9 – Tevbe

Tevbe Suresi 128 ve 129. ayetler hariç Medine döneminde, Peygamberliğin son zamanlarında inmiş olup 129 ayettir. 104. ayette Allah’ın kullarının “tevbesini kabul edeceği bildirildiği için sureye “Tevbe” adı verilmiştir. Kur’an’da başında besmele olmayan tek suredir. 

          Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. (Bu,) Allah ve Resulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere anlaşmanın feshedildiğinin bir ilanıdır!
  2. (Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha rahatça dolaşın. Ama şunu bilin ki siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız. Hem Allah, mutlaka inkârcıları rezil edecektir.

Ayette geçen dört ay haram aylardır. İslam öncesi Arabistan’da yaygın olan örfe göre, haram aylarda (Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları) savaş olmazdı. Kur’an, bu saldırmazlık dönemlerini korumak ve çoğu zaman birbiriyle kavgalı olan kabileler arasında sulhu sağlamak amacıyla bu eski örfü bozmamış, tersine barışa vesile olur ihtimaliyle destekleyip güçlendirmiştir.

  1. Ve (bu) büyük hac gününde, insanlara Allah’tan ve Resul’ünden bir ilandır. Muhakkak ki Allah ve Resulü, artık müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz; bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer yüz çevirirseniz; bilin ki siz, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. (Resulüm!) Küfredenleri elem verici bir azapla müjdele!
  2. Ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden, size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın (iptal etmeyin). Şüphesiz ki, Allah, sorumluluk bilinciyle yaşayanları sever.
  3. Haram aylar bitince; (antlaşmaya ihanet eden ve öldürmek niyetiyle size saldıran) müşrikleri kıstırdığınız yerde katledin. Onları(n bir kısmını) yakalayın (esir alın) ve hapsedin. Gelip geçecekleri bütün yolları tutun. Eğer tevbe ederler, Hak’tan yana olduklarını davranışlarıyla gösterirler ve zekâtı verirlerse kendilerini serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir. Bkz.2/191, 4/91, 47/4

Bu ayette, inananlara karşı öteden beri saldırı halinde bulunan ve Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan ve onların güçsüz zamanlarını gözetleyen, şartlar kendi lehlerine geliştiği zaman antlaşmaları bozan müşriklere bir tehdit var. Bazı müşriklerin esir alınması ve hapsedilmesi stratejiktir. Ele geçirilen düşman askerlerinden  bir kısmının daha sonra salıverilmek kaydıyla esir olarak tutulması, bilgi akışının sağlanması ve düşmanın planlarının deşifre edilmesi açısından çok önemlidir. İslam ordusunun belirlediği hedefe varması bakımından Allah, inanan kullarına böylece bazı taktikler veriyor.

  1. Eğer müşriklerden biri senden can güvenliği konusunda yardım isterse kendisine can güvenliği sağla (onu korumana al) ki, (senin yanına kaldığı müddetçe) Allah’ın kelamını işitme imkânı bulsun, sonra da onu kendisinin güvende kalabileceği bir yere ulaştır. Çünkü onlar gerçekleri bilmeyen bir topluluktur.
  2. Mescid-i Haram yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında, o (sözünden dönen) müşriklerin Allah katında ve Resul’ünün yanında nasıl (geçerli) bir sözleşmeleri olabilir? Şu halde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz ki Allah, kendisine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanları sever.
  3. (Başka) nasıl olabilirdi ki? Eğer (düşmanlarınız) size üstün gelselerdi (size karşı) ne bir sorumluluk ne de bir koruma yükümlülüğü taşıyacaklardı. Onlar size dilleriyle yaranmaya çalışıyorlar ama kalpleriyle kötülüğünüzü istiyorlar. Onların çoğunun karakteri bozuktur.
  4. Basit bir kazanç (dünya menfaati) uğruna Allah’ın ayetlerini gözden çıkardılar ve halkı O’nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şeyler ne kötüdür.

Aynı durum bugünün bir kısım Müslümanı için de geçerlidir. Dünyalık iğreti çıkarlar için Mushaf’ına çok fazla değer verdikleri halde Kur’an’daki ilahi mesajlara itibar etmiyorlar, direktifleri ciddiye almıyorlar, öğretileri hayat nizamı olarak görmüyorlar, emirleri baş tacı yapmıyorlar, yasaklardan uzak durmak konusunda gerekli hassasiyeti göstermiyorlar. Gerektiği zaman Kur’an için savaşmayı hatta can vermeyi göze alıyorlar ama fani dünyanın ucuz menfaatleri için Kur’an’ın direktiflerini umursamıyorlar.

  1. Onlar bir mü’min hakkında ne bir yemin ve ne de yükümlülük (antlaşma) gözetirler. İşte onlar saldırganların ta kendileridir.
  2. Eğer tevbe ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı hakkıyla verirlerse sizin din kardeşleriniz olurlar. Biz ayetlerimizi, bilen bir topluluk için böyle açık seçik ortaya koyarız.

Hangi dinden ve görüşten olursa olsun, pişmanlık duyarak tevbe eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı ikame eden ve zekâtı veren dinde kardeş sayılırlar. Burada yalnız tevbe ederek İslam’a girmek yani Müslümanların safında yer almak yeterli bulunmamıştır. Çünkü namaz ve zekât imanla küfür arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin özelliklerdendir. Namazını vaktinde ikame eden ve zekâtını da gerektiği gibi veren bir insanın küfürden yana davranış sergilemesi mümkün değildir.

  1. Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlar, yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. O zaman belki (azgınlıklarından) vaz geçerler. Bkz. 2/190, 9/29
  2. (Ey inananlar!) Yeminlerini bozan, resulü (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve üstelik size (sıcak) saldırıyı ilk defa kendileri başlatan bir topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Onlardan (yoksa) korkuyor musunuz? Eğer inanıyorsanız, bilin ki, Allah(‘ın azabı) korkulmaya daha layıktır. Bkz. 17/76

     14-15. Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara                      galip kılsın ve inanan toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah                       (insanların iyi niyet ve amellerine göre) dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla                   bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Bir önceki âyette savaşın gerekçesi ortaya konuyor. “Yeminlerini bozan!” yani antlaşma yaptıkları halde sözleşmelerine uymayan, “Rasulü (yurdundan) çıkarmaya kalkışan!”, Allah’ın elçisine görevini yapıyor diye yaşama hakkı tanımayan, “Saldırıyı ilk defa kendileri başlatan!” yani “Durup dururken, savaş için herhangi bir haklı sebep yokken sadece Müslümanları yok etmek için ilk saldırıyı başlatan!” diyor. Üstelik bu durumda; “Böyle bir topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız?” şeklinde uyarıda bulunarak savaşmanın da bir sosyal sorumluluk olduğu anlatılıyor. Burada savaşmanın gerekçeleri bir bir sıralanıyor. Ve şartlar gerçekleştikten sonra artık savaş kaçınılmaz hâle geliyor. Hattâ savaştan korkmanın ve kaçmanın bir itaatsizlik olacağı vurgulanıyor. Çünkü Müslüman mazlum olamadığı gibi zulme seyirci kalamaz, hayatı akışına bırakamaz, “Garip ve mazlum olarak yaşarsam cennet bana hak olur…” diyemez, ye’se de düşemez. Zalimin karşısına dikilmezse zulme rıza göstermiş olur. Zulme rıza zulümdür. Âyetteki, “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın!” ifâdesi, zulmedenlerin mutlaka cezalandırılması ve bu cezanın da sorumluluk alanların ya da mazlumların eliyle verilmesi gerektiği anlatılıyor.

  1. (Ey inananlar!) Yoksa siz, içinizden cihad edip Allah’tan, Resulünden ve mü’minlerden başkasını dost edinmeyenleri ortaya çıkarmadan (kendi halinize) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Ayette geçen dostluğun ne anlama geldiğini daha iyi kavramak için A. İmran suresi 3/28 ve Nisa suresi 4/139 ayetlerine ve bunların dipnotlarına bakabilirsiniz. Enfal suresi 8/72. ayetinde hicret eden Müslümanlarla hicret etmeyen Müslümanlardan bahsederken “İnandıkları halde (Medine’ye) göç etmeyenlere gelince, bunlar göç etmedikçe kendilerine karşı hiçbir yandaşlık, koruyuculuk (miras bırakmak) yükümlülüğünüz yoktur” buyrulmuştur. Burada kast olunan dostluk, işbirliği ve yardımlaşma konusundadır. Zaten ayetin devamında da “din konusunda sizden yardım isterlerse, kendilerine yardım etmeniz gerekir” buyrulmaktadır. Buna göre, “İslam Devletinin kurulduğu Medine’deki Müslümanlar ile Medine’ye hicret etmeyen Müslümanlar arasında bu bağlamda bir dostluk kurulamaz. İşte burada, Müslümanlar ile Yahudi ve Hristiyanlar arasında -Medine’deki İslâm devletinin ilk yıllarında var olan, ancak sonradan- yasaklanan dostluk da işbirliği ve dayanışma bağlamındadır.

  1. Hakkı inkâr ettiklerine bizzat kendileri şahitken, Allah’ın mescitlerini onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur. İşte onlar, yaptıkları boşa gitmiş olanlardır. Ve onlar ateşte ebedi olarak kalacaklardır.
  2. Allah’ın mescitlerini; ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı ikame eden, zekâtı veren ve Allah’(ın azabın)dan başka hiçbir şeyden korkmayan onarır. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.
  3. (Siz ey müşrikler!) Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı tamir etmeyi; Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad edenle bir mi tuttunuz? Allah katında bunlar asla bir olamazlar. Ve Allah, (kendisine eş koşan) zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.
  4. İnanan, (Allah için) hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır.
  5. Rableri onları kendi katından bir rahmetle, hoşnutlukla ve içinde daimi ve kesintisiz nimet bulunan cennetlerle müjdeler.
  6. (Onlar) orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz en büyük mükâfat Allah katındadır!
  7. Ey inananlar! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları (küfrü imana tercih ettikten sonra) dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. Bkz. 3/28, 4/139, 144, 5/51, 57, 19/81, 29/25, 58/22, 60/1

Dostlukla diyaloğu birbirine karıştırmamak lazım. Kimileri bu iki olguyu birbiriyle karıştırmaktadırlar. Bu da onların, metodolojik ve gerçekçi bir yapıya sahip olan dinin özünü ve misyonunu net olarak kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Her geçen gün dünya küçülüyor. Küçülen dünyada hangi kültürden ve görüşten olursa olsun ve hangi inanç sistemine bağlı bulunursa bulunsun insanlar bir arada yaşamak ve birbirlerinden alış-veriş etmek zorundadır. Ayrıca İslam’ın temelini oluşturan tebliği diyalogsuz gerçekleştirmek imkânsızdır. İslam’ı gerçek manada yaşayan Müslümanlar, Müslüman olmayan toplumlarla ne kadar diyalog halinde olurlarsa o kadar o insanlara yaşadıklarını gösterme fırsatı bulurlar yani temsille tebliği gerçekleştirmiş olurlar.

  1. De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler sizlere Allah’tan, O’nun resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Şüphe yok ki Allah, günaha batmış bir topluluğu asla doğru yola erdirmez.”
  2. Andolsun ki; Allah, size (samimiyetinizden dolayı) birçok yerde ve Huneyn (savaşı) gününde yardım etmişti. Hani, çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz.

Huneyn, Mekke yakınında bir vadinin adıdır. Huneyn savaşı Müslümanlarla Havazin ve Sakif kabileleri arasında gerçekleşmiştir. Mekke’nin fethinden sonra İslam ordusunun güçlendiğini gören bazı Müslümanlar; “bu ordu artık yenilmez” diyerek kendilerini büyük görmüştü. Bu sebeple savaşta fazlaca rahat hareket ederek çokluklarına güvenmişlerdi. Böylece İslam ordusu büyük bir bozguna uğrayarak hızla geri kaçmaya başlamıştı. Daha sonra Hz. Peygamberin, gayreti ve askeri dehası ile İslam ordusu yeniden toparlanarak galip gelmişti.

  1. (Bu bozgundan) sonra Allah, Resulünün ve mü’minlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur ve güven veren rahmetini) indirdi, görmediğiniz ordular gönderdi ve Hakka karşı direnenleri de azaba uğrattı. İşte inkârda direnenlerin cezası budur!

Bu savaşta Müslümanlar 5 şehit verirken, düşman ordusundan 70 kişi hayatını kaybetti, 6000’e yakın kişi de esir düştü. Düşman harp meydanına kadınları ve çocukları da getirdiği için esirlerin çoğu kadınlardan ve çocuklardan oluşuyordu. Hz. Muhammed bazı sahabeleri Mekke’ye göndererek esirler için elbise aldırdı ve esirleri giydirdi. Esirlerin yakınları tarafından alınması için haber gönderdi. Birkaç gün bekledikten sonra gelen-giden olmadığı için esirler, Müslümanlar arasında bölüştürüldü. Bölüştürülme işi bittikten sonra Havazin Kabilesi’nden bir heyet esirleri almak üzere Hz. Muhammed’in huzuruna geldi. Yapılan görüşmeler neticesinde Hz. Muhammed 6.000 esiri hiçbir karşılık istemeden gelenlere teslim etti.         

  1. Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  2. Ey inananlar! Allah’a ortak koşanlar ancak murdardır (soyut pisliktir). Bu yüzden, bu yıllarından (hicretin dokuzuncu yılından) sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer (onların Kâbe’ye gelmemesinden dolayı) yoksul olmaktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  3. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün yasakladığını haram saymayan ve böylece (Allah’ın onlar için seçtiği) hak dini din olarak benimseyip ona uymayan kimselerle (savaş yoluyla) baş eğdirilip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Bkz. 2/190, 9/12
  4. Yahudiler: “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise: “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin! Nasıl da haktan çevriliyorlar! Bkz. 2/116, 5/17 ve dipnotu, 72, 16/57, 43/15, 53/21, 72
  5. (Yahudiler) Allah’la beraber hahamlarını, (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki onlara yalnız bir tek ilah (olan Allah’)a kulluk etmeleri emredilmiştir. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır/yücedir. Bkz. 1/4, 4/36, 5/17, 51/56

Ayette geçen “Ahbar” terimi, “Hebr” sözcüğünün çoğuludur. Bu terim “Kitap ehlinin bilginleri” -daha çok Yahudi bilginleri- anlamına gelir. “Ruhban” terimi ise “rahip” sözcüğünün çoğuludur. Bu terim de, İnsanlardan uzaklaşıp uzlete, riyazete çekilerek dünyalıkları ve dünya zevklerini terk eden ve kendini aşırı derecede ibadete veren kişiler anlamına gelir.

Yahudilerin hahamlarını, Hıristiyanların rahiplerini ilah edinmelerinden maksat, Allah’ın mesajlarını bırakarak onların söylemlerine itibar etmeleri ve onların kişisel emir ve yasaklarına uymaları demektir ki bu da, onların, din adamlarına kulluk etmesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın helal dediğine haram, haram dediğine helal demeleridir. Bu ayetin devamında Allah: “Hâlbuki onlara yalnız bir tek ilah (olan Allah’)a kulluk etmeleri emredilmişti” buyuruyor.

Aynı öldürücü tehlike bugün Müslümanlar için de geçerlidir. Allah ve resulü adına birçok şey farklı isimler altında Müslümanlara dayatılmaya çalışılıyor. Kur’an’la çelişmesine rağmen Hz. Peygamber üzerinden meşrulaştırılarak bazı hurafeler Müslümanların hayatına sokulmak isteniyor. Onun için  söylenenleri, yaşananları, Kur’an’a ve onun yaşanmış hali olan sünnete giderek sorgulamalıyız. Aksi takdirde bizim de yukarıdaki sınıflardan bir farkımız kalmaz.

  1. (İnkârcı gruplar) Allah’ın nurunu ağızlarıyla (boş ve mesnetsiz söylemleriyle) söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.
  2. Müşrikler istemese de, O, dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayetle ve hak dinle gönderendir.

“Kâfirler hoşlanmasa da, müşrikler istemese de Allah, nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez” ifadesi, kâfirlerin zoruna gitse de, müşriklerin canı sıkılsa da Allah’ın, nurunu (dinini) mutlaka tamamlayacağı ve buna kimsenin engel olamayacağı müjdesini vermektedir. Bu vaad, sadece asr-ı saadette değil, geçmişten günümüze her zaman mü’minlerin kalplerine güven ve huzur aşılamıştır ve onların geçilmez gibi görülen engelleri aşarak yollarına devam etmelerini, inkârcıların bütün hile ve tuzaklarına rağmen, insani normları aşan gayretleriyle hedeflerine doğru ilerlemelerini sağlamıştır. Çünkü Allah, İnananların mutlaka galip geleceğini ve kendisinin her zaman onlara yardım edeceğini ve böylece nurunu tamamlayacağını müjdelemiştir. Yalnız bütün bunlar inananların çalışmasına bağlıdır.

  1. Ey inananlar! Doğrusu (Yahudi) hahamların ve (Hıristiyan) rahiplerin çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve (onları) Allah yolundan alıkoyarlar. (Bir de) altını ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları pek acıklı bir azapla müjdele!
  2. O gün (biriktirdikleri altın ve gümüşler) cehennem ateşinde kızdırılacak da onlarla alınları, yan tarafları ve sırtları dağlanacak ve kendilerine: “Bunlar biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Hadi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” (denilecek).

Bu ayetle Ali İmran 3/180’ arasına; cimri, pinti ve tamahkâr kimseleri ahirette bekleyen azap konusunda ciddi bir paralellik olduğunu görmekteyiz.

  1. Şüphesiz gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah katında ayların sayısı, Allah’ın kitabında on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan (hürmet gereken Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce) aylarıdır. İşte doğru hesap budur. O halde onlarda (Allah’ın koyduğu yasağı delerek) nefislerinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl toplu olarak savaşıyorlarsa, siz de onlarla (öylece) toplu olarak savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.

Haram aylar, Arabistan’da yaygın İslam öncesi bir örfe göre, savaş edilmesi, kan dökülmesi yasak olan saldırmazlık aylarıdır. Bunlar;  Zilka’de, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Ay sistemine göre bir yılda on iki ay vardır ve bunlara “kameri aylar” denir. Bu ayların isimleri sırasıyla şöyledir: 1. Muharrem, 2. Safer, 3. Rabiülevvel, 4. Rabiülahır, 5. Cemaziyülevvel, 6. Cemaziyülâhır, 7. Recep, 8. Şaban, 9. Ramazan, 10. Şevval, 11. Zilka’de ve 12. Zilhicce.

  1. (Savaşmak için) haram ayların yerini değiştirip sonraya bırakmak, küfrün ileri noktasıdır ki, onunla inkârcılar saptırılır. Allah’ın kutsal saydığı ayların sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helal kılmak için (haram ayını) bir yıl helal, bir yıl da haram sayarlar. (Böylelikle) Allah’ın haram kıldığını helal kılmış olurlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine çekici ve süslü gösterilmiştir. Allah, küfre batan bir topluluğu (kötü niyet ve eyleminden dolayı) doğru yola iletmez.
  2. Ey inananlar! Size ne oluyor ki: “Allah yolunda seferber olun (savaşa çıkın)!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Yoksa ahiretten (vazgeçip yalnız) dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının nimeti ahirete oranla pek azdır.

Bu ve bundan sonraki ayetler Tebük Seferi ile ilgili olarak inmiştir. Öyle ki, bu sefer, gerçek Müslümanlarla münafıkları birbirinden ayırmıştır.

Bizans İmparatorluğu, Müslümanların hicretten sonraki başarılarından kaygılanmaya başlamış ve Hz. Muhammed öncülüğündeki İslam’ın yayılmasından ciddi rahatsızlık duymuştu. İslam’ın daha fazla kitlelere ulaşmasına engel olmak için Hristiyan olan Araplarında desteğini de alarak bir çalışma yürütüyordu. Tam böyle bir zamanda Suriye’de bulunan Hristiyanlar, Bizans İmparatoru Heraklius’a bir mektup göndererek “Hz. Muhammed’in öldüğünü, İslam coğrafyasında kıtlığın baş gösterdiğini, Müslümanların dağılmaya yüz tuttuğunu, dolaysıyla Medine’ye sefer düzenlendiği takdirde Müslümanların karşı koyamayacağını ve Hristiyanlık inancına katılabileceklerini…” bildirmişlerdi.

Bunun üzerine Müslümanları yok etmeyi planlayan Bizans İmparatoru 40.000 kişilik bir ordu hazırlayarak Medine’ye doğru yola çıktı.

Hicretin dokuzuncu yılında (M. 630’da) 40.000 kişilik ordusuyla Müslümanların üzerine gelen Bizans İmparatorluğuna karşı Hz. Muhammed seferberlik ilan etmişti. Fakat münafıklar Romalılara karşı savaşmanın bir intihar olacağını ortaya atarak kendileriyle beraber yeni Müslüman olanların da bu sefere katılmamasını sağlamışlardı. Münafıkların engellemesine rağmen Hz. Peygamber, sadık ve samimi Müslümanların gayretiyle topladığı 30.000 kişilik İslam ordusuyla Tebük’e doğru yola çıkmıştır. İslam Ordusunun Tebük’te Bizans ordusuna karşı hücuma geçmesi sonucu Bizans Ordusu geri çekilmiştir. Dolaysıyla bu muharebe Bizans-Arap savaşları gibi olmamış, savaş başlamadan düşman ordusu geri çekilmiştir.

  1. Eğer (gerektiğinde) seferber olup (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi elem verici bir azapla cezalandırır ve yerinize başka bir millet getirip koyar da siz ona hiç bir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye gücü yetendir.

Demek, gerektiği zaman zulme karşı koymak, terörü engellemek, insan hak ve özgürlüklerini korumak, başka bir ifâde ile meşru savunma anlamındaki önleyici savaş da bir farzdır. Bizans’a karşı böyle bir vecibenin icrası için Müslümanların bir kısmı korkak ve ürkek davranınca ve özellikle havaların sıcaklığını da öne sürerek sefere katılmak istemeyince bu defa bir sonraki ayet nazil oldu.       

  1. Eğer siz (Allah yolunda savaşa çıkarak) o (nebi)ye yardım etmezseniz (mühim değil, Allah ona yardım edecektir). Hani vaktiyle inkârcılar onu iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir’le birlikte Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona Allah yardım etmişti. Onlar (Sevr dağında) mağarada bulunurken, o arkadaşına: “Tasalanma, çünkü Allah bizimle beraberdir” demişti. Bunun üzerine Allah da o(na yardım etmiş ve arkadaşının kalbi)ne huzur ve güven indirmişti. Ve onu görmediğiniz ordularla desteklemişti. Böylece inkâr edenlerin sözünü (davasını) alçaltmıştı. Allah’ın sözü en yücedir. Çünkü Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu ayet, Hz. Peygamber’in, M.S. 622 yılında Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’den Medine’ye hicretini anlatıyor. Ayette geçen; “İkinin ikincisi” ifadesi bir hiyerarşiyi îma etmiyor, iki kişiden birini anlatıyor. Yani Hz. Peygamberi işaret ediyor.

  1. (Ey inananlar!) Kolay da olsa zor da olsa savaşa çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda yürekten çaba gösterin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
  2. Eğer o (cihad) kolay bir kazanç ve normal bir yolculuk olsaydı elbette senin arkana düşerlerdi. Fakat o meşakkatli (mesafe) onlara uzak geldi. Gerçi onlar: “Gücümüz yetseydi herhalde biz de sizinle beraber çıkardık” diye yemin edecekler. Onlar bu yalanla kendilerini felakete sürüklüyorlar. Allah, onların yalancı olduklarını elbette bilmektedir.
  3. Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sence iyice bilinip, yalancılar belli oluncaya kadar (beklemeden seferden geri kalmaları için) onlara neden izin verdin?

“Allah seni affetsin!” ifadesi bir suçlama ya da sorumlu tutma ifadesi değil, bir bağışlama ifadesidir. Söz konusu meselede serbest hareket ettiği kaygısıyla kendisini suçlu hisseden Hz. Peygamber’i rahatlatmak için kullanılmış bir ifadedir.

  1. Allah’a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah, emrine uygun olarak yaşayanları çok iyi bilir. Bkz. 24/62

Allah’a ve ahirete inananlar, inandıklarıyla ilgili tezleri, iddiaları, çalışmaları gerek ulusal ve gerekse uluslararası arenada doğru yöntem ve araçlarla savunmak, karar mekanizmalarındaki kişi ve kurumları ikna etmek ve inandırmak konusunda toplantılar düzenlemek ve bu toplantıların düzenleneceği meclisler, şûralar oluşturmak durumundadır. “Mallarıyla canlarıyla savaşırlar” söylemi, bu anlamda mü’minlerin olması gereken bir özelliğini ortaya koyuyor.

  1. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler (savaşa katılmamak için) senden izin isterler.
  2. Eğer onlar sefere çıkmak isteselerdi, bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, (korkaklıkları yüzünden) sefere çıkmaya kalkışmalarını istemediği için onları böyle bir girişimden alıkoydu. Kendilerine: “Peki, (sizler de kadın, çocuk, yaşlı ve hasta gibi) oturanlarla beraber evlerinizde oturun bakalım” denildi.
  3. Eğer onlar da sizinle beraber (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, o zalimleri hakkıyla bilendir.

Tebük Seferiyle Müslümanlar çok büyük kazanımlar elde etti. Çünkü Bizans İmparatorluğunu dize getiren bir İslam Ordusunun Allah’ın izniyle sırtı yere gelmeyecekti. Bundan böyle başta Arap Yarımadası olmak üzere Müslümanlar ciddi bir şekilde güçlenmeye başladı. Güçlendikleri için de Bizanslılara yardım eden kabileler Müslümanlarla antlaşmalar yapmak zorunda kaldı. Müslümanların büyüdüğünü gören kabileler İslam devletine karşı hayranlık duyarak gruplar halinde Müslüman oldu.

  1. Gerçekten onlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler, sana karşı çeşitli entrikalar çevirmişlerdi. Nihayet hak yerini buldu ve Allah’ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı.
  2. Onlardan bazıları da: “Bana izin ver (bu savaştan geri kalayım), beni fitneye (günaha) düşürme!” diyor. Haberiniz olsun ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Şüphe yok ki cehennem, inkârcıları mutlaka kuşatacaktır.

Tebük Seferine katılmak istemeyenlerin çoğu İnkârcı oldukları halde Müslüman görünen münafıklardı. Bunların ileri gelenlerinden birisi de Abdullah b. Ubey b. Selul’dü. “Beni fitneye düşürme!” derken, “Bana baskı yapma, beni böyle zor bir sınava tabi tutma!” demek istemişti. Savaş, münafıklar için zordu. Çünkü inanmadıkları bir dava için kendileri gibi düşünenlere karşı savaşacaklardı.

  1. Eğer sana bir iyilik erişirse; bu onları fenalaştırır. Bir kötülük erişirse: “Biz, (savaşa katılmayarak) daha önceden tedbirimizi almıştık (bizi ilgilendirmez)” derler ve böbürlenerek dönüp giderler.
  2. De ki: “Allah’ın bizim için takdir ettiği şeylerden başkası bize asla isabet etmez. O, bizim yardımcımızdır/dostumuzdur. Onun için inananlar yalnız Allah’a güvensinler.”

İnsanın başına gelen her şey Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Allah, kulu istemedikçe kötülük yaratmaz. Yarattığını ya kul hak etmiştir ya da hayırlı bir geleceğin habercisidir. Onun için inanan insan, Allah’tan gelen her şeye layık olduğunu bilmeli, en büyük yardımcısının ve güvenilir dostunun Allah olduğuna inanmalı. Ayetteki “tevekkül”, yan gelip yatarak işi Allah’a bırakmak değil; gerekli olan her türlü önlemi alarak; elinden gelen tüm gayreti gösterdikten sonra Allah’a bağlanıp Onu vekil etmek ve Ona güvenmektir.

  1. De ki: “Siz bizim için iki güzellikten (şehitlik veya zaferden) birinin dışında başka bir şey mi beklemektesiniz? Biz ise Allah’ın, ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle sizi azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyin bakalım, biz de (sizinle beraber akıbetinizin ne olacağını) bekliyoruz!”
  2. De ki: “İster gönüllü verin isterse gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz, gerçekten yoldan çıkan bir kavim oldunuz.”
  3. Verdikleri sadakaların kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resulünü (içten içe) inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve (sadakayı) gönülsüzce vermeleri engel olmuştur. Bkz. 4/142-143
  4. Artık onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında (yaptıklarından dolayı) onlara azap etmesini ve canlarının inkâr edip dururken çıkmasını istiyor. Bkz. 9/85
  5. (O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir, ancak (onlar) korkularından öyle söyleyen bir topluluktur.
  6. Eğer (sizden kaçıp) sığınacak bir yer, barınacak mağaralar ya da sokulacak bir delik bulsalardı muhakkak ki onlar koşarak oralara yönelirlerdi.
  7. İçlerinden kimi de sadakalar(ın taksimi) hakkında sana dil uzatırlar. Eğer onlardan kendilerine verilirse hoşlanırlar, verilmezse hemen kızarlar.
  8. Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olsalardı ve: “Allah bize yeter, Allah bolluk ve bereketinde dilediğini bize verecektir, Resulü de bize verilmesini (sağlayacaktır), biz umudumuzu yalnız Allah’a bağlamışız” deselerdi (bu elbetteki kendileri hakkında daha iyi olurdu).
  9. Zekâtlar yalnızca yoksullara, düşkünlere, zekât toplamakla görevli memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılmak istenenlere, sözleşmeli (azad edilecek) köle ve esirlere, (borcunu vermeyecek kadar fakir düşen) borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalmış kimselere verilir. Bu paylaştırma sırası Allah tarafından belirlenmiştir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

Ayette geçen sekiz kategori, zekâtın verilebileceği bütün alanları göstermektedir. “Kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenler” deyimiyle, İslam’ı anlamaya, benimsemeye yatkınlık görülen ve İslam’a dönmeleri yönünde, dolaylı ya da dolaysız yollarla üzerlerine durulması gereken kimseler kasdedilmektedir.

  1. (Yine) o münafıklardan kimileri de: “O, her şeye kulak veriyor (inanıyor)” diyerek nebiyi incitirler. De ki: “O hakkınızda hep iyi sözlere kulak veren biridir. Allah’a iman eder, mü’minlere inanıp güvenir. (O) içinizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah’ın Resul’ünü incitenler var ya; işte onlar için acıklı bir azap vardır.”

İslam toplumu içinde, çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati gereği kendini Müslüman göstererek Allah’a, Resulüne ve müminlere düşmanlığını gizleyen (Bakara, 2/8; Âli İmrân, 3/167; Mâide, 5/41) münafıklar hemen her konuda Hz. Peygamber’e muhalefet ederek, ona sınırsız sadakat gösteren Müslümanların güvenini sarsmaya çalışıyorlardı. Ayette ifade edildiği gibi “her şeye kulak veriyor (inanıyor)” diyerek; Peygamberin olmayan ve mantıklı düşünce ile izah edilemeyen bir takım sesler işittiğini ve yanılarak bunları insanlara vahiy olarak yansıttığını söylüyorlardı.

  1. (Münafıklar) sizin hoşnutluğunuzu kazanmak ve kendilerini (size) kabullendirmek için Allah’a yemin ederler. Oysa onlar mü’min olsalardı, Allah’ın ve Resulünün hoşnutluğunu kazanmayı daha gerekli görürlerdi.
  2. Bilmiyorlar mı ki, kim Allah’a ve Resulüne karşı koymaya kalkarsa ona, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşi vardır? İşte en büyük aşağılanma budur.
  3. Münafıklar, kendileri hakkında, kalplerinde olan şeyleri kendilerine haber verecek bir surenin üzerlerine indirilmesinden çekiniyorlar (ona rağmen alay etmeye devam ediyorlar). De ki: “Siz alay etmeye devam edin. Ama Allah o (içinizdeki söylemekten) çekindiğiniz şeyleri mutlaka ortaya çıkaracaktır.” Bkz. 47/29
  4. Şayet kendilerine (neden alay ettiklerini) soracak olursan: “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk” derler. De ki: “Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Resulüyle mi eğleniyordunuz?”

Tebük Seferi öncesi, Hz. Peygamberin azmini gören münafıklar kendi aralarında: “Şu adamın haline bakar mısınız, kocaman Bizans İmparatorluğunu yenecek ve dünyaya hâkim olacak!” diyerek onu alaya alıyorlardı. Onların bu tavrı vahiy yoluyla Hz. Peygambere bildirilince kendilerine neden böyle saçmalıklarla uğraştıkları sorulunca onlar da ayette ifade edildiği gibi uydurma bir cevap verdi.

  1. (Boşuna) özür dilemeyin. Doğrusu siz inandığınızı (açıkladıktan) sonra küfre saptınız. İçinizden bir topluluğu (tevbeleri sebebiyle) affetsek bile, (diğer) bir topluluğu suç işlemeye (ısrar etmelerinden) dolayı azaba uğratacağız.
  2. Münafık erkeklerle, münafık kadınlar birbirlerindendir (hepsi aynıdır). Kötülüğü teşvik edip iyiliği engellerler ve cimriliklerinden dolayı ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu (rahmetsiz bıraktı). Gerçekten münafıklar günaha gömülmüş kimselerdir!

Ayette geçen “Allah’ı unuttular, O’da onları unuttu” ifadesi, mecazi olup, ikiyüzlülüğü içselleştirmiş olan münafıklardan Allah’ın yardımını ve merhametini keserek onları terk edilmiş bir vaziyette bırakması demektir. Allah’a “unutmak” gibi bir eksikliği isnat etmek ya da O’nu bu tip zayıflıklarla tavsif etmek asla caiz değildir. Bu ayette olduğu gibi, Araf 7/5, Taha 20/126, Casiye 45/34’de ve daha bir çok ayette de “unutmak” teriminin diğer bazı kelimeler gibi mecazi anlamda kullanıldığı görülmektedir.

  1. Allah, münafık erkeklerle, münafık kadınlara ve inkârcılara içinde daimi kalacakları cehennem ateşini vadetmiştir. O (cehennem ateşi), onlara yeter. Ve Allah, onlara (yaptıkları yüzünden) lanet etmiştir. Onlara sonu gelmeyen bir azap vardır.
  2. (Onlara de ki:) “Sizler de sizden önce yaşayıp gitmiş kimseler gibisiniz. Onlar (kendi zamanlarında) kuvvetçe sizden daha güçlü, servetçe daha zengin ve sayıca daha kalabalıktılar. Onlar (bu dünyadan) kendi paylarını aldılar; siz de öncekilerin paylarını aldıkları gibi kendi payınızı alıp yararlandınız ve onlar gibi (dünya zevklerine) dalıp gittiniz. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir ve onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
  3. Onlara kendilerinden önceki toplumların (yani) Nuh, Ad, Semud ve İbrahim kavminin, Medyen halkının ve yurtları altüst edilenlerin bilgileri gelmedi mi? Bu toplumlara, resulleri açık ve anlamlı mesajlar getirmişlerdi. Allah’ın onlara zulmetmesi sözkonusu değildi fakat onlar kendilerine zulmettiler. Bkz. 3/117, 10/44 ve dipnotu 16/33, 29/40

Kur’an’da birçok kez tekrarlanan bu ve bunun gibi geçmiş peygamberlerin kıssaları ders almamız için vahiy yoluyla bize anlatılıyorsa, bizim yaşadıklarımız da bizden sonrakilere tarih yoluyla intikal edecektir. Geçmiş kavimlerin yaşadıklarına baktığımızda isyan kokan ve zulüm içeren bütün davranışlarının onların helak olmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Allah’ın dini için ortaya çıkan Hak ve halk kahramanlarının çalışmalarına baktığımızda da gayretlerinin boşa gitmediğine tanık oluyoruz. Eski ümmetlerin güzel eylemleri bizim tekâmül etmemize nasıl katkı sağlıyorsa, bizim faydalı eylemlerimiz de bizden sonraki insanların tekâmül etmesine öylece katkı sağlamalıdır. Yani Allah’ın rızasını kazanmak, övgüsüne mazhar olmak ve bizden sonraki insanların duasını almak için model insan olmak durumundayız.

  1. Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. Bunlar iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar, namazı ikame ederler, zekâtı verirler, Allah’a ve resulüne itaat ederler. İşte Allah bu kimselere rahmet edecektir (onları bağışlayacaktır). Şüphesiz ki Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Burada kadın olsun, erkek olsun dostluk ve yardım konusunda müminlerle ilgili bir gerçek ortaya konuyor. Müşrikler ve münafıklar birbirlerinin dostu ve yardımcısı ise mü’min olan kadın ve erkeklerin de dost olmaktan ve birbirlerine yardım etmekten başka çareleri yoktur. İnananlar arasındaki dostluk ve yardımlaşma, öncelikli olarak iyiliği hayata geçirme ve kötülüğü bertaraf etme alanında görülmelidir. İşte tam bu noktada inananlar tek vücut gibi olmalıdır. İçine virüs girmediği müddetçe sarsılmaz ve yıkılmaz. Eğer vücut gücünü kaybetmişse belli ki yapısına virüs girmiş, inanç sistemine yabancı bir unsur karışmıştır. Tekrar eski sağlığına kavuşması için giren virüsün ve karışan yabancı unsurun derhal bertaraf edilmesi lazım.

  1. Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde tertemiz barınaklar vaat etmiştir. (Ancak) Allah’ın rızası (hoşnutluğu) ise bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu, en büyük kurtuluştur ve en yüce bahtiyarlıktır.
  2. Ey Nebi! İnkârcılarla ve münafıklarla mücadele et, onlara sert davran (taviz verme)! Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir! Bkz. 9/123, 48/29, 66/9
  3. (Münafıklar, senin aleyhinde) kötü bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü (resulle alay ve ona hakaret kelimesini) söylediler ve Müslüman olduktan sonra kafir oldular. Ayrıca başaramadıkları şeye (seni öldürmeye) de yeltendiler. Münafıkların resule ve müminlere kin beslemelerinin tek sebebi, Allah’ın lütuf ve ihsanıyla inananların ihtiyacını gidermiş olmasıdır. Eğer tevbe ederlerse, kendileri için daha hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde bir dost ve yardımcı yoktur. Bkz. 5/59, 7/126, 85/8

Münafıklardan Cülas b. Süveyd, “Eğer Muhammed’in dedikleri doğru ise eşeklerden daha beter olalım” şeklinde sözde kendilerine beddua ederek inananların kafasını karıştırmaya çalışıyordu. Konuşulanlara tanık olan Hz. Mus’ab, durumu Hz. Peygambere haber verdi. Hz. Peygamber, Cülas’ı çağırıp konuşulanların doğru olup olmadığını sordu. O da öyle bir konuşmanın olmadığına dair Allah adına yemin ederek Hz. Mus’ab’ı yalancı durumuna düşürdü. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu ve böylece Cülas’ın münafık olduğu ve Hz. Mus’ab’ın doğru söylediği anlaşıldı.

  1. Onlardan bazıları: “Eğer Allah bize lütfundan bol mal verirse, sadaka verenlerden ve iyi amel edenlerden olacağımıza yemin ederiz” diye Allah’a kesin söz verdiler.

“Allah bize lütfundan bol mal verirse” ifadesi, Münafıkların bazılarının, Hz. Peygamber’e ve o’nun tebliğ ettiği dine ilgi duymaktan çok, Hz. Peygamberin ve onun getirdiği dinin onlara sağlayabileceği maddî nimetlere karşı ilgi duymalarına işaret ediyor.

  1. Ne zaman ki Allah, lütuf ve kereminden onlara verdi, onlar da cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.
  2. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söyleyip durmaları yüzünden, Allah da kendisine kavuşacakları güne kadar onların kalplerinde münafıklığı yerleştirdi.
  3. (Münafıklar) bilmiyorlar mı ki, onların bütün sırlarından, (mü’minlerin aleyhine yaptıkları) bütün gizli görüşmelerinden Allah’ın haberi var? (Ve yine bilmiyorlar mı ki,) Allah, insan idrakini aşan, bilinmeyen ve görünmeyen şeyler hakkında eksiksiz bilgi sahibidir?
  4. Sadaka vermek hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
  5. (Ey Resul!) Onlar için ister af dile, ister af dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah’ı ve resulünü inkâr etmelerindendir. Çünkü Allah, böylesine kötülüğe batmış bir topluluğu doğru yola çıkarmaz. Bkz. 9/113

Münafıkların başı durumunda olan Abdullah b. Ubeyy yatağında ölümle pençeleşirken oğlu Abdullah, Hz. Peygambere gelerek babasının bağışlanması için af dilemesini istemişti. İyi bir Müslüman olan Abdullah’ın hatırı için Peygamberimiz Abdullah b. Ubeyy için dua etmişti. Bunun üzerine Hz. Allah bu ayeti göndererek Müslümanların en yakınındaki anne-babası dahi olsa inanmayanların affedilmeyeceği konusunda kesin hükmünü vermiştir. Ayette geçen “yetmiş” sayısı, mesajın etkisini güçlendirmek için mübalağa sanatıyla  pek çok anlamında kullanılmış bir ifadedir. Zira Arapçada “yetmiş” sayısı genellikle “çok, pek çok” anlamında da kullanılır.

  1. Allah’ın Resulüne muhalefet ederek (Tebük seferine çıkmayıp) geri kalanlar, (Medine’de) oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve: “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. (Onlara) de ki: “Cehennemin ateşi sıcaklık bakımından (bundan) daha şiddetlidir.” Keşke (gerçeği) anlasalardı.

Tebük Seferi’ne, meşru mazeretleri olmadan bir takım temelsiz bahanelerle katılmayıp Hz. Muhammed’i ve arkadaşlarını yalnız bırakan o günün sözde Müslümanları, bu ve bundan sonraki âyetlerle şiddetle kınanmaktadır. Çünkü daha önce de ifâde ettiğim gibi zalimin zulmüne rıza göstermek zulümdür, karşı koymak ise bütün insanlar üzerinde bir vecibedir. Bunun için Müslüman olmaya da gerek yoktur. Dini, mezhebi, meşrebi, ırkı, düşüncesi ne olursa olsun kimsenin kimseye haksızlık etme lüksü yoktur.

  1. Bundan böyle artık az gülsün onlar, çünkü yaptıklarından ötürü çok ağlayacaklar.
  2. Eğer Allah seni (Tebük’ten) döndürür de o (savaşa gitmeyen münafık)lardan bir grupla karşılaşırsan, onlar da (başka bir savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Artık benimle birlikte hiçbir zaman (savaşa) çıkamayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla savaşamayacaksınız. Mademki ilk defa (Tebük seferinde) oturup geri kaldınız, haydi şimdi de geri kalanlarla birlikte oturun!”
  3. Onlardan ölen hiç birinin namazını asla kılma, kabrinin başında (gömülürken veya ziyaret için) durma (onun için dua etme)! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.

Bu âyetler, dünyayı ve dünyalıkları “Tanrı” edinmiş, nefsin istek ve arzularına kul-köle olmuş, egosunu her şeyin üstünde gören bugünün sorumsuz sözde Müslüman’ına da ciddi mesajlar veriyor.

Bugün dünyada milyonlarca insan -dini, ırkı, rengi, dili ne olursa olsun- açlık ve sefalet içinde yaşarken, sağlık sorunları yüzünden her gün on binlerce insan yaşamını yitiriyor. Yine bugün, altın kaplama arabalarla safari yapan, özel jetlerle dünya turuna çıkan, modern ve yelkenli yatlarla okyanusları geçmeye çalışan, prestij için milyonlarca dolarlık yalılarda oturan bazı Müslümanlar vardır. İşte bu Müslümanlar ile Tebük Seferi’nden kaçan o günün sözde Müslüman’ı arasında bir fark yoktur.

  1. Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla (yaptıklarından dolayı) onlara dünyada sıkıntı ve azap çektirmek istemekte ve canlarını inkârcı olarak almak istemektedir. Bkz. 9/55
  2. “Allah’a inanınız ve resulü ile birlikte cihad ediniz” direktifini içeren bir sure indiğinde onların içindeki servet sahipleri senden izin isteyerek: “Bizi bırak evlerinde oturanlarla birlikte olalım” dediler.
  3. Onlar (kalplerindeki nifaktan dolayı) evlerinde oturan güçsüzlerle (kadınlarla ve çocuklarla) birlikte (geri) kalmaya razı oldular. (Bunun için) kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar anlayamazlar.
  4. Fakat resul ve onunla beraber olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün iyilikler onlarındır ve kurtuluşa erenler de onlardır.
  5. Allah, onlara içinde kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.
  6. Bedevilerden (göçebe Araplardan) özür beyan edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Resulüne yalan söyleyenler ise (evlerinde) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elim bir azap isabet edecektir.
  7. Zayıflar, hastalar ve (kendilerine savaş için donanım sağlama) imkânına sahip olmayanlar, Allah’a ve Resulüne karşı bağlı kaldıkları takdirde sorumlu tutulmayacaklardır. İyilikte bulunan kimselerin (kınanması için) bir sebep yoktur. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  8. Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde: “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaş dökerek geri dönenlere de (sorumluluk) yoktur.

Tebük Seferine katılmak isteyen fakat yiyecek, giyecek ve binek bulamayan bazı fakir Müslümanlar Hz. Peygamber’e gelerek yardım istemişlerdi. Ancak imkânların kıtlığından Hz. Peygamber kendilerine yardımcı olamayacaklarını söylemişti. Onlar da sefere katılamamanın üzüntüsüyle ağlayarak evlerine dönmüştü. Bu ayetle hem sorumluluktan kurtulacakları ve hem de Allah’a ve Resulüne olan sadakatlerinden dolayı kendilerine mükâfat verileceği vaat ediliyor.

  1. Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde (sefere katılmamak için) senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (güçsüz, kadın ve çocuk)larla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar (yaptıkları yüzünden başlarına gelecekleri) bilmezler.

“Zengin oldukları halde, (sefere katılmamak için) senden izin isteyen” ifadesi; malî yeterlilik yanında bedeni elverişliliği ve sağlığı da kapsamaktadır. Dolaysıyla burada, hem bedenî yeterlik ve sağlık olarak sefere katılmak konusunda müşkül durumda bulunmayanlar, hem de parasal gücüyle kendi silah, teçhizat ve bineğini sağlayabilecek durumda olduğu halde sefere katılmak istemeyenler kınanmaktadır.

  1. (Seferden) geri döndüğünüzde (münafıklar) size özür belirttiler. De ki: “Özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, sizin durumunuzu haber verdi. (Bundan böyle) yaptığınızı Allah da, Resulü de görecek. Sonra da görünen ve görünmeyen her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptıklarınızı size haber verecektir.
  2. Kendilerine döndüğünüz zaman (kınama ve ayıplamadan) vazgeçesiniz diye Allah’a yemin edecekler. Onları azarlamayınız, bir şey olmamış gibi davranınız. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onların hepsi murdardır (soyut pisliktir). İşledikleri kötülüklerin karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir.

Bu ayet, hiçbir haklı gerekçeleri olmadığı halde sadakatsizliklerinden ve rahatlıklarının bozulmamasından dolayı Tebük Seferine katılmayan fakat Allah’a yemin ederek asılsız ve uydurma mazeretler ileri süren münafıklarla ilgili olarak inmiştir. Allah, onların sadece yalan söylemediklerini, aynı zamanda soyut birer pislik olduklarını ve bu pisliklerden uzak durulması konusunda inananların dikkatli olmaları gerektiğini vurguluyor.

  1. Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Bilesiniz ki, siz onlardan razı olsanız bile Allah yoldan sapmış olan o topluluktan asla razı olmayacaktır.
  2. Bedevîler (okuma yazma bilmeyen göçebe Araplar) inkâr ve nifak bakımından (şehirde yaşayan Araplardan) hem daha beter, hem de Allah’ın Resulüne indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Yerleşik hayat tarzı, göçebe hayat tarzından her zaman daha üstündür. Göçebe hayat tarzına sahip olan bedeviler, ahlakî emir ve yaptırımlara ayak uydurmak konusunda yerleşik insanlara göre daha başarısızdır. Bu bakımdan bedevilerin dini öğretileri/talimatları kavraması ve pratik hayata taşıması şehirlerde yaşayan insanlara nazaran daha zor gerçekleşmekte, inkar ve nifakları da o derece kötü olmaktadır.

  1. Bedevilerden öyleleri de vardır ki; infak edeceğini angarya sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini bekler. Belalar kendi başlarına gelsin! Allah her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.
  2. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve resulün dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için tam bir yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  3. (Allah yolunda cihadda) öncü olan Muhacirler ve Ensar ile iyilikte onlara tam uyanlardan Allah razı olduğu gibi onlar da O’ndan (Allah’tan) hoşnut ve memnun olmuşlardır. (Allah,) onlara altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur. Bkz. 8/75, 59/8, 9

Muhacirler; Mekke’nin fethine kadar geçen süre içinde, inançları uğruna, evlerini-barklarını, mallarını-mülklerini, ailelerini, kabilelerini, akrabalarını Mekke’de bırakarak müşriklerin ve inkârcıların baskılarından dolayı Medine’ye hicret etmek zorunda kalan Müslümanlardır. Ensar ise, Mekke’den Medine’ye göç eden Muhacirleri bağırlarına basan, evlerinde barındıran ve mallarını onlarla paylaşan Medineli Müslümanlardır.

  1. Gerek çevrenizdeki bedeviler içinde ve gerekse Medine halkı arasında ikiyüzlülükte uzmanlaşmış münafıklar vardır. Sen onları bilmezsin, ancak biz biliriz. Onları  iki kez azaba çarptıracağız, sonra da (ahirette) büyük azaba uğratılacaklardır.
  2. (Müslümanlardan Tebük seferine katılmayan) diğerleri ise (tevbe ederek) günahlarını itiraf ettiler ve iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. Belki Allah onların tevbesini kabul eder. Hiç kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Tebük seferine katılmayan bir grup, yaptıklarının yanlış olduğunu anladıktan sonra, kendilerini mescidin direklerine bağlayarak cezalandırdılar. Allah Resulü çözmedikçe kendilerini çözmeyeceklerine dair yemin ettiler. Seferden dönen Hz. Peygamber, onların bu durumunu görünce vahyin gelmesini bekledi. Bu ayet nazil olunca da onların çözülmesi talimatını verdi.

  1. Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlar için dua et. Doğrusu, senin duan onlar için bir huzur ve gönül ferahlığı (vesilesi) olacaktır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  2. Kullarının tevbesini ancak Allah’ın kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah’ın tevbeleri çokça kabul eden ve merhameti bol olan (bir ilah) olduğunu hala bilmezler mi?
  3. Onlara de ki: “İstediğiniz gibi davranınız, yaptığınız işleri Allah da, Resulü de, mü’minler de görecektir. Sonra görünür, görünmez her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız ve O size neler yaptığınızı haber verecektir.”
  4. Savaşa katılmayanların bir başka bölümü daha vardır ki, onların işleri doğrudan doğruya Allah’ın iradesine kalmıştır. O, onları ya azaba çarptırır ya da tevbelerini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
  5. Ve (birtakım) zararlı eylemlerde bulunmak, dinden çıkmayı örgütlemek, inananlar arasına ayrılık sokmak ve başından beri Allah’a ve Resulüne karşı savaş tavrı içinde bulunanlara bir gözetleme (kulis) yeri sağlamak için (ayrı) bir mescit kuranlar (var). Bunlar muhakkak ki, şöyle yemin edecekler: “Biz (bununla) sadece iyilerin iyisini yapmak istemiştik!” Oysa Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

“Mescid-i Dırar”, Kuba mescidinin karşısında münafıkların inşa ettikleri, fitne ve fesat yuvası ve mühimmat deposu olarak kullandıkları ve fakat mescit diye adlandırdıkları bir yerdir. Münafıklar bu mescidi Hristiyan bir rahip olan Ebu Amir’in teşvikiyle inşa etmişlerdir. Münafıklar, Müslüman cemaati bölmek, kendi emellerine ulaşmak için fitne çıkararak onları birbirine düşürmek istiyorlardı. Yaptıkları bu yerde -mescit olduğu intibaı hâsıl olsun diye- Hz. Peygamber’in namaz kılmasını istiyorlardı. Bu ayetler nazil olduktan sonra Hz. Peygamber, Malik b. Duhşüm ile Asım b. Adiy’e “Şu cemaati zalim olan yere (mescide) gidiniz, orayı yakıp yıkarak yerle bir ediniz” diye talimat verdi. Onlar da gidip binayı yıkarak yerle bir etti.

  1. (Ey Resul!) Böyle bir yerde (Mescid-i Dırar’da) asla namaz kılma! İçinde namaz kılacağın en uygun mescit, daha ilk günden beri Allah’ın emrine ve rızasına uygun olarak yükseltilen mescittir (Kuba Mescididir). Onda, (manevi kirlerden) arınmayı içten arzulayan kişiler vardır. Allah da günahtan arınmış tertemiz (kulları) sever.
  2. Binasını, Allah’a karşı sağlam bir sorumluluk bilinci ve O’nun rızasını/hoşnutluğunu kazanmak çabası/temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını, çökmek üzere bulunan bir yar kenarına kurup da onunla beraber cehennem ateşine yıkılıp giden mi? Allah zulmeden topluluğu doğru yola eriştirmez.
  3. Kalpleri parça parça oluncaya kadar kurdukları yapı yüreklerinde kuşku kaynağı olmaya devam edecektir. Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

Yukarıda her iki ayette geçen “Kurdukları yapı” ifadesi, temsili bir anlatım tarzı içinde insanların bütün davranışlarını, bütün eylemlerini ihtiva ediyor. “Parça parça oluncaya kadar” deyişi ise, “ölünceye kadar” demektir.

  1. Hiç şüphesiz Allah, inananlardan karşılığında onlara cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır (barter yapmıştır). Onlar Allah yolunda savaşırlar, (kendilerini öldürmeye kalkanları) öldürürler ve gerekirse de öldürülürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’an’da da üzerine aldığı gerçek bir vaadidir. Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (Ey inananlar!) yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte en büyük kurtuluş, en büyük başarı budur!
  2. (O mü’minler;) tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secdeye varanlar, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. (İşte böyle) mü’minleri müjdele!
  3. Akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra müşrikler için Allah’tan af dilemek, nebiye de müminlere de yakışmaz. Bkz. 9/80
  4. İbrahim’in babası için istiğfarına gelince, bu sırf (önceden) ona verdiği bir söz yüzündendi. Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu ona belli olunca, İbrahim ondan uzaklaştı (ve istiğfar etmeyi bıraktı). Şüphesiz ki İbrahim, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı bir kişiydi. Bkz. 19/47, 26/86-87, 60/4

Hz. İbrahim babasına; “Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim” (Meryem, 1947) diye söz verdiği için ona dua etmişti. Yaptığı dua; “Babamı da bağışla (ona tevbe ve hidayet nasip eyle)! Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır” (Şuara, 26/86) şeklindedir. Babası müşrik olarak ölünce Allah’tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığını açıkça ifade etmiştir (Mümtehine, 60/4).

  1. Allah bir toplumu doğru yola ilettikten sonra, nelerden sakınacaklarını açıkça belirtmedikçe (günahları yüzünden) onları sapıklığa düşürmez (sorumlu tutmaz). Hiç kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
  2. Muhakkak ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
  3. Andolsun ki Allah, nebinin ve o zor anda onun peşinden giden muhacirlerle Ensar’ın tevbelerini kabul etti. O sırada onlardan bir grubun kalpleri kaymanın eşiğine gelmişti. Arkasından O, onların tevbelerini de kabul etti. Çünkü O, onlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidir.

Ayette geçen; “tevbelerini kabul etti” ifadesi, Hz. Peygamber’in ve onunla beraber bulunan Müslümanların günah işledikten sonra tevbe ettikleri anlamına gelmez. Çünkü tevbe etmek için illa da günah işlemek gerekmiyor. Daha uygun olanı yapamamaktan, daha güzel ve daha şuurlu ibadet edememekten, Allah’a ve O’nun Kitabına karşı gösterilmesi gereken sadakati ortaya koyamamaktan dolayı da tevbe edilir.

“Onlardan bir grubun kalpleri kaymanın eşiğine gelmişti” ifadesi, Hz. Peygamber’in Tebük seferine katılma çağrısına, haklı mazeretleri olmadığı halde sadece mevsimin sıcaklığını ileri sürerek olumlu bir tepki göstermeyen, sonra da pişmanlık duyup tevbe eden bir kısım mü’minler için söylenmiştir.

  1. (Savaştan) geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıkıştırmıştı. Böylece Allah’tan başka sığınacak hiç bir şey olmadığını anlamışlardı. Sonra eski (iyi) hallerine dönsünler diye (Allah) onların tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir ve merhameti bol olandır.

Tebük Seferine ihmalcilik yüzünden katılamayan bu üç kişinin Ka’b bin Malik, Hilal bin Ümeyye ve Murara bin Rabi adlı sahabeler olduğu söylenir. Ka’b bin Malik, Bedir Savaşı dışında bütün savaşlara katılmış ve çok büyük kahramanlıklar göstermişti. Diğer ikisi ise Bedir Savaşı’nda cengâverce savaşan kahramanlardandı. Bunlar da herhangi bir mazeret bildirmeden, ihmalkârlıkları yüzünden Tebük Seferi’ne katılmamışlardı. Başta Hz. Peygamber olmak üzere seferden dönen bütün sahabeler kendilerine katılmayan bu üç kişiden yüz çevirmişti. Herhangi kötü bir niyetleri olmadan geri kaldıkları ve bir de pişmanlık duyarak tövbe ettikleri için Allah onları da bağışlamıştır.   

  1. Ey inananlar! Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayın ve hep doğru kimselerle beraber olun!
  2. Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah’ın resulünden geri kalmaları, kendi canlarını onun hayatından üstün tutmaları yakışmaz. Çünkü onlar Allah yolunda ne zaman susuzluk, yorgunluk ya da açlık çekseler; ne zaman hakkı inkâr edenleri şaşırtan bir adım atsalar ve ne zaman başlarına gelmesi mukadder olan şeye düşman eliyle uğratılsalar (sonuç ne olursa olsun) bu onların lehine kaydedilmektedir. Çünkü Allah, iyilik yapanların emeklerini asla boşa çıkarmaz.
  3. Allah onları, yaptıklarının en güzeli ile ödüllendirmek için, küçük büyük (Allah için) yaptıkları her harcamayı, geçtikleri her vadiyi mutlaka onların lehine kaydeder.

Ayette geçen “vâdî” terimi klasik Arapçada çok defa “yeryüzü/arazi” anlamında kullanılır. Burada “kataa” “kesti” fiiliyle birlikte kullanılması “yol tepmek”, “yolculuğa devam etmek” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu itibarla, “geçtikleri her vadiyi” ifadesini “ne zaman yeryüzünde yol katetseler” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. 

  1. Mü’minlerin hepsinin (savaş zamanı) toptan sefere çıkmaları gerekmez. Onların her kesiminden bir grup din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve (savaşa çıkanlar) geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.
  2. Ey inananlar! (Size düşmanlık eden) inkârcılardan (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik ve ciddiyet bulsunlar. Bilin ki, Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. Bkz. 9/123, 48/29, 66/9

İslam dini, savaşın en son çare olduğunu ve insanların her zaman barıştan yana olması gerektiğini emreder. Nitekim dinin temel kaynağı olan Kur’an’da İslam’ın barış, hoşgörü, uzlaşı ve müsamaha dini olduğunu gösteren pek çok ayet mevcuttur. Barışın ve uzlaşmanın daha hayırlı olacağı Nisa 4/128. ayetinde belirtilmiştir. Bu itibarla Müslümanca yaşamanın ve Müslüman zihniyetin temelini barış oluşturmaktadır. Müslüman; barışı hayata geçirmeyi ve barış içerisinde yaşamayı prensip edinmiştir. Ancak düşman; savaşı kaçınılmaz kılacak derecede manevi ve ahlaki ilkeler konusunda ödün vermez ve hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmazsa ve böylece hayatı çekilmez hale getirirse işte o zaman son çare olarak savaş zorunlu olur. 

  1. Her ne zaman yeni bir sure indirilse münafıklardan bazıları (alaylı bir şekilde): “Bu sure hanginizin imanını artırdı?” diye sorarlar. Gerçek şu ki, o sure inananların imanını artırmış (kuvvetlendirmiştir) ve onlar (her inen vahiyle sevinip) müjdeleşirler. Bkz. 8/2
  2. Kalplerinde (şirk ve münafıklık gibi) bir hastalık bulunan kimselere gelince, (inen vahiy) onların inançsızlıklarına inançsızlık katar ve böylece hakkı tanımama tutumu içindeyken ölüp giderler. Bkz. 17/82, 41/44
  3. Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl, bir veya iki kez (çeşitli belalarla) imtihan ediliyorlar. Böyle iken yine de tevbe etmiyorlar ve bundan ibret de almıyorlar (ders çıkarmıyorlar).
  4. (Münafıkların durumunu bildiren) bir sure indirilince birbirlerine, “Acaba sizi bir gören var mı?” diye sorarlar, sonra da sıvışıp giderler. (Hakkı) anlamayan (ve anlamak istemeyen) bir kavim oldukları için Allah onların kalplerini (imandan) çevirmiştir.
  5. Andolsun ki, size kendi içinizden gayet izzetli bir resul geldi. Zorlanmanız ve sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O size son derece düşkündür, inananlara karşı şefkatli ve merhametlidir. Bkz. 2/129, 3/164
  6. Buna rağmen sana inanmaktan yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; ancak O’na güvenip dayanırım. Çünkü O’dur en yüce hükümranlığın Rabbi.”