10 – Yunus

Yunus suresi, Mekke döneminde inmiş olup 109 ayettir. 40, 94, 95 ve 96 ayetler Medine döneminde nazil olmuştur. Surenin 98. ayetinde Hz. Yunus’un kıssası anlatıldığı için sureye bu ad verilmiştir. Nüzul sırasına göre elli birinci sûredir. İsrâ sûresinden sonra, Hûd’dan önce Mekke’de, hicretten iki yıl önce nâzil olduğu tahmin edilmektedir.

Surede Allah’a iman ve kulluk, peygamberlerin çağrısına uymayanların âhirette uğrayacağı âkibet işlenmekte ve Allah dostlarına dünya ve ahiret için müjdeler verilmektedir. Hz. Muhammed’in peygamberliği ve onun tebliğ metodu anlatılmakta ve Allah’ın hiç kimseye zulmetmediği, her kişinin kendi âkıbetini kendisinin hazırladığı beyan edilmektedir. Surede ayrıca Hz. Yunus’tan ve diğer peygamberlerden de örnekler verilerek tarih boyunca yaşanan Hakk-batıl mücadelesine, Kur’an’ın ilâhî kaynaklı olup önceki vahiyleri tasdik ettiğine, mânevî hastalıklar için bir şifa, inananlar için bir hidayet ve rahmet kaynağı olduğuna yer verilmektedir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Elif-Lam-Ra. İşte bu (okuna)nlar, hüküm ve hikmet dolu olan Kitab’ın ayetleridir. 

Elif-Lam-Ra harfleriyle ilgili 2/1 dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. Kendi içlerinden birine (resule): “(Bütün) insanları (kötülüklere karşı) uyar ve inananlara Rablerinin üstün sadakat makamı vereceğini müjdele!” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti ki, (resul onlara ayetleri okuyunca) inkârcılar: “Bu (adam), muhakkak apaçık bir sihirbazdır” dediler. Bkz. 7/69, 38/4
  2. Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra da yarattığı her şeyin kanununu koyan, onlar üzerinde egemenlik kuran ve yarattıklarını başıboş bırakmayıp yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi devreye giremez. İşte sizin Rabbiniz olan Allah budur. Öyleyse yalnızca O’na kulluk edin. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? Bkz.2/123, 255, 6/51, 70, 20/109, 34/23 ve dipnotu, 53/26

Eşlik etmek, yardımcı olmak ve arka çıkmak gibi anlamlara gelen “şefaat” dini ıstılahta; “bir kimsenin suçunun, günahının bağışlanması ya da dileğinin yerine getirilmesi için Allah’la kul arasında yapılan aracılık” demektir. Şefaat konusunda Kur’an’da onlarca âyet bulunmasına rağmen Müslümanlar arasında asırlardan beri tartışma konusu olmuştur. Oysa Kur’an iyi anlaşıldığı taktirde görülecektir ki; Allah’ın bağışlamasının dışında kişinin şefaatçisi kendi amelleridir. “Hiç kimsenin başkasına bir yararının olmayacağı, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların hiçbir yerden yardım görmeyeceği günden sakının!” (Bakara 2/123) “Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, bu (Kur’an ile) uyar!” (En’am 6/51) Aynı muhtevaya sahip daha pek çok ayet bulunmaktadır. Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, (O’nun) dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar” (Necm 53/26). “Rahman’ın huzurunda, söz almış olanlar dışında hiç kimseye şefaat edemeyecek.” (Meryem 19/87) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki şefaat; Allah’ın cennet ehline yapacağı yardımın melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmesidir. Bu konuda Sebe suresi 34/23. Ayetin açıklama kısmına da bakabilirsiniz.

  1. Sonunda hepiniz O’na döneceksiniz. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleşecek bir vaadidir. O, insanları önce yaratır, sonra iman edip faydalı eylemlerde bulunanlara adaletle karşılığını vermek için onları (mahşerde) yeniden diriltir. İnkârcılara gelince; onlara da gerçekleri inkâr ettiklerinden dolayı kaynar sıvıdan oluşmuş bir içecek ve acıklı bir azap vardır.
  2. Güneşi parlak bir ışık/enerji, ayı da aydınlık yapan, (takvim ölçümlerini) yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabı(nı) bilmeniz için aya menziller takdir eden O’dur. Allah bütün bunları rastgele değil, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. O, âyetlerini bilip anlayacak bir topluma böylece bir bir açıklamaktadır.
  3. Gerçekten, gece ile gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında) ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan bir topluluk için nice deliller vardır.

İlgili ayet, Dünyanın hem kendi ekseni etrafında döndüğünü hem de Güneşin çevresinde bir elips çizerek tur attığını ifade etmektedir. Dünya kendi ekseni etrafında dönerek gece ile gündüzün meydana geldiğini, Güneşin çevresinde dönerek de gece ile gündüzün uzayıp kısaldığını ve böylece mevsimlerin oluştuğunu anlatmaktadır. Onun için Miladi Takvim dünyanın güneş etrafında bir dönüşünü yıl olarak kabul eder. Kameri (ay) takvimi ise ayın dünya etrafında 12 kez dönüşünü bir yıl sayar. Bu nedenle Kameri Takvim Güneş (Miladi) Takvimden 10 gün 8 saat 48 dakika daha kısadır. Bu iki ayetle Allah, bir taraftan Ay takvimine işaret ederek oradaki derinliği ortaya koyuyor bir taraftan da Güneş takvimini anlatarak varlık âlemi üzerindeki hassas dengeyi gösteriyor.

7-8. (Öldükten sonra) huzurumuza çıkacaklarını hiç hesaba katmayanlar, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve ayetlerimizden habersiz olanlar var ya; işte bunların kendi yaptıkları yüzünden varacakları yer cehennemdir.

  1. İman edip iyi ve faydalı işler yapanlara gelince; Rableri onları imanları sayesinde doğru yola iletir, altlarından nehirler akan nimetlerle dolu cennetlere eriştirir.
  2. Onların oradaki duaları: “Allah’ım, seni anar ve seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz”, birbirlerine yönelik iyilik dilekleri ise, “Selâm” ve dualarının sonu da: “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” olacaktır. Bkz. 6/1, 13/23-24, 18/1, 33/44, 36/58, 56/25-26

Selam; bütün kötülüklerden emin olmak, esenlik, güven duygusu, teslimiyet, kurtuluş ve benden sana zarar gelmez demektir.

Hamd; iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme ve övme manasına gelir ve bütün övgü türlerini içerip sevgi ve tazimle Allah’a yönelen saygıyı ve minneti ifade eder. Bu bakımdan Allah’a hamd, kısmen övgüyü, kısmen de şükrü ihtiva eder.

“Onların cennetteki duaları hamd ve tesbihten ibaret olacak çünkü “Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.” (Fussılet 41/31) buyrulmaktadır. Arzu edilen her şeyin bulunacağı bir yerde, dünyada olduğu gibi duaya ihtiyaç kalmayacaktır ve cennet ehlinin duası sadece hamd, şükür ve tesbihten ibaret olacaktır.

  1. Allah, insanlara şerri, onların hayrı acele istedikleri gibi çabucak verseydi, ecellerinin onlara ulaşmasına çoktan hükmedilmiş olurdu. Fakat Bize kavuşacaklarını ummayanları, Biz kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız. Bkz. 2/15, 8/32

Böylece, akıllarını başlarına devşirerek tevbe edip imana gelmeleri için onlara bir fırsat daha vermiş oluruz.

  1. İnsana bir sıkıntı dokunduğunda gerek yan yatarken gerek otururken ve gerekse ayaktayken (sıkıntıdan kurtulmak için her halinde) bize dua eder. Ama sıkıntıyı üstünden kaldırdığımız zaman, sanki kendisine dokunan sıkıntının kaldırılması için bize hiç yalvarmamış gibi (nankörce davranmaya) devam eder (ve Bizi unutur). İşte tutarsız ve istikrarsız yaşayanlara yapmakta oldukları şey böylesine alımlı görünür. Bkz. 3/191, 4/103, 17/67, 39/8

İnsanın bu yaptığına hem nankörlük hem de vefasızlık denir. İnsana verilen nimetleri ve kendine yapılan iyilikleri unutması, yok sayması ya da görmezlikten gelmesi yani bencil davranması çok büyük vefasızlık ve terbiyesizliktir. Ayetin son cümlesinde, vefasızlığı gösterenlerin yaptığı bu saygısızlığın onlara alımlı göründüğünü, cazip geldiğini anlatıyor ki bu daha büyük bir vahamettir.

  1. Andolsun ki, sizden önce (gelip geçen) nice nesilleri, resulleri onlara apaçık deliller getirdiği hâlde zulmettiklerinden dolayı helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.
  2. Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların arkasından sizi yeryüzünde halife (mirasçı) yaptık (hâkim kıldık).

Konumuzla direk ilgili olarak “halife” kelimesi, tekil ifade ile Kur’an’da iki yerde (Bakara 2/30 ve Sâd 38/26), çoğul ifade ile “helaif” olarak dört yerde (En’am 6/165, Yunus 10/14, 73, Fatır 35/39), “hulefa” olarak da üç yerde (A’râf 7/69, 74, Neml 27/62) toplamda dokuz defa geçmektedir. Geçtiği örneklerin tamamında “halife” kelimesi, insanın yeryüzüne egemen olacağı ve siyasi erki elinde bulunduracağı anlamında kullanılmıştır. 

Sözlükte “birinin arkasından gelmek, yerine geçmek” anlamlarına gelen “half” kökünden türetilmiş olan “halife”, birinin yerine geçerek onun yaptığı işi devam ettiren ya da onun yerini alan kişi demektir. Bu itibarla diyebiliriz ki; bizden yani beni Âdemden önce dünyada yaşayan birileri vardı ve biz bu birilerinin arkasından dünyaya gelmişiz. “Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde (hükümlerimi icra edecek) bir halife (etkili ve yetkili olmaya elverişli insan) yaratacağım,” buyurmuştu. Melekler de: (Ya Rab!) “Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. (Allah da) şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara 2/30) Bu ayetten de anlıyoruz ki; Âdem’den önce dünyada insan gibi canlılar yaşamış ve bu varlıkların melekler nezdindeki izlenimleri kötü olmuştur. Bunu modern bilime baktığımızda daha iyi anlayabiliriz. Dünya yaratılalı minimum beş milyar yıl olmuş ama insanlık tarihi maksimum iki yüz bin yıl olarak bilinmektedir.

  1. Ayetlerimiz onlara açık-seçik parçalar halinde okunduğu zaman, bizimle karşılaşmayı beklemeyenler derler ki, “bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.” (Onlara) de ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem olmaz. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Ben, Rabbime karşı gelirsem; büyük bir günün azabından korkarım.”
  2. De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben (peygamber olmadan ve Kur’an inmeden) önceki yıllarımı sizin aranızda geçirdim. Siz yine de aklınızı kullanarak gerçeği görmeyecek misiniz?”

“Ben önceki yıllarımı sizin aranızda geçirdim.” Yani nasıl bir insan olduğumu, yalan söyleyip söylemeyeceğimi çok iyi bilirsiniz, çünkü kendi öz çocuklarınızı tanıdığınız gibi beni de tanırsınız. Beni tanıdığınız için bana dürüst ve erdemli kişi anlamına gelen “el Emin” lakabını takan da sizsiniz. Bugüne kadar herhangi ilahi bir kitap okumadığımı da bilirsiniz. Şimdi nasıl oluyor da Allah adına yalan uydurarak diğer ilahi kitaplara benzeyen bir kitap yazdığımı ya da uydurduğumu düşünebiliyorsunuz?

  1. Allah adına yalan uydurandan ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Gerçek şu ki; günahta ısrar edenler asla iflah olmazlar!
  2. Onlar, Allah’tan başka kendilerine zararı ve faydası olmayan varlıklara kulluk ediyorlar/tapıyorlar (onlardan yardım diliyorlar) ve: “Bunlar Allah yanında şefaatçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve çok yücedir.

Burada şirke bulaşanlar üç kategoride ele alınıyor: 1. Allah’a inanmakla beraber putlara da inanıyorlar yani Allah’a ulaşmak için putları aracı kılıyorlar. 2. Putların veya putlaştırılan varlıkların Allah’ın katında imtiyazları olduğunu düşünerek Allah adına hüküm koyma yetkilerinin olduğunu düşünüyorlar. 3. Putlardan ya da putlaştırılanlardan şefaat elde etmek için beyhude onlara kulluk etmeyi olmazsa olmaz addediyorlar.

Kur’an’ın genelinde şirkle ilgili ayetler incelendiğinde müşriklerin hepsinin ortak özelliğinin Allah’tan başka ilahlar, hüküm koyucular, yol göstericiler, düzen kurucular, şefaatçiler, yardımcılar edinen kimseler oldukları görülür.

Ayette geçen “şufeâuna (şefaatçiler)” ifadesi, Allah’a yakınlaşmak ve işlerin görülmesine vesile olmak için Allah’la aralarına soktukları bütün varlıklar için kullanılmıştır. “Kendilerine zararı ve faydası olmayan varlıklar” söylemi ise; hem canlı-cansız bütün somut putları ve sembolleri hem de kavramsal ve soyut imajları işaret eden bir ifadedir.

  1. İnsanlar (tevhit inancına bağlı) bir tek ümmetti; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (hesabın ahirette görüleceğine dair) Rabbinden bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri şey hakkında aralarında elbette hüküm verilir (ve azaba uğratılırlar)dı. Bkz. 2/213, 11/110, 20/129

Yahudilerin Tevrat’taki ahiretle ilgili belgelerin çoğunu kaybetmeleri/yok etmeleri ve kendilerinden olmayan, Yahudi anneden doğmayan insanların Yahudi olmasına izin vermeyerek dini kendi tekellerinde tutup yayma çabası göstermemeleri, Hristiyanların da İncil’in aslının bozulmasına ve Allah’a isnat edilen haksız yakıştırmalara sebep olmaları nedeniyle Tevhit İnancı ciddi şekilde bozulmuştu. Bütün bu yozlaşmalardan sonra, Tevhit inancını yeniden hayata geçirmek ve kıyamete kadar insanlığın ruhi, ahlaki ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevi ve uhrevi saadetin yolunu açmak için Kur’an indirilmiştir.

  1. Bir de: “Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “İnsan idrakini aşan şeylerin bilgisi ancak Allah’a mahsustur. (Öyleyse Allah’ın iradesi tecelli edinceye kadar) bekleyin, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri merakla) bekleyeceğim.” Bkz. 6/4-10, 37, 8/32, 10/96-97, 15/14-15, 17/59

Ayette mucize ile gaybın bilgisinin birlikte işlenmesi; her ikisinin de Allah’ın takdirinde olmasındandır. Mucize doğrudan Allah’ın fiilidir, peygamberler kendiliklerinden mûcize gösteremezler. Gaybın bilgisi de sadece Allah’a aittir, insan idrakini aşan şeylerin bilgisini Allah’tan ve Allah’ın bildirdiklerinden (Cin 72/26, 27) başka hiç kimse bilemez.

  1. İnsanların başlarına gelen sıkıntılardan sonra kendilerine bir rahmet, bir rahatlık tattırdığımızda bakarsın ki, ayetlerimize karşı hemen gizli bir plan kurarlar. Onlara de ki: “Allah’ın planlarınıza karşılık vermesi daha çabuktur. Şüphe yok ki, elçilerimiz (olan melekler) kurduğunuz planları kaydetmektedir.”

İnsan kendi özgür iradesiyle, duygularıyla, eylemleriyle her şeye bir kişilik kazandırır. Bu itibarla iyiyi de kötüyü de oluşturan insanın kendisidir. Güzel duygular besleyerek ve faydalı eylemler üreterek hayırlı bir varlık olması gereken insan sınırsız ve istikrarsız arzularına yenik düşerek kendi eliyle hayatını çıkmaza sürükler. Geldiği noktanın felaket olduğunu anlayınca Yaratıcının rahmetine sığınır. Ne zaman rahata ve refaha kavuşur, o zaman da Allah’ın ayetlerine sırtını döner. Oysa bu durumda olan kişi, hayattan ders çıkartarak mesaja daha duyarlı olmalıdır.

  1. Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide bulunduğunuzda geminin onları hoş bir rüzgârla götürdüğünde ve onunla sevindiklerinde; birden şiddetli bir kasırga gelip onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda, Allah’ın dinine sarılarak: “Andolsun ki, bizi bu tehlikeden kurtarırsan, şükredenlerden olacağız” diye O’na yalvarırlar.
  2. Fakat Allah onları bu (felaketten) kurtarınca, hemen yeryüzünde haksızca taşkınlık yapmaya koyulurlar. Ey insanlar! Dünya hayatının geçici menfaati için yaptığınız bütün taşkınlıklar ancak kendi aleyhinizedir! Sonra dönüşünüz ancak bize olacaktır. Biz de yaptığınız her şeyi size (eksiksiz olarak) haber vereceğiz.

Bu ayetlerde, herkesin çok rahat anlayabileceği muhteşem örnekle nankörlüğün resmi çiziliyor. Yaşadığımız dünya bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Hangi dinden ve kültürden olursa olsun bir toplumun başına bir felaket geldiği zaman o toplumun fertleri hemen yaratıcıya sığınır ve O’nun ismini ağızlarından düşürmezler. Ama belli bir zaman geçtikten sonra ağızlarından düşüremedikleri Yaratıcının adını hem ağızlarından çıkarırlar hem de kafalarından silerler. Ve başlarına felaket gelmeden önce yaptıkları taşkınlığa ve azgınlığa kaldıkları yerden devam ederler.

  1. Dünya hayatının misali gökten indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyerek beslendikleri nebatlar bolca yetişir; yeryüzü rengârenk, çeşitli mahsullerle süslenir ve yerin sahipleri bütün bunlara egemen olduklarını sandıkları sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz geliverir de orayı bir gün önce hiçbir şey yokmuş gibi biçilmiş hale çeviririz. Düşünen bir toplum için biz ayetleri böyle birer birer açıklıyoruz. Bkz. 18/45, 39/21, 57/20

Dünya hayatını bundan daha güzel özetleyebilecek bir örnek olamaz. Yani canımızla, dişimizle, tırnağımızla, alın terimizle kazandığımızı iddia ettiğimiz zenginliklerimiz ölümün gelmesiyle bir anda elimizden alınacak. Ya da herhangi doğal bir afetle bir anda her şeyimiz yok olup gidecek. Hem yaşadığımız ortamda hem de tarihin farklı dönemlerinde bunun canlı örneklerini görebiliyoruz.

  1. (Böylece) Allah, (insanı) huzur ve güvenlik ortamına (İslam’a) çağırır ve dileyeni (samimi gayretinden dolayı) dosdoğru bir yola iletir.

İnsanların hidayete ermesi elbette ki Allah’ın takdirindedir. Ancak doğru yolu isteyecek olan insanın kendisidir. Allah, iyi niyeti ve gayretinden dolayı sonsuzluk yurdunun mutluluğuna ermek isteyen kulunu hidayete erdirir ama insan kendi iradesiyle hidayete erer. Eğer, “Allah istediğini hidayete, istediğini de dalalet erdirir” diye düşünürsek, yani istediğini cennete, istediğini cehenneme yerleştirir şeklinde anlarsak; o zaman insanın seçmesi, tercih etmesi, istemesi, yönelmesi, karar vermesi, gücü; diğer bir ifadeyle iradesi devre dışı bırakılmış olur. Bu durumda da insanın uhrevi âlemdeki yerinin belirlenmesi sadece Allah’ın dilemesiyle olmuş olur ki bu da Allah’ın adaletiyle örtüşmez ve imtihan felsefesine de ters düşer.

  1. Güzel ve yararlı davranış gösterenlere daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzleri ne (günahtan) kararacak ne de (utançtan) kızaracaktır. İşte onlar cennetin sakinleridir, onlar orada kalacaklardır. Bkz. 4/40, 27/89, 28/84

“Daha güzeli ve fazlası verilecek.” Yani onlara hiç beklemedikleri ve hayal edemedikleri nimetler lütfedilecek. “…Allah, (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat artırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.” (Nisa 4/40), “Kim (Allah’a) bir iyilikle gelirse ona on kati verilir.” (En’am 6/60).

“Yüzü kararmak”, mecâzen mahcup olmak, aşağılanmak, horlanmak” demektir. Yani onlar, orada hem muratlarına erecekler hem de onların canını sıkacak, yüzlerini kızartacak en küçük bir keder yaşamayacaklardır.

  1. Kötülük yapmış olanların cezası ise, yaptıkları kötülük kadar olacak ve kendilerini bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’ın azabından koruyacak kimse de yoktur. Onların yüzleri sanki gecenin karanlık bir parçasıyla kaplanmıştır. İşte onlar cehennemin sakinleridir. Onlar da orada kalacaklardır.

Onları zilletin kaplaması, yüzlerinin gecenin karanlığı gibi olması yaptıkları kötülüğün cezası olarak karşılarına çıkacaktır. Yoksa hak etmedikleri azabı onlara yaşatmak için ilave bir durum değildir. “Kim ki kötülük yaparak (Allah’ın huzuruna) çıkarsa, (bilsin ki,) kötülük yapanlar yalnızca yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. (Kasas 28/84), “Kim de bir kötülükle gelirse ancak misliyle cezalandırılır ve onlara (hak ettiklerinde daha fazla ceza verilerek) haksızlık yapılmaz.” (En’am 6/160)

28-29. O gün onları bir araya topladıktan sonra, şirk koşanlara, “Haydi siz ve ortak koştuklarınız, yerlerinize!” deriz. Sonra onları birbirinden ayırırız. O zaman bize ortak koşulan varlıklar, ortak koşanlara şöyle derler: “Sizinle bizim aramızda Allah şahittir ki; (dünyada iken) sizin tapınıp durduklarınız biz değildik, sizin tapmanızdan haberimiz bile yoktu.” Bkz. 19/82, 28/63

  1. İşte orada herkes önceden yapmış olduklarını karşısında bulur. (Bütün insanlar ve cinler) gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülür ve yakıştırdıkları düzmece ilahlar yanlarından kayboluverir. Bkz. 17/13-14, 75/13, 86/9

İnsan, dünyada yaşadıklarının filmini önünde hazır bulur ve bu filmi en ince ayrıntısına kadar seyredecektir. Günümüzde insanın yaşadıklarının Allah’ın koyduğu sistemde filme alınması konusunda insanları ikna etmeye çalışmanın bir anlamı kalmadı, çünkü insanlar bunun örneğini daha dünyada iken zaten yaşıyor. Gün geçmiyor ki yeni bir teknolojik gelişme ile karşılaşmayalım.  Geçmişte sadece bilim kurgu filmlerinde görülebilen sahnelerin çoğu günümüzde gerçekleşiyor. Bu gelişmelerden bir tanesi de sınırsız bilginin, görüntünün, videonun en ince ayrıntısına kadar Hard disklerde kayıt altına alınabilmesidir.

Bu ayetler, mahşeri bütün gerçekliğiyle özet olarak ortaya koyuyor. Olacak olanları bütün etkileriyle, realiteleriyle daha şimdiden gözle önüne seriyor. Kur’an’da daha pek çok ayet, insanın dirilmesinden mahşerde hesap vermesine ve oradan da ikamet edeceği yere kadar diyalektik etkileri olacak çok çarpıcı örnekler sunuyor.

  1. Onlara de ki: “Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere işlerini görme yeteneğini kim verdi? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Evrenin işlerini kim çekip çeviriyor?” Sana: “Allah” diyecekler. O zaman onlara de ki: “O halde Allah’a karşı artık gereken duyarlılığı göstermeyecek misiniz?”

Ayetteki sorunun muhatabı, Allah’tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıran ve fakat evrenin işlerini çekip çevirenin de Allah olduğunu söyleyen, yani varlık âlemindeki her şeyin tasarrufunun Allah’ın elinde olduğunu bilen fakat bazı varlıklara tapınmanın insanı Allah’a yaklaştıracağına ve bir kısım şeyleri araya sokarak işlerin daha rahat yürüyeceğine inanan kimselerdir. Ayetin son cümlesindeki “Allah’a karşı artık gereken duyarlılığı göstermeyecek misiniz?” söylemi, bu insanların Allah’la aralarındaki bütün perdeleri kaldırmaları gerektiği konusunda uyarı niteliğindedir.

  1. İşte O, (her şeye gücü yeten) sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Şimdi söyler misiniz Hakikat (inkâr edildik)ten sonra geriye sapıklıktan başka ne kalır? Buna rağmen nasıl oluyor da (Haktan) döndürülüyorsunuz?
  2. İşte böylece, Yoldan çıkmış (yaratılış safiyetinden uzaklaşmış) kimselerin, “iman etmeyeceklerine dair” Rabbinin sözü gerçekleşmiş oldu.

Rabbinin sözü; “İnkârcıları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, çünkü (inanmamaya kararlı oldukları için) onlar iman etmezler.” (Bakara 2/6)Onlar hakikatin bütün işaretlerini görseler yine de inanmazlar.” (En’am 6/25, A’râf 7/146)

  1. Onlara de ki: “O sizin ilahlaştırdığınız varlıklar arasında yoktan var edip de (ölümünden) sonra onu (yeniden hayata) döndürebilecek biri var mı?” (Ve cevap olarak) de ki: “Her şeyi yoktan var eden ve sonra (yeniden hayata) döndürecek olan yalnız Allah’tır. Hal böyleyken, nasıl oluyor da (doğru yoldan) saptırılıyorsunuz!”
  2. De ki: “Ortak koştuklarınızdan doğru yolu gösterecek olan var mıdır?” Yine de ki: “Allah, hak olan doğru yola iletir. O halde doğru yola ileten mi kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı daha layıktır. O halde ne oluyor size? Nasıl hükmediyor (Allah’tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırıyor)sunuz?”

“Ortak koştuklarınızdan doğru yolu gösterecek olan var mıdır?” sorusu bilginin kaynağına işarettir. Yani “onlardan bilginin kaynağını ve varlığın hakikatini gösterebilecek olan var mı?” demektir. Evet bilginin kaynağı ve mahiyeti nedir? Neyi, ne kadar bilebiliyoruz ya da bilmemiz gerekiyor? Bildiklerimizin ne kadarı doğru ne kadarı yanlış? Duyularımız bize bilgi sağlayabilir mi? Aklımızın bilgi ile ilişkisi nasıldır? Varlığın hakikatini, gerçeklerin neler olduğunu ve ilâhi meselelerin esasını Allah’tan başka bize öğretebilecek birileri var mı?

Aklı işleterek ve düşünceyi harekete geçirerek, duyu, gözlem ve deneyler üzerinde durarak, sezgi ve kalbin inkişafını bekleyerek bilginin ana kaynağına inemeyiz. Zira bilginin ana kaynağı Allah’tır. Salt akıl, sezgi ve duyumlar doğru bilginin kaynağı olamaz. Doğru bilgi vahiy ve ilahi buyruklardır. Onun için akıl ile vahyin uzlaşması sonucunda doğru habere ulaşmak mümkün olur. Bu yüzden Allah insanları aydınlatmak ve hakkı tesis etmek için Kur’an’ı göndermiştir. “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur…” (Bakara 2/32) “…Onları Allah’tan başka kimse bilemez.” (En’am 6/59) “Gerçekten, onlara inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, bilgiye dayalı ayrıntılı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitabı ulaştırdık.” (A’râf 7/52) Kur’an, insanların akıllarını nasıl yürüteceğini, kalp ve duyu organlarını nerede ve nasıl kullanacağını gösteren İlâhi bir kaynaktır. Bize düşen bu bilgi kaynağına ve bilgi araçlarına gereken değeri verip o doğrultuda hareket etmektir.

Ancak, fizik, kimya, biyoloji yasaları sayesinde kazanılan başarılardan etkilenerek diğer alanlarda olduğu gibi bilimi putlaştırmak da şirktir. Bilim insanın pek çok konuda önünü açmış ama birçok engeli de beraberinde getirmiştir. Sosyal bir varlık olan insan bilime kör bir inatla bağlanmış ve hiç ara vermeden ona kulluk etmeye devam etmektedir. Bilime kul olanların nezdinde bilimin ortaya koyduğu herşey gerçektir ve reddettiği herşey de sahtedir anlayışı çok tehlikelidir. Biz buna “bilimin putlaştırılması” diyoruz ki, bu da çağın en dinamik şirklerinden biridir.

  1. Onların çoğu sadece zanna (asılsız bilgiye/kuruntuya) dayanırlar. Oysa zan, hiçbir şekilde gerçeğin yerini tutmaz. Hiç şüphesiz Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.
  2. Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başka birisi tarafından uydurulabilecek bir şey değildir. O, kendisinden önce indirilmiş olan (ilahi kitap)ları doğrulayan, Allah’ın hükümlerini açıklayan, içinde hiçbir kuşkuya yer bulunmayan ve âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir kitaptır.
  3. Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru sözlü kimselerseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın!” Bkz. 2/23, 11/13, 17/88, 52/34

Sûre, Kur’an’ın, 114 bölümünden birisine dendiği gibi, Bakara 2/282’de olduğu gibi bir konuyu detaylıca anlatan tek bir ayete ya da ayetlere de denmektedir.

  1. Aksine onlar özünü, hikmetini kavrayamadıkları ve üstelik o mesajın ayrıntılı açıklaması henüz kendilerine gelmemişken onu yalanladılar. Onlardan öncekiler de tıpkı böyle yalanlamışlardı. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Kur’an’ı doğru anlamak için ayetlerin diğer ayetlerle bağlantılarını kurmak gerekir. Zira Kur’an âyetlerinin birbirlerini açıklamaları önemli bir kolaylıktır. Nitekim Nahl, 16/44 ayetinde “…Biz sana bu uyarıcı kitabı indirdik ki, insanlara, başından beri indirilen mesajın aslını olanca açıklığıyla ulaştırasın…” buyrulmuştur. Onun için Kur’an’ı iyi anlamak istiyorsak onun bütününü bilinçaltına yerleştirip ayetlere o bütünün penceresinden bakmak gerekir.

  1. Onların arasında ona (Kur’an’a) inananlar da var inanmayanlar da. Rabbin bozgunculuk yapanları çok iyi bilmektedir.
  2. Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: “Benim yaptıklarım benim, sizin yaptıklarınız sizindir. Benim yaptıklarımla sizin bir ilginiz yoktur, sizin yaptıklarınızla da benim bir ilgim yoktur (Ne siz benim yaptıklarımdan sorumlusunuz ne de ben sizin yaptıklarınızdan sorumluyum, ben sadece bir tebliğciyim).” Bkz. 109/1-6
  3. İçlerinde sana kulak verenler de vardır. Fakat akıllarını kullanıp anlamak istemiyorlarsa, sen (gerçeği) sağırlara işittirebilir misin?
  4. İçlerinden sana bakıp duranlar (senin peygamberliğini anlamalarına rağmen sana inanmayanlar) da vardır. Fakat (hakikati) görmek istemiyorlarsa, sen körlere doğru yolu gösterebilir misin?

Ayetteki “onlar sana bakıp duruyorlar fakat gerçekleri göremiyorlar” cümlesi bir gerçeği gözler önüne sererken bir taraftan da “bakmakla” “görmek” arasındaki farkı ortaya koyuyor. Bir bakmak (nazar) vardır bir de görmek (basiret). Bakmak sadece o yöne gözlerini çevirmek, detaysız kabaca kavramaktır. Görmek ise nesneyi anlamak, detaylara inmek, akıl ve kalp gözüyle arka planını sezmektir. Bakmak için gözün açık olması yeter ama görmek için zihnin ve kalbin açık olması gerekir.

  1. Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekilde kötülük etmez fakat insanlar kötülüğü (Haktan uzaklaşarak) kendi kendilerine ederler. Bkz. 3/117, 9/70, 16/33, 29/40

İnsanların gittiği yol ateşten de olsa gitmeleri gereken yer cennettir. Çünkü insan cenneti kazanmak ve ebedi saadet ehli olmak için halife seçilmiştir. Allah sadece insanı değil, hiçbir canlıyı azap görsün diye yaratmaz. Ama bütün rahmet ve mağfiret kapıları açık durmasına rağmen insan illa da cehenneme gitmek ve azap görmek istiyorsa ve bunun için de hayatını programlıyorsa Allah kulunun arzusunu geri çevirmez.

  1. (Allah) o kıyamet günü (onları) topladığı zaman (onlara öyle gelecek ki yeryüzünde) sanki sadece tanışmalarına yetecek kadar gündüzün bir saati kadar kalmışlar. (Vaktiyle) Allah’ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını yalanlayan ve doğru yola girmekten geri duranlar (işte o zaman) en büyük kayba uğramış olacaklar. 

İlla da kabir azabı görmek isteyenlere sormak lazım; “kabir azabı diye bir şey olsaydı, cehennem ehli yeniden diriltildiklerinde kabirde yaşadıkları işkence dolu hayatı unutarak sadece dünyada bir saat kadar yaşamış olduklarını zannederler miydi?” Aynı konuyu anlatan diğer ayetlere bakalım: “Orada ancak bir gün kaldınız” (Taha 20/104) “Allah inkâr edenlere: ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. Onlar da ‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar’ derler. Allah: ‘Az bir süre kaldınız. Keşke siz bunu bilmiş olsaydınız.’ buyurur.” (Müminun 23/112-114) Dünya-ahiret ilişkisini ortaya koyan bu ayetlerin kabir azabı neresindedir?

Ayrıca hesap günü henüz olmamış, mizan kurulmamış, suçlular, suçsuzlar, haklılar, haksızlar, ödüller, cezalar belli olmamış… böyle bir durumda kabir azabından nasıl bahsedilebilir?

  1. (Ey Resul!) Onlara hazırladığımız (azap ve cezan)ın bir kısmını sana (dünyada) göstersek ya da (göstermeden) seni vefat ettirsek bile (sonuçta) onların dönüşleri ancak bize olacaktır. Muhakkak ki Allah onların yaptıklarına şahittir.
  2. Her toplumun bir resulü vardır. Resulleri geldiği (ve hakikat tebliğ edildiği) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. Bkz. 16/36, 39/69

“Her toplumun bir resulü vardır” cümlesi, Allah’ın bütün ümmetlere elçi gönderdiğini ifade etmektedir. İslam düşüncesinde; resul-nebi ayırımı “her resul nebidir fakat her nebi resul değildir” şeklinde formüle edilse de doğru olan; her nebi resuldür ama her resul nebi değildir. “Onlar o kimselerdir ki, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet vermişizdir.” (En’am 6/89) “…Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak nebiler gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da indirdi…” (Bakara 2/213) Bu âyetlerde de görüldüğü gibi nebilere vahiy gelmiştir. Hz. Peygamberle ilgili “Muhammed Allah’ın resulüdür (elçisidir) ve nebilerin de sonuncusudur.” (Ahzab 33/40) buyrulmaktadır. Burada Hz. Muhammed’in hem Allah’ın elçisi olduğu anlatılıyor hem de nebiliği ve nebilerin sonuncusu olduğu özel olarak vurgulanıyor.

  1. Onlar: “Eğer dediğiniz doğru ise, peki bu vaat (edilen azap) ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar.
  2. De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin (her canlının) bir eceli (ölüm zamanı) vardır. Onların eceli geldi mi ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” Bkz. 7/34, 16/61, 63/11

“Ben kendime bile ne bir zarar ne de fayda verme gücüne sahibim” yani size vaad edilen azabın nerede ve ne zaman gerçekleşeceğini bilemem. Bildiğim bir şey var ki; Allah öğütlerini anlayabilesiniz diye size imkân ve mühlet verir ve cezayı geciktirir. “Eğer Allah, insanları yaptıkları (kötülükler) yüzünden (hemen hesaba çekip) cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı.” (Fatır 35/45)

  1. De ki: “Söyleyin bakalım, eğer size O’nun azabı bir gece vakti, ya da gündüzün gelecek olursa ne yaparsınız? Günahkârlar onu aceleyle niye istiyor?”
  2. (Yoksa azap) gerçekleştikten sonra mı O’na iman edeceksiniz? O vakit size: “Şimdi mi iman ediyorsunuz?” denecek. Oysa siz alay ederek, bu azabın acele gelmesini isteyip duruyordunuz.
  3. Sonra da zulmedenlere: “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecek.
  4. “O (kıyamet ve azap) gerçek mi?” diye sana soruyorlar. De ki: “Evet. Rabbim hakkı için o kesin bir gerçektir. Ve siz (bu konuda Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz.”
  5. (Hakka karşı direnerek ve kötülüğü âdet haline getirerek) kendisine zulmetmiş olan herkes, o gün yeryüzünün bütün servetine sahip olsa elbette bunu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce pişmanlıklarını gösterecek gücü dahi kendilerinde bulamayacaklar. O gün aralarında tam bir adaletle hükmedilir ve kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz.
  6. Şunu iyi bilin ki; göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır! Şunu da iyi bilin ki; Allah’ın vaadi, başa gelmesinden şüphe edilmeyecek bir gerçektir. Ne var ki, onların çoğu bunu bilmezler!
  7. O hem hayat verir hem de öldürür ve (sonunda) yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Allah’ın hayat vermesini aynı zamanda manen ölmüş olan kalpleri hayata döndürmesi olarak da yorumlayabiliriz. Ruhi ve ahlaki değerlerini kaybederek manen ölüme mahkûm olmuş bir insanın ilahi mesajlarla yeniden dirilmesi de hayata dönüştür. Nitekim bir sonraki ayet de bunu doğrulamaktadır. Sağlıklı yaşamın yolunu bulamayan, hayatı anlamlandıramayan, dolaysıyla huzuru yakalayamayan bir insanın ölmüş bir kişiden ne farkı vardır?

  1. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki/gönüllerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara yol gösterici ve rahmet gelmiştir. Bkz. 2/2, 3/103, 5/16 ve dipnotu, 6/155, 14/1, 17/82, 41/44

“Kalplerdeki hastalıklara şifa” olan Kur’an’ın içindeki ilahi öğütlerdir, teselli edici ayetlerdir, müjdeleyici öğretilerdir, vaad veren mesajlardır, dünya için tasalanmaya gerek olmadığını, gerçek hayatın âhiret olduğunu anlatan ayetlerdir. Kur’an’ın kendisinin rahmet olması, şifa olması demektir. Ancak şifadan bahseden bu ayet, maddi hastalıklara uğramış insanları iyileştirmek için gelmemiştir. Ayetteki “şifa” kelimesini bağlamından kopararak maddi hastalıkların tedavisinde kullanmaya kalkan muskacılar, Kuran ayetlerini bilinçsiz insanlara ilaç gibi satmaktadır. Oysa bu ayet Kur’an’la ilgili bir realiteyi ortaya koymak için gelmiştir.

Göğüsler anlamındaki “sudur” kelimesi, kalpte olan ruhu anlatmaktadır. “Biz, onların gönüllerindeki kini söküp atmışızdır” (Hicr 15/47), “Allah, bunu gönüllerinizdeki (ihlâs ve fitne gibi) şeyleri yoklamak ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemek için yaptı.” (A. İmran 3/154) ayetlerinde olduğu gibi kinin atıldığı, vesveselerin temizlendiği yer kalpteki ruhtur.

  1. De ki: “Bunlar Allah’ın lütfu ve rahmeti iledir. (İnsanlar) sadece bununla (Kur’an’la) sevinsinler. O, bütün toplayıp durdukları dünyalıklardan daha hayırlıdır.”
  2. (Allah adına helal-haram uydurarak değer yargılarını yozlaştıranlara) de ki: “Allah’ın size bahşettiği fakat sizin bir kısmını helâl, bir kısmını haram saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bu hususta Allah mı size izin verdi, yoksa (yalan uydurarak) Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Bu ayet, Allah tarafından Kur’an’da yasak olarak ifade edilmemesine rağmen insanların birtakım mülahazalarla bazı nimetleri kendilerine yasaklanmasını şiddetle reddediyor. “De ki: “Bana vahyedilenlerde leş, akan kan, iğrenç bir şey olan domuz eti, üzerinde Allah’tan başka bir ismin anıldığı kurban dışında yenmesi yasak olan hiçbir şey görmüyorum.” (Bakara 2/145) İnsanın Allah’ın helal ve meşru kıldığı bir şeyi zımni ve izafi yaklaşımlarla Kur’an’a atıfta bulunarak veya uydurma hadislerle Hz. Peygamber’in sünnetine isnat ederek ya da gelenekçi anlayışın etkisinde kalarak kendisine yasaklaması ve haram kılması asla doğru olamaz. Allah adına yasak getirmek şirktir, Allah’ın koyduğu yasağı bozmak ise küfürdür.

  1. Allah’a yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet günü (görecekleri azap) hakkındaki görüşleri nedir acaba? Hiç kuşkusuz Allah, insanlara karşı lütufkârdır, fakat onların çoğu (buna) şükretmezler.
  2. (Ey Resul!) Sen her ne yaparsan yap, Kur’an’dan hangi parçayı okursan oku (ve siz ey insanlar), hangi işi gerçekleştirirseniz gerçekleştirin işinize daldığınız andan itibaren biz üzerinizde gözlemci bulunuyoruz. Ne yerde ve ne de gökte bulunan zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden saklı kalmaz. Gerek bundan daha küçüğü ve gerekse daha büyüğü mutlaka apaçık bir kitapta, (Allah’ın) Bilgi İşlem Merkezinde kayıtlıdır. Bkz. 6/59, 11/6, 26/217-218
  3. Haberiniz olsun ki, Allah dostlarına korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.

Yani sadece Allah’a güvenenler, O’nunla aralarına başka birilerini ya da bir şeyleri koymayanlar, O’nun yolunu takip edenler, O’nun desteğini arkasına alanlar, O’na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar gelecekten dolayı endişe etmeyecekler, geçmişten dolayı da keder duymayacak ve kaygılanmayacaklardır.

  1. Onlar Allah’a iman eden ve O’na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlardır.

Bir önceki ayette Allah’ın inananlara dostluğundan söz edilmektedir. Bu ayette ise, Allah dostlarının, Allah’a iman edenler ve O’na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar olduğu anlatılmaktadır. Eğer inanan insan, Hayatını Allah’ın koyduğu kurallara göre inşa eder, O’na karşı hep sorumlu ve duyarlı olursa dostluğu kurmuş demektir. Dostluk, iki birey arasında kopması mümkün olmayan bir bağın oluşmasıdır, fedakârlıktır, paylaşmaktır, aynı safta olmaktır. Bu demektir ki; insan Allah’a dost olmak ve bu dostluğu kalıcı hale getirmek istiyorsa Allah’tan bağımsız bir hayat düşünmemelidir, Onun istediği şekilde hayatını tanzim etmelidir, O’nunla aynı frekansta buluşmalıdır. 

  1. Onlar için dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır. Ve Allah’ın kelimelerinde (hükümlerinde, verdiği sözlerde) bir değişme yoktur. İşte budur en büyük zafer, en büyük kurtuluş! Bkz. 41/30-32, 57/12

“(Diriliş gününün uyandıracağı) o benzeri olmayan büyük korku bile onları kaygılandırmayacak. Çünkü melekler böylelerini: “Size vaad edilen (mutlu) gün işte bugündür!” sözleriyle karşılayacaklardır.” (Enbiya 21/103)

  1. (Ey Resul!) O (inanmaya)nların sözü seni üzmesin. İzzet ve şeref tümüyle Allah’ındır. O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.

Yücelik, kuvvet ve hürmet anlamlarına gelen “izzet” kelimesi burada insanlar arasında belli bir seviyeye gelme, üstün olma, saygı görme ve hürmete layık olma manasında kullanılmıştır. Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer anlamına gelen “şeref” kelimesi ise itibarlı olma, manevi ve maddi anlamda ihsana kavuşma manasında kullanılmıştır. Nisa, 4/139 ve Fatır, 35/10 ayetlerinde de ifade buyrulduğu gibi izzet ve şerefin tamamıyla Allah’a ait olması, bu değerlerin Allah’ın takdiri ile ve O’nun yolundan gidilmesi durumunda alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

  1. İyi bilin ki, göklerde ve yerde her kim varsa (insanlar, cinler, melekler ve daha nice kimseler) hepsi Allah’a aittir. O halde Allah’a inanmakla beraber başkalarına yalvarıp yakaranlar (gerçekte) neye yalvarıyorlar? Gerçekte onlar, ancak zanna (kuruntuya/asılsız bilgiye) uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.
  2. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda (ilahi mesajları) dinleyen bir topluluk için ibretler vardır.
  3. İnkârcılar: “Allah, çocuk edindi” dediler.” Hâşâ, O kendisine yakışmayan niteliklerden uzaktır. (Zira O’nun hiç kimseye ve) hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Bu hususta elinizde hiçbir (akli ve nakli) deliliniz yok. (O halde) nasıl oluyor da Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz? Bkz. 2/116, 19/88-93, 21/26

Yahudiler, “Uzeyr, Allah’ın oğludur”, diyorlardı. Hıristiyanlar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Oysa çocuk edinmek neslin devamı için insani bir ihtiyaçtır. Allah’ın nesli yok ki devam etmesine ihtiyaç duysun.

  1. De ki: “Allah hakkında (böyle) yalan uydurup iftira edenler (asla) kurtuluşa eremezler.”
  2. Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bize olacaktır. Daha sonra da inkâr ettiklerinden dolayı o çetin azabı onlara tattıracağız.

“Çetin azabı onlara tattıracağız” ifadesindeki “nuzik” sözcüğü ile “her nefis ölümü tadacaktır” (Ankebût 29/57) ayetindeki “zâike” sözcüğü aynı kökten gelmektedir ve her ikisi de tatmak anlamındadır. Bu ifadeden cehennem hayatının belli bir zaman sonra sona erebileceğini de anlayabiliriz. Zira tatmak, lezzetine bakmak niyetiyle bir şeyden az miktarda yemek ya da içmektir. Gerçi cehennemi anlatan ayetlerin tamamına yakını ebedi azaptan bahseder ancak rahmetin herkes için belli bir zaman sonra tecelli edebileceğini gösteren bazı ayetlerde vardır. “Onlar, halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler,” (A’râf 7/40), “Allah aksini dilemedikçe orada kalacaksınız,” (En’am 6/128), “Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece onlar orada kalacaklardır,” (Hud 11/107). Bu ayetlerin üslubuna ve “Allah aksini dilemedikçe” ifadesine bakıldığında, zımnen bir merhamet vurgusu göze çarpıyor.

  1. Onlara Nuh’un kıssasını anlat. Hani Nuh, kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana (hükmünüzü) uygulayın ve bana mühlet de vermeyin!”

Hz. Nuh, M.Ö 2700’lü yıllarda Mezopotamya’da doğmuştur. Tevrat’ta Hz. Nuh’un 950 yıl yaşadığı söylenir. Kuran’da ise Nuh peygamberin 950 yıl kavmi içinde yaşam sürdüğü belirtilmiştir. “Andolsun ki, biz, Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik. Bin seneden elli yıl eksik (dokuzyüzelli yıl) onların içlerinde kaldı.” (Ankebût 29/14) Kur’an’da Nuh peygamberden tam olarak 43 defa bahsedilir. Nuh’un kıssası, ehemmiyetine binaen Kur’an’ın farklı yerlerinde kesitler halinde sunulur. En ayrıntılı biçimde Hud 36-48 ve A’râf surelerinin 59-64 ayetlerinde anlatılmaktadır. Burada anlatılanlar Hz. Nuh’un, Allah’ın mesajını yalanlayan kavminin hüsrana uğrayacağı inancıyla onlara son meydan okuyuşudur.

  1. Eğer (benim imana davetimden) yüz çeviriyorsanız (yapacak bir şey yok), ben sizden (zaten) herhangi bir ücret istemiyorum. Benim çabamın karşılığını verecek olan sadece Allah’tır. Ben, Müslümanlardan olmakla (Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmakla) emrolundum. Bkz. 11/29, 34/47
  2. Onu yine de yalanladılar. Biz hem onu ve hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve bunları onların yerine (yeryüzüne) hükümran kıldık. Ayetlerimizi ısrarla yalan sayan (ve zalimliklerine devam eden) kimseleri ise boğulmaya terk ettik. İşte bak, azapla korkutulduğu halde yola gelmeyenlerin sonu nasıl olmuştur?

Bu ayetlerde Hz. Nuh kıssasına temas edilmesi, bu surenin ana fikriyle olan irtibatı sebebiyledir. Hz. Nûh’un ibret ve öğüt veren hikâyesi Kur’an’ın daha pek çok yerinde anlatılmakla beraber en uzun ve detaylı biçimde Hud suresi 11/36-48 ayetlerinde anlatılmaktadır. Ayrıca 71. sure Hz. Nuh’un mücadelesini ve Nuh Tufanını anlattığı için bu sureye Nuh adı verilmiştir.

  1. Sonra onun arkasından kendi kavimlerine resuller gönderdik. Onlara açık belgelerle, mucizelerle geldiler. Fakat onlar, ta işin başında elçiye karşı yalana sarılmaları sebebiyle daha sonra inanmaya yanaşmadılar. İşte (ilâhî buyrukları dinlemeyip, inatlarından dolayı) haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.
  2. Sonra onların ardından Musa ve Harun’u mucizelerimizle Firavuna ve avanesine gönderdik. Fakat (onlar da iman etmek konusunda) büyüklük tasladılar. Zaten (bu insanlar, öteden beri) suç işlemeyi alışkanlık hâline getirmiş kimselerdi. Bkz. 7/60
  3. Onlara tarafımızdan hak (mucize) ulaşınca: “Bu açık bir sihirdir” dediler.
  4. Musa (onlara): “Size hakikat gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.
  5. Onlar dediler ki: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden ve yoldan) çevirmek ve ikiniz için yeryüzünde büyüklük (liderlik ve önderlik) sağlamak için mi bize geldin? Biz ikinize de asla inanacak değiliz.”

“Babalarımızı üzerinde bulduğumuz” ifadesi Kur’an’da en çok karşılaştığımız cümlelerdendir. Mekkeli müşriklerin de Hz. Peygambere karşı çıkmasının en büyük gerekçesi ve bahanesi buydu. Bugün de aynı durumla karşılaşmıyor muyuz? Ne zaman Kur’an’dan bahsedilse ve ne zaman hurafeleri ortadan kaldıracak bir faaliyet gösterilse hemen birileri çıkıp; “doğruyu siz mi biliyorsunuz, bugüne kadar yaşananlar yanlış mıydı, şimdiye kadar herkes yanlış anladı da bir tek siz mi doğru anladınız? atalarımız bunları bilmiyor muydu?” şeklinde tepkilerle Kur’an’ın getirdiği hakikati boğmaya kalkıyor. Üstelik bunu da Hz. Muhammed’in peygamberliğini istismar ederek uydurma hadislerle yapmaya çalışıyor. Kur’an’ı saf dışı etmeye çalışanların söylemlerinden sadece bir örnek: “Herhangi bir konuda yüzlerce ayet olsa, eğer o konuda bir hadis bulunuyorsa ve bu hadis zayıf da olsa, âyetlere değil, Hadis’e itibar edilir.” Bu söylemleri görünce insan düşünmeden edemiyor; “Hz. Peygamber galiba Kur’an’ı tebliğ için değil de onu ortadan kaldırmak için görevlendirilmiş.” İşte dalaletin zirveleşmesi buna derler.

  1. Firavun: “Bana bütün bilgin büyücüleri getirin” dedi.

Firavunun hazırladığı plandaki amacı; sadece sihirbazlarına Hz. Musa’yı mağlup ettirmek değil, aynı zamanda toplumun önünde sihirbazlarla Hz. Musa’yı yarıştırarak onun da diğerleri gibi bir sihirbaz olduğunu ispatlamaktı.

  1. Büyücüler geldiğinde Musa onlara: “Atacağınız şeyleri atın” dedi.
  2. Sihirbazlar (atacaklarını) atınca, Musa dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini rast getirmez.”
  3. Günahkârlar hoşlanmasalar da Allah, kelimeleriyle hakkı ortaya çıkarıp kanıtlayacaktır. Bkz. 8/8, 42/24  

Ayetteki “Allah’ın kelimeleri” nden kasıt, Allah’ın resullerine indirdiği vahiy olduğu gibi aynı zamanda, Allah tarafından koyulmuş tabiat kanunlarında kendini gösteren İlahi iradedir. 

“Kelimelerden” kasıt vahyi düşünürsek o takdirde anlamalıyız ki; Hakkı yok etmek ve faziletin ışığını söndürmek isteyenlerin hoşuna gitmese de Allah, A. İmran 3/110 ve 114. ayetlerde de buyurduğu gibi hem kendi yardımıyla hem de doğruluğu öneren ve kötülükten sakındıran insanların gayretiyle Hakkı yaşatacaktır.

  1. Firavunun ve seçkin çevresinin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir grup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun bölgesinde küstahça böbürlenen ve hak hukuk tanımayan (acımasız bir diktatör) idi.
  2. Musa dedi ki: “Ey halkım! Eğer Allah’a inanıyorsanız ve gerçekten O’na bağlanıp kendinizi teslim etmişseniz (Müslüman olmuşsanız) sadece O’na güvenin!”

85-86. (Onlar da) şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz! Zalim bir topluluğun zulmüne uğratmakla bizi imtihan etme! Bizi rahmetinle o inkârcılar topluluğundan kurtar!”

“Zalim bir toplumun zulmüyle imtihan olmak”; hem mazlum olmanın güçlüklerine katlanmak hem de zalimler karşısında sindirilerek onların daha da azgınlaşmasına imkân vermek demektir.

  1. (Bunun üzerine) Biz de Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın ve (bu) evlerinizi ibadet yerine dönüştürün ve namazı ikame edin. (Ey Musa!) İnananları (Allah’ın yardımıyla) müjdele!”

“Evlerinizi ibadet yerine dönüştürün” ifadesini birçok anlamda değerlendirebiliriz. “Evlerinizi karargâh edinip teşkilatlanma çalışması yapın, namazı evlerinizde de kılabilirsiniz, eğitime evinizden başlayarak çoluk çocuğunuzu terbiye edin ve Firavun’a köleliğe direnin, namazı hayatınıza hâkim kılarak Allah’la irtibatınızı kesmeyin” olarak da anlayabiliriz.

Toplumun sosyal anlamda toparlanması ne kadar gerekliyse manevi anlamda durumu düzeltmesi de o kadar lüzumludur. Özellikle zor zamanlarda insanların bir araya gelerek hemhal olması, problemleri aşmak için hasbıhal etmesi, ruhi anlamda sükûna kavuşması, Allah’la ilişkilerini canlı tutacak rahmet ortamları oluşturması zaruridir. Evlerin ibadet yerlerine dönüştürülmesi; maneviyatın canlı tutulması ve Yüce Yaratıcının rahmetinden istifade edilmesi bakımından çok önemlidir. Ayetin son cümlesindeki müjde, evlerini mesken olarak kullanırken aynı zamanda ibadet yerine dönüştüren ve namazı ikame edenleredir.

  1. Musa, (kardeşi Harun ile birlikte) şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavuna ve onun ileri gelen çevresine, bu dünya hayatında ihtişam ve zenginlik verdin. Ey Rabbimiz! Bunlar (verdiğin zenginlikleri zayıf kullarını) senin yolundan saptırmaları için (kullanmakta)dır. Ey Rabbimiz! Sen onların servetlerini yok et ve kalplerine darlık ver. Zira onlar, elem dolu azabı görünceye kadar iman etmeyecekler.”

Demek Hz. Musa ve Harun zulümden öyle sıkıldılar ve öyle çıkmaza girdiler ki; toplumun hidayeti için görevlendirilmelerine rağmen Firavun’a, onun yandaş ve yardakçılarına beddua etmeye başladılar. Zulme uğrayanların en son çare olarak beddua edebileceklerine dair ayet: “Allah, zulme uğrayanların dışında hiç kimsenin açıkça kötü söz söylemesini sevmez.” (Nisa 4/148)

  1. (Allah) buyurdu ki: “Bu dileğiniz kabul olundu. Doğrulukta devam edin ve sakın (o kendini ve hakkı) bilmeyenlerin peşine takılmayın!”
  2. Derken (iman eden) İsrailoğullarını (Kızıl) denizden geçirdik. Firavun ve askerleri takip ve taarruz etmek için arkalarına düştü. Sonunda (Firavun) boğulmaya başlayınca: “İnandım, gerçekten de İsrailoğullarının iman ettiği Allah’tan başka tanrı yok, artık ben de (O’na) teslim olanlardanım” dedi. Bkz. 2/50, 20/78, 40/84-85, 43/55-56

Hz. Musa Allah’ın emri uyarınca halkını alıp Filistin’e doğru yola çıktı. Firavun durumdan haberdar edilince derhal askerleriyle beraber arkalarından giderek Kızıldeniz kıyısında onlara yetiştiler. Hz. Musa ve inananları denizle düşman arasına sıkışmışken Allah’ın emriyle deniz ikiye yarılarak karşıya geçmeleri için Müslümanlara yol oldu ve aynı deniz arkalarından gelen Firavun ve askerlerinin üzerine kapanarak onlara da mezar oldu.

91-92. (Biz de ona:) “Şimdi mi (iman ediyorsun)? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Senden sonrakilere ibret olman (ve zalimlerin âkibetinin nasıl olacağını görmeleri) için bugün senin (cansız) bedenini kurtaracağız” dedik. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimize karşı umursamazlık gösteriyor.

“Senin bedenini kurtaracağız” söylemi muhtemelen, eski Mısırlıların, başta firavunlar olmak üzere elit kesimin cesetlerini mumyalayarak saklamak için uyguladıkları geleneklerini ima ediyor. Yani evet seni kurtaracağız ama ibret-i âlem mumyalanman için senin cansız bedenini kurtaracağız, yoksa dünya hayatına kaldığın yerden devam etmeyeceksin anlamındadır. Kur’an’da geçen “Firavun” tabiri özel bir isim olmayıp Eski Mısır’da yaşayan bütün krallar için kullanılan bir unvandır. Araştırmacılara göre Kur’an’da bahsi geçen Firavun, MÖ. 12. yüzyılda yaşamış olan II. Ramses’tir. Cesedin, onun selefi Tutankhamon ya da çok önce yaşamış olan III. Tutmosis’e ait olduğunu söyleyenler olsa da cesedin II. Ramses’e ait olduğu yönündeki görüşler ağırlıktadır. Ve bu ceset şu anda Kahire Müzesinde sergilenmektedir.

  1. Andolsun ki, biz, İsrailoğullarını çok güzel (ve güvenli) bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar sunduk. Kendilerine hakikatin bilgisi (vahiy yoluyla) gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmemişlerdi. Şüphe yok ki, Rabbin kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri konularda haklarında hüküm verecektir. Bkz. 7/137, 26/59-60

Kendilerine hakikatin bilgisi gelmeden anlaşmazlığa düşmüyorlardı, çünkü onlar daha önce cahillikte ve nankörlükte birlikte hareket ediyorlardı. Dünyalık menfaatleri için ayrılığa düşmüyorlardı ama bekledikleri nebi kendi soylarından gelmeyince anlaşmazlığa düştüler.

Tevrat’ta geleceği yazılı olan son peygamberi bütün Yahudiler heyecanla bekliyordu. Ne zaman ki Allah, Mekke’den Kureyş Kabilesinden Muhammed isminde birisini peygamber olarak seçip gönderdi, Yahudiler hemen karşı çıkarak ve isyan ederek ayrılığa düştüler. Çünkü onlara göre; gelecek olan son nebinin de Harun Peygamberin soyundan olması gerekiyordu. Oysa peygamberler sadece Allah’ın birer elçisidir. Onların herhangi bir soydan gelmesi ne o soyun Allah katındaki itibarını yükseltir ne de o soya ekstra bir değer katar. İnsanların ve soyların itibarı verecekleri hizmete ve gösterecekleri sadakate bağlıdır. Hatta bu konuda Allah resulü “soyumdan gelenler değil yolumdan gidenler kurtulacaktır“ buyurarak kan bağı ya da akrabalığın bu konuda bir anlam ifade etmeyeceğini belirtmiştir. Günümüzde seyyid yani peygamber soyundan olduklarını iddia ederek inananları istismar edenlere de açık bir uyarı yapılmaktadır.

  1. Eğer, sana indirdiğimiz (geçmiş nebilerin haberlerin)den kuşku duyuyorsan, senden önce (indirdiğimiz) kitabı okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana gerçek gelmiştir. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma! Bkz. 7/157
  2. Sakın Allah’ın âyetlerine ilgi göstermekten (ve onları yaşamaktan) geri duranlardan olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.

Hz. Peygambere hitap eden diğer âyetlerde olduğu gibi, burada da muhatap Peygamberin şahsında bütün insanlardır.

Ayette geçen “kezzebû” fiilini “yalanlayanlardan” değil de “ciddiye almayanlardan” şeklinde anlamak daha doğru olur. Çünkü her ne kadar hitap Peygamberin şahsında bütün insanlara olsa da ilk muhatap Hz. Muhammed’dir. Hz. Peygamberin kendisine vahyolunan ayetleri yalanlaması düşünülemez ama Hz. Âdem ve Yunus örneğinde olduğu gibi ihmal etmesi ya da olması gerektiği kadar ciddiye almaması bir zafiyet olarak düşünülebilir.

  1. Haklarında Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar iman etmezler.

Yani yaptıklarının yanlış olduğunu bildikleri halde Allah’ın davetine ve uyarısına karşı çıkarak zulümde ısrar edenler hakkında Allah’ın “iman etmezler” hükmü kesinleşenler mü’min olamazlar. Çünkü mü’min olmak onlar için bir züldür, utançtır, gericiliktir, yobazlıktır, çağdışılıktır.

  1. Bütün âyetler/mucizeler önlerine gelse bile elem verici azabı görünceye kadar (inanmazlar). Bkz. 10/88
  2. Keşke azap gelmeden önce, iman edip de bu imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket halkı bulunsaydı ya! Bunun tek istisnası Yunus’un halkıdır. (Onlar) iman edince, dünya hayatındaki o perişanlık azabını kendilerinden kaldırdık ve onlara bir zamana kadar refah verdik. Bkz. 21/87-88, 36/30, 37/139-148, 51/52

Hz. Yunus’un kavmi ona karşı çıkınca (Saffat 37/139-148), o da öfkeyle onlardan uzaklaştı (Enbiya 21/87-88) ve onlara gelecek olan azabı haber verdi, kavmi azabın geleceğini anlayınca hemen tevbe ederek azabın gelmemesi için Allah’a yalvardılar. Allah da azabı kaldırdı.

Hz. Yunus hakkında Kur’an’da “Zünnûn/balık sahibi” (Enbiya 21/87) ve “Sahib’ülhût/balık arkadaşı” (Kalem 68/48) diye bahsedilir. Hz. Yunus, kavmi kendisine inanmayınca yüklü bir gemiye binmiş, gemi su almaya başlamış ve kura çekilerek kaybedenlerin gemiden atılması kararı alınmıştır. Çekilen kur’a neticesinde kaybedenlerden olmuş, denize atılmış ve yunus balığı tarafından kurtarılarak karaya çıkarılmıştır.

  1. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederdi (ama onları özgür iradeleriyle baş başa bıraktı). O halde insanları mü’min olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?

Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah insana Hak ile Batıl, doğru ile yanlış arasında seçim yapma serbestliğini ve iradesini bahşetmiş ve böylece onu yalnızca doğal güdüleriyle yaşayan öteki canlılardan ayırarak özgür iradesiyle üstün bir varlık statüsüne yükseltmiştir ve bu statü ile insan kendi geleceğiyle ilgili kararı yine kendisi verecektir. Yani ya yaptığı güzelliklerle ebedi nimetleri hak eden erdemli bir insan olur, ya da yaptığı kötülüklerle azabı hak eden zalim ve günahkâr biri olur.

  1. Allah’ın izin vermedikçe (elbette ki) hiç kimse iman etmez. (Ama inanmak iradesi insanın elindedir. Allah) pisliği (huzursuzluğu, kokuşmuşluğu, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır. Bkz. 11/118-119, 13/31, 28/56, 88/21-22

İnsanları özgür iradeleriyle yaratan Allah’tır. Allah isteseydi bu iradeyi kuluna vermez, onu iman etmek zorunda bırakırdı ve onun inkâra sürüklenme gibi bir opsiyonu da olmazdı. Ama Allah insanı diğer canlılardan farklı tutarak ona serbest irade verdi ve bu iradeyi insana yaraşır şekilde kullanması için de akıl verdi. Kur’an’da sıkça vurgulanan “aklın kullanılması” Allah’ı anlamanın ve insanca yaşamanın temelini oluşturmaktadır. İnsanın davranışlarını belirleme, denetleme ve yargılaması ya da hayrı şerden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırması ancak akılla mümkündür. Vahiy ile hayatın şekillenmesi aklın kullanılmasına bağlıdır. Kur’an’da birçok yerde: “Ey akıl sahipleri!” şeklindeki ilahi hitap, akıl sahibi olmanın dolaysıyla aklı kullanmanın önemine bir işarettir. İnsan ne sadece akılla kendini bulabilir ne de sadece vahiy ile yetinebilir. Allah’ın istediği, vahiyle aklın uzlaşarak işletilmesidir. Aklın gerektiği gibi kullanılmaması durumunda ise pislik içerisinde yani zulüm, adaletsizlik, haksızlık, günah, küfür ve şirk içerisinde kalınacağı ifade edilmektedir.

  1. (Ey Peygamber! Senden mucize isteyenlere) de ki: “Göklerde ve yerde neler var (neler) bir bakın (da ibret alın)! Ama iman etmek istemeyen bir topluluğa o ayetler ve o uyarılar bir fayda sağlamaz!
  2. Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekleyeceğim.”
  3. Sonra (azap günü geldiğinde) resullerimizi ve inananları kurtarırız. Bu hep böyle olmuştur. İnanıp güvenenleri kurtarmak boynumuzun borcudur.
  4. (Onlara) de ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında şüphe içinde iseniz (bilin ki) ben, Allah’tan başka taptıklarınıza kulluk etmem ve ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Ben, mü’minlerden olmakla emrolundum.”
  5. Ve: “(Her türlü batıl inanç ve ideolojilerden arınmış bir şekilde) yüzünü tevhit dinine döndür (her türlü sapmadan ve aracı fikrinden uzak dur), sakın müşriklerden olma!”
  6. “Ve Allah’tan başka, sana yararı da zararı da dokunmayacak olan şeylere yönelme (yalvarıp yakarma)! Eğer bunu yaparsan mutlaka zalimlerden olursun!”

Burada hitap doğrudan Hz. Peygambere yapılsa da Allah’a inanan herkes bu mesajın muhatabıdır.

  1. Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse, onu yine ancak Allah giderir. Sana bir iyilik dilediği takdirde; onun lütfunu geri çevirecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine verir. Çünkü O, mutlak bağış sahibidir, sonsuz rahmet kaynağıdır.
  2. De ki: “Ey insanlar! Size Rabbinizden hak (resul ve Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de (Haktan) saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizin üzerinizde (davranışlarınızdan sorumlu) bir vekil değilim.”
  3. (Ey Muhammed!) Sana ne vahyolunduysa ona uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! Çünkü hüküm verenlerin en hayırlısı O’dur.

Bu ayet göstermektedir ki; Hz. Peygamber kendisine ne vahyolunmuşsa ona uymuş ve onu tebliğ etmiştir. Hakkında vahiy olmayan konularda vahyin gelmesini beklemiş ama asla kafasına göre hüküm vermemiştir. Bu konuda bu ayetle birlikte daha pek çok ayet bu gerçeği destekler niteliktedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır.” (12:40) “O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.” (18:26), “De ki “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” (Enbiya 21/45) “Ey Elçi! Rabbinden sana ne indirildiyse onu tebliğ et.” (Maide 5/37) Görüldüğü gibi, Hz. Peygamberin vazifesi kendisine vahiy olarak gelen Kuran’ı insanlara tebliğ etmektir. Nitekim, Hz. Peygamber, Allah’ın, insan hayatı üzerindeki hükmünün ancak Allah’ın Kitabı olan Kuran’daki öğüt ve emirlerle sağlanacağını Kur’an’da yer alan bu ifadeleri ile onaylamıştır: “Allah size Kitabı ayrıntılı kılınmış bir halde indirmişken, Allah’ın dışında bir hüküm koyucu mu arayayım?” (6:114)

Bu ayetlere rağmen Allah Resulünün din adına hüküm koyma yetkisinin olduğunu iddia edenler ve bu iddialarını bazı ayetlere dayandıranlar vardır. Örneğin “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” (Ali İmran 3/32) Burada itaat vahyi getiren Allah’ın elçisinedir. Ona itaatsizlik vahye itaatsizlik demektir. Çünkü itaati zorunlu kılan vahiydir. “Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Peygamber’e götürün!” (Nisa 4/59) Yani Peygamber vahiy ile aranızı bulsun ve anlaşmazlıklarınızı Kur’an’daki ilahi hükümlerle çözsün. Yoksa Kur’an’ın ya da peygamberin kendi başına kimseye aracılık etmesi düşünülemez. “Rabbine Andolsun ki onlar, aralarında anlaşmazlığa düştükleri her konuda seni hakem yapmadıkça ve sonra da senin kararına kalplerinde hiçbir burukluk duymaksızın tam bir teslimiyetle tabi olmadıkça, gerçekten iman etmiş olmazlar.” (Nisa 4/65) Mü’minler elbette ki anlaşmazlığa düştükleri konularda Hz. Peygamberi hakem tayın edeceklerdi. Ve tayin ettikten sonra karara tabii ki uyacaklardı. Çünkü Necm suresi 53/4-3’de “O (Peygamber) keyfine göre konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler (söylediği her şey vahye dayanır).”  Demek ki Hz. Peygamberin, dini emir ve yasaklarda hüküm bildiren her sözü vahiyledir.