8 – Enfal

Enfâl Suresi, 30 ila 36. ayetler hariç, Hicretin ikinci yılında Medine döneminde inmiş olup 75 ayettir. “Enfâl”, savaş ganimetleri demektir. 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Sana savaş ganimetlerini(n durumunu) soruyorlar. De ki: “Ganimetler hakkında hüküm verme yetkisi Allah’a ve Resulüne aittir. O halde eğer (gerçekten) inanıyorsanız Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızdaki kardeşlik bağlarını canlı tutun, Allah’a ve Resulüne itaat edin! Bkz. 8/41
  2. Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar/kuvvetlenir ve (her işlerinde) Rablerine güvenip dayanırlar. Bkz. 9/124
  3. Onlar ki; namazı/salâtı ikame ederler ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden de başkaları yararına harcalar. Bkz. 2/3
  4. İşte böyleleridir gerçekten inanmış olanlar! Rableri katında onlar için yüksek dereceler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş tükenmez rızıklar vardır.
  5. (Ganimetlerin taksimi konusunda bazılarının hoşnutsuzluğu,) Rabbinin seni hak uğrunda (Bedir’de savaşmak üzere) evinden çıkardığı zamanki tavırlarına benzer. (Bedir savaşına katılmak konusunda da) mü’minlerden bir grup isteksizdi.
  6. Hak (yolunda savaş) ortaya çıktıktan sonra sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (savaş konusunda) seninle tartışıyorlardı. Bkz. 3/13, 123, 140, 8/44, 22/39
  7. Allah, iki topluluktan birine sizi galip kılacağını vaat ediyordu. Siz de silahsız olan grubun (ticaret kervanının) size düşmesini istemiştiniz. Oysa Allah’ın muradı, sözleriyle tam bir uyum içinde, hakkı ortaya koymak ve hakkı inkâr edenlerin son kalıntılarını da silip-atmak yönündeydi

Burada anlatılan iki taife, Mekke müşriklerinin Ebu Süfyan başkanlığında Şam’dan Mekke’ye dönmekte olan ticaret kervanı ile Mekke’den Bedir’e doğru hareket etmiş olan Kureyş ordusudur. Hz. Peygamber, Şam’dan dönmekte olan ticaret kervanını haber alınca, daha önce kendilerini yurtlarından çıkarmış olan Kureyşlilere karşı tedbir amacıyla önlerini kesmek için yola çıkmak istemişti. Ancak Mekke’den Ebu Cehil’in kumandasında bin kişilik silahlı müşrik ordusunun Müslümanları yok etmek için Bedir’e doğru hareket ettiği haberi gelince Müslümanlar o tarafa yönelmek zorunda kalmıştı. Ashaptan bazıları hazırlıklı olmadıkları gerekçesiyle Ebu Cehil kumandasındaki silahlı orduyla savaşmaya karşı çıkmış, bunun yerine silahsız ticaret kervanıyla savaşmayı tercih etmişlerdi. Neticede savaş hususunda ittifak sağlanmış ve zafer inananların olmuştu.

  1. Amaç, günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı ortadan kaldırmaktır.
  2. Hatırlayın ki, siz (Bedir’de) yardım için Rabbinize yalvarıyordunuz. O da: “Size birbiri ardından inen bin melekle yardım edeceğim!” diyerek duanızı kabul buyurmuştu.
  3. Allah bunu (meleklerle yardımı), sadece bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
  4. O zaman, korkunuzu gidermek için (Allah) sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Ayrıca sizi temizlemek, şeytanın vesvesesinden arındırmak, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için size gökten su indirmişti.

Bu ayetler Bedir savaşından önceki hazırlık safhalarını anlatıyor. İnananlara nazaran müşrikler hem sayıca hem de silah ve teçhizat bakımından daha güçlüydü. Bu durum inananları korkutuyor, morallerini altüst ediyordu. Allah, bu sırada onlara hafif bir uyku vererek sinirlerinin yatışmasını ve morallerinin düzelmesini sağladı. Ayrıca yağan yağmurla savaş alanı uygun bir duruma geldi. İnananlar bu durumu ilahi bir rahmet olarak değerlendirdi ve bu rahmetin devam edeceği ümidiyle moralleri düzeldi.

  1. Hani Rabbin meleklere: “Ben sizinle beraberim, inananları yüreklendirin, Ben inkârcıların kalplerine korku salacağım. Öyleyse (Ey mü’minler, bir daha savaşamamak üzere) vurun boyunlarını ve kırın bütün parmaklarını!” diye vahyetmişti.
  2. Bu da, onların Allah’a ve O’nun Resulü’ne başkaldırmaları yüzündendir. Kim ki Allah’a ve Resulü’ne başkaldırırsa, bilsin ki Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.
  3. İşte (bu yenilgi size Allah’ın dünyadaki azabı), onu tadın! Ayrıca inkârcılar için (ahirette de) cehennem azabı vardır.
  4. Ey inananlar! Ordu halinde savaşmak üzere inkârcılarla karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönüp kaçmayın!

Bu ayet, maddi anlamda düşman ordusundan çok daha zayıf durumda olan Müslümanların korkup geri kaçmamaları konusunda uyarı niteliğindedir. Kur’an’ın birçok yerinde “Ey inananlar! Eğer siz Allah’a (Allah adına İslam’a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır” (Muhammed, 47/7) ayetinde olduğu gibi Allah’ın inananları destekleyeceği açık açık belirtilmişken, Müslümanların kendilerini zayıf görüp savaştan kopmaları, gerisin geri kaçmaları asla doğru bir davranış olamaz.

  1. Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek veya diğer bir birliğe ulaşıp mevzi tutmak dışında onlara arkasını dönüp kaçarsa, şüphesiz ki Allah’ın gazabına uğrar ve varacağı yer de cehennem olur. Orası ne kötü bir varış yeridir!

Bu ayetlerde savaşa özendirme yoktur, çıkılmış bir savaşta düşman karşısında dik durmak konusunda emir vardır. Ayrıca geri dönüp kaçanlara azap tehdidi vardır. Zorunlu olduğu zaman savaşa gitmek nasıl bir vecibe ise, savaşa katıldıktan sonra sonuna kadar cenkleşmek de öyle bir vecibedir. Savaştan kaçan sadece kendine değil aynı zamanda arkadaşlarına da ihânet etmiş olur. Düşman karşısına çıkan her askerin bir görevi ve mevzisi vardır. O görev yerine getirilmez ve o mevzi doldurulmazsa, Uhud Savaşı’nda olduğu gibi düşman karşısında başarı sağlanamaz. Onun için âyetin son cümlesinde “savaştan kaçanların varacağı yerin cehennem olacağı” vurgulanmaktadır. Allah’ın açıktan zafer vaadi olduğu halde Müslümanlardan arkasını dönüp kaçanlar olursa bu âyetin hükmüne göre Allah’ın gazabına uğrayacağı bildiriliyor. Çünkü Allah’ın vaadine rağmen bir Müslüman savaştan kaçıyorsa, demek îmanında bir problem vardır ve Allah’a güveni tam değildir. Bu durumda olanlar Müslümanları yanıltacağı ve mağlûbîyetlerine sebep olacağı için sorumludurlar.    

  1. (Bedir’de) onları siz (kendi gücünüzle) öldürmediniz, fakat onları (Hakka direndikleri ve zulmettikleri için) Allah öldürdü. (Ey Resul! Avucundaki kumu) attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı(rıp onları yenilgiye uğrattı). Allah bunu, inananları güzel bir imtihana tabi tutmak için yaptı. Muhakkak ki Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Ayetteki “rama” kelimesi, Kur’an’da 7 ayette 9 kere geçer ve 5 ayette bir kimseye bir suç isnat etmek anlamında kullanılır, buna göre bu kelime, “soyut yükleme” anlamına gelir. Bu ayette düşmanların kalbinde oluşan korku, yılgınlık ve isteksizlik gibi olumsuz melekelerin, Allah’ın kurguladığı sistem gereği melekler vasıtasıyla yüklendiği, dolayısıyla Allah tarafından yüklendiği belirtilmektedir. Anlaşıldığına göre, bir insanın veya toplumun tercihleriyle bir araya getirdiği ve içinde taşıdığı şartlara göre melekler iniyorlar, o insanın kalbinde olumlu veya olumsuz melekeleri oluşturuyorlar, böylece Allah o melekeleri o kişiye meleklerle yüklemiş oluyor. Ayeti bu şekilde düşünmek, Allah’ın evrene koyduğu kanunların uygulamasını/sünnetini değiştirmeyeceğini ifade eden Fetih, 48/23, Fatır, 35/43, Ahzab, 33/62 ve İsra, 17/77 gibi ayetlerle de uyumluluk arz ediyor.

Bu hadise ile aynı zamanda varlık âleminde meydana gelen her olayın sebeplere bağlanması açık bir şekilde kendini gösteriyor. Bilim dilinde “kozalite/nedensellik” dediğimiz bu olaya Kur’an “Sünnetullah” demektedir.

  1. İşte bu böyledir. Allah (her zaman) inkârcıların tuzaklarını gevşetip işe yaramaz hale getirir.
  2. (Ey inkârcılar!) Eğer siz fetih/zafer istiyorsanız, işte size zafer? Eğer (inananlara saldırmaktan) vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer tekrar savaşa dönerseniz, Biz de döneriz. Askeriniz çok da olsa sizden hiçbir şeyi savamaz. Çünkü Allah inananlarla beraberdir.

Ayetin ilk cümlesinde geçen “feth” kelimesi, linguistik açıdan aynı zamanda “hüküm” ya da “karar” anlamı taşımaktadır. Yani “Ey İnkârcılar! Siz zafer istiyordunuz, Allah da hükmünü, kararını verdi ve sizi yenilgiye uğrattı.” 

  1. Ey inananlar! Allah’a ve O’nun resulüne itaat edin ve artık (O’nun mesajını) işitmiş bulunduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!
  2. Ve dinleyip kulak asmadıkları halde, “İşittik” diyenler gibi olmayın!
  3. Gerçek şu ki, Allah katında yaratıkların en kötüsü (tehlikelisi) aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.
  4. Şayet Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi (inanmak istediklerini görseydi) elbette onlara işittirirdi. Ama onlara (Hakkı) işittirmiş olsaydı bile; yine de yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi (çünkü inanmaya niyetleri yoktu).
  5. Ey inananlar! Sizi, size hayat verecek olana (Kur’an’a) çağırdığında Allah’a ve Resulüne icabet edin (davetine uyun)! Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer (kişinin yöneleceği istikamete göre kalbini o tarafa çevirir ve eğilimlerini yönetir). Ve sonunda hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız.
  6. Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (aynı zamanda hepinize erişir). Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.
  7. Ve yeryüzünde azınlıkta ve çaresiz olduğunuz, insanların sizi kapıp (esir) götürmesinden korktuğunuz günleri de hatırlayın! Bu halde iken Allah sizi yer-yurt nasip ederek barındırdı, yardımıyla destekledi, şükredesiniz diye size temiz ve helâl rızıklar bahşetti.

Bu ayet, inananların hicretten önce, İslam’ın ilk dönemlerindeki güçsüz durumlarına, Medine’ye yerleşip orayı yurt edinirken çektikleri ıstıraplara ve Allah’ın lütuf ve ihsanıyla bu zorlukları aşmak için nasıl desteklendiklerine ilişkin bir hatırlatma yapıyor.

  1. Ey inananlar! Allah’a ve resule ihanet etmeyin (Kur’an’a ve Kur’an’ın peygamber hayatındaki uygulaması olan sünnete ters düşecek davranışlarda bulunmayın)! Size tevdi edilen emanete de bilerek ihanet etmeyin (sadakatsizlik göstermeyin)!

Medine’deki Yahudi kabilelerinden Kurayzaoğulları bir savaşta Hz. Peygamber’le daha önce yapmış oldukları antlaşmayı bozarak müşrikleri desteklemişti. Bu olay üzerine Hz. Peygamber onların kalelerini kuşatarak hesap sormuştu. Uzlaşma için Yahudiler hakem olarak Sa’d’ı seçmişti. Sa’d’ın vereceği hüküm hakkında bilgi almak üzere eski dostlarından Müslüman olmuş Ebu Lübabe’yi görevlendirmişti. O da aldığı görüşü Yahudilerin lehine çevirerek bildirmişti. Bu ayette Ebu Lübabe’nin yaptığının bir ihanet olduğu ve inananların ihanet etmemeleri gerektiği anlatılıyor. Böylece Ebu Lübabe’nin şahsında bütün insanlığa mesaj veriliyor.

  1. Ve iyi bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir. Ve büyük mükâfat âhirette Allah’ın yanındadır. Bkz. 63/9
  2. Ey inananlar! Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşarsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir. Kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah, büyük lütuf sahibidir.
  3. Hani inkârcılar seni tutuklamak, öldürmek ya da Mekke’den sürmek amacı ile sana tuzak kurmuşlardı. Onlar tuzak kurarken Allah da tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Hiç kuşkusuz Allah tuzaklara karşılık verenlerin en güçlüsüdür.
  4. Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman şöyle derler: “(Evet) işittik, istersek biz de bunun benzerini söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”
  5. Bir de: “Ey Allah’ımız, eğer bu (Kur’an) bir gerçek olarak Senin katından ise, gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acıklı bir azap getir (de görelim bakalım)” demişlerdi.
  6. Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildir. Ayrıca Allah, aralarında bağışlanma dileyenler varken onları cezalandıracak değildir.
  7. Onlar Mescid-i Haram’ın bakımına ehil olmadıkları halde (inananları) oradan alıkoyarken, Allah onlara ne diye azap etmesin? Oranın bakımına ehil olanlar ancak Allah’ın emirlerine uygun olarak yaşayanlardır. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.

Allah, inancı ve düşüncesi ne olursa olsun, durup dururken kimseye azap etmez (Yunus, 10/44) ve inanmak konusunda da insanları iradeleriyle baş başa bırakır (Bakara, 2/256). Ama insanların hakları ve özgürlükleri, canları ve namusları mevzu bahis olunca hemen mazlumdan yana desteğini verir. Enfal 8/30’da; müşriklerin, Hz. Peygamberin şahsında Müslümanları inanç ve ibadet özgürlüğünden yoksun bırakmayı hedef alan komplolarından bahsederken Allah’ın planının/tuzağının bütün tuzakların üstünde olduğu vurgulanır.

  1. Onların Kâbe’nin yanındaki duaları ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değildir. Siz ey inkârcılar! İnkârınızdan dolayı tadın bakalım azabı!
  2. Şüphesiz ki, o inkâr edenler, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra da bu kendilerine iç acısı olacak, nihayet yenilgiye uğrayacaklar ve inkârcılar toplatılıp cehenneme sevk edilecekler. Bkz. 2/217, 4/76
  3. (Bütün bunlar) Allah’ın kötü olanı iyi ve temiz olandan ayırması, kötü olanı kendi türünden olanla yan yana getirip bir araya toplaması ve (nihayet) onları topluca cehenneme koyması içindir. İşte hüsrana uğrayanlar onlardır.
  4. İnkârcılara söyle: “Eğer saldırganlıklarından vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanır. Yok, eğer eski tutumlarına dönerlerse, daha öncekiler için geçerli olan kurallar onlar için de işler.”
  5. Ve artık (yeryüzünde) zulüm ve baskı kalmayıncaya ve insanların kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın. Ama eğer direnmeyi bırakırlarsa (savaşmayı bırakın). Muhakkak ki Allah yaptıklarını hakkıyla görendir. Bkz. 2/193

Burada başlamış bir savaş vardır. Ve bu savaşın başlama sebebi zulümdür, baskıdır, Müslümanların tehcire zorlanması, mallarının yağmalanması, hayat haklarının ve özgürlüklerinin ellerinden alınmasıdır. Her iki âyetin ilk cümlesi, bunu açıkça özetlemektedir. “Dinin ve insanların kulca yönelişlerinin Allah’a adanması!” demek, Müslümanların inandıklarını özgürce yaşayacak ortamı oluşturmaları ve bu konuda yapılan saldırılara karşılık vermeleri için aldıkları savaş emrini yerine getirmeleri demektir. Yoksa yeryüzündeki bütün inanç sistemlerinin yok edilmesi ve İslam’ın dışında hangi adla olursa olsun hiçbir beşerî ve semavî dinin kalmaması ya da dinsizliğin ortadan kaldırılması için savaşmak değildir. Öyle olsaydı Kur’an, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kâfirun, 109/6) demezdi.         

  1. Yine de yüz çevirir (düşmanlığa devam eder)lerse, artık bilin ki Allah sizin koruyucunuzdur. O, ne güzel koruyucudur ve ne güzel yardımcıdır!

İslam, hiçbir zaman zorda kalınmadıkça ve saldırı olmadıkça savaşı önermez, onu bir son çare olarak görür. Allah’ı ve O’nun dinini yaşamak ve anlatmak için yola çıkanlara engel olunursa, onların dinî hürriyetleri ve ibadet özgürlükleri ellerinden alınırsa, başkalarının batıl inanç ve yaşamları onlara dayatılmaya kalkılırsa işte o zaman Müslüman için savaş zorunlu olur.

  1. Bilesiniz ki, (savaşta) ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a ve resule, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a ve hakkın batıldan ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuz (Muhammed’)e indirdiklerimize inandıysanız (taksimatı buna göre yapın). Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
  2. Hani (Bedir Savaşında) siz vadinin (Medine’ye) en yakın yamacında, onlar vadinin uzak yamacında (Mekke tarafında) idiler. Ticaret kervanı da vadi tabanına sizden daha yakındı. Eğer (savaş için) buluşmak üzere sözleşseydiniz bu şekilde buluşamazdınız. Fakat Allah, işlenmesi gerekli olan bir emri yerine getirmek için böyle yaptı. Ta ki helak olan; apaçık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da apaçık bir delilden dolayı yaşasın. Hiç kuşkusuz Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  3. Hatırla o vakti ki, Allah onları uykunda sana (sayıca) az göstermişti. Eğer onları sana çok gösterseydi, elbette çekinecek ve bu iş hakkında ihtilafa düşecektiniz. Fakat Allah (sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerde olanı çok iyi bilendir.
  4. Allah, ortaya çıkması gereken sonucun gerçekleşmesi (inananların zaferi) için savaş alanında karşılaştığınızda onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, (üzerinize gelsinler diye) sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. (Biliniz ki) bütün işler, Allah’a döndürülecektir. Bkz. 3/13
  5. (O halde) ey inananlar! Savaş durumunda bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde, sıkı durun ve aralıksız Allah’ı anın (ve O’nun sizinle beraber olduğunu düşünün) ki kurtuluşa eresiniz!

Allah’la kul arasındaki network iyi sağlanırsa yani insan Allah’ı her zaman yanında ve yakınında hissederse ve bu hissiyatla hayatını idame ettirirse, muvaffakiyeti o derece kolay olur. Allah, savaş halinde cephedeki kuluna, düşmana karşı sıkı durmasını ve kendisiyle irtibatlı olmasını emrediyor. Tâhâ, 20/46’da hidayete davet için Firavun’a giden Musa ve Harun peygamberlere; “Korkmayın! Çünkü Ben, sizin yanınızda olacağım” buyurarak onları santim santim takip edeceğini ve bütün desteğiyle onların yanında olacağını söylüyor. Hadid 57/4’te “Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir”,  Maide 5/12’de “Ben sizinle beraberim” şeklindeki ilahi mesajlar da gösteriyor ki, insan Yüce Yaratıcısı ile sürekli irtibat halinde olmalı, O’nun engin desteğinden, sınırsız rahmetinden ve limitsiz lütfundan istifade etmeli. 

  1. Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. (O hâlde birbirinize karşı) sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.

Allah’a ve Resulüne itaat emri verilirken bu emrin muhataplarının aynı zamanda her bakımdan uzlaşı birliği içerisinde olmaları gerektiği hatırlatılıyor. Sosyal bir varlık olan insanın kapasitesi sınırlıdır. Onun için münferit olarak hareket etmesi asla doğru olamaz. Birliğin olmadığı yerde başarı olmaz, zafer elde edilmez, doğru netice alınmaz. Ali İmran 103’te, “Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, ayrılığa düşmeyin” buyrularak birliğin ehemmiyetine vurgu yapılıyor.

  1. Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından/evlerinden çıkanlar gibi olmayın! Allah, onların bütün yaptıklarını (sınırsız kudretiyle) kuşatandır. Bkz. 2/264, 4/38, 107/6
  2. Hani şeytan (Bedir’de savaştan hemen önce) yaptıkları işleri kendilerine güzel göstererek (inkârcılara): “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yok, ben sizin arkanızdayım” demişti. Fakat iki ordu birbirini görünce, (şeytan) birdenbire geri dönerek: “Benim sizinle hiçbir ilgim yok, ben sizin görmediğiniz (melekler)i görüyorum ve ben Allah’tan sakınırım, çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir” demişti.
  3. O sırada münafıklar ile kalplerinde (inkâr ve şüpheden) hastalık bulunan (bazı yeni Müslüman)lar (sizin zayıflığınıza bakarak): “Bunları dinleri (galip gelmek konusunda) yanılgıya düşürdü” dediler. Hâlbuki kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  4. Melekler, inkârcıların yüzlerine ve sırtlarına vurarak: “Yakıp kavuran azabı tadın, bakalım!” (diyerek) canlarını alırken (onları) bir görseydin!
  5. “İşte bu kendi ellerinizle (iradenizle) işlediklerinizin karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına asla haksızlık etmez!”
  6. Bu inkârcıların durumu tıpkı Firavun ailesi ve onlardan önceki inkârcıların durumu gibidir. Onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ettiler, Allah da günahları yüzünden yakalarına yapıştı. Hiç şüphesiz Allah sonsuz kuvvet sahibidir, azabı çetin olandır.

Tarih tekerrürden ibarettir. Hakka karşı direnmekte, haklılara zulmetmekte, insanları yurtlarından tehcire zorlamakta Mekkeli müşriklerin durumu Firavuna ve ondan önce yaşayan inkârcılara/zorbalara benzetilmektedir. Her ne kadar şartlar değişse de bugünün Firavun ruhlu insanları da aynı zulmü, zorbalığı ve azgınlığı yapmaktadır. Ama tarihe bir bakıldığı zaman görülüyor ki; genelde güçlü olmalarına karşın Allah’a meydan okuyanlar hiçbir zaman muvaffak olamamışlar ve aksine hüsrana uğramışlardır.

  1. Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez ve (bilin ki) Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  2. Bu inkârcıların durumu tıpkı Firavun ailesi ve onlardan önceki inkârcıların durumu gibidir. Onlar Rablerinin ayetlerini yalanladılar, biz de onları günahları yüzünden helâk ettik. Firavun ailesini denizde boğduk. Zaten onların hepsi zalim kimselerdi.

“Günahları” ifadesi, sadece günah olarak düşünülen fert planındaki hataları değil, aynı zamanda sosyal ve içtimai anlamda işlenen bütün haksızlık, dayatma, baskı ve zulümleri ihtiva etmektedir.

  1. Şüphesiz, Allah katında yaratıkların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler.
  2. Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında hiç çekinmeden antlaşmalarını bozan kimselerdir.
  3. Eğer savaşta, onları ele geçirirsen, onları geride kalanlara bir ibret olacak biçimde cezalandır.
  4. Eğer (antlaşma yaptığın) bir kavmin ihanet etmesinden korkarsan; sen de onlara karşı aynı şekilde davran (antlaşmayı boz). Şüphesiz ki Allah hainleri sevmez.
  5. İnkâr edenler yakayı kurtardıklarını sanmasınlar. Onlar, kendilerine azabımızın ulaşmasına engel olamayacaklardır.
  6. O halde, onlara karşı toplayabildiğiniz kadar kuvvet ve binek hayvanı hazır edin ki bununla hem Allah’ın, hem de sizin düşmanınız olan bu insanları, hem de Allah’ın bildiği ama sizin bilmediğiniz diğer düşmanları yıldırıp caydırabilesiniz. Allah yolunda her ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.

Düşmana karşı günün şartlarına göre her türlü hazırlığı yapmak Allah’ın bir emridir. Kara, deniz ve hava kuvvetlerine ait bütün vasıta ve silahlar ve bunlara ait mühimmat, ulaşım ve iletişim noktasında yapılması gereken her şey yapılmalıdır. Bu anlamda ekonominin güçlü olması ve kuvvetin yakalanması için gerekli çalışmalar ortaya konmalıdır. İslam’da tedbirsiz tevekkül diye bir şey yoktur. Bu konuda inananlar düşeni yapmak zorundadır. Surenin başından beri gelen ayetlere baktığımızda görüyoruz ki; Allah’ın yardımı hep kulun gayretinin arkasından gelmiştir. Yani Müslümanlar ellerinden geleni fazlasıyla yapmış, Allah da haksızlığa uğrayan kullarından desteğini esirgememiştir. 

  1. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve Allah’a güven. Çünkü O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  2. Eğer onlar sana hile yapmak isterlerse (korkma) şüphesiz ki, Allah sana yeter. Seni hem (bizzat kendi) yardımıyla hem de inananlarla destekleyen O’dur.
  3. Allah, inananların kalplerini uzlaştırmıştır (birbirine ısındırmış, pekiştirmiştir). Eğer (uzlaştırmak konusunda) sen dünyadaki her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı. Çünkü O’nun kudreti her şeye üstündür, hikmeti her şeyi kuşatmıştır.

Evs ve Hazrec kabileleri arasında cahiliye devrinden kalan büyük bir kin ve düşmanlık vardı. Her iki kabile de İslam ile şereflenince, Allah aralarındaki intikam duygularını kaldırdı, kalplerini birbirine ısındırdı. Öyle ki birbirlerine azılı düşman olan bu iki kabile bir araya gelerek İslam adına düşmana karşı tek vücut oldu. Bu ayet, Evs ve Hazrec kabilelerinin şahsında bütün inananlara bir mesaj verirken, bugün Müslüman oldukları halde birbirlerine düşman olan toplumlara ne demeli? Allah bu insanların kalplerini neden uzlaştırmıyor? Yoksa bu insanlar imanın gereklerini mi yerine getirmiyorlar? 

  1. Ey Nebi! Allah sana da, sana tabi olan mü’minlere de yeter.
  2. Ey Nebi! İnananları (Allah için düşmana karşı) savaşa hazırla! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz inkârcıya galip gelir. Eğer sizden (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkârcılardan bin kişiye galip gelir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.

Âyetteki “harrid” fiili, “hazırlamak”, “teşvik etmek” anlamlarında farklı şekillerde tercüme edilebilir. Hazırlık olmadan teşvik olmaz, teşvik için de hazırlık gerekir. Her iki anlam da birbirini tamamlamaktadır. Bu ayette, “emin olan ve işin tamamlanma sürecini bekleyen yirmi kişinin, gerçeği ve doğruyu görmezden gelen iki yüz kişiye veya yüz kişinin bin kişiye üstünlük sağlayacağı” ifade edilmektedir. Burada, niteliğin nicelikten daha önemli olduğu vurgulanmaktadır; yüksek değer oranı olarak bire on değeri verilmektedir.

Kur’an’ın bu ifadesi bugün bilim dünyasının sosyoideolojik alandaki nitelik-nicelik araştırmalarıyla da ortaya konulmuştur. Nitelik-nicelik verimliliği noktasında söz konusu oranın diğer alanlara da yansıması yüksek ihtimalle mümkün görünmektedir. Müminler bu durumun onlara verdiği özgüven, cesaret, sebat, coşku, odaklanma ve adanma melekeleriyle avantajlı pozisyona geçmektedirler veya başka bir deyişle, Allah onların içine çeşitli türde olumlu melekler indirip onlara yardım etmektedir. Kâfirler için “onlar anlamayan bir topluluktur” ifadesi kullanılmıştır. Onlar, ilgili konulardaki gerçekleri ve doğruları görmezden geldikleri için bilgi eksikliği içindedirler, durumu ve kendilerinin durum içindeki pozisyonunu anlayamamaktadırlar. Bu durumda onlar korku, panik, ümitsizlik, isteksizlik ve yılgınlık hissetmektedirler. Başka bir deyişle, Allah onların içine çeşitli türde olumsuz melekler indirip onları engellemektedir. Bu nedenle müminler, sağlam adım attıklarından emin olarak ve Allah’tan destek alarak cepheye çıkıyorlar. Ama karşılarındakiler Allah’a ve ahirete inanmayan, sadece dünyalık çıkar için çarpışmaya gelen, içinde haklı olmanın özgüvenini taşımayan, ölümden korkan, bencil hedefleri olan bir gürûhtan ibarettir. Onların kalpleri kilitlidir, gözleri perdelidir, basiretleri bağlıdır, düşünsel ve duygusal güçleri yetersizdir. Hattâ onlar, düşünme yeteneği olmadığı için idealize olamayan, zora düştüğü zaman birbirlerini bırakıp kaçan diğer canlılar gibidirler. Çünkü onların birliktelikleri menfaate dayalıdır.      

  1. Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, sizde zayıflık olduğunu bildiği için. Bu durumda, sizden sabretmesini bilen yüz kişi çıkarsa, bunlar iki yüz kişiye galip gelir ve sizden böyle bin kişi çıkarsa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelir. Çünkü Allah zor durumlara göğüs germesini bilenlerle beraberdir.

Tefsir otoritelerinin çoğu, bu âyetin Müslümanların zayıf olduğu Bedir Savaşı’ndan hemen sonra geldiği yönünde kanâat belirtmişlerdir. Bedir’de Müslümanlar kendilerinden sayı bakımından üç kat daha fazla olan ve silah ve teçhizat bakımından çok daha güçlü olan bir orduyu yenilgiye uğratmışlardı. Buna rağmen bu ayetlerin gelmesi ve ikinci ayette müminlerin zayıflığından bahsedilmesi aslında onların savaşı sabrederek kazandıklarına ama yüksek nitelikte olmadıklarına işaret edilerek uyarılması anlamına da gelir. İnsanın içinde, insanlar arasında ve evren bağlamında çalışan bu mekanizmaya ilişkin bu ayette verilen yüze iki yüz ve bine iki bin rakamlarının oranı bire ikidir. Önceki ayette ise bire on idi. Her iki ayette ifade edilen oranlar, nitelik-nicelik karşılaştırmalarında üst ve alt oranları vermektedir. Tarafların nitelik-nicelik kalitelerine bağlı olarak söz konusu oran, bire on ile bire iki arasında değişebilir. Ancak yine de bu oranlar, mutlak tavan-taban oranlar olarak görülmeyebilir.           

  1. Kıran kırana gerçekleşmiş zorlu bir meydan savaşı olmadıkça bir nebiye esir almak yakışık almaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Hâlbuki Allah âhireti (kazanmanızı) istiyor. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Meydan muharebesine dönüşmeden, Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan bir savaşta alınan esirlerle ilgili Hz. Peygamber ashabıyla istişare etmişti. Hz. Ebu Bekir, esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılmasını istemiş, ama Hz. Ömer buna karşı çıkmıştı. Fidye karşılığı esirler serbest bırakılınca bu ayet nazil oldu.  Ayet, yasa koyucu üslubuyla bildirmektedir ki, özgürlüklerin savunulması için Allah yolunda girişilen savaş dışında kimse esir edilemez ve fidye karşılığı bırakılamaz. Fidye için düşman askerlerini esir almak; insan onurunu zedeleyeceği, savaş disiplinini bozacağı ve ayrıca zaferi olumsuz yönde etkileyeceği için böyle bir uygulama doğru bulunmamıştır. 

  1. Daha önceden Allah’tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, (esirleri bırakmak için) aldığınız fidyelerden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.
  2. Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  3. Ey Nebi! Eliniz altında bulunan esirlere de ki: “Eğer Allah kalplerinizde hayır olduğunu bilirse; sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

Bedir savaşında alınan esirler arasında Hz. Peygamberin amcası Abbas ile Ebu Talip’in oğlu Akil de vardı. Hz. Muhammed Abbas’ı ve Akil’i diğer esirlerde olduğu gibi fidye karşılığı serbest bırakabileceğini önermişti. Abbas ise, fakir olduğunu ve fidye verecek gücünün olmadığını söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber amcası Abbas’a savaştan önce başkalarına emanet ettiği altınlarının yerini söyleyince, Abbas bu olay karşısında hayrete düşmüş ve iman etmişti. 

  1. Eğer sana hainlik etmek isterlerse (üzülme, çünkü) daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı sana imkân ve kudret vermişti. Hiç kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  2. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır. İnandığı halde (Medine’ye) göç etmeyenlere gelince, bunlar göç etmedikçe kendilerine karşı hiçbir yandaşlık, koruyuculuk (miras bırakmak) yükümlülüğünüz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında antlaşma bulunan bir topluluk aleyhinde olmamak üzere, kendilerine yardım etmeniz gerekir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

“Göçmenleri barındıranlar” ifadesi, Hz. Peygamber’den hem önce hem de sonra Mekke’den Medine’ye göç edenlere (muhâcirlere) kol kanat açıp bütün kalpleriyle onların yardımlarına koşan; hiçbir maddi menfaat düşünmeden evlerini, bağlarını ve eşyalarını paylaşan Medineli Müslümanlara (ensara) işaret etmektedir.

  1. İnkârcılar da birbirlerinin dostudur. Bu emirlerin gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.
  2. İman edip (Medine’ye) göçenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ile bu göçmenlere barınak sağlayanlar ve yardım edenler var ya; işte bunlar gerçek mü’minlerdir ve onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.
  3. Sonradan iman ederek hicret edip de sizinle birlikte cihada katılanlar da sizdendir. Fakat Allah’ın Kitabı’na göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmaya) daha uygundur. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.  Bkz. 9/100, 59/8-9