hem de insanları cimriliğe teşvik ederler ve (infak etmemek için) Allah’ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizlerler. Biz de (bu) inkârcı (nankör)lere, rezil edici ve alçaltıcı bir azap hazırladık.
  4. Onlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve âhiret gününe de (gerçekten) inanmayan kimselerdir. Şeytan kime arkadaş olursa, o ne kötü bir arkadaştır. Bkz. 2/264, 8/47, 107/6
  5. Allah’a ve âhiret gününe inansalar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerinden (gösteriş yapmadan) infak etselerdi ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyla bilendir.
  6. Şüphesiz ki Allah, (hiç kimseye) zerre kadar haksızlık etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir. Bkz. 6/160, 27/89, 28/84
  7. (Hesap günü) her ümmetten haklarında tanıklık edecek bir şahit (resûl) getirdiğimiz ve seni de bu ümmete karşı şahit olarak getirdiğimiz zaman, bakalım (o inkârcıların) halleri ne olacak? Bkz. 16/89, 39/69

Peygamberler Allah’ın dinini insanlara tebliğle yükümlüdür. Bütün peygamberler ümmetlerine aynı iman esaslarını getirmiştir. Kur’an’ın bize öğrettiği üzere hayat, devamlı ve organik bir süreçtir. Bölgesel ve sosyal şartlara göre uygulamalar (şeriatlar) değişse de ahlaki prensipler temelde değişmemektedir. Son peygamber olan Hz. Muhammed gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin getirdiği ilahi öğretileri ihtiva eden en kapsamlı kitaba (Kur’an’a) muhatap olmuş ve İslam dininin tamamlanmış son şeklini tebliğ etmiştir. Peygamberlerin muhatap olduğu toplumlar, peygamberlerine inanmak ve tebliğ ettiklerine uymak zorundadır. Bu konuda en büyük şahitleri hiç şüphesiz kendileriyle beraber yaşayan peygamberlerdir. Bu bakımdan hesap gününde gerekli görüldüğü taktirde bütün ümmetler için peygamberler tanık durumunda olacaktır. Hz. Muhammed’in tanıklığına örnek olarak Furkan suresi 25/30 ayeti gösterebiliriz: “Resul (Muhammed) de (o gün): “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış bir şey haline getirdi” diyecek.

  1. Allah’ı inkâr edip Resûl’e itaatsizlik yapanlar, o gün toprağın kendilerini yutmasını isteyecekler ama (onlar) olup biten hiçbir şeyi Allah’tan gizleyemeyecekler.
  2. Ey inananlar! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye (kendinize gelinceye) kadar, bir de -yolcu olmanız müstesna- cünüpken gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut herhangi biriniz tuvalete gidip ihtiyaç giderdikten sonra veya kadınlarınızla birlikte olup su da bulamamışsanız pak bir toprakla teyemmüm edin, (toprağı) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah çok affedendir, çok bağışlayandır.

“Ne söylediğinizi bilinceye kadar” ifadesi, namazın çok dikkatli ve bilinçli eda edilmesi gerektiğini anlatmaktadır. Sarhoşken yani kişi ne dediğini ve ne istediğini bilmezken namaza durmasının bir anlamının olmayacağı vurgulanmaktadır. İnsan, namazda kimin huzurunda olduğunu, okuduklarının ne anlama geldiğini ve huzurunda durduğu yaratıcısıyla neleri konuştuğunu, O’na hangi konularda söz verdiğini, O’ndan neleri istediğini bilmelidir. Aksi taktirde namaz, sadece cehennem korkusuyla ya da cennet arzusuyla eda edilmiş olur ki bu namazın insanı kötülüklerden alıkoyması ve müspet manada insan davranışlarında etkili olması düşünülemez. Allah’ın istediği namaz da bu değildir zaten. Müslüman namazın her rekâtında; “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” diye Allah’a söz verdiğini bilecek ki kendisi gibi aciz varlıklara ve sahte otoritelere kulluk etmesin, onlardan medet ummasın! Namazda “Bizi, duygularımızla, ihtiyaçlarımızla, eğilimlerimizle birebir örtüşen, varlık kanunlarıyla tam bir uyum içinde olan o dosdoğru yola, yani İslâm’a ilet” diye dua eden kişi bunu hatırlayacak ki namazdan sonra İslam’a uymayan, Kur’an’ın getirdiği evrensel ahlak değerlerle örtüşmeyen davranışlar sergilemesin. Namazı, ahlaktan yoksun insanın Allah’ın rahmet kapısının önünde içi boş bir ritüel yapması değil, İslâm ahlakıyla tekâmül etmiş Müslümanın Allah’la hasbıhal etmesi olarak görsün.

  1. Şu kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar (mal, servet, şöhret peşinde din istismarına yönelip) sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar. Bkz. 2/109, 3/99, 186, 4/44

Kitaptan pay verilmesi demek: ilim sahibi olmak anlamındadır ve bu ilim sahiplerinin çıkar ve menfaatleri uğruna hem kendisini hem de etrafındakileri basit çıkarlar uğruna felakete sürüklememesi, hakkı batıl, batılı hak gibi göstermemesi gerektiği ifade ediliyor.

  1. Allah (sizin gerçek dostlarınızı ve) düşmanlarınızı sizden çok daha iyi bilir. Koruyup gözeten olarak Allah (size) yeter. Bir yardımcı olarak da Allah (size) yeter.
  2. Yahudilerin bir kısmı, (Tevrat’taki) kelimelerin anlamını çarpıtırlar. Sözleri asıl bağlamından koparıp tahrif ederek, “İşittik ama karşı çıkıyoruz!” ve “Dinle, dinlemez olası!” ve “Asıl sen bize kulak ver (bizim çobanımız ol ey Muhammed)!” derler. Böylece dilleriyle oyun oynarlar ve (sahih) itikadın yanlış olduğunu ima etmeye çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece “İşittik ve itaat ediyoruz!” ve “Bizi dinle, bize katlan (organize edip yönet)!” deselerdi, gerçekten bu onlar için daha hayırlı ve daha dürüstçe bir davranış olurdu. İşte Allah inkârları (ve isyanları) yüzünden onlara lanet etmiştir. Onların ancak pek azı inanır. Bkz. 2/104, 3/78, 5/13

“Râine”, Bakara suresinin 104. ayetinde de olduğu gibi “i” harfinin kesresini azıcık uzatmakla yani “î” yapmakla anlamı değişen bir kelimedir. Normal okunuşla “Lütfedip dinle” anlamı taşıdığı gibi “î” yi uzatarak hakaret anlamında “dinle, dinlemez olası, çoban ol” gibi anlama da gelir. Medine Yahudilerinden bazıları Peygamber Efendimizle konuştukları zaman, kelime oyunları yaparak “bizi gözet” anlamına gelen “râinâ” kelimesindeki ayının kesresini biraz uzatarak “râîna” şeklinde okur ve “Bizim çobanımız ol, dinlemez olası!” anlamına gelen şekle sokarlardı. Bu şekilde laubali tavırlarıyla Hz. Peygamberle alay etmeye çalışırlardı. Bu ayet, o günün Yahudilerinin bu yaptığının ne kadar çirkin bir iş olduğu ve bu tavırlarından dolayı lanetlendikleri ifade edilmektedir.

  1. Ey geçmişte kendilerine kitap verilenler! Ümitlerinizi boşa çıkarmadan ve onları sona erdirmeden ya da cumartesi yasağını çiğneyenleri lanetlediğimiz gibi lanetlemeden yanınızda bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir. Bkz. 2/65, 4/154 ve dipnot, 7/163, 16/124
  2. Allah, kendisine ortak koşulmasını (başkalarının ilahlaştırılmasını) asla bağışlamaz. Onun dışında, (iyi niyet ve amellerine bakarak) dilediği kimsenin günahını bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. Bkz. 4/116, 5/72, 22/31

Gerek varlık âlemindeki düzen ve disipline, gerek insan bünyesindeki maddi ve manevi mucizelerin sınırsızlığına, gerekse Allah’ın mutlak birliğinin ve benzersizliğinin Hz. Peygamber’in getirdiği öğretilerle ve örnekliğinin sürekli vurgulanmasına rağmen Allah’tan başka varlıklarda tanrısal özellikler bulunduğunu vehmeden, Allah’la arasına vasıtalar koyan ve Allah’ın tasarruf yetkisini onlarla paylaşan kişi müşriktir.

  1. Şu kendilerini temize çıkaranları (günahsız görenleri) görmüyor musun? Oysa Allah dilediği kimseyi (iyi niyet ve faydalı çalışmalarından dolayı) arındırır, fakat hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz.

İnsan hayatı boyunca yaptıklarının yanı sıra yapması gerektiği halde yapmadıklarından da sorumludur. Dolayısıyla kendisini günahsız görme yetkisinin olmadığı, değerlendirmeyi sadece Rabbimizin yapacağı ifade edilmektedir.

  1. Bak Allah’a karşı nasıl yalan uydurup iftira ediyorlar. Bu, apaçık bir günah olarak (onlara) yeter.

“Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” (Maide, 5/18), “Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir” (Bakara 2/80), “Biz (Allah’ın) salih kullarıyız” (Bakara 2/11), “Cennete ancak Yahudi veya Hıristiyan olan girebilecektir” (Bakara 2/111). Bu ayetlerde de görüldüğü gibi “Allah bizi ayrıcalıklı bir millet olarak seçip yüceltmiştir ve ne yaparsak yapalım, bizi asla cezalandırmayacaktır!” şeklindeki söylemleriyle yalanlar uydurup Allah’a iftira atıyorlar.

  1. Kendilerine ilahi kelamdan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar, cibt’e (hükmüne kayıtsız şartsız boyun eğdikleri kişilere) ve tağut’a (ilahi kanunlara aykırı hükümler veren azgın güçlere) iman ediyor ve sonra da mü’minlerden daha doğru yolda bulunduklarını söylüyorlar.

“Cibt” put, büyücü, şeytan ya da hiçir gücü ve özelliği olmadığı halde kendisine güç vehmedilen şeydir. “Tağut” ise, azgın, sapkın, zorba, kötülük önderi, haddini aşan, Allah’ın emirlerinin karşısında olan, insanlara kaba kuvvetle hükmetmeye çalışan kişi ya da düzen demektir.

Medine’den gelen Yahudiler müşriklere güven vermek ve Müslümanlara karşı bir ittifak oluşturmak için müşriklerin komutanı Ebu Sufyan’a, “Allah için söylenecekse, siz hakka Muhammed’den daha yakınsınız.” diyerek inançlarını bile ayaklar altına alıyorlardı. Yeter ki Müslümanlara zarar verilsin, İslam’ın yayılması engellensin ve Muhammed’in varlığı ortadan kalksın… Gaye ve amaçları bu yöndeydi.

  1. Bunlar Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık onun için hiçbir yardımcı bulamazsın.
  2. Yoksa onların (Allah’a ait olan) mülkte hisseleri mi? Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdek kırıntısı bile vermezlerdi.
  3. Ya da Allah’ın insanlara cömertçe sunduğu nimet ve bol ihsanına karşı haset mi ediyorlar? Oysa Biz İbrahim ailesine (ki sen de o nesildensin) vahiy ve hikmet vermiş (kitaptaki bilgileri pratik hayatta uygulama yeteneği) bahşetmiş ve onlara güçlü bir hükümranlık vermiştik.
  4. Onlardan (Yahudilerden) kimi ona (Muhammed’e) inandı, kimi de (bu İsrailoğullarından değildir diyerek) ondan yüz çevirdi. Onlara ceza olarak cehennem yeter.
  5. Mesajlarımızı inkâr edenleri zamanı geldiğinde ateşe mahkûm edeceğiz. Derileri her yanıp döküldüğünde yerlerine taze deri yaratacağız ki azabı (tam olarak) tadabilsinler. Şüphe yok ki Allah mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Bkz. 20/74, 25/14, 87/13
  6. İman edip de erdemli davrananları ise içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Onlar için orada tertemiz eşler/arkadaşlar vardır. Onları orada (keyif ve mutluluk içinde yaşamlarını sürdürecekleri) koyu (tatlı) bir gölgeye eriştireceğiz.  Bkz. 2/25, 3/15 ve “eşler/arkadaşlar” la ilgili dipnot.
  7. Allah size, mutlaka emaneti (ve işleri) ehil ve emin kimselere vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adalet (ve hakkaniyet)le hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir. Bkz. 16/90

Emanet; birşeyin ya da işin sorumluluğunu ve yetkisini geçici olarak birine vermektir. Konusu ve alanı ne olursa olsun sosyal, ekonomik, siyasi, ticari yükümlülükler buna dahildir. Emanette liyakat çok önemlidir. Basit ve ehemmiyeti düşük küçük şahsi işlerde bile insan liyakat ararken kendi geleceğini ve toplumların istikbailini doğrudan ilgilendiren idari, siyasi ve ekonomik anlamda yöneticileri seçerken ya da atarken neden hassas davranmaz?

Adalet; eşit davranmak, hakkı teslim etmek, herşeyi yerli yerine koymak demektir. Özet bir ifade ile nizamı âlemdir adalet. Adaletin olmadığı yerde sefalet olur, anarşi olur, terör olur, savaş olur. Onun için adaletin tesisiyle ilgili görev alacak kişilerin seçimi ve ataması da o derece mühimdir. Bir sonraki ayette “otorite emanet edilmiş olanlara itaat” emrediliyor. Liyakatsiz ve ehliyetsiz birine itaat etmek de zulümdür. Onun için atamalarda ve seçimlerde sorumluluk çok büyüktür. Aksi taktirde yapılan zulme de ortak olunmuş olunur.

Ayetin nüzül sebebi: Miladi 630 Yılında Mekke fethedildiği zaman, Kâbe’nin kilidi Osman b. Talha’da bulunuyordu. Osman b. Talha kilidi Hz. Peygamber’e vermek istemeyince Hz. Ali zorla alarak Kâbe’nin kapısını açtı. Daha sonra Hz. Muhammed’in amcası Hz. Abbas kilidin ve Kâbe’nin bakıcılığının kendisine verilmesini istedi. Hz. Peygamber bu konuda henüz kararını vermemişken bu âyet nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Ali kilidi Osman b. Talha’ya geri iade etti ve kendisinden de özür diledi. Bu olayı yaşayan Osman b. Talha da Müslüman oldu.

Bu ayet hepimizi ilgilendirdiği gibi en çok hisse çıkarması gereken kişiler ülkeleri ve toplumları yönetenlerdir!

  1. Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Resul’e de itaat edin ve aranızdan kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara da (itaat edin). Eğer Allah’a ve âhiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Resul’üne götürün (onları Kur’an ve sünnetle çözün). Bu (sizin için) en hayırlısıdır ve sonuç olarak da en iyisidir. Bkz. 2/132

İslam terminolojisinde, kendisine tabi olanlara rehber olan Hz. Muhammed’in hayat tarzı “sünnet” olarak ifade edilmiştir. Vahiy ile şekillenen Hz. Peygamber’in sünneti her türlü şüphe ihtimalinden uzak bir kesinlik ortaya koyduğu takdirde Kur’an ile tam bir hukuki bağlayıcılık taşır. Onun için Kur’an’la çelişen ve vahye ters düşen hiçbir söylem hadis olamaz ve hiçbir hayat tarzı da sünnet olarak lanse edilemez. Allah Kur’an’da; bir konuda açık ve net hükmünü koyduğu halde “…ama bu konuda Hadis-i Şerifte şöyle buyuruyor…” demek İslam’ı bölmektir ve Hz. Muhammed’i Allah’ın önüne geçirmektir. Yani peygamberimizden olduğu iddia edilen bir söz Kur’an’a uygunsa hadis diyebiliriz aksi durumda gerçek değildir, bilakis peygamberimize atılmış bir iftiradır.

  1. (Ey Resul!) Sana (indirilen Kur’an’ı) ve senden önce indirilen (kitaplara söz) inandıklarını iddia eden, (ama öte yandan) şeytani güçlerin hâkimiyetine teslim olmakta beis görmeyenlerin farkında değil misin? Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. Bkz. 2/256, 5/49, 16/36

Bu âyet, Medine’de kendisini Müslüman gösteren bir münafık ile bir Yahudi arasındaki anlaşmazlık üzerine nazil olmuştur. Yahudi anlaşmazlığın çözümü için Hz. Muhammed’in hakemliğini, münafık ise Yahudi olan Ka’b b. Eşref’in hakemliğini istemişti.

Âyette geçen “tağut” kelimesi, Allah’ın koyduğu sınırları aşan, insanları Allah’tan alıkoyan kişi ya da güç için kullanılmıştır. Şeytana “tağut” denmesi de bunun içindir. Eğer birileri insanları Allah’tan uzaklaştıracak planlar yapıyorsa, Hz. Peygamber’i devre dışı bırakacak yollara başvuruyorsa, Kur’an’ı hayatın dışına itecek girişimlerde bulunuyorsa o kişiler “tağut”olarak anılır.

  1. Her ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Resûl’e gelin!” denilse, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

Bu âyet, Hz. Peygamber zamanında şeytani güçlerin hâkimiyetine teslim olup da Haktan uzak duran münafıkları anlatsa da Kur’an’ı anlamaya yanaşmayan, onu ölçüt ve referans olarak almayan günümüz tipik Müslümanlarını da tarif etmektedir. Nitekim Müslümanların çoğu sarayın içinde ikamet etmek varken kapısında bekleyen evsizler gibi Kur’an sarayının kapısında el pençe duruyor ama içinde yaşamayı düşünmüyor yanı sayfasını kapağın öpüp başına koyuyor, mushafını duvara asıyor ama içindekiyle tanışmayı akıl edemiyor. Kur’an’da 6236 ayet varsa, bu kadar muhatabın var demektir. Bu muhatapların fotoğrafına bakarak Müslümanlık olsaydı, Allah Kur’an’ı 23 senede değil de bir defa da “albüm” olarak gönderirdi. Kur’an ziyafeti” diye insanlar merasimlere davet ediliyor fakat mesajı anlamak yerine sadece “lafız tilaveti” yapılıyor. Kur’an’daki hayatımızı birebir ilgilendiren mesajların beynimize kazınması ve yüreğimize nüfuz etmesi gerekirken, sadece lafız tilavetiyle duygulanarak ve gözyaşı dökerek Kur’an’dan istifade ettiğini zanneden, maalesef büyük bir gelenekçi kitle mevcut.

  1. Peki, nasıl oluyor da kendi elleriyle işledikleri (kötülükler) yüzünden başlarına bir musibet gelince sana koşarak: “Biz sadece iyilik yapmak ve uzlaşma sağlamak istemiştik” diye Allah’a yemin ediyorlar. Bkz. 2/95, 5/52
  2. Halbuki onlar, kalplerinde olan (yalan)ı Allah’ın bildiği kimselerdir. O halde sen onları kendi hallerine bırak. Ama yine de onlara öğüt ver(meye devam et) ve kendi durumlarıyla ilgili (nefislerini ikna edici) tesirli söz(ler) söyle!
  3. Biz, bütün peygamberleri Allah’ın izni (emri) ile kendilerine sadece itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar (günah işleyip) kendilerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve resûl de onların bağışlanması için dua etseydi, Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu elbette göreceklerdi. Bkz. 3/152, 58/12

Âyette geçen “Allah’ın izniyle” ifadesi, “Allah’ın yardımıyla” ya da “Allah’ın emriyle” şeklinde anlaşılmalıdır.

  1. Hayır (onların zannettiği gibi değil), Rabbine andolsun ki onlar, aralarında anlaşmazlığa düştükleri her konuda seni hakem tayin etmedikçe ve sonra da senin kararına kalplerinde hiçbir burukluk (ve şüphe) duymaksızın tam anlamıyla teslim olmadıkça, gerçekten iman etmiş olamazlar.

Bu âyet, Hz. Peygamber’in Allah’tan aldığı vahiy ile Kur’an mesajını yaşanılır kılmak amacıyla verdiği emirlere her Müslümanın kayıtsız şartsız uymak zorunda olduğunu göstermektedir. Hz. Muhammed’in sadece peygamberliğine inanmakla yani şehadet getirmekle, onun hayata geçirdiği inanç, düşünce ve ahlaki değerleri tatbik etmek aynı şey değildir. Bir kişi Hz. Peygambere inanıyorsa, ona tabi olmak ve hayatını ona göre inşa etmek zorundadır.

  1. Eğer Biz onlara (Allah yolunda savaşarak): “Canlarınızı feda ediniz” ya da (zulmün ve haksızlığın hâkim olduğu) “yurtlarınızdan çıkınız” diye emretmiş olsaydık, pek azı dışında, bunları yapamazlardı. Oysa onlar, kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, bu kendileri için daha iyi olurdu ve onları (imanlarında) daha dirençli kılardı.

Bugün Allah için hayatını ortaya koyarak yurdunu terk edebilecek yiğitlere rastlamak zor olsa gerek. Allah hicretin zorluğuna dikkat çekerek, Kur’an mesajıyla verilen öğüdün tutulması, manevi ve ahlaki değerlere sahip çıkılarak hayatın Allah’ın istediği şekilde disipline edilmesi konusunda uyarıda bulunuyor.

  1. O zaman kendilerine (direktiflerimize uydukları için) elbette katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.
  2. Ve elbette onları dosdoğru yola (ve sonsuz mutluluğa) iletirdik.
  3. Kim(ler) Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebîler, (hakikatten hiç sapmamış) sıddıklar, (Allah yolunda hayatını vakfeden ve canını imanına şahit kılan) şehitler ve (İslam’ın emir ve yasaklarına uyan) salihlerle beraber olacaklardır. İşte onlar ne güzel arkadaştır!
  4. Bu, ihsan ve ikram Allah’ın lütfudur (ve nimetidir). Her şeyi hakkıyla bilen olarak Allah yeter.
  5. Ey inananlar! (Düşmanlarınıza karşı) ihtiyatlı davranın, (duruma göre) bölük bölük veya hep birden savaşa gidin. Bkz. 2/190 ve dipnotu, 22/39 ve dipnotu.

Düşmanlara karşı ihtiyatlı davranmak, savaş siyasetinin bir gereğidir. Zamana ve şartlara göre farklı stratejilerle düşmanın karşısına nasıl çıkılması gerekiyorsa o şekilde çıkılmalı. Toplu halde çıkılması gerekiyorsa toplu halde, küçük gruplar hâlinde çıkılması gerekiyorsa da küçük gruplar hâlinde çıkılmalı ama mutlaka çıkılmalı. Hiç kimse, “Ben Müslüman’ım ama savaşla işim olmaz, dünya zaten geçicidir ben ahiretimi bilirim, haksızlıkları da alır bağrıma basarım, ibadetimle meşgul olur, kulluğumu yerine getiririm” diyemez. Eğer birileri -hangi dinden ve düşünceden olursa olsun, isterse Müslüman kimliğiyle yaşayan bir toplum olsun- dünyanın huzurunu bozuyor, barışı tehdit ediyor, güveni ortadan kaldırıyor, kardeşliği, birliği, dayanışmayı dinamitliyor ve insanların hayat haklarını ellerinden almaya çalışıyorsa, o kimselere karşı savaşmak farzdır.       

  1. İçinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağır davranırlar. Eğer başınıza bir felaket gelirse, “Allah bana lütfetti de onlarla birlikte bulunmadım” derler.

Görüldüğü gibi Allah, en küçük bir detayı bile gözardı etmiyor. Savaş emri alınmasına rağmen uyuşuk davranışlarla geri kalmayı planlayan, pasif ve zayıf iradeli insanların ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Savaştan geri durduğu için etkilenmeyen bu tip insanlar “Allah bize lütfetti de onlarla birlikte bulunmadık” derler, yani Allah’ın emrinden kaçarak geri kalmalarını Allah’ın bir lütfu olarak değerlendirirler. Oysa savaşa katılmamak görünürde bir kurtuluş gibi dursa da böyle durumlardaki kurtuluş aslâ bir nîmet olarak addedilemez. Tam tersine bir külfet olarak, bir hezimet ve musibet olarak değerlendirilir. Çünkü onlar, esas felaketi yaptıkları yüzünden dünyada da ahirette de yaşayacaklardır.       

  1. Fakat Allah’tan size bir lütuf (zafer) ihsan edildiğinde, bu sefer de sizinle kendisi arasında hiçbir dostluk ilişkisi yokmuş gibi şöyle der: “Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarı elde etseydim.”
  2. O halde dünya hayatı yerine âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsın. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülürse yahut (düşmana) üstün gelirse, ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.

Bu âyet hem savaşa katılanlar hem de sair zamanlarda dünya-ahiret dengesini sağlamaya çalışanlar için çok ciddi mesajlar içermektedir. “Dünya hayatı yerine ahireti satın alanlar” ifadesi, ölebileceğini bile bile savaşa katılarak dünyayı ahiret ile takas etmek isteyenler ve haksızlık, zulüm, kötülük karşısında mücadele edenler için kullanılmıştır. Ahirete inanan insanların Allah’a itaatsizlik ederek savaştan kaçması, dindaşlarına ihânet etmesi, ölümden korkması düşünülemez. Çünkü bu insanlar biliyor ve inanıyorlar ki, Allah’ın emrini yerine getirdikleri takdirde öldükten sonraki hayatları dünyadakinden çok daha güzel ve çok daha rahat olacaktır. Âyetin ikinci cümlesindeki, “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülürse yahut üstün gelirse, ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” söylemi bu tezi doğrulamaktadır. Kişi ister öldürülsün isterse gâlip gelerek dünya hayatına kaldığı yerden devam etsin, her iki durumda da mükâfatını fazlasıyla alacaktır. Fazlasıyla diyorum çünkü dünya ile cenneti takas etmiştir. Dünyanın iğreti ve süflî emellerine karşı Allah’ın rızasını talep ederek cenneti kazanmak en kârlı ameldir. Eğer kişi buna inanıyor da hâlâ Allah için cehde zorlanıyor ve çekimser kalıyorsa îmanını gözden geçirmek durumundadır.

  1. Size ne oluyor ki; “Ey Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu memleketten kurtarıp özgürlüğe kavuştur ve rahmetinle bize bir koruyucu ve yardımcı gönder” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna Allah yolunda düşmanla savaşmıyorsunuz?

Savaşa izin verildikten ve Bedir Savaşı için hazırlıklara başlandıktan sonra yine de bazı Müslümanlar korkak davranarak savaşın başlamasına, müşriklerle cenkleşmeye soğuk durdular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil oldu. Burada savaşmak için geri duranlar yadırganıyor. Halkı zalim olan bir toplumun elinden kurtulup özgürlüğe kavuşmanın bir vecibe olduğu anlatılıyor. Demek zulme uğrayanların sadece Allah’a dua etmesi yetmiyor, zulmü durduracak çalışmalar yapması ve bunun için gerekirse düşmanla savaşmaya kadar her şeyi göze alması gerekiyor.          

  1. İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkârcılar da (Allah’ın direktiflerinden uzaklaştıran, kendi isteklerini hâkim kılmak isteyen) tağut yolunda savaşırlar. O halde (ey inananlar!) siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın tuzağı ve hilesi zayıftır.

İnsan için iki yol vardır: Biri Allah’ın yolu, diğeri şeytanın yoludur. İnananlar, insanca yaşamak için gerektiğinde Allah’ın yolu için savaşmaktan geri durmazlar. İnkârcılar ise âyetin ikinci cümlesinde ifâde buyrulduğu gibi “Tağutun yolunda savaşırlar.” Yani onlar da nefsin ve şeytanın istekleri istikametinde dünyanın düzenini bozmak, hakça yaşamayı engellemek, fitnenin, fesadın egemen olması için mücadele verirler.

  1. (Savaş emri gelmeden önce) kendilerine: “Ellerinizi savaştan çekin, namazı ikame edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Savaş üzerlerine farz kılınınca içlerinden bir topluluk, Allah’ın azabından korkar gibi hatta daha çok korkarlar ve “Ey Rabbimiz! Neden üzerimize savaşı farz kıldın, bize biraz daha zaman tanıyamaz mıydın” derler. (Ey Resûl! Onlara) de ki: “Bu dünyanın keyfi ve rahatlığı kısa ömürlüdür. Âhiret ise Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için en hayırlısıdır. Siz zerre (hurma çekirdeğinin lifi) kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.” Bkz. 47/20

Âyette, mağdur olan, haksızlığa uğrayıp hicrete zorlanan ve arkasından malları yağmalanan Müslümanların savaşa istekleri anlatılıyor. Ancak savaş farz kılınınca bu defa da korkuya kapılıyorlar ve “Neden bize savaş farz kılındı?” diyerek çekimser davranıyorlar. Burada insanların garâbeti hayret verici bir şekilde ortaya konuyor. Mekke döneminde müşriklerden işkence ve baskı gören Müslümanlar savaş izni için Allah’tan ruhsat bekliyordu. Yıllar geçtikten ve şartlar savaşı kaçınılmaz hâle geldikten sonra Allah savaşa izin verince, bu defa da Müslümanların bir grubu paniğe ve korkuya kapılarak, sanki savaşı isteyen kendileri değilmiş gibi, “Ey Rabbimiz! Neden üzerimize savaşı farz kıldın?” diyerek dertleniyorlar. Arkasından da “Bize biraz daha zaman tanıyamaz mıydın?” diye soruyorlar. Oysa gerçek mü’minlerin bu şekilde îmanlarıyla çelişen davranışta bulunması doğru değildir. Çünkü zulme uğradıkları için savaş iznini dört gözle bekleyen, kendilerini savunmak, onurlarını korumak ve özgürce yaşamak için Hz. Muhammed’e “Neden savaşmıyoruz?” diye çıkışan kendileriydi. Bu insanlar Hz. Muhammed’in terbiyesinde ve gelen vahyin etkisinde olsa da imanları zayıf olduğu için böyle bir talepte bulunabiliyorlar. Bu davranışların insanî bir davranış olduğunu bilmek ve onları da Hz. Muhammed’in arkadaşlarıdır diye günahsız ve kusursuz düşünmemek lâzım. Zîrâ onlar da insandır ve insan Hz. Muhammed’in arkadaşı da olsa mükemmel değildir.        

  1. Nerede olursanız olun, sağlam yapılı kaleler içinde bulunsanız dahi ölüm size ulaşır. Onlara bir iyilik dokunursa “Bu Allah’tandır” derler. Bir kötülük dokunursa “Bu senin yüzündendir” derler. Onlara de ki: “Hepsi de Allah tarafındandır.” Böyle iken bu topluluğa ne oluyor da kendilerine bildirilen hakikati anlamaya yanaşmıyorlar? Bkz. 33/16, 62/8
  2. (Ey insan!) Başına ne iyilik gelirse Allah’tandır, uğradığın her kötülük de nefsindendir. (Ey Muhammed!) Biz seni insanlara bir resûl olarak gönderdik. Buna şahit olarak Allah yeter.
  3. Kim resûle itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de (itaatten) yüz çevirirse bilsin ki, biz seni onların başına bekçi göndermedik. Bkz. 2/132, 4/59, 48/10

Âl-i İmran 3/32, 132; Nisa 4/59, 69; Maide 5/92; Enfal 8/1, 46; Nur, 24/54; Muhammed 47/33; Mücadile 58/13 ve Teğabun 64/12 ayetlerinde olduğu gibi burada da Allah’a itaatle Peygamber’e itaat aynı karede yer alıyor. Aynı sûrenin 4/80. ayetinde de “Kim Resûl’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur” buyrularak vahyin birinci muhatabı ve uygulayıcısı olan Resûl’e itaatin Allah’a itaatten bağımsız olarak düşünülemeyeceği anlatılıyor. Ancak bu ayetleri; “Allah’a itaat Kur’an’a itaat, elçisine itaat hadislere itaattir” şeklinde anlamak asla doğru olmaz. Çünkü hadis diye peygamber üzerinden meşrulaştırılmak istenen yüzlerce hurafe vardır. Peygamberin Kur’an’la çelişen bir şey söylemesi asla mümkün değildir. Onun için hadislerin Kur’an üzerinden yorumlanması lazım. Allah’ın gösterdiği yolda Peygamber bir elçidir, öncüdür, rehberdir ve modeldir. Ama asla bir kanun koyucu değildir. Bu minvalde Hz. Peygamber’in âlemlere (insanlığa) rahmetin vesilesi olması (Enbiya, 21/107) vahyin birinci muhatabı ve tebliğcisi olmasından kaynaklanmaktadır. Vahyin, muhatapları üzerinde etkili olabilmesi için ayetlerin tebliğcisi ve uygulayıcısı olan Hz. Peygamber’in otoritesinin sağlanması gerekiyordu. Dolayısıyla Allah’ın elçisi ve tebliğcisi olduğu için Allah’a itaatle Hz. Peygamber’e itaat aynı şey sayılmış ve ona itaat etmenin Allah’a itaat olacağı vurgulanmıştır.

  1. Yüzüne karşı “evet” derler. Fakat onların bir grubu yanından ayrıldıktan sonra geceleyin aleyhinde sana verdikleri sözle bağdaşmayan planlar/tuzaklar kurarlar. Hiç şüphesiz Allah onların geceleri kurdukları planları/tuzakları (görüyor ve) kaydediyor. Sen onlara aldırma ve Allah’a güven (çünkü Allah da plan yapıyor). Vekil olarak Allah sana yeter.
  2. Onlar hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişki (tutarsızlık) bulacaklardı.
  3. Onlara İslam toplumunun güvenliğini ilgilendiren veya (mü’minler arasında) korkuya neden olabilecek bir haber ulaşınca onu hemen yayarlar (ortalığı telaşa verirler). Hâlbuki o haberi Resûl’e ya da (kendi) başlarındaki yetkililerine götürseler, elbette işin iç yüzünü araştırıp gerçek mahiyetini anlarlardı. Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uyup gitmiştiniz.
  4. (Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de buna (savaşa) teşvik et! Allah inkârcıların gücünü kırmaya muktedirdir. Çünkü Allah kuvvetçe daha üstün, cezalandırmada da daha şiddetlidir.
  5. Kim bir iyiliğe aracılık ederse kendisi için ondan bir pay/sevap var. Kim de bir kötülüğe aracılık ederse, kendisi için ondan bir pay/vebal vardır. Allah her şeyi gözetip karşılığını verendir.

İnsan sosyal bir varlık olduğu için toplu halde yaşama ihtiyacı duyar. İnsanların oluşturduğu toplumlardan sosyal olaylar, ilişkiler ve olgular ortaya çıkar. Bu ilişkiler etkileşim kalıbı açısından birey-birey ilişkisi, birey-grup ilişkisi ve grup-grup ilişkisi olarak kendini gösterir. Sosyal ilişkiler dinamik bir özelliğe sahip olduğu için değişirler. Toplumdaki değişmelerde çevre ve teknoloji faktörü etkili olsa da en önemli rolü kültür faktörü oluşturur. Bu da bireyin ve toplumun yapısında hızlı bir şekilde tezahür eder. Bu değişim sürecinde bütün bir cemiyeti, dolayısıyla dünyayı etkileyecek olan fert planındaki davranışlar çok önemlidir. Onun için kişi, davranışlarında ve ilişkilerinde bu derin mesajın sorumluluğunu hissetmelidir. Bir sonraki âyette “selama karşılık verin” direktifi de bu bağlamda çok büyük anlam ifade etmektedir. Çünkü selamlaşmak; sevginin, saygının ve barışın topluma yayılmasında önemli katkı sağlar.

  1. Size bir selam verildiği vakit, siz de ondan daha güzel bir selamla karşılık verin yahut aynıyla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını (kaydını) tutmaktadır.
  2. Allah (O’dur ki), O’ndan başka ilah yoktur. (O,) hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizleri muhakkak toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
  3. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz (bazılarınız onları hâlâ savunup duruyor)? Hâlbuki kazandıkları yüzünden Allah onları baş aşağı çevirdi. Allah’ın, sapıklıkta bıraktığını siz mi doğru yola ulaştıracaksınız? Allah kimi (kötü niyetinden ve eyleminden dolayı) sapıklıkta bırakırsa, sen onun için bir çıkış yolu bulamazsın. Bkz. 6/39, 13/33, 39/23, 42/46

“Allah’ın sapıklıkta bıraktığı” ifadesi, “Allah kullarını saptırır” şeklinde anlaşılmamalı. Allah kulunu saptırmadığı gibi sapmasına rıza da göstermez (Zümer, 39/7). Ancak kul kendi iradesiyle sapmak ister ve Allah da onu sapıklıkta bırakır/saptırır. Allah, sapmayı tercih eden kulların hidayeti için peygamberler göndermiş ve onlara vahiy yoluyla kitaplar, sahifeler indirmiştir. Allah inkârcıların sandığı ya da iddia ettiği gibi kullarının dalalette kalmasını isteseydi peygamberler göndermez, kitaplar indirmezdi.

  1. Onlar kendileri gibi sizin de inkârcı olmanızı arzu ederler. Bu yüzden Allah yolunda hicret etmedikleri sürece onlardan hiçbirini dost edinmeyiniz. Eğer düşmanlığa yönelirlerse (ve sizi öldürmek için fırsat kollarlarsa), onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün. Bir daha da onlardan ne dost edinin ne de yardımcı.

“Onlar kendileri gibi sizin de inkârcı olmanızı arzu ederler.” cümlesi, herhangi bir mazereti olmadan Mekke’de kalmayı tercih edip Müslümanlarla beraber Medine’ye hicret etmeyen Müslüman görünümlü münâfıklar için kullanılmıştır. Hz. Muhammed’le birlikte Medine’ye göç eden samimi Müslümanların arkasından Mekke’de kalan bu Müslüman görünümlü münâfıklar, müşriklerle birlikte hareket ederek samimi Müslümanların aleyhinde çalışmalara katılıyorlardı. Müslüman bilindikleri için onların çalışmaları müşriklerden daha tehlikeli ve etkili oluyordu. “Allah yolunda hicret etmedikleri sürece onlardan hiçbirini dost edinmeyiniz.” emrinden anlıyoruz ki, Medine’deki Müslümanların ruhlarında ailesel ve kabilesel ilişki ve bağlar sürmektedir. (Bu ilişkilerde ekonomik çıkarlar da göz önünde bulundurulmuş olabilir.) İşte, Kur’an’ın eğitim metodu bu kalıntıları gidermekte, Müslüman ümmet için ilişkilerini dayandıracağı yeni kurallar belirlediği gibi bu düşüncenin temel kurallarını da yerleştirmektedir. Kur’an onların, ümmet oluşunu aşiret ve kabile, kan ve yakınlık ilişkilerine dayanmadığını bildiriyor. Yani bölgede ve aynı şehirde yaşamanın doğurduğu bağlara yahut ticaret ya da ticaret akışı ekonomik çıkarların belirlediği ilgilere dayanamayacağını, aksine ümmetin akîdeye ve ondan kaynaklanan toplumsal düzene dayanacağını öğretiyordu.   

  1. Ancak sizinle aralarında bir anlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar ve sizinle savaşmaktan veya kendi kavimleriyle savaşmaktan bunalarak size başvuranlar müstesnadır. Hâlbuki Allah dileseydi, onları sizin başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklifinde bulunurlarsa, bu durumda Allah onlara zarar vermenize asla razı olmaz.

Âyette kendilerinden bahsedilen kimseler, Medine dışındaki münafıklardır. Bunların bir kısmı Mekke’de kalıp müşriklerle iş birliği yapmışlar, bir kısmı Müslümanlarla aralarında “saldırmazlık antlaşması” bulunan toplumlara sığınmışlar, diğer bir kısmı ise tarafsızlığı ve savaşmamayı tercih edip Müslümanlarla iyi geçinmek istemişlerdir. Birinci kısımda anlatılanlar 4/89. âyette ifade edilenlerdir. Son iki kısımda anlatılanlar ise bu âyette zikredilenlerdir.

  1. Bir de hem sizden ve hem de kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka kimselere rastlayacaksınız. Bunlar ne zaman fitneye (şirke veya inananlarla savaşmaya), bozgunculuğa itilseler ona canla başla atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmaz ve size barış teklifi getirerek savaştan (ve sizi öldürmeye yeltenmekten) geri durmazlarsa onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün. Onlara karşı size apaçık bir yetki verdik. Bkz. 2/191, 9/5, 47/4

Bu ayet, Hz. Muhammed’e Müslüman olduklarını söyleyerek kendilerini güvence altına almak isteyen ancak müşriklerle beraber olduklarında putlara taparak onların himayesine giren Mekkeli bir topluluk hakkında nazil olmuştur. “Hem sizden ve hem de kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka kimselere rastlayacaksınız” cümlesi bunu doğrulamaktadır. Bunlar imanla şirk arasında karar verememekten ziyade, imanla şirkin gölgesinde kimseye fark ettirmeden hayatlarını sürdürmeyi tercih edenlerdir.       

  1. Bir mü‘minin diğer bir mü’mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir mü’mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü’min köleyi azat etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadığı sürece ona diyet ödemesi gerekir. Öldürülen, sizinle savaş halinde olan bir topluluğa mensup bir mü’min ise, (öldürenin yalnız) mü’min bir köle azat etmesi gerekir. Şayet (öldürülen kimse) kendileriyle aranızda anlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mü’min bir köle azat etmek gerekir. Kim (gerekli para veya özgürlüğüne kavuşturacak bir köle) bulamazsa, Allah’ın tevbesini kabul etmesi için aralıksız iki ay oruç tutar. Hiç şüphesiz Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Bkz. 2/178, 5/32

Bu âyet; bir mü’minin bir başka mü’mini yanlışlıkla öldürmesi durumunda ne yapılması gerektiğini anlatmaktadır. Bir sonraki âyette (Nisâ, 4/93); bir mü’mini kasten öldürmenin cezasının ebedî cehennem olduğu vurgulanmaktadır. İslam hukukunda bir Müslümanı haksız yere öldürmenin cezası kısastır/idamdır. Bu konuda af yetkisi öldürülenin ailesine aittir. Bunlar isterlerse kısas yerine diyet talep edebilirler ya da bağışlayabilirler. Ancak öldüren kişinin âhiretteki durumu Allah’ın takdirindedir. Ayrıca burada mü’minin mü’mini öldürmesi anlatılırken, mü’min olmayanı öldürmenin bir sakıncası yoktur gibi yanlış bir kanaate varmamak lazım. Hz. Peygamber bir kavme, içinde Mikdad b. Esved’in de olduğu bir seriyye göndermişti. O kavme vardıklarında içlerinden biri şehadet getirdiği halde Mikdad tarafından öldürüldü. Durum Hz. Peygamber’e anlatılınca o da çok üzülmüştü, bu olay üzerine bu âyet nazil oldu.

  1. Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

İnsan öldürmenin cezasıyla alakalı olarak ayrıca Bakara 2/178, Mâide 5/32. âyetlerine de bakabilirsiniz. Mâide sûresinin 5/32. âyetinde, peygamberleri ve insanları sürekli öldüren İsrailoğullarına hitaben, “Kim bir canı, başka bir cana ya da yeryüzünde fesat çıkarmasına karşılık olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur” buyrulmaktadır. Buradan da öldürmenin ne kadar kötü bir fiil olduğu anlaşılmaktadır.

  1. Ey inananlar! Allah yolunda savaşa/sefere çıktığınız zaman (mü’mini kâfirden ayırt etmek için) iyice araştırın. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek (ganimet almak için), “Sen mü’min değilsin” demeyin. Çünkü Allah nezdinde pek çok ganimet vardır. (Unutmayın ki) sizler de bir zamanlar aynı durumdaydınız ama Allah size (imanı) lütfetti. Öyleyse iyice araştırın (“Sen mü’min değilsin” diyerek peşin hükümlü olmayın). Şüphesiz ki Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

Görüldüğü gibi, İslam savaş konusunda en küçük ayrıntıyı dahi göz ardı etmemiştir. “Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman (mü’mini kâfirden ayırt etmek için) iyice araştırın.” cümlesi bu detayın bir parçasıdır. Olur ya düşman tarafında bulunduğu hâlde henüz îmanını açığa vuramamış, kan akmasına gönlü razı olmayan ve Müslümanları öldürmek istemeyen ya da Müslüman olmadığı hâlde aktif şekilde size düşmanlık yapıp yapmadığından emin olmadığınız kimseler bulunabilir. Bunlar durumlarını size anlatırken, gücünüzü kullanarak umursamaz bir şekilde bunlara zarar vermeye kalkmayın. “(Unutmayın ki) sizler de bir zamanlar aynı durumdaydınız.” Yani bir zamanlar düşmanınız güçlüydü, siz zayıftınız ve zayıf olduğunuz için düşmanınızın size merhametli davranmasını istiyordunuz. Üstelik düşmanınız müşrik olduğu hâlde. Şimdi güçlendiniz, düşmandan beklediğiniz merhameti, kendiniz göstermezseniz bu doğru olmaz. Sizin dininiz rahmet dinidir ve bu rahmet her şeyi ve herkesi kuşatmıştır. O hâlde savaşta da olsa merhamet göstermek için saikler bulmalısınız. “Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin.” Üstelik Müslüman olduğunu bildirmek için size ‘selam verene’ sırf ganimetlerini ele geçirmek ya da savaşta galip gelmenin menfaatlerinden yararlanmak için “Sen mü’min değilsin.” diyerek selamı yalandan veriyormuş gibi onları duymazlıktan gelmeyin. ‘İyice araştırın’ ifâdesi selam vereni öldürmeyi değil de ona farklı şekillerde engel olmayı, malına el koymayı vb. yaklaşımları işaret ediyor. Çünkü savaş anında öldürmek konusunda karar vermek için uzun bir araştırmaya imkân yoktur.          

  1. Mü’minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir değildir. Allah malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de (davalarında samimi oldukları için) güzellikler vaat etmiştir ama malları ve canları ile cihad edenleri oturanlara karşı büyük bir mükâfatla üstün tutmuştur. Bkz. 57/10
  2. Cihad edenlere Allah katından (çok büyük) dereceler, mağfiret ve rahmet vardır. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  3. Melekler, (inkârcıların dayatması altında zulme rıza göstererek ve tavizler vererek) kendilerine yazık edenlerin hayatlarına son verecekleri zaman şöyle derler: “Ne işte idiniz (Sizin neyiniz vardı)?” (Onlar): “Biz (bulunduğumuz) yerde (Allah’ın emirlerini yaşayamayan) acizdik” diye cevap verirler. Melekler de “Allah’ın yeri geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” derler. İşte (dünya hayatının rahatını tercih edip dinden uzak kalarak sefil bir hayat yaşadıkları için) onların varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir.
  4. Ancak, hicret için bir yol bulamayan güçsüz ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar.
  5. Umulur ki, Allah o kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedendir, çok bağışlayandır.
  6. Kim Allah yolunda hicret etmek isterse, yeryüzünde (gidilecek) birçok yer ve (her türlü) genişlik bulabilir. Kim Allah ve Resûlü yolunda hicret ederek evinden çıkar da yolda ölüm gelip kendisini yakalarsa, onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Miladi 622 yılında Hz. Muhammed, onun gönül dostları ve dava arkadaşları Mekke’den Medine’ye hicret etmişlerdir. Bu hicret, İslam’ı yaşamanın her geçen gün zorlaştığı, müşriklerin zulmünün çekilmez olduğu bir zamanda İslam dünyasının geleceği için zorunlu olmuştur. Hz. Peygamber’le beraber göç edenler Medine’de yepyeni bir düzen kurarken, aynı zamanda bütün dünyalıkları da Mekke’de bırakarak hem maddi ve hem de manevi anlamda hicret etmiş oldular. Bu arada hicret etme imkânı olduğu halde evini, yurdunu, mal ve mülkünü bırakamayan, Mekkeli müşriklerin baskısını onayarak geçici dünya malını Allah’a ve Resûlüne tercih eden sözde çaresizler 97. âyette ifade edildiği gibi şiddetli bir şekilde kınanmakta ve zulme rıza gösterdikleri için zalim sayılacaklarından varacakları yerin cehennem olduğu vurgulanmaktadır.

  1. Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkârcıların aniden size zarar vermesinden endişe ederseniz, namazları kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz inkârcılar, sizin apaçık düşmanınızdır. Bkz. 2/239

Burada iki şeye dikkat etmek gerekiyor. Biri, namazların kısaltılma ruhsatı düşmanın zarar verme endişesine bağlanıyor. Yani “namaz kılmak için durduğunuz yerde düşmanın size zarar vereceğinden endişe ederseniz, namazı kısaltabilirsiniz” deniyor. Yoksa “tatil yolculuğunda lüks restoranlarda afiyetle yemek yiyip kahve yudumlamaya, alışveriş merkezlerinde bol para harcayarak alışveriş yapmaya, eğlence merkezlerinde alabildiğince hoşça zaman geçirmeye, dostlar kahvesinde keyif çatmaya zaman bulurken namazları kısaltabilirsiniz” demiyor. Diğeri ise, kişi düşman tehdidi altında da olsa Rabbi ile diyaloğunu kesmemeli, kısa da olsa O’nunla birlikteliğini sürdürerek yardımının tecellisinden ümitvar olmalı…

  1. Ey Muhammed! Cephede müminlerin arasında olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir kısmı sana tâbi olarak silahlarını yanlarına alıp namaza dursun. Bunlar seninle beraber secdeye vardıklarında, diğer kısım (nöbet için) arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olanlar gelsin, sana tâbi olarak namazı (ikinci rekâtı) kılsınlar, hem tedbirli bulunsun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Kâfirler (ve zalim güçler) sizi silahsız ve teçhizatsız yakalayarak, ani bir baskınla işinizi bitirmek isterler. Eğer yağmurdan dolayı güçlük çekerseniz yahut hasta bulunursanız, silâhlarınızı bırakmanızda bir sakınca yoktur fakat yine de tedbiri elden bırakmayın. Muhakkak ki Allah kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

Namazın ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu ve hele cemaatle icra edildiği takdirde ne büyük bereketlere, kazanımlara vesile olacağı bu âyetten anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in ve ashabının hayatında nafile namazların dışında münferit namaz yok denecek kadar azdır. Namaz, Allah’ın yardımına sığınmaktır, Allah ile doğrudan hasbihal etmektir. Namaz, imanla tekâmül etmiş, Kur’an’ın buyruklarıyla olgunlaşmış mü’minlere Allah’ın bir lütfudur. Namazı ikame etmek, Allah’ın huzurunda ikamet etmektir. Namazın eda edilmesi, Allah’ın kuluna verdiği randevuya katılarak dertlerin ve dileklerin O’na arz edilmesi demektir. Başka bir ifade ile namaz, Allah’la kulun manevi bir atmosferde buluşmasıdır. Yaratanın yaratılanı bağrına basmasıdır, dünya meşgalesinden bunalan insanın nefes alması, rahata ermesi, gönül dünyasının aydınlatılmasıdır. Ancak “Hangi namaz?” diye de sormak gerekir. Namaz Şuayb Peygamber’in namazı gibi bütün otoriteleri reddedip Allah’a boyun eğmenin, düşünceyi eyleme dahası salih amele dönüştürmenin nüvesini barındırır. Namaz, insanı “kötülüklerden ve fuhuştan alıkoyar. (Ankebût 29/45) Eğer alıkoymuyorsa demek kıldığımızı zannettiğimiz namaz başka bir şeydir.

  1. Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı anmaya devam edin. Emniyete kavuştuğunuzda da namazı (eksiksiz) ikame etmeye devam edin. Çünkü namaz mü’minler üzerine vakitleri belli (zamanında eda edilmesi gereken) bir farzdır. Bkz. 3/191, 10/12

Allah’ın rahmetinden istifade etmek ve O’nun gücünden yararlanmak istiyorsak sürekli O’nu yanımızda ve yakınımızda hissetmeliyiz. “Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadid, 57/4) Evet Allah bizimle beraberdir ve bizi her daim görmekte ve gözetmektedir ama bizim de buna karşılık vermemiz lazım. Yani bizimle beraber olduğu şuuruyla tavırlarımıza, davranışlarımıza, söylemlerimize dikkat etmemiz gerekir. Kur’an, bizim sürekli olarak Allah’ı hatırlamamızı ve Onunla engelsiz irtibata geçmemizi emreder (2/152,200; 3/191, 33/41-42). İnsanlar Allah’a inanmakla beraber maalesef araya birilerini veya birşeyleri sokmadan ya da Allah’ın dışındaki varlıkları putlaştırmadan Allah’la irtibata geçmeyi beceremezler. (12/106; 23/84-89; 29/61-63; 31/25; 39/38; 43/87). Allah’ın sınırsız gücünü aracısız kullanmak varken, ne diye zavallıları putlaştırarak ellerini eteklerini öpmeye çalışır insan?

  1. O (düşmanlarınız olan) toplumu (dağılıp kaçtıktan sonra) takip etmekte gevşek davranmayın. Eğer siz acı çekiyorsanız, bilin ki onlar da sizin gibi acı çekmektedir. Oysa siz Allah’tan onların beklemediğini (yardım ve cennet gibi şeyleri) bekliyorsunuz. Hiç kuşkusuz Allah (her şeyi) hakkıyla bilen, (emir ve yasaklarında) hüküm ve hikmet sahibidir.
  2. (Ey Muhammed!) Doğrusu Biz sana gerçeğin ta kendisi olan Kur’an’ı indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hükmedesin. Sakın hainlerin (destekleyicisi ve) savunuccusu olma!
  3. Ve Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  4. (Günah işleyerek) kendilerine ihanet eden kimseler için didinip durma (tebliğ et ve onları iradeleriyle baş başa bırak)! Çünkü Allah, hainlikte direnen günahkârları sevmez.
  5. (Onlar günah işlerken ve plan yaparken) insanlardan gizle(yebili)rler de Allah’tan gizle(ye)mezler. Oysa onlar gecenin karanlığında Allah’ın hoşnut olmadığı planları kurarken Allah onlarla beraberdi (onların konuştuklarını ve yaptıklarını görüyordu). Çünkü Allah, onların yaptıkları her şeyi ilimi ve kudretiyle çepeçevre kuşatmıştır. Bkz. 58/7

“Tebyît” bir işi geceleyin düşünmek, planlamak ve yapmak demektir. Kur’an, iki yüzlülüğü tabiat hâline getirmiş nifak sahibi münafıkların geceleyin bir araya gelerek Müslümanlar aleyhine planlar hazırladıklarına dikkat çekiyor. Âyette geçen “kavl” kelimesi sadece “söz” anlamına gelmez; aynı zamanda bir düşünce, doktrin, inanç, öğreti, akide olarak da kullanılır.

  1. İşte siz, öyle kimselersiniz ki, dünya hayatında o (hainlik yapa)nlardan yana (haklı olduklarını sanarak) çekişip durursunuz. Ya kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?
  2. Kim bir kötülük yapar yahut (günah işleyerek) nefsine hainlik eder, sonra da Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok affedici ve çok bağışlayıcı olarak bulacaktır.
  3. Kim de bir günah işlerse, onu yalnız kendi aleyhine olacak şekilde işler (kimse Allah’a zarar veremez). Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
  4. Kim bir hata ya da günah işler de sonra onu bir masumun (suçsuzun) üzerine atarsa, elbette o bir iftira (suçu işlemiş) ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur.
  5. (Ey Muhammed!) Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup (vereceğin hükümde) seni saptırmak (şaşırtmak) için (çeşitli hilelere) yeltenmişti. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar veremezler. Çünkü Allah sana bu ilahi kelâmı (Kur’an’ı) indirmiş, hikmeti (ilahi bilgiyi pratik hayatta uygulamayı) ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu gerçekten büyüktür. Bkz. 2/151, 3/164

Müslümanlığı henüz kabul etmiş Medine yerlilerinden Tu’me b. Übeyrik hırsızlık yapmıştı. Hırsızlığı kanıtlanmasına rağmen, utancından yapmadığına dair yemin etmişti. Kabilesi olan Zaferoğulları da ailenin itibarı sarsılmasın diye Resûlullah’a gelerek Tu’me’nin masum olduğunu iddia etmişti. Hz. Muhammed de bu durum karşısında nasıl hükmedeceği konusunda zorlanmıştı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler nazil oldu.

Hikmet: Çok farklı anlamlarda kullanılan geniş mefhumlu bir kelimedir. Doğru bilgiyi bulmak, bilginin ve hakikatin asıl kaynağını bilmek; idrak, görgü, sağduyu ve sezgisel anlayış ile birlikte bu hususiyetleri özümseyebilme ve uygulayabilme kapasitesi hikmet olarak tanımlanır. Âyette geçen “hikmet”, Allah’ın, Resûlüne indirdiği Kur’an’ın hükümlerini, bütün incelikleriyle anlama, kavrama, idrak etme, onunla hükmetme ve hayatı ona göre dizayn etme anlamına gelmektedir.

“Biz sana Kur’an’ı indirmiş ve hikmeti vermişiz” cümlesi, hikmetin de Kur’an gibi Hz. Peygambere indirildiği anlamına gelmektedir. Yani “Hikmet”, Kur’an’daki kötülükleri engellemek ve güzellikleri yaymak için konulmuş ilahi yasaların pratik hayatta uygulanması için Hz. Muhammed’e lütfedilen sezgisel anlayışla birlikte özel bir uygulama yetisidir.

  1. Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Sadaka vermeyi (infakta bulunmayı) veya iyilik yapmayı ya da insanların arasını bulmayı (barışı sağlamayı) teşvik edenler müstesna. Kim bunları sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yaparsa, Biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
  2. Kendisine hidayet bahşedildikten sonra Resûl’e muhalefet edip müminlerin yolundan başka bir yola sapana gelince; onu kendi tercih ettiği (o sapık) yolda bırakırız. Sonra (âhirette) kendisini cehenneme atarız. O ne kötü bir varış yeridir! Bkz. 4/114, 5/82-83, 6/110, 18/53, 37/22, 57/27-28, 61/5, 68/44.
  3. Muhakkak ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilerse bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, elbette o derin/apaçık bir sapıklığa düşmüştür. Bkz. 4/48, 5/72, 22/31
  4. Onlar, (müşrikler) Allah’ı bırakıp yalnızca dişilere (kadın ismi taktıkları tanrıçalara, heykellere) tapıyorlar. Hâlbuki onlar (böyle yaparak) sadece isyankâr ve inatçı şeytana tapmış oluyorlar. Bkz. 34/41, 37/158-159, 43/19, 53/19

Âyette geçen “inas” kelimesi dişi varlık anlamına gelen “ünsan”ın çoğulu olup cahiliye Araplarının putlarına verdikleri addır. Mekkeli müşrikler, Allah’ın varlığını ve birliğini itiraf ettikleri halde “Lat”, “Menat” ve “Uzza” gibi dişi isimli tanrıçaları da ilah ediniyorlardı. Yani onları aracı kullanarak Allah’a sığınmaya/ulaşmaya çalışıyorlardı. Onlarsız dua ederlerse dileklerinin karşılık bulmayacağına inanıyorlardı. Bugün ise canlı-cansız farklı putlar aracı kılınarak Allah’tan yardım talebinde bulunuluyor. Üstelik buna karşı çıkanlar küfürle itham ediliyor. Türbelerden yardım dilenmek, yatırlara çaput bağlamak, su kuyularına para atmak yoluyla dilekte bulunmak; yaşayan veya cesedi çoktan toprağa dönmüş insanları farklı adlarla kutsayıp onları aracı olarak tutmak cahiliye müşriklerinin yaptığının farklı bir versiyonudur. Arada sadece isim ve cisim farkı vardır.

Görüldüğü gibi 1400 sene önce Müslüman olmak için “Putları” reddetmek gerekiyordu. Ve “Putlara” kulluk edenler müşrik ilan ediliyordu. Bugün ise; Müslüman olmak için “Putlara” kulluk etmek gerekiyor. Ve “Putlara” kulluk etmeyenler kâfir ilan ediliyor.

  1. O şeytan ki Allah onu lanetledi (rahmetinden kovdu). O da şöyle dedi: “Yemin ederim ki Senin kullarından belirli bir bölümünü kendi tarafıma çekeceğim.”
  2. (Ardımdan) mutlaka onları saptıracağım ve muhakkak onları olmayacak kuruntularla aldatacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (böyle batıl inançalara sapacaklar). Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı (rehber ve) dost edinirse, elbette ki o apaçık bir ziyana uğramış demektir!

Müşrikler putlara adadıkları hayvanların belli olması için kulaklarını keserek ikiye ayırırdı, Ayette şeytanın insanları kandırmak suretiyle putlara kurban kesmelerini sağlamasının şeytanca bir iş olduğu vurgulanmaktadır. 116 ve 120. Ayetler birlikte okunduğunda ve müşriklerin âdetleri düşünüldüğünde konu daha iyi anlaşılır. Günümüze verdiği mesajı anlamak için ise kimin hangi putları için neleri ayırdığını düşünmemiz gerekiyor. Çıkar menfaat ilişkilerimizi, neler için nelerden vaz geçtiğimizin tespitini iyi yapmamız icap ediyor. Zira Rabbimiz 121. ayette bunun bedellerinin çok ağır olacağını ifade etmektedir.

“Allah’ın yarattığını değiştirecekler” ifadesi, sözde güzelleşmek için estetik yaptıranları, cinsiyetlerini değiştirenleri, ürünlerin genetik yapılarıyla oynayarak muhtelif mahsuller meydana getirmek isteyenleri, kırık genli ya da ebter tohumlar üreterek mahsulde tekelleşmeye gidenleri, bazı hayvanların DNA’larıyla oynayarak farklı canlı türlerinin ortaya çıkmasını amaçlayanları işaret ettiği kanaatindeyiz.

  1. Şeytan onlara (birçok) vaatte bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaatte bulunur.
  2. İşte onların varacakları yer cehennemdir. Ve ondan kaçıp sığınılacak bir yer de bulamayacaklardır.
  3. İman edip salih ameller işleyenleri ise altından ırmaklar akan, içinde ebedî olarak kalacakları cennetlere yerleştireceğiz. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
  4. (Unutmayın ki siz); ne kendi hayal ve kuruntularınızla (cennete) ulaşabilirsiniz ne de Ehl-i Kitap (kendilerini selamette görme) kuruntularıyla (cennete) ulaşabilirler. Doğru olan şudur ki: Her kim bir kötülük yaparsa, kötülüğünün cezasını mutlaka çekecek ve Hesap Günü kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilecek ne de bir yardımcı!
  5. Erkek olsun kadın olsun, imanlı olarak salih amel işleyen herkes cennete girecek ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaktır.

Hangi cemaatten, hangi tarikattan, hangi koldan, hangi soydan olursan olsun insan ahirette dünyada iken yaşadıklarına göre muamele görecektir.“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39) Ayetteki müjde tamamen kişinin kendi yaşadıklarıyla alakalıdır. Yani kimse kimsenin sırtından bir yerlere varamayacaktır. Salih amel işleyen, yaptığı bütün iyiliklerin karşılığını alarak zerre kadar haksızlığa uğratılmadan cennete girecektir. Ancak iyilikleri yetmiyor diye bir başkalarından iyilik transferi yapamayacaktır. Nitekim“O gün kimsenin kimseye faydası olmayacak” (İnfitar, 82/19) buyrulmaktadır. Orada genetik test yok, DNA yok, biyolojik yakınlık yok, soy sop yok; sadece kişinin kendisi vardır. Kişi amelleriyle, hayat defterine yazdıklarıyla baş başadır ve hak ettiği karşılığı görecektir. “Onların hepsi kıyamet günü O’na tek başına gelecek.” (Meryem, 19/95)

  1. Bütün benliğini (ruhunu ve bedenini) Allah’a teslim eden, dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek İbrahim’in tevhid dinine tabi olan kimseden daha güzel dinli kim olabilir? Allah, işte bu yüzden İbrahim’i dostluğuyla yüceltip şereflendirmiştir. Bkz. 2/124, 3/68, 16/120-121, 123, 46/16, 53/37

Peygamberler Allah’ın elçileri olması hasebiyle aralarında bir fark yoktur (Bakara 2/136, 285; Âl-i İmran 3/84). Ancak bazı özellikleriyle ve sorumluluklarıyla birbirlerinden farklıdırlar (İsra 1/55). Mesela Ulu’l-azm diye tabir edilen peygamberler vardır. Bunlar: Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Mustafa’dır (Ahzâb 33/7, Şûrâ 42/13, Ahkâf 46/35). Bunlara Ulu’l-azm denmesinin farklı sebepleri vardır. Bu konuda İsrâ 17/55. âyetin dipnotuna bakabilirsiniz. Bu âyette olduğu gibi Kur’an’da birçok yerde Hz. İbrahim’in samimiyetinden, hanif dininden bahseden âyetleri görmek mümkündür. 

  1. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın ilmi ve kudreti her şeyi kuşatmıştır (hiçbir şey O’nun bilgisinin ve kudretinin dışında kalamaz). Bkz. 3/189, 5/120, 24/42, 57/2, 85/9
  2. (Ey Resûl!) Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.” Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermeyip kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kızlara, biçare çocuklara ve yetimlere karşı âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Her ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir. Bkz. 4/2-10
  3. Eğer bir kadın, kocasının ilgisizliğinden veya (kendisinden) yüz çevirmesinden endişe ederse, kendi aralarında anlaşıp uzlaşmaya gayret etmelerinde (evliliklerinin devamında yarar varsa devamına, yoksa ayrılmalarına karar vermelerinde) bir sakınca yoktur. Barışmak (geçimsizlikten ya da ayrılıktan) elbette daha hayırlıdır. (Unutmayın ki) kıskançlık ve bencillik insanın doğasında vardır. Eğer güzel geçinir ve sorumlu davranırsanız, biliniz ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
  4. Ne kadar isteseniz de (birden fazla kadınla evli iseniz) eşleriniz arasında adaleti sağlayamayacaksınız. O halde birine iyice tutulup öbürünü ortada (sahipsizmiş gibi) bırakmayınız. Eğer barış içerisinde yaşar ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Bkz. 4/3 ve dipnot.

Bu âyetten anlaşılıyor ki, şartlar zorlamadığı takdirde -şartların zorlamasından maksat nefsin istekleri ve şehvetin arzuları değil, savaş ve hastalık gibi bazı nedenlerdir- aile için öngörülen en doğru hayat tek eşli hayattır. Allah “Ne kadar özen gösterseniz de eşleriniz arasında adaleti sağlayamayacaksınız” buyurarak tek eşliliği âdeta zorunlu hale getirmiştir. Nisâ sûresinin 4/3. âyetindeki hüküm tamamen ruhsattan ibarettir ki onun da hastalık ve savaş gibi birtakım sebepleri vardır. Orada da: “Eğer aralarında adaleti sağlamak konusunda kendinize güvenemiyorsanız o takdirde bir tane ile yetinin” buyrularak yine tek eşliliğin en doğru seçim olacağı ifade edilmektedir. Bu iki âyeti birlikte değerlendirdiğimizde en makul ve en doğru seçimin tek eşli evlilik olduğunu görüyoruz. Çok evlilikle ilgili öngörülen koşullar için Nisa suresi 3. Ayete ve açıklamasına bakabilirsiniz.

  1. Eğer (karı koca çaresiz kalarak boşanıp) ayrılırlarsa, Allah her birini lütfu ile besleyip (diğerine) muhtaç olmaktan kurtarır (onlara farklı rızık kapıları açar). Çünkü Allah (lütfunda) sınırsızdır, hüküm ve hikmet sahibidir.
  2. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Andolsun ki Biz, sizden önce kitap verilenlere ve sizlere Allah’a karşı gelmekten sakınmayı emrettik. Eğer (bunca nimete rağmen yine de) nankörce davranıp O’nun ayetlerini inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yerde olan her şey (varlık âleminin tamamı) Allah’a aittir ve Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, bütün övgülere layık olan O’dur.
  3. (Bir kez daha söylüyorum;) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır (ve tasarrufu da O’na aittir. Güvenilecek ve dayanılacak) vekil olarak Allah yeter.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır” cümlesi arka arkaya iki defa gelmiş olsa da her cümleden sonra muhatapların dikkatini çekerek farklı mesajları içermektedir. Mesela; eşler ister evli olarak kalsınlar isterse ayrılsınlar Allah insanların rızkını vermeye devam eder. Çünkü O, bütün canlıların rızkını üstüne almış, göklerde ve yerde olanların sahibi ve malikidir yani tasarruf yetkisi O’na aittir. Yine insan nankörce de davranıp Allah’ın ayetlerini inkâr etse yine de rızıklanmaya devam eder. Çünkü Allah’a ait olan gökler ve yer ister mü’min olsun ister kâfir ister deist olsun isterse ateist insan için yaratmıştır.

  1. Ey insanlar! (Allah) dilerse sizi yok eder, yerinize başkalarını getirir. Allah’ın buna gücü yeter. Bkz. 4/38, 35/16-17
  2. Kim (yalnız) dünya nimetini isterse, (bilsin ki) dünya ve âhiret nimeti Allah’ın elindedir (Allah onu istediğine istediği şekilde verir). Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir. Bkz. 2/200-202, 17/18-21, 42/20
  3. Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine dahi olsa, adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)! Çünkü Allah her ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse, keyfinize uyup adaletten uzaklaşmayın. Eğer şâhitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız, ya da şâhitlikten kaçınarak yüz çevirirseniz, (bunun cezasını çok ağır ödersiniz)! Çünkü Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. Bkz. 5/8
  4. Ey iman edenler! Allah’a, Resûlü’ne, Resûlü’ne indirmiş olduğu Kitaba ve daha önce indirilmiş kitaplar(ın tahrif olmamış asılların)a iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse derin bir sapıklığa düşmüş olur. Bkz. 7/158, 24/62, 48/9

Burada mü’minler, yeniden ve gönülden imana çağrılıyor. Bir insanın mü’min olması ancak âyette geçen esaslara inanmasıyla mümkündür. Âyette “ey mü’minler” diye hitap edilenler bu esaslara inananlardır. Ona rağmen tekrar imana davet edilmeleri, imanın yürekten ve samimi olması ve inanılanların pratik hayatta karşılık bulması gerektiğini anlatıyor. Nûr sûresinin 24/62. âyetinde “Mü’minler ancak Allah’a ve Resûlüne inananlardır” buyrulmaktadır. Demek “inandım” demek yetmiyor, imanın gönülden olması, iman esaslarının benimsenmesi ve hayata geçirilmesi gerekiyor.

  1. İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlar ne de onları doğru yola iletir.

İman ettikten sonra küfre dönmek ve küfür perdesiyle imanı örtmek mağfireti olmayan bir suçtur. Çünkü Yaratıcısıyla irtibatlı olan fıtratı, Rabbinden kopararak şeytanla irtibatlandırmak, onun yaşam alanını elinden almak demektir ki, bu en büyük zulümdür. Bu zulmün işlenmesi için kişinin illa da “ben kâfir oldum” demesi gerekmiyor. Küfre götüren fiilleri işlemesi, imanı ortadan kaldıracak küfür içerikli söylemlerde bulunması küfre girmesi için yeterli sebeptir.

  1. (Ey Resûlüm!) Münafıklara kendilerini şiddetli bir azabın beklediğini duyur!
  2. Onlar, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinen kimselerdir. Onların yanında şeref ve itibar mı arıyorlar? Hâlbuki şeref ve itibar bütünüyle Allah’ın yanındadır. Bkz. 3/28, 4/144, 5/51, 57, 9/23, 19/81, 29/25, 35/10, 58/22, 60/1, 63/8

Bu âyetteki uyarıdan, mü’min olduğunu iddia eden ve fakat İslam düşmanlarıyla sarılı olma psikozu içinde onursuz ve kişiliksiz bir hayat yaşamayı tercih eden sözde Müslümanlara da ders almalıdır. Buradaki mesaj; 138. âyetten bağımsız olarak genel muhtevasıyla ele alındığında, sadece dünyanın geçici menfaatlerini elde etmek adına inkârcıların gölgesine sığınarak onlardan yararlanmak isteyen ve bu uğurda inandıklarından sürekli taviz veren ikiyüzlü Müslümanlar için ciddi uyarı içermektedir. 

  1. Oysa Allah size indirdiği kitapta (inkarcılarla oturduğunuz bir mecliste) onun âyetlerinin inkâr edildiğini ya da alaya alındığını işittiğiniz zaman (orada bulunanlar) başka bir konuya geçmedikleri sürece onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınızı bildirdi. Hiç kuşkusuz Allah, münafıklarla inkârcıların tümünü cehennemde toplayacaktır. Bkz. 6/68
  2. Onlar (iki yüzlülüğü tabiat haline getirmiş münafıklar) sizi gözetleyip durmaktadır. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Şayet inkârcılar zafer elde ederse, (bu defa da onlara) “Sizi üstün gelmeniz için (mü’minlere karşı) desteklemedik mi?” derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Ve yine (mü’minler imanlarının gereğini yerine getirerek üzerlerine düşeni yaptıkları taktirde) Allah, inkârcıların inananlara zarar vermesine asla fırsat vermeyecektir.
  3. Şüphesiz münafıklar Allah’ı kandırmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onların kendi kendilerini kandırmalarına (inkâr ve nifak batağında kalmalarına fırsat veriyor). Onlar namaza kalktıkları zaman (inanmadıkları için) üşenerek kalkarlar, (Müslüman gözükmek için, namaz kılarak) insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az zikrederler. Bkz. 58/18
  4. Onlar küfür ile iman (inkârcılarla inananlar) arasında bocalayıp durmaktadır. Ne onlara ne de bunlara (ne Müslümanlara yâr olurlar ne de kefirlere). İşte böyle, Allah’ın (kötü niyet ve eyleminden dolayı) sapıklıkta bıraktığı kimseye sen çıkış yolu bulamazsın. Bkz. 2/20
  5. Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da inkârcıları dost edinmeyin. (Bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde olacak apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? Bkz. 3/28, 4/139, 5/51, 57, 9/23, 58/22, 60/1

“Dostlar” ifadesi, her geçen gün küçülen dünyada aynı coğrafyayı, aynı bölgeyi, aynı şehri, aynı beldeyi, aynı sokağı hatta aynı apartmanı paylaşan ve aynı şartlarda ve ortamda yaşamak zorunda kalan insanların sosyal, politik ve ticari anlamdaki birlikteliklerini göstermez. Aynı zamanda Hz. Peygamber’i ve ona gönderilen Kur’an’ı inkâr edenler ile ahlaki dayanışmaya işaret eder. Bu da onların hayat tarzlarını mü’minlerin benimsemesini ya da hangi sebeple olursa olsun kendi hayat tarzlarına onların yaşamlarını tercih etmesini ifade eder. Sahih inancın öngördüğü ahlaki esaslar ile inkârcıların yaşadıkları çeliştiği için inananların tavizsiz bir hayat ortaya koymaları gerekir. 139. âyette de belirtildiği gibi Müslüman neye inanıyorsa onu yaşamak ve ne ile emrolunuyorsa ona göre hayatının tanzim etmek zorundadır. 

  1. Doğrusu münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadır. Onlar için (orada) hiçbir yardımcı da bulamazsın.

Münafıklar yani iki yüzlülüğü adet haline getirmiş kimseler kâfirlerden daha tehlikeli olduğu için, ahirette azabın en kötüsüne uğratılacaklardır. Teşbihte (temsilde) hata olmasın; Hakla batıl arasında gidip gelen iki yüzlü insanlar, kuzu postuna bürünmüş yırtıcı kurtlar gibidir.

  1. Ancak (iki yüzlülükten vaz geçerek samimi bir niyetle) tevbe edenler, (hallerini düzelterek) dürüst ve erdemli yaşayanlar, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve yalnız O’na yürekten inanıp bağlananlar müstesna. Zira bunlar mü’minlerle beraberdir. Zamanı geldiğinde Allah mü’minlere çok büyük mükâfat verecektir.
  2. Eğer iman edip şükrederseniz, Allah (geçmiş günahlarınızdan dolayı) ne diye sizi azaba uğratsın ki? Allah, şükredenlere karşılığını hakkıyla veren ve (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Şükür, Allah’a duyulan minneti ifade etse de Allah’ın lütfettiği nimetlerin karşılığını kendi cinsinden vermektir. Sözle yapılan şükür işin kolayına kaçarak sadece gönül borcunu eda etmek olur ki Allah’ın kastettiği bu değildir. “Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur” yani Allah bize ne ikram ettiyse bizim de başkalarıyla bunu paylaşmamız gerekir! Örneğin Allah’ın verdiği ilmi herhangi bir menfaat gütmeden insanlarla paylaşmak, çok zor şartlarda da olsa kazanılan parayı kimseden minnet beklemeden infak etmek, yapılan hayrı riyaya bulaşmadan ve çıkar gözetmeden toplumun hizmetine sunmak.

  1. Allah, zulme uğrayanların dışında hiç kimsenin açıkça kötü söz söylemesini sevmez. Hiç kuşkusuz Allah (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Allah, çirkin ve kırıcı sözlerin konuşulmasını, hele bunların toplum ahlakının yara almasına etki edecek şekilde açıkça söylenmesini sevmez. Ancak haksızlığa uğrayan ve canı yanan kimsenin tepkisine izin verir. Hz. Ebubekir, kendisine hakaret eden bir inkârcıya aynı dille karşılık verince Hz. Peygamber bundan rahatsızlık duydu ve bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Allah, zulüm ve haksızlıktan canı yananların tepkisine saygısızlığın karşısına geçmek adına cevaz veriyor.

  1. Bir iyiliği açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız (bilin ki), Allah da çok bağışlayandır, gücü her şeye yetendir.
  2. Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberleri arasında ayrım yapmak isterler ve “Biz (peygamberlerin) bazısına inanır, bazısını da inkâr ederiz” diyenler ve bu ikisi arasında bir yol tutmak isterler.

Burada inkârcılar dört grupta ele alınıyor: Birincisi; Allah’ı ve elçilerini tümden inkâr edenler ki bunlar ateistlerdir, tanrıtanımaz maddecilerdir. İkincisi; Allah’a inandığını iddia etmekle birlikte vahiy ve peygamberlik gerçeğini inkâr edenler ve Allah ile elçileri arasında ayırım yapanlar ki bunlar da vahye iman etmeyen ve dini kabul etmeyen deistlerdir. Üçüncüsü Peygamberlerin bazısına iman eden, bazısını reddenler ki bunlar da Yahudi ve Hıristiyanlardır, çünkü Yahudiler Hz. Musa’ya inanır ama Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ederler. Hristiyanlar da Hz. Musa ve Hz. İsa’ya inanır ama Hz. Muhammed’i inkâr ederler. Dördüncüsü ise; bazen imana bazen de inkâra meylederek iman ile küfür arasında yol tutan ikiyüzlülerdir. Günümüzde en sık rastladığımız dördüncü gruptakilerdir. Bunlar duruma göre din değiştirir ya da dininden işine geleni alır gelmeyeni tasfiye eder, kolayına geleni yaşar gelmeyeni kılıfa sokar.

  1. İşte bunlar, gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirler için zelil ve perişan eden bir azap hazırladık.
  2. Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan (peygamberlerden) hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte (Allah) onların da mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayan ve rahmeti bol olandır.
  3. Ehl-i Kitap, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişler ve “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. Bunun üzerine zulümlerinden ötürü onları yıldırım çarpmıştı. Sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı ilah edinmişlerdi. Onları yine de affettik. Ve Musa’ya açık bir delil (yetki) verdik. Bkz. 2/51 ve altın buzağı ile ilgili dipnot, 54, 92, 7/148-155, 171, 20/88

Buradaki anlatımların siyakı ve sibakı dikkate alındığında “Ehl-i Kitabın” özel olarak o günün Yahudileri olduğu anlaşılmaktadır.

  1. Ve Tûr’u (Sina Dağı’nı) verdikleri sözün delili olarak tepelerine kaldırdık. Onlara: “(Şu ele geçirdiğiniz Kudüs şehrinin) kapısından (kibirle ve çalımla değil) baş eğerek (hürmet içinde tevazu ile) girin ve Cumartesi (günü çalışmama) yasağını ihlal etmeyin!” diye emretmiştik ve kendilerinden de sağlam bir söz almıştık (fakat bunu da hiçe saydılar). Bkz. 2/65, 4/47, 7/163, 166 ve dipnotu, 16/124

Âyette geçen cumartesi yasağının uygulandığı kasabanın, Medyen ile Tûr arasında Ürdün’ün meşhur Akabe limanına yakın bir mesafedeki Elat/Elot yerleşim bölgesinde bir yer olduğu söylenmektedir. Cumartesi gününün muhatapları ise bu kasabada yaşayan o günün Yahudileridir. Bunlar peygamberlerinden haftanın bir gününün kendileri için bayram olmasını istemeleri üzerine cumartesi günü onlar için bayram ilan edilmişti. Böylece, Allah İsrailoğullarının cumartesi gününü ibadete ayırıp tatil yapmalarını emretmiş, balık avlamalarını ve dünyalık işlerle uğraşmalarını da yasaklamıştı. Normal günlerde gelmeyen ve fakat cumartesi günü gelen balıklar Yahudilerin çetin bir sınavdan geçmesine vesile olmuştu. “Hile-i Şer’iyye” ile cuma akşamı nehre ağ atıp pazar sabahı balıkları toplayarak sözde hem yasağa riayet ediyorlar hem de balıkları avlıyorlardı. Bu ‘şark kurnazlığı’ yapanların yüzlerine vuruldu ve Bakara 65’te geçtiği üzere kendilerine “Aşağılık maymunlar olun” dendi. Bu konuda yani 1aşağılık maymunlar olun” ifadesiyle ilgili 7/166’nın dipnotuna da bakabilirsiniz.

  1. Verdikleri sağlam sözü bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, nebileri sebepsiz yere öldürmeleri ve “Kalplerimiz kılıfla kaplıdır (bize yapılan davet boşunadır)” demelerinden dolayı (onlara türlü belalar verdik ve onları lanetledik). Hayır, (onların kalpleri kılıfla kaplı değil) inkârları (ve kötü niyetleri) sebebiyle Allah kalplerini mühürlemiştir. Artık (onlar), pek azı dışında iman etmezler. Bkz. 5/13
  2. (Kalplerinin mühürlenmesinin bir sebebi de İsa’yı) inkârları ve Meryem’e (ağza alınmayaçak) büyük ve çirkin iftirada bulunmalarıdır.

Hz. Meryem’in iffetine dil uzatıp Hz. İsa’nın gayr-ı meşru olduğunu söylüyorlardı. Bu iddia bir anlamda Allah’ın babasız bir çocuk yaratmayacağını ya da yaratamayacağını iddia etmekti.

  1. (Diğer bir sebebi ise:) “Biz, Allah’ın resulü (olduğunu iddia eden) Meryemoğlu İsa Mesihi öldürdük!” diye böbürlenmeleridir. Aslında onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler, sadece onlara öyle (olmuş gibi) göründü ve o konuda farklı görüşler ileri sürenler de gerçekten şaşkındılar, onunla ilgili (gerçek) bir bilgileri yoktu ve sadece bir zanna uymuşlardı. Kesin olan şu ki onu öldürmediler.

Yahudiler; Hz. İsa’yı öldürdüklerini söylüyorlardı. Hıristiyanlar ise onun çarmıha gerildiğini, ardından da defnedildiğini, ancak üç gün sonra mezarından doğrulduğunu iddia ediyorlardı. Oysa İsa diye çarmıha gerdikleri, onu Romalılara ihbar eden hâindi. Allah’ın desteği ve mucizesiyle İsa’yı ihbar eden kişi, onların gözlerine İsa’ya benzer gösterildi. Bu yüzden askerler İsa’yı değil, ona benzeyen bu adamı astılar. Kur’an bu âyetle Hz. İsa’nın öldürülme ve çarmıha gerilme hikâyesini kesinlikle reddediyor, bir sonraki âyetle de “Allah onu katına yükseltti” buyurarak aralarındaki ihtilafa son veren hükmünü ortaya koyuyor. “Rafaa” fiili ne zaman Allah’a atfedilse “onurlandırma” veya “yüceltme” anlamlarına gelmiştir. Burada da aynı durum söz konusudur. Yani Allah İsa’nın derecesini yükseltiyor ve diğer insanlarda olduğu gibi onun ruhunu katına alıyor. Bu konuda ayrıca Âl-i İmran 3/55. âyetin dipnotuna da bakabilirsiniz.

  1. Doğrusu Allah, onu (İsa’yı) kendi katına yüceltti. Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Bkz. 2/88, 3/49, 55, 19/30, 41/5

Bu ayetlerden anlıyoruz ki; Hz. İsa, Yahudiler tarafından öldürülmemiş, Allah tarafından vefat ettirilerek kendi katına yükseltilmiştir. Yani Hz. İsa ölmüştür ve birilerinin iddia gibi kıyametten önce dünyaya tekrar dönmesi diye bir şey de yoktur.

  1. Nitekim kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki; ölümünden önce (can boğaza geldiğinde) bu gerçeği tasdik etmiş olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onlar aleyhine tanık olacaktır.
  2. Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan saptırmalarından dolayı kendilerine (bir zamanlar) helal kılınmış olan birçok temiz ve hoş nimeti yasakladık. Bkz. 6/146
  3. Yasaklanmış olduğu halde faiz almalarından ve halkın mallarını haksız yere yemelerinden ötürü (böyle yaptık). İçlerinden kâfir kalanlara da acı bir azap hazırladık. Bkz. 2/62, 275, 3/93, 6/146 ve dipnotu.
  4. Fakat onlardan gerçek ilim sahipleri ve (sana) inanan mü’minler; hem sana indirilen (Kur’an ayetlerin)e ve hem de senden önce indirilen vahiylere inanırlar. (Evet) namazı ikame edenler, zekâtı verenler ve Allah’a ve âhiret gününe inananlar var ya; işte onlara pek yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.

Ahirete iman etmek ve âhiret bilinciyle yaşamak, namazı hakkını vererek ikame etmek ve namazla Allah’la ilişkileri sıklaştırmak, zekât vermek, zekât vermek için çalışmak ve verilen zekâtla manevi kirlerden arınmak mü’minin özel sıfatlarındandır. Bu tanımlama, Hz. Peygamber’in ve önceki tüm peygamberlerin bir tek hedef için gönderildiğini ve bir tek vahiyden beslendiğini gösteriyor.

  1. Nuh’a, ondan sonra gelen nebîlere, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına (sonraki nesillere), İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettiğimiz gibi, şüphesiz sana da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.

Âyette sıralanan peygamberlerin dışında bir sonraki âyette de görüleceği gibi Allah’ın Kur’an’da anlatmadığı daha nice peygamberler vardır. Allah, değişik zamanlarda farklı toplumlara, milletlere, kabilelere peygamberler göndermiştir. Bunların sayısının ne kadar olduğunun bizim için bir önemi yoktur. Bizim için esas olan Allah’ın gönderdiği peygamberlere inanmak ve Hz. Muhammed’e tabi olmaktır.

Allah’ın peygamberlerine hangi yolla vahiy gönderdiği ve peygamberlerin vahyi hangi şekilde aldığı Allah’la onlar arasında bir olgudur. Allah’ın Hz. Musa ile konuşmasının, Hz. İsa’yı babasız dünyaya getirmesinin, Hz. Muhammed’den sonra peygamberin gelmeyecek olmasının mahiyeti ve hikmeti nedir bilemeyiz. Doğruluğundan kuşku duymadığımız Kur’an bu konuda herhangi bir detaya girmemektedir. 

Burada özellikle Hz. Dâvut ve ona indirilen Zebur’un zikredilmesinin sebebi: O günün Yahudilerinden bazılarının “Musa’dan sonra Peygamber, Tevrat’tan sonra kitap yoktur,” demeleridir

Hz. Davut güçlü hükümdar ve etkin bir peygamber olmasına rağmen ayetin son cümlesinde onun mülküne ve gücüne değil de vahye vurgu yapılması, üstünlüğün zenginlikle ve kuvvetle değil, ilimle ve din ile olduğunu gösterir.

  1. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız bir kısım resûller ve sana anlatmadığımız daha (nice) resûller gönderdik. Allah, Musa ile doğrudan konuşmuştur. Bkz. 7/144, 40/78

Hz.Musa’nın özel olarak anılması: vahyin diğer nebilerden farklı olarak ona “kelam” yoluyla yoluyla geldiğinden kaynaklanmıştır. Allah’ın Hz. Musa ile doğrudan konuşması ona has bir durumdur. Bunu da ayetteki “mutlak mef’ul” olarak zikredilen “ teklimen” ifadesinden anlıyoruz.

  1. (Bütün bu) resûlleri rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olarak gönderdik ki, resullerden sonra insanın Allah karşısında bir mazereti kalmasın. Allah gerçekten güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
  2. Fakat Allah, sana indirdiği (Kur’an) ile şahitlik eder ki onu kendi (ezelî) ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter.

Ehl-i Kitap, önceki peygamberleri ve kitapları kabul ettikleri halde Hz. Muhammed’i ve ona indirilen vahyi kabul etmiyorlardı. Her fırsatta onun yalancı olduğunu ve vahiy diye söylediklerinin uydurulduğunu ya da eski kitapların bazı bölümlerinden kopyalandığını iddia ediyorlardı. Bu da Hz. Peygamber’in şevkini kıracak derecede üzülmesine sebep oluyordu. Gelen âyet, “Üzülmeni gerektirecek bir şey yok, bunun Allah’ın ilmiyle indiğini Allah’ın bilmesi yeter” dercesine onu teselli ediyordu.

  1. Şüphesiz inkâr edip (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar, büyük bir sapıklığa dalmışlardır. Bkz. 47/1, 32
  2. İnkâr edip zulme sapanlar var ya, Allah onları affetmeyecek ve onlara doğru bir yol göstermeyecektir. Bkz. 47/34
  3. Onları (yaptıkları yüzünden) ancak cehennemin yoluna iletecek ve onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu ise Allah’a çok kolaydır.
  4. Ey insanlar! Şüphesiz Resûl size Rabbinizden hakikati (Kur’an’ı) getirdi. Öyleyse iman etmeniz sizin için hayırlıdır. Eğer inkâra saparsanız biliniz ki, göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ındır (O’nun sizin imanınıza ihtiyacı yoktur). Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
  5. Ey Kitap Ehli (Hıristiyanlar)! Dininiz konusunda aşırı gitmeyin! Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylemeyin! Meryemoğlu İsa Mesih sadece Allah’ın Resulü, O’nun Meryem’e ulaştırdığı vaadi ve O’nun yarattığı bir ruhtur/candır. O halde Allah’a ve O’nun resullerine iman ediniz, (Allah) “üçtür” demeyiniz ve kendi iyiliğiniz için bundan vazgeçiniz. Allah, ancak tek bir ilahtır. Çocuk edinmek O’nun şanına, yüceliğine yakışmaz. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi zaten O’nundur. (Öyleyse bir tek Allah’a inanan ve güvenin) Zira vekil olarak Allah yeter. Bkz. 1/4, 2/116, 3/45, 59, 5/75, 9/31, 19/88-89, 21/91, 43/59, 66/12, 109/6

Ayette Kitap Ehlinden kastedilenler Hristiyanlardır. Çünkü ayet muhteva olarak Hıristiyanların yanlış inanışlarını ve iddialarını içermektedir.

Hristiyanların çoğu Allah’ın hem bir hem de üç olduğuna inanırlar ve onlara göre teslis Hristiyanlığın esasıdır. “Teslis” kelime olarak, üçleme, üçe çıkarma anlamına gelir. Hristiyanlıkta “teslis” genel olarak Allah’ın tek âlemde ayrı, eşit ve tek cevherli üç kişi (Baba, Oğul, Rûh’ul-Kudüs) olduğu şeklinde tarif edilmektedir. Buna göre Allah “baba”, Hz. İsa “Oğul”, Ruhu’l-Kudüs ise; “Hz. Meryem’e Allah tarafından ilkâ edilen ruhtur. Yani Ruhu’l-Kudüs baba tanrıdan çıkıp İsa’nın cesedi ile birleşmiştir. Oysa Hz. Meryem’e üflenen “ruh” diğer insanlara üflenen ruhtan farklı değildir. Zira “minhu”daki “min”harf-ı cerri “ba’zıye” için değil, “beyaniye” içindir. Yani Allah’ın kendi ruhundan bir parça değil, diğer insanlara verilen ruh gibi İsa’ya da verilen bir ruhtur.

Bazı Hristiyanlar da Hz. İsa’nın hem tanrısal hem de insani doğasına iman ederler. Bunlar da Hz. İsa için oğul tanrı, insan cesedine girerek Hz. Meryem’den doğmuştur diyorlar. Yani onun hem doğduğuna hem de ilah (oğul tanrı) olduğuna inanıyorlar.  Diğer bazıları ise, Hz. İsa’dan sonra yalnız teslisi esas alarak tevhid inancını terk etmekle kalmamışlar, aynı zamanda bir çeşit putperestliğe de dinlerinde yer vermişlerdir. Böylece, şirkin daha farklı bir boyutuna saparak azizlere ve mezarlara tapmaya başlamışlardır. 

  1. (Oysa İsa) Mesih de (Allah’a) en yakın olan melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim O’na kulluk etmekten kaçınır ve büyüklük taslarsa, bilsin ki O, onların hepsini huzurunda toplayacaktır.

Hz. İsa da diğer peygamberler ve Hz. Muhammed gibi Kur’an âyetlerinin bize tanıttığı onurlu, saygın ve seçkin bir elçidir (Âl-i İmran, 3/45). Ancak ne melektir ne de bazı Hristiyanların iddia ettiği gibi Allah’ın oğludur. O da diğer insanlar gibi Allah’ın kuludur. Nitekim Kur’an’da “Meryem oğlu İsa” diye geçer (Meryem, 19/34). Nasıl olur da hem Meryem’in oğlu hem de Allah’ın oğlu olur? İnsanlar için bir imtihan vesilesi olmak üzere Hz. Âdem’de olduğu gibi Hz. İsa da babasız dünyaya getirilmiştir (Âl-i İmran, 3/49). Hz. Âdem hem annesiz hem de babasız yaratılmasına rağmen ona ilahlık izafe etmeyenler, nasıl oluyor da sadece babasız yaratılan Hz. İsa’ya ilahlık izafe ediyorlar?

  1. (Allah) iman edip doğru ve yararlı işler yapanlara mükâfatlarını eksiksiz olarak verecek ve (hatta) lütfundan çok daha fazlasını bağışlayacaktır. Allah’a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır. Ve işte o zaman zâlimler, kendilerini Allah’a karşı koruyabilecek ne bir dost bulabilecekler ne de bir yardımcı!
  2. Ey insanlar! Rabbinizden size hakikatin delili geldi ve Biz size her şeyi aydınlatıcı bir nur (olarak Kur’an’ı) indirdik.
  3. Allah kendisine iman edip (Kur’an’a) sımsıkı sarılanları tarafından bir rahmet ve geniş bir nimet içine yerleştirecek ve onları, kendisine ulaştıran doğru yola iletecektir.
  4. (Ey Resûl! Miras konusunda) sana soruyorlar/danışıyorlar. De ki: “Allah size eşsiz ve çocuksuz olan kişinin mirası hakkında şu hükmü açıklıyor: Ölen erkeğin çocuğu olmayıp bir kız kardeşi varsa, bıraktığı mirasın yarısı kız kardeşinindir. Fakat (ölen kişi) çocuğu olmayan kız kardeşse, erkek kız kardeşinin mirasının tamamını alır. Vârisler iki kız kardeş ise, bırakılanın üçte ikisi onlarındır. Kardeşler, erkeklerden ve kadınlardan oluşuyorsa, erkeğe kadının iki katı kadar pay verilir.” İşte Allah (adaletten) ayrılıp sapmayasınız diye size hükümlerini böyle (ayrıntılı olarak) açıklıyor. (Unutmayın ki) Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Bkz. 4/11