13 – Ra’d

Ra’d suresinin muhtevasına bakıldığında Mekke döneminde indiği anlaşılmaktadır. Sure 43 ayet olup, adını 13. ayette geçen ve “Gök gürültüsü” anlamına gelen “Ra’d” kelimesinden almıştır.

Surede; Allah’ın varlığının ve birliğinin aklî delillerle ispatı, evrenin tasarruf yetkisinin sadece Allah’ta oluşu, yeryüzünün etrafının gitgide eksilmesi gibi tabiat olayları, gök cisimleri arasındaki ilâhî nizam, peygamberlerin doğrulukları, müşriklerin şüphelerine verilen cevaplar, Kitap ehlinin Kur’an karşısındaki tutumu, vahyin hak oluşu ve Kur’an’ın Allah tarafından gönderilişi, samimi müminlerin özellikleri, öldükten sonra dirilme, cennet ve cehennem ve daha pek çok ahlâkî konular ele alınmıştır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Elif, Lâm, Mim, Râ. Bunlar, Kitabın (Kur’an’ın) ayetleridir. Sana Rabbinden indirilen (Kur’an) gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmazlar.

“Elif-Lâm-Mîm-Râ harfleriyle ilgili 2/1 dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. Gördüğünüz gibi gökleri herhangi bir destek olmadan yükselten, sonra da yarattığı her şeyin kanununu koyarak hepsi üzerinde egemenlik kuran Allah’tır. Ayrıca her biri belli bir zamana kadar yörüngelerinde akıp giden güneşi ve ayı da koyduğu yasalara tabi tutan; var olan her şeyi yöneten, çekip çeviren O’dur. Bütün bu mesajları açık açık dile getiriyor ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız. Bkz. 7/54 ve dipnotu, 36/38

“Rabbimiz bütün bu ibretlik, üzerine tefekkür edilmesi gereken mesajları öldükten sonra da bizi diriltmeye kadir olduğunu bilmemiz ve anlamamız için dile getiriyor. (Yasin 36/81, Rum 30/27, Nâziât 79/27, En’am 5/2, Ankebût 29/19)

  1. O, yeryüzünü yayıp genişleten, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden/bitkiden (erkekli-dişili) iki çift yaratan ve geceyi gündüze bürüyendir (gündüzü kısaltıp geceyi uzatandır). Şüphesiz bütün bunlarda, düşünen bir toplum için derin mesajlar vardır.

“Her türlü meyveden iki çift yaratan” ifadesi botanik bilimiyle tam bir uyum ortaya koyarak bitkilerde üremenin erkek ve dişi organlar vasıtasıyla gerçekleştiğini bitkilerin de dişisi ve erkeğinin olduğunu göstermektedir. “Gecenin gündüze bürümesi” gündüzün kısalıp gecenin uzamasıdır. Dünya’nın ekseninin yörünge düzlemi eğik olması sebebiyle bir yıl içinde gündüz ve gece saatleri devamlı uzar ya da kısalır. Kuzey yarımkürede 21 Aralık ile 21 Haziran tarihleri arasında günler aşama aşama uzar, 21 Haziran ile 21 Aralık tarihler arasında da geceler uzar. Güney yarımkürede de bunun tam tersi olur. Bu muhteşem denge ve düzen üzerine düşünmemiz, ibret almamız gerekmez mi?

  1. Ve yeryüzünde birbirine komşu (fakat bitki örtüsü ve doğal zenginlik bakımından birbirinden farklı olan) kara parçaları (kıtalar), üzüm bağları, hububat ekili tarlalar, bir kökten sürgün verip küme halinde ya da tek başına boy veren hurma ağaçları vardır ki (bunların hepsi) de aynı su ile beslenir. Hal böyleyken yine de biz onların bazılarını bazılarına farklı kılmışız. Doğrusu, bütün bunlarda aklını kullanan bir toplum için mutlaka (alınacak) dersler vardır.

“Ürünlerin bazılarını bazılarına farklı kılmışız” demek; renkleri, şekilleri, tatları, boyutları, kokuları, besin değerleri birbirine benzemeyen meyveler demektir ki bu da doğada bulunan ürünlerin Allah tarafından aynı su ile beslendiğini ve istikrarlı bir şekilde sürekli canlı tutulduğunu göstermektedir.

  1. Eğer (Allah’ın yarattığı bu harikalara) şaşıyorsanız inkârcıların şu sözlerine de şaşın: “Nasıl yani! Biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?” İşte (bunu söyleyenler) Rablerini inkâra kalkışan kimselerdir. İşte böyleleri (kıyamet gününde) boyunlarında (kendi davranışlarının bir sonucu olarak) demir halkalar (tasmalar) bulunan kimselerdir. İşte böyleleri yerleşip kalmak üzere ateşe giren kimselerdir!

Toprak olduktan sonra yeniden dirilmek inkârcılara inandırıcı gelmiyor. Onlar bu işin olamayacağını düşünüyorlar. “Sizi (yeniden) yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı?” (Nâziât 79/27) “Yaratmayı ilk başlatan, sonra onu yeniden gerçekleştirecek olan O’dur. Bu O’na daha kolaydır.” (Rum 30/27) “Daha kolaydır” ifadesi anlayışları kıt olanlar için söylenmiştir. Zira Allah için ilk defa yaratmakla yeniden yaratmak aynı seviyede kolaydır. İkisi için de sadece “ol” demesi yeterlidir. Ama aklı olduğu halde işletmeyenler için böyle uç bir örnek veriyor.

  1. (Bir de) senden, iyilikten önce, (tehdit edildikleri) kötülüğün (azabın dünyada iken) gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir. Muhakkak ki senin Rabbin, işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı (her zaman) mağfiret sahibidir. Bununla beraber (unutmayın ki) Rabbinin azabı da çok şiddetlidir.

İnkârcılar, kendilerine sunulan güzellikleri isteyecekleri yerde azabı istiyorlarsa bu onların küstahlıklarını ve inanmadıklarını gösterir, yoksa kimse iyilik yerine kötülük istemez. Önceki toplumların başına gelen felaketlerden örnek verilmesi, yaptıkları hata ve günahlardan vaz geçerek akıllarını başlarına devşirmeleri içindir. İşledikleri zulme rağmen “Rabbin mağfiret sahibidir” hatırlatması, Allah’ın rahmetinin gazabından önce geldiğini hatta geçtiğini ve kendilerine tevbe etmeleri için zaman tanındığını gösterir.

  1. İnkârcılar derler ki: “(Madem ki Muhammed peygamber olduğunu iddia ediyor) ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” Oysa sen, yalnızca bir uyarıcısın ve her topluluk için bir yol gösterici vardır (sen de onlar gibi bir yol göstericisin).

Peygamberlerin vazifesi mucize göstermek değil, insanların hidayeti için çalışmak, zulümden ve haksızlıklardan uzak durmaları konusunda onları uyarmaktır. “Sen yalnızca bir uyarıcısın” cümlesi de bunu ifade ediyor.

Burada Hz. Peygamber için mucize üretenlere de bir hatırlatma yapmak lazım; Hz. Peygamberin mucize göstermek gibi bir vazifesi yoktu ve o sizin, gösterildiğini iddia ettiğiniz yüzlerce mucize de göstermemiştir. Onun mucizesi Kur’an’dır, o sadece Allah’ın Kitabı olan Kur’an’ı yaşamış ve tebliğ etmiştir.

“(İnkarcılar) dediler ki: ‘Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım! Kendilerine okunan (bu) Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu…’” (Ankebût 29/50-51)

  1. Her bir dişinin neye gebe olduğunu ve rahimlerin neyi ne kadar erken bırakacağını, neyi ne kadar (olağan süresinden) fazla bekleteceğini bilen Allah’tır. Çünkü (yarattığı) her şey O’nun katında bir ölçüye ve bir amaca bağlı kılınmıştır.

Döllenme zamanında kadının vücuduna intikal eden milyonlarca erkek hücresi belli aşamalardan geçtikten sonra sadece bir tanesi yumurtanın hücre zarını delerek hücre içine girmeyi başarır. Döllenme/aşılanma dediğimiz bu olayla her iki yumurta hücresi birleşerek yaratılacak olan yeni bir canlının ilk hücresini oluşturur. Bu döllenmeden sonra kas, kemik ve sinir hücreleri gibi farklı dokular mucizevî bir konseptle oluşmaya başlar. İşte Allah’ın koyduğu ölçüler, insan bedeninin daha yaratılmaya başlama sürecinde bile bütün incelikleriyle işlemektedir.

  1. O, yaratılmışların duyu ve tasavvurlarının ötesinde olanları da onların görüp gözleyebildikleri şeyleri de tam olarak bilendir. (Gerçek anlamda) büyüklük ve yücelik, yalnızca O’na aittir. O, var olan ve var olması mümkün olan her şeyin üstündedir.
  2. Sizden birinin sözlerini gizlemesiyle onu açığa vurması, geceleyin saklanmasıyla gündüzün dolaşması (bilinmesi bakımından O’nun için) aynıdır.
  3. Kişiyi önünden ve arkasından takip eden (melekler) vardır ki, Allah’ın emriyle onu korurlar. Herhangi bir toplum, tutumunu değiştirmedikçe Allah o toplumun konumunu değiştirmez. Allah, bir topluma (kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak) ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu geri çevirecek (kimse) de olmaz. Zaten onlar için Allah’tan başka ir koruyucu da yoktur. Bkz. 8/53

Koruyucu melekleri; bazı tefsirciler, insanı her türlü kötülükten koruyan (mahiyetleri sadece Allah tarafından bilinen) melekler olarak yorumluyor, bazıları da insanın yaptıklarını kayıt altına alan melekler olarak değerlendiriyor. Her iki durumda da insanın başı boş bırakılmadığı, takip edildiği, korunduğu ve yaptıklarının kayıt altına alındığı anlaşılmaktadır. “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (yaptıklarını) gözetleyen, dediklerini kaydeden bir melek hazır bulunmasın.” (Kaf 50/18) Buradaki meleği (teşbihte hata olmasın) bir kameraman gibi de düşünebiliriz.

“Allah’ın bir toplumu değiştirmesi, o toplumun değişmesine bağlıdır.” Yani Allah insanlara bazı nimetleri lütfeder, helal rızıklar verir, ummadıkları yerden zenginlikler ihsan eder ve onları sınamak için farklı testlerden geçirir. Eğer insan, verilen nimetlerin kıymetini bilir de hakiki manada insanca yaşamak konusunda ölçüyü kaçırmazsa ne âlâ. Yok, isyan eder, nankörce ve zalimane bir hayat yaşamayı tercih ederse işte o zaman Allah verdiği nimetleri geri alır. Böylelikle toplum kendini değiştirmiş olur.

  1. O (Allah), hem bir korku ve hem de (bereketli yağmuru müjdeleyen) bir ümit (vesilesi) olarak size şimşeği gösteren ve (yağmur yüklü) bulutları meydana getirendir.

Allah’ın bulutlara taşıttığı suyu, insanın kendisi taşımaya kalksa bunun ne kadarını taşıyabilir, az bir kısmını taşısa da bu iş insana neye mal olur hiç düşündük mü? Sıradan bir orman yangınını söndürmek için bütün dünya seferber oluyor da birkaç tanker suyu bir araya getirip yangını söndüremiyor. Üstelik tuzlu denizlerden aldığı acı suyu temiz olarak bize indiriyor. Allah’ın kudretini anlamak için bulutların taşıdığı suyu düşünmek bile yeter.

  1. Gök gürültüsü, O’nun sınırsız kudretiyle gerçekleşir. Melekler de duydukları saygıyla görevlerini icra ederler. O, yıldırımları gönderip onları dilediğine isabet ettirir. (Hal böyleyken) o (inanmaya)nlar hâlâ Allah hakkında birbirleriyle tartışıp, ileri geri konuşurlar. Hâlbuki O, azabı çok şiddetli olandır.
  2. Gerçek dua yalnız O’nadır. (Müşriklerin) Allah’ın dışında yalvarıp durdukları putlar onların hiçbir dileklerine cevap veremezler. (Onların durumu) tıpkı ellerini suya doğru açıp da ağzına suyun ulaşmasını bekleyen kimse (gibidir). Hâlbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. İşte ayetleri görmezlikten gelenlerin duası/duruşu sapıklık içinde olmaktan başka bir şey değildir.

Eğer dua-duruş Allah’a değil de O’nun dışındaki varlıklara yapılırsa ki bunlar peygamberler de olsa hedef şaşırmış demektir. Zira peygamberlerin geliş amacı da kulluğun sadece Allah’a has olduğunu ve bu istikamette hayatın tanzim edilmesi gerektiğini anlatmak ve bu gayeye hizmet etmektir. Yanlış hedefe gönderilen yakarmaların insana bir yararı olmayacağı gibi şirke bulaşmak bakımından dönüşü olmayan çok büyük zararları olacaktır. “Ayetleri görmezlikten gelenler” ifadesi sadece müşrikleri kapsamıyor, aynı zamanda mesaja inandığı halde şirkle ilgili onlarca ayet bulunmasına rağmen Allah’la arasına vasıta koyan, yakarışına başkalarını ortak eden ya da serveti, makamı, gücü, otoriteyi tanrılaştıran bütün kişileri ihtiva etmektedir.

  1. Göklerde ve yerde olanların hepsi, isteyerek yahut istemeyerek Allah’a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (secde ederler). Bkz. 16/48

“Boyun eğmek/saygı duymak” anlamına gelen “secde” sözcüğünün yaygın anlamı ise “alnımızı hürmetle yere koymaktır”.  Burada zorunlu duruştan bahsedildiği için “boyun eğmek” tercih edilmiştir. Örneğin “Göklerde ve yerde olan her şey ve melekler kendilerini büyüklük duygusuna kaptırmadan Allah için saygıyla secde ederler.” (Nahl 16/49). Bu ayette de görüldüğü gibi her şey istese de istemese de Allah’a secde etmektedir.

Allah’a, isteyerek yani gönüllü ve bilinçli olarak secde edenler melekler ve inananlardır. İnkârcılar ise, kulluğa ve secde etmeye istekli olmasalar da bir yaratık olarak kurabilecekleri farklı bir dünyaları olmadığına ve Allah’ın dünyasında yaşamaya mahkûm olduklarına göre bağlı oldukları maddi ve manevi ilke ve yasalar bakımından Allah’ın iradesine boyun eğmek durumundadırlar. 

“Gölgelerinin secde etmesi” ise güneşin dünyaya göre aldığı duruma bağlı olarak sabah ve akşam uzayıp öğlen vakti kısalmasının yaratıklar üzerinde oluşturduğu gölgedir.

  1. (Ey Resul! Onlara) de ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” (Onlar bakıp dururken) “Allah’tır” de. Ve yine de ki: “O’nun yanı sıra kendilerine (bile) bir faydası ve zararı olmayan dostlar ve yardımcılar mı ediniyorsunuz?” (Onlara) de ki: “Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah’ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi?” De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, birdir ve tüm varlıklara boyun eğdirecek mutlak otorite sahibidir.”
  2. (O) gökten su indirir de dereler kendi yataklarından hacimlerine göre çağlayıp akar. Akan su, yüzeyinde köpük taşır. Süs ya da kullanım eşyası yapmak amacı ile ateşte erittiğiniz madenlerin de buna benzer köpükleri, cürufları vardır. İşte Allah, hak ile batılı böyle bir benzetmeyle anlatıyor. Çünkü Köpük yok olup gider, insanlara faydası olan cevher kısmı ise yerde kalır. İşte Allah (hak ile batılın daha iyi anlaşılması için) böyle misaller verir.

“Dereler kendi yataklarından hacimlerine göre çağlayıp akarlar”. Yani yağan yağmurdan her dere kendi hacmine ve bağlantılarına göre istifade eder. Bu örnekte olduğu gibi Kur’an da toplumun bütün fertlerine hitap eder ama her fert kendi kapasitesi, idraki ve inancı ölçüsünde ondan faydalanır.

  1. Rablerinin çağrısına uyanlar için (dünyada da ahirette de) mükâfatın en güzeli vardır. O’nun çağrısına uymayanlar ise, yeryüzünde olan her şey ve onun yanında bir katı daha kendilerinin olsa, (Allah’ın azabından) kurtulmak için hepsini fidye olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü bunlar içindir. Onların varacakları yer de cehennemdir. Orası ne fena bir dinlenme yeridir! Bkz. 5/36, 39/47
  2. Rabbinden sana indirilen (vahy)in gerçekten hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alırlar.
  3. Onlar, Allah’a verdikleri sözü (kulluğu) yerine getiren ve fıtrat sözleşmesini bozmayanlardır.

“Allah’a verdikleri sözü” ifadesi, insanın Allah’a iman ettikten sonra, kendisine yaratılıştan verilen aklî ve maddi nimetleri Allah’ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlaki sorumluluğuna işaret eder. Yani insanın fıtratıyla örtüşen bir hayat yaşaması gerektiğine vurgu yapar. Bu bağlamda herhangi bir açıklayıcı referansın kasıtlı olarak ihmal edilmesi, Allah’a karşı verilen sözün çiğnenmesi demektir. Bu anlam örgüsü içinde, önceki ve sonraki ayetlerde de görüldüğü gibi Hakk’ın çağrısına olumlu cevap veren kişinin kör bir kimse gibi olamayacağı, Îmâni mevzulara kayıtsız kalamayacağı, Allah’ın rızasını kazanmak için saygılı ve duyarlı tavırlar sergileyeceği anlatılmaktadır.

  1. Yine onlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davranırlar ve hesabın kötü çıkmasından kaygı duyarlar.

“Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şey” insanların riayet etmesi gereken ilahi yasalardır. “Ulaştırırlar” ifadesi, bu yasaları yani dinin esasını oluşturan hükümleri nesilden nesle aktarırlar demektir. Buna “akrabalık bağlarını geliştirirler” şeklinde mana verenler olsa da önceki ve sonraki ayetlerin anlam örgüsüne dikkat edildiğinde bu cümleye verilecek olan en uygun anlamın ulaştırılması gereken şeyin “dinin esasını oluşturan ilahi yasalar” olduğudur. Bu ayetlerde bir anlamda mü’min kişinin özellikleri anlatılmaktadır. “Siz, insanlığın iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. (Çünkü siz) iyi ve doğru olanı emreder, kötü ve yanlış olandan (zulüm ve haksızlıktan) alıkoyarsınız ve (gerçekten) Allah’a inanırsınız.” (A. İmran 3/110)

  1. Onlar ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler, namazı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâr infak ederler, kötülüğü de iyilikle savarlar. İşte (geçici dünyanın ardından) gelecek olan ahiret yurdu bunlarındır.

“Rızıktan infak ederler” yani günün şartlarına göre kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği emanetin arta kalanını sahibine teslim ederler. “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyaçtan artakalan her şeyi.” (Bakara 2/219)

Hiç kimse Allah’ın verdiği rızkı keyfine göre harcayamaz, milyonlarca insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşarken çocuklarının, torunlarının 30-40 sene sonrasını düşünerek yatırım yapamaz, arkasından gelecek olan zürriyetinin refahı için fakirin hakkını yiyemez. İnfak etmek sosyal bir zorunluluktur, keyfi bir durum değildir. İnfak etmemek fakirin hakkını yemektir, Allah’ın emanetine ihanet etmektir. “O gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz!” (Tekâsür 102/8)

23-24. (Bu mutlu akıbet,) Adn cennetleridir. Kendileri ile birlikte iyi davranışlı ataları, eşleri ve çocukları bu cennetlere girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerek (şöyle seslenir): “(Allah için dünyanın zorluklarına karşı) sabretmenizden dolayı selâm olsun sizlere! (Gördüğünüz gibi geçici dünyanın ardından) gelen sonsuzluk yurdu (olan cennet) ne güzeldir!”

  1. Ama Allah’a verdikleri sözü, iyice pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği ilahi düzeni (dinin esasını oluşturan hükümlerin nesilden nesle) ulaşmasını engelleyenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.
  2. Allah, dilediğine rızkı bolca verir, (dilediğine de) kısar. Onlar ise dünya hayatı ile sevinmektedirler. Hâlbuki dünya hayatı, ahiretin yanında çok az bir yararlanmadan ibarettir.
  3. İnkârcılar: “Ona Rabbi tarafından somut bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. Onlara de ki: “Allah, dilediğini (arzu ve yaşantılarına bakarak) sapıklıkta bırakır ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” Bkz. 26/69
  4. O’na inanan ve gönülleri Allah’ın zikriyle huzur bulan kişilerdir. Gözünüzü açın! Gönüller yalnız Allah’ın zikriyle huzur bulur.

Burada Allah’ın zikrinden kastedilen Kur’an dır. Zira barışın ve huzurun kaynağı, paylaşmanın ve dayanışmanın membaı olan Kur’an insanlar için bir öğüttür. Öğüt Kur’an’da “zikr” veya “zikr” kökünden gelen “zikrâ” ve “tezkire” kelimeleriyle anlatılmıştır. “Muhakkak ki bu Kur’an senin ve halkın için bir öğüttür. Zamanı gelince hepiniz (ona karşı tutumunuzdan dolayı) hesaba çekileceksiniz.” (Zuhruf 43/44) “Muhakkak ki bu Kuran, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan herkes için bir öğüttür.” (Hakka 69/48 “Hayır, (düşündükleri gibi değil), Muhakkak ki Kur’an (Allah’tan) bir öğüttür.” (Müddessir 74/54) Görüldüğü gibi bu ayetlerde de Kur’an zikr kelimesiyle ifade edilmiştir.

  1. İman ettikten sonra güzel ve yararlı amellerde bulunanlara ne mutlu! Varacakları yer de ne güzeldir!
  2. (Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice milletlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki, onlar Rahman’ı inkâr ederken sana vahyettiğimiz (Kur’an’)ı onlara okuyasın. De ki: “O, benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na güvendim ve yönelişim de sadece O’nadır.” Bkz. 6/34, 16/63
  3. Kendisiyle dağların yürütüleceği veya yeryüzünün parçalanacağı, ya da ölülerin (diriltilip) konuşturulacağı bir Kur’an olacak olsaydı (o yine bu kitap olurdu). Bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâlâ (şu gerçeği) anlamadılar mı ki, Allah (herkesin zoraki iman etmesini) dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Fakat o inkârcıların kendi yaptıkları (kötülükler) yüzünden başlarına durmadan bela inecek veya yurtlarının yanı başına düşecek ve bu hal Allah’ın vaadi (olan ölüm ya da kıyamet vakti) gelip çatıncaya dek sürecek. Allah asla sözünden caymaz.

Gelişen teknoloji hızlı bir şekilde harp sanayine yönelmekte ve insanları kitleler halinde imha edebilecek silahlar üretilmektedir. Bu silahların gölgesinde bulunan Doğu Bloku da Batı Bloku da korku içinde yaşamaktadır. İnkârcıların kendi ürettikleriyle başlarının belaya girmesi işte budur. Bugün dünyanın nükleer silahlarla başı derttedir. Mesela üretilen 1 megatonluk nükleer bomba, yüz binlerce hektarlık alanda tahribata yol açabiliyor ve milyonlarca insanı aynı anda öldürebiliyor. İnsanlığın korkulu rüyası olan bu silahların imhası için çareler aranmaktadır. Üretimleri kadar imhaları da zor ve külfetli olan bu silahlar gökten inmedi. Bunları insan kendi eliyle yaptı, üstelik dolaylı olarak kendini, neslini yok etmek için.

“Başlarına durmadan bela inecek” ifadesi tekrar ve süreklilik arz etmektedir. Yani, zulüm ve haksızlık devam ettiği müddetçe bu sistemleri ayakta tutan ve bunlara çanak tutanlar, aralıksız bir biçimde sosyal felaketler, karşılıklı haksızlık ve tecavüzler, kardeş kavgaları, küçüklü büyüklü savaşlar yaşayacaklardır.

“Yurtlarının yanı başına düşecek” cümlesi ise, “doğal çevrenin bozulması yoluyla yaşanacak olan felaketler doğrudan ya da dolaylı olarak onları etkileyecek” demektir. En basit örneği; Çin’den başlayarak kısa bir süre içinde tüm dünyada birçok insanı etkileyen Corona Virüs (COVID-19). Solunum yolu ile bulaşan ve kontrolü zor olan bu virüs on binlerce insanı öldürdü ve on binlercesini de yataklara düşürdü. Tıbbın her sahada ilerleme kaydetmesine rağmen sadece bir felakete (virüse) karşı dünya aylarca aciz kaldı ve uzun zaman geçmesine rağmen somut bir ilaç ya da aşı geliştiremedi.

  1. Andolsun ki, senden önce de nice resuller alaya alınmıştı. Ben de inkâr ede(rek zulme ve haksızlığa devam ede)nlere önce mühlet verdim, sonra da (onları azabımla) yakaladım. Ve (böylece) benim cezalandırmam nasıl olurmuş (gördüler). Bkz. 22/48
  2. Herkesin ne yaptığını görüp gözeten (Allah, hiçbir şeye güç yetiremeyen düzmece ilâhlarla bir tutulabilir) mi? Onlar, (Allah’ın yarattığı varlıklardan) Allah’a birtakım ortaklar koşuyorlar. Onlara de ki: “Bunları adlandırın (kim olduklarını ve özelliklerini söyleyin)! Yoksa siz Allah’a, yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yahut boş sözlerle mi oyalanıyorsunuz?” Doğrusu inkârcılara entrikaları çekici göründü de doğru yoldan saptırıldılar. Allah, (kötü niyet ve eylemlerinden dolayı) kimi sapıklıkta bırakırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur. Bkz. 4/88 ve dipnot, 6/39, 39/23, 42/46

Şirk ve sömürü düzeninin baronları toplumlar üzerinde daha etkili olabilmek için sürekli sahte tanrılar ve kurtarıcılar icat ediyor. Bu sahte tanrılarla ve onların öncülüğünü yaptığı uydurma dinlerin sahte ve sapkın telkinleriyle bilinçli ve planlı olarak toplumlar özgür düşünmekten, özne olmaktan, karşı çıkmaktan, sorgulamaktan, araştırmaktan, uyanık ve farkında olmaktan, tepki vermekten habersiz yetiştiriliyor. Dünyanın gidişatını ve toplumun sosyolojik yapısını bozmasına rağmen maksatlı olarak insanlar evrensel ahlaki değerlerden uzak tutuluyor. Böylece Allah’ın öğretilerine ve insanın doğasına ters düşen sistemlerle insanlar âdeta uyuşturuluyor. Sonra da kurulan tâğûtî sistemlerle insanlar figüran olarak kullanılıyor, musibetler başımızdan eksik olmuyor.

  1. Onlara dünya hayatında (güvensizlik, bunalım, doyumsuzluk ve huzursuzluk gibi) bir azap vardır. Fakat ahiret azabı ise çok daha şiddetlidir. Onları (orada) Allah’(ın azabın)a karşı koruyacak birileri de olmayacaktır.
  2. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlara vadeliden cennet şöyledir. Oranın altından çeşitli ırmaklar akar, ağaçlarının meyveleri de gölgeleri de süreklidir (mevsim şartlarına bağlı olarak değişmezler). İşte Allah’ın emirlerine uygun olarak yaşayanların varacağı yer böyle olacaktır. İnkârcıların sonu ise cehennem ateşidir.
  3. Kendilerine bu kitabı emanet ettiğimiz imanlı kimseler, sana indirilenlerden dolayı sevinirler. Fakat çeşitli gruplardan onun bir kısmını inkâr edenler de vardır. De ki: “Ben, yalnızca Allah’a kulluk etmekle ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim ve son dönüşüm de O’nadır.”

Çeşitli fırkalara, farklı görüşlere, ideolojik yapılanmalara ayrılmış olanlardan bazıları batıl düşüncelerini desteklemek için çıkarlarına göre yorumladıkları ayetleri kabul edip işlerine gelmedikleri için diğerlerini inkâr ettikleri ifade ediliyor.

  1. Ve işte böylece biz onu (Kur’an’ı, geldiği ve ilk muhatap olduğu toplum Arapça konuştuğu için) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Artık sana gelen (bunca) ilimden sonra onların heveslerine uyacak olursan (işte o zaman), Allah tarafından seni koruyacak ne bir dost ne de bir koruyucu vardır.

Bu ve bunun gibi bazı ayetlerde Kur’an’ın Arapça indirildiğinin üzerinde durulması, Kur’an’ın ilk muhataplarının Arapça konuştuğuna ve anlayabilmeleri için mutlaka bu dille indirilmesi gerektiğine bir vurgudur. Yoksa beşer dillerinin en kutsalı ya da en zengini Arapçadır diye değil. “…Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun delillerindendir…” (Rûm 30/22) “Biz, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik ki onlara (Allah’ın buyruklarını) iyice anlatsın.” (İbrahim 14/4)

  1. Andolsun ki, (biz) senden önce birçok resul göndermiş, onlara da (peygamberliğe mâni olmayan) eşler ve çocuklar vermiştik. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir resulün bir mucize göstermesi mümkün değildir. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır (her olayın gerçekleşme zamanı ve her ömrün yazılı bir vadesi vardır).

Dini ıstılahta mucize, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları, peygamberlerin, peygamberliğini ispat etmek için meydan okuma üslubuyla zuhur eden harikulade olay demektir. Her peygambere kendi devrine ve durumuna göre Allah tarafından mucizeler verilmiştir. Peygamberler, hangi mucizelerle peygamberliklerini kanıtlayacaklarsa o mucizeleri göstermişlerdir. Onun için peygamberlere, mucizelerinin farklılığına ve büyüklüğüne bakarak üstünlük izafe etmek doğru değildir. Mucizeler tamamen Allah’ın fiilidir ve peygamberlerin bunlara herhangi bir katkıları yoktur ve Allah’ın izni olmadan peygamberlerin mucize gösterme gibi bir yetkileri ve kabiliyetleri de yoktur. “…Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mucize getirmesi söz konusu olamaz…” (Mü’min 40/78) Bu konuda daha geniş bilgi için İbrahim suresi 11. Ayetin açıklamasına da bakabilirsiniz.

  1. Allah, (önceki mesajlardan bazılarını yürürlükten) kaldırır, (bazılarını da) pekiştirir. Çünkü vahyin kaynağı O’nun katındadır.

Allah, kaldırmak istediği bir hükmü ya tamamen kaldırır ya da başka bir hükmü onun yerine koyar. Buradaki hükümler dinin kendisi ile alakalı değil yaşam şartlarının ve dönemin değişmesi ile alakalıdır. Vahyin kaynağı da membaı da Allah’tır. Kur’an’dan önceki kitapları, sahifeleri yürürlükten kaldıran ve onların değişmeyen hakikatlere ilişkin mesajlarını Kur’an’da toplayarak gönderen O’dur. Bu konuda 2/106 ayetin dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. Onlara vaad ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana göstersek yahut seni, (onu görmeden) vefat ettirsek, yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesaba çekmektir.

Yani sen bunları hiç düşünmeden görevini yapacaksın. Çünkü senin vazifen Allah’tan indirilenleri hayata geçirmek ve tebliğ etmektir. Müslümanlar da Hz. Peygamberin tebliğ ettiği bu ayetlerin doğrudan muhatapları olarak gayretlerinin sonucunu merak etmeden vazifelerini sorumluluklarını yerine getirmelidir.

  1. Görmüyorlar mı ki; biz, yeryüzünün etrafından gitgide eksiltmekteyiz. Allah hükmünü verir. O’nun hükmünü bozacak yoktur. Ve O, hesabı çabuk görendir.

“Biz, yeryüzünün etrafından gitgide eksiltmekteyiz” ifadesi farklı şekillerde yorumlanmıştır. İnkârcı zalimlerin her geçen gün azaldığını ve yeryüzündeki egemenliklerinin tenakusa uğradığını söyleyenler olduğu gibi, yanlış ve doyumsuz uygulamalar yüzünden yeryüzü kaynaklarının tüketildiğini ifade edenler; yağmur, sel ve rüzgâr gibi tabii olayların etkisiyle toprağın erozyona uğraması, dağların, tepelerin aşınarak yeryüzünün küçülmesi şeklinde yorumlayanlar da vardır. Ya da mecazi bir anlatım olarak; tıpkı bizler gibi dünyamızın da bir ömrünün olduğu ve bir gün sonlanacağı şeklinde de anlaşılabilir.

  1. Onlardan öncekiler de (nebilere) tuzak kurmuşlardı. Hâlbuki bozulmayan planlar yaparak (kurulan ya da kurulacak olan düzenleri boşa çıkarmak) yalnızca Allah’a aittir. O, herkesin ne yaptığını bilir. İnkârcılar da dünya yurdunun sonunun kime ait olduğunu bileceklerdir.
  2. İnkârcılar: “Sen gönderilmiş (hak bir nebi) değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter ve bir de kitap hakkında bilgi sahibi olanlar (bu gerçeği bilir).”

Ellerinde Tevrat ve İncil gibi önceki kitaplar bulunanlar, ilahi kitaplara vukufiyetleri olduğu için bu Kur’an’ın da Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik edecekler. Çünkü Kur’an ayetlerini okuyup içeriğini, mesajını anlayanlar, diğer kitaplarda olduğu gibi Kur’an’daki belagati, anlatım üslubunu ve ayetlerin birbirleriyle olan bağlantısını görünce onun da Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olduğunu anlayacaklardır.