17 – İsra

İsra suresi Mekke döneminde inmiş olup 111 ayettir. 26, 32, 33, 57 ve 73-80. ayetler Medine döneminde nazil olmuştur. Sure adını, birinci ayette geçen ve “Geceleyin yürümek” anlamına gelen “İsra” kelimesinden almıştır. Ayrıca surenin 2-8 ve 101-104. ayetlerinde İsrailoğullarından söz edildiği için sureye İsrailoğulları anlamına gelen “Beni İsrail” suresi de denmektedir.

Sûrede İsrâ hadisesinden bahsedilir ve İsrailoğullarının yaptığı bozgunluklar ve arkasından yaşayacakları felaketlerin üzerinde durulur. Her insanın yaptığı işlerin kıyamet gününde açık olarak önüne konulacağı, hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenmeyeceği anlatılır. Yalnız Allah’a kulluk etme, anaya babaya iyi davranma, akrabaya, yoksullara ve yolda kalmışlara haklarını verme, cimrilikten ve israftan kaçınma gibi konular işlenir. Fakirlik korkusuyla çocukların öldürülmemesi, zinadan kaçınılması, cana haksız yere kıyılmaması, yetim malına yaklaşılmaması, ölçü ve tartıda hile yapılmaması, yeryüzünde kibirle yürünmemesi gerektiği ifade edilerek bunların Allah katında hoş görülmeyen davranışlardan olduğu bildirilir. Yine Sûrede İblîs’in Âdem’e secde etmekten yüz çevirip Allah’ın emrine karşı gelmesi ve kıyamete kadar insanları Allah’a imandan vazgeçirme isteği anlatılır, ancak onun erdemli kullara dokunamayacağı vurgulanır. Bütün insanların ve cinlerin birlik olsalar bile Kur’an’ın bir benzerini ortaya koyamayacakları anlatılır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulu (Muhammed’)i bir gece, kendisine bazı ayetleri göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü. Muhakkak ki O, (evet) O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir.

“İsra” sözcüğü “geçmek, gitmek, geceleyin yürümek” anlamındaki “s-r-y” kökünden gelir ve “gece yürütmek” demektir.

“Ayetler” terimi, Kur’an’da tekil ve çoğul olarak çok sık kullanılan bir terimdir. Kur’an’daki sureleri oluşturan kelime ya da cümlelere ayet ismi verilse de burada kendisiyle bir başka şeyin varlığına ya da niteliklerine hükmedilen delil, açık alamet, simge, veri veya işaret anlamında kullanılmıştır. 

“Aksa” sözcüğü, Kur’an’daki diğer örneklerde (Enfal 8/42, Meryem 19/22, Kasas 28/20, Yâsîn 36/20) olduğu gibi kenarında, uzak, dışında, öbür ucunda anlamlarına gelmektedir. Buna göre Mescid-i Aksa, Mekke Şehrinin dışında, uzağında, kenarında bir Mescid demektir.

Buradaki “Mescid-i Aksa” ifadesi Kudüs’teki mescidi işaret etmiş olamaz. Çünkü, bu ayet nazil olduğu zaman Kudüs’teki mescidin adı “Beytü’l-Makdis” ti. Yaklaşık 50 yıl sonra Abdülmelik b. Mervan Kudüs’ü fethedince mescidin ismini “Mescid-i Aksa” olarak değiştirmiştir.

Ayette bahsedilen göstergeler, mahiyetini ve detayını bizim bilmediğimiz özel delillerdir. İsra, Hz. Peygambere sanıldığı ve iddia edildiği gibi bedeniyle değil İsra 17/60. ayette de açıklandığı gibi rüyasında, ruhuyla yaptırılan bir yolculuktur.

 

  1. Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve onu “Benden başkasını vekil (Rab) edinmeyin!” diyerek İsrailoğullarına doğru yol kılavuzu yaptık.
  2. (Ey) kendilerini Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızın evlatları! Gerçek şu ki, (Nuh) çok şükreden bir kuldu.
  3. Biz İsrailoğullarına kitapta (Tevrat’ta) hükmettik ki: “Muhakkak ki siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracak ve küstahça böbürlenip azgınlık yapacaksınız!”
  4. Nihayet bu iki bozgunculuktan birincisinin vakti gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan bazı kullarımızdan gönderdik. Onlar (sizi yakalamak için) evlerinizin arasına kadar sokuldular. (Bu,) yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.

“Güçlü olan bazı kullarımız” ifadesi, M.Ö. 7. yüzyılda Filistin’i istila eden Asurlular veya onlardan yüz yıl kadar sonra Tevrat’ı ve Mescid-i Aksâ’yı yakıp İsrailoğullarının âlimlerini öldüren ve on binlerce insanı da tutsak alarak yurtlarından çıkaran Babilliler ile ilgili olabilir.

  1. Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik ve sayınızı daha da çoğalttık.

Ayetten anlaşıldığına göre, İsrailoğulları M.Ö.6. yüzyılın sonlarına doğru Babil esaretinden kurtulup, özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlar ve kendi devletlerini kurmuşlardır.

  1. Eğer, iyilik ederseniz, kendiniz için edersiniz, eğer kötülük ederseniz, o da kendiniz içindir. Çıkaracağınız diğer (ikinci) kargaşaya ilişkin cezanın vadesi gelince üzerinize salacağımız başka saldırganlar acınızın yüzlerinize yansımasına yol açarlar. İlk seferinde gelenlerin yaptıkları gibi Mescide (Beyt’ül-Makdis’e) girerler ve ele geçirdikleri her şeyi yerle bir ederler.

Ayette geçen “ikinci sefer”, M.Ö. 168 yılında Beyt-i Makdis’in (Süleyman Mabedi’nin) Romalılar tarafından ya da M.S. 70’li yılında Titus tarafından yakılıp yıkılmasını ima etmektedir. Zira Titus katliamında mabed yerle bir edilmiş, geriye bugün “ağlama duvarı” diye anılan yarım bir duvar kalmıştı. Kudüs, M.S. 638 yılında Hz. Ömer tarafından fethedilmiştir. Kudüs, II. İslam Halifesi Hz. Ömer tarafından fethedildiğinde Bizans hâkimiyeti altında bulunuyordu.

  1. (Tevbe ederseniz) umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi inkârcılar için bir zindan kıldık.
  2. Gerçekten bu Kur’an (insanları) en doğru yola götürür, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan mü’minler için büyük mükâfat olduğunu müjdeler.
  3. Ahirete inanmayanlara da, kendileri için can yakıcı bir azap hazırladığımızı (bildirir).
  4. İnsan (çoğu zaman) iyilik için dua ediyormuşçasına (kendi aleyhine olacak şekilde kızarak ya da anlamadan) kötülük için dua eder. Çünkü insan, (işin derinliğini düşünmeyecek kadar) acelecidir. Bkz. 2/216, 221, 10/11, 21/37

İnsan fıtratı gereği acelecidir (Enbiya, 21/37). Öfkelendiği ya da sıkıldığı zaman kıyametleri koparır. Zorluklara karşı direneceği yerde teslim olur. Yaptığı duanın hemen karşılık bulmasını bekler. Hakkında hayırlı olsa bile hoşuna gitmeyen bir şeyi felaket olarak değerlendirir. Hayrı şer, şerri hayır zannederek iyiyle kötüyü birbirine karıştırır. Gereksiz ve zamansız beddualar ederek deşarj olmaya çalışır. Ticarette olduğu gibi peşin olanı sever. Bu yüzden her zaman dünya nimetlerini ahirete tercih eder.  Dünyevileşmede o kadar ölçüyü kaçırır ki; Evrendeki mükemmel işleyişi görmesine rağmen ahiret nimetlerine şüphe ile yaklaşır ve onları sadece bir hayal gibi düşünür. Onun için de en büyük ve ebedi mükâfatların bulunduğu ahireti bırakır da dünyalık geçici ve oyuncak misali nimetlere değer verir.

  1. Biz gece ile gündüzü varlığımızın ve yetkin gücümüzün iki somut göstergesi olarak yarattık. Sonra Rabbinizin lütfu peşinde koşasınız ve yılların sayısı ile takvim hesabını bilesiniz diye geceyi karartarak gündüzü aydınlık yaptık. İşte biz her şeyi ayrıntılı biçimde anlattık. Bkz. 25/61-62, 28/71-73, 36/37-38

Yani gök cisimlerinin belli yörüngelerde sistematik olarak hareket etmelerini sağladık ki, günlerin, ayların, mevsimlerin ve yılların sayısını ve hesabını yapabilesiniz.” Güneşe bakarak saatin kaç olduğunu, aya bakarak hangi ayda olduğunuzu, mevsimlere bakarak da yılların sayısını bilebiliriz.

  1. Her insanın yaptıklarını kaydeden hayat defterini (Hard Diskini) boynuna taktık. Kıyamet günü herkes için onu, (önünde) açılmış olarak (dünyada yaptıklarını) bulacağı bir kitap (hayat filmi) halinde çıkaracağız. Bkz. 4/123, 23/62, 52/16, 75/12-14, 99/7-8

Aslında ayetin ilk cümlesi “her insanın kuşunu, kendisinin boynuna bağladık.” şeklinde tercüme edilmesi gerekirdi, ancak daha iyi anlaşılsın diye biz bu şekilde tercüme ettik. Çünkü Cahiliye döneminde insanlar kuşların uçuşlarından kaderlerinin belirlendiğine inanırlardı. Kur’an bu batıl inancı yıkarak onların anlayacağı üslupla her insanın kaderinin kendi çabasına bağlı olduğunu ve herkesin ancak kendi yaptıklarına göre muamele göreceğini bildiriyor.

  1. (Ve o gün ona şöyle diyeceğiz:) “(Şimdi) oku sicilini (seyret yaşadıklarını). (Çünkü) bugün kendi hesabını kendin görecek durumdasın!”
  2. Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa yine kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr bir başkasının suç (ve günah) yükünü yüklenmez (ve onunla yargılanarak azap görmez). Ve biz, (uyarıcı olarak) bir resul göndermeden (günahları sebebiyle hiçbir kimseye ve hiçbir topluma) azap etmeyiz. Bkz. 16/25, 29/13, 35/18

Allah’ın Peygamber göndermediği toplumlar var mı? “…Hiçbir toplum yoktur ki içlerinden bir uyarıcı çıkmamış olsun.” (Fatır 35/24) Bu uyarıcı kimselerin illa da Kur’an’da adı geçen ya da tarihte peygamber olarak bilinen kimselerden olması gerekmez. Bir toplumun içinden iyiyi ve kötüyü anlatan, zulmü ve haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışan ve toplumun huzuru için erdemli çalışmalar ortaya koyan birileri çıkmışsa onlar da Allah’ın dininin yardımcılarıdır. Allah’ın yasalarının savunucusu olmak, kötülüğü engellemek ve hayır adına topluma istikamet vermek için illa da peygamber olmak gerekmez. Nitekim bütün iradeleri yöneten ve yönlendiren Allah’tır.

  1. Biz bir toplumu (yaptıkları yüzünden) helak etmek istediğimizde, o toplumun servet ve nimetle şımarmış seçkinlerini yöneticiler yaparız da onlar orada bozgunculuk çıkarırlar. Böylece o toplum cezayı hak eder, bunun ardında biz de orayı yerle bir ederiz.
  2. Biz Nuh’tan sonra gelen nice nesilleri (yaptıkları kötülükler yüzünden) helak ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla bilen ve gören olarak Rabbin yeter.
  3. Kim geçici dünyanın mutluluğunu isterse dilediğimiz kimselere orada dilediğimiz kadar nimet veririz. Fakat (dünyalık nimetlerle şımararak yaptığı kötülüklere karşılık) sonra onu cehenneme yollarız, o da horlanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak oraya girer. Bkz. 11/15-16, 42/20
  4. Kim(ler) de inanmış olarak ahireti ister ve orası için gereği gibi çalışırsa, işte onlar da çalışmalarının karşılığını tam olarak göreceklerdir! Bkz. 2/201

Bu arada hatırlatmak gerekir ki; dünya için çalışanlara dünyalıkları verilirken, âhiret için çalışanlar dünya nimetlerinden mahrum kalmayacaktır. Onlar dünya-ahiret dengesini gözeterek hem dünya hem de ahiret nimetlerinden yararlanacaklardır. Öyle olsaydı “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da âhirette de iyilikler ver…!” (Bakara 2/201) diye dua etmezdik.

  1. Rabbinin lütfundan her birine; (dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) veririz. Rabbinin lütfu (kimseden) kısıtlanmış değildir (kim ne isterse ve ne için çalışırsa karşılığını alır).
  2. Bak, onların kimini kimine (rızık ve makam bakımından) nasıl üstün kıldık. Muhakkak ahiret, ulaşılacak dereceler bakımından daha büyüktür, elde edilecek faziletler bakımından da daha üstündür.

“Faddale” terimi Kur’an’da çok sık tekrarlanır. Genelde üstün kılmak ve kıymet vermek anlamlarına gelen “Faddale” kelimesi burada, dünya hayatında “rızık ve makam bakımından farklı ve üstün olmak” anlamında kullanılmıştır. Ayetin ikinci cümlesinde ulaşılacak dereceler ve elde edilecek faziletler bakımından esas üstünlüğün basit, değersiz ve iğreti dünya nimetleri konusunda değil, Allah’tan başka kimsenin sınırlarını ve hususiyetini bilemediği tahayyül dahi edemeyeceğimiz nitelikte güzel nimetlerin ahirette olduğuna vurgu yapılmaktadır.

  1. Allah’la beraber başka (varlıkları) ilah edinme, yapayalnız ve horlanmış olarak oturup kalmayasın!

Burada hitap Hz. Peygamberin şahsında bütün insan soyunadır. Yani Allah’a inandığın halde ondan başka varlıklara Allah’ın özelliklerini yükleyerek kulluk etme! “Benim gibi zavallı, günahkâr bir kişiyi Allah huzuruna nasıl kabul eder?” deyip de Allah’la direkt diyaloğa geçmek yerine araya başka şeyleri ya da başkalarını sokma!  Allah senin içindedir. Sen sadece onun kulusun. İyi de olsan kötü de olsan seni Allah’a senden başka kimse yaklaştıramaz, günahlarının affedilmesine kimsenin gücü yetmez, bağışlanmana kimselerin iltiması katkı sağlayamaz. Bu konuda kararlı olacak, adımını atacak, elini uzatacak, yüreğini açacak, tutarlı duruş sergileyecek olan sensin.

  1. Rabbin ancak kendisine kulluk etmeni ve ana-babaya iyilikte bulunmanı emretmiştir. Onlardan biri ya da ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara “öf!” bile deme! Onları sakın azarlama! Onlara hep güzel ve iç açıcı sözler söyle!
  2. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Ey Rabbim! Beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!”
  3. (BU öğütlere karşı) içinizde olanı en iyi Rabbiniz bilmektedir. Eğer dürüst ve erdemli kimseler iseniz, şunu bilin ki Allah kötülüklerden tevbe edenlere karşı son derece bağışlayıcıdır.
  4. Akrabaya (yakınında bulunanlara), yoksula ve yolda kalmışa haklarını ver! (Elindeki imkânları) gereksiz yere saçıp savurma! Bkz. 16/90 ve dipnotu
  5. (Servetlerini, zamanlarını, imkân ve yeteneklerini) boş yere saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Unutmayın ki Şeytan Rabbine karşı nankörlük etmiştir (böle yapmakla siz de Rabbinize karşı nankörlük etmiş olursunuz). 
  6. Rabbinden gelecek olan bir rahmeti (darlık ve sıkıntı içindeyken) beklerken (ihtiyaç sahiplerine) ilgi gösteremeyecek durumda isen; o zaman hiç değilse onlara gönül alıcı ve yumuşak bir söz söyle.

Fakir ve yoksul olan sahabelerden bazıları, kendi gelirleri kâfi gelmediği için Hz. Peygamberden de ek destek alırlardı. Hz. Peygamber bazen onlara verecek bir şey bulamazdı ve utancından yüzünü başka tarafa çevirip görmemezlikten gelerek mahcubiyetini gizlemeye çalışırdı. Onlar da bunu Hz. Peygamberin kendilerinden usandığının bir ifadesi olarak yorumlarlardı. Ayette geçen “onlara gönül alıcı ve yumuşak bir söz söyle” ifadesi sadece Peygamberimize değil aynı zamanda bütün insanlara bir mesajdır.

  1. Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme! Sonuna kadar açıp büsbütün varını yoğunu da ortaya koyma! Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın. Bkz. 25/67

Yani Allah’ın verdiği nimetleri paylaşman ve infak etmen gerekirken cimri olma! Hesapsız ve düşüncesiz harcamalar yaparak savurganca davranma ve infak ederken de elindekileri sıfırlama! Cimrilik edersen kınanırsın, savurganca davranırsan pişman olursun, infak adına da olsa her şeyini bağışlarsan çaresiz kalırsın. İyisi mi, her konuda olduğu gibi orta yolu tercih etmek, aşırılıklara, ifrat ve tefrite düşmemek bir Müslümana yakışacak en güzel davranıştır.

  1. Kuşkusuz Rabbin, dilediğine rızkı bolca verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır, onların hallerini görendir (kime ne için ne kadar vereceğini ve bundaki hikmeti bilendir).
  2. Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı biz veririz. Kuşkusuz onları öldürmek büyük bir günahtır/suçtur.

Bu ayet; ekonomik sıkıntılar sebebiyle, yoksulluk ve fakirlik endişesiyle; “bakamam, okutamam, mutlu edemem, üstesinden gelemem ya da rahatım, düzenim ve güzelliğim bozulur, gençliğim elden gider” kaygısıyla kürtaj gibi doğru olmayan yollarla çocukların dünyaya gelmesini engellemenin ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade ederek inananları ikaz etmektedir.

  1. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.

“Zinaya yaklaşmayın” ifadesiyle bu ayet, yalnız zinayı değil, aynı zamanda zinaya zemin oluşturan, cinsel arzuları körükleyen ortamlarda bulunmayı ve cinsel iştahı kabartacak davranışlar sergilemeyi de yasaklayarak zinaya sevk edici sebepleri tümden ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.

  1. Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın! Kim haksızlığa uğramış olarak öldürülürse, biz onun aile temsilcisini (kısas hakkını istemeye) yetkili kıldık. Ama o da “cana karşılık can” sınırlarını aşmasın! Çünkü (dinin verdiği yetki ile) kendisine zaten yardım edilmiştir.

Öldürülen kişinin velisi katilin öldürülmesini talep edebilir. Ancak ona mahkeme yoluyla devletin karar vermesi gerekir. Yoksa herkes katili öldürmeye ve kendi intikamını almaya kalkarsa kan davaları başlar, düzen bozulur ve anarşi çıkar. “Cana karşılık can sınırlarının aşılmaması” katil bulunamadı diye yakınlarından herhangi birinin öldürülmemesidir.

  1. Erginlik çağına erişinceye kadar yetimin malına ancak (o malı koruyup çoğaltmak için) niyetlerin en güzeli ile yaklaşın. Ahde vefa gösterin (sözünüzü tutun ve yapılan sözleşmelere uyun)! Çünkü (verdiğiniz sözlerden, yaptığınız sözleşmelerden) muhakkak sorguya çekileceksiniz.
  2. Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.
  3. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan (o peşine düştüğün şeyden) sorumlu tutulacaktır. Bkz. 49/12
  4. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.
  5. Bütün bu (sayıla)nlar, Rabbinin katında asla hoş görülmeyen (çirkin) davranışlardır.
  6. Bunlar, Rabbinin sana, doğrunun ve eğrinin ne olduğuna dair vahiy (yoluyla) bildirdiği hikmetlerdendir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme! Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.
  7. Rabbiniz erkek çocukları size seçip ayırdı da kendisine meleklerden kız çocukları mı edindi? Gerçekten çok büyük (ve çirkin) bir söz söylüyorsunuz. Bkz. 2/116, 5/17, 9/30, 19/88, 43/15, 53/21, 72
  8. Andolsun ki biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye bu Kur’an’da farklı şekillerde gerçekleri açıkladık. Fakat (inatları yüzünden) bu onların sadece kaçışlarını artırıyor.
  9. De ki: “Eğer onların iddia ettiği gibi, Allah’la beraber (başka) ilâhlar olsaydı, o zaman bu ilahlar Arş’ın sahibi olan Allah ile boy ölçüşmenin yolunu arayacaklardı.”
  10. Allah, her türlü eksiklikten uzaktır, onların söylediklerinin ötesindedir, yücedir.
  11. Yedi kat gök, yer ve buralardaki varlıkların tümü O’nu tesbih eder (O’nun verdiği vazifeyi icra eder). Evrendeki her varlık, O’nu överek tesbih eder (aldığı görevi yerine getirir), fakat siz bu varlıkların tesbihini (ne yaptıklarını) anlayamazsınız. Hiç kuşkusuz O, kullarına karşı çok müsamahalıdır (ceza vermekte acele etmez), çok bağışlayandır. Bkz. 2/29, 7/206, 21/20, 23/17, 41/12, 65/12, 71/15-16

“Tesbih etmek”, sadece “suphanallah, elhamdülillah, Allah’u ekber” şeklinde zikretmek anlamına gelmez. Hareket etmek ve çalışmak anlamlarına da gelen tesbih, bütün varlıkların hayatlarını kapsamaktadır. Allah’ın verdiği görevi ifa eden her varlık tesbih halindedir. Güneşin doğuşu, dünyanın dönüşü, yıldızların kayışı, şimşeğin çakışı, bülbülün ötüşü, bulutların çöküşü, yağmurun yağışı, suyun akışı, ağaçların duruşu, horozların ötüşü, köpeklerin havlayışı ve hatta kıyametin kopuşu, ölüm meleğinin can alışı bile bir tesbihtir. Kendi doğal ortamlarında vazifelerini icra eden bütün bu varlıklar, ortaya koydukları performansla hem tesbih ederler ve hem de Allah’ın büyüklüğü konusunda insanlara mesaj verirler. Yani burada konu edilen tesbih: bütün canlıların sorumluluklarını kusursuz olarak yerine getirdiğidir. İnsana da düşen bu kusursuz düzen içerisinde diğer canlılar gibi görev ve sorumluluklarını yerine getirmek, Rabbini tesbih etmektir.

  1. Kur’an okuduğun zaman, (hakkı anlamaya niyetli olmadıkları için) seninle ahirete inanmayanların arasına (gözle) görünmeyen (manevi) bir perde çekeriz.
  2. Onların kalplerini (kötü niyetlerinden dolayı) onu anlamalarına mâni olacak şekilde bir kılıfla kaplarız ve kulaklarının işitme yeteneğini zayıflatırız. Bu yüzden, Kur’an okurken ne zaman Rabbinin tek bir ilah olduğundan söz etsen nefretle arkalarını dönüp giderler. Bkz. 6/25, 39/45

Hakka karşı inkâra şartlanmış ve küfrü tercih etmiş olanların, inanmamakta direnmeleri, onların gerçekleri duymak konusunda kulaklarında bir ağırlık ve Hakkı kavramak mevzuunda kalplerinde bir basiretsizlik oluşturur. Bu inatçı yaklaşımları onların ilahi mesajları kavramalarına engel olur. Hakikate karşı kör ve sağır davranmaları onlar için mazeret değildir, aksine kendi tercihlerinin doğal bir uzantısıdır. Buradaki ayetler aslında bu durumu dile getiriyor. Kalplerinin, kulaklarının bu anlamda iş görmez duruma gelmesi onların tavırlarından kaynaklanmaktadır. Yoksa onlar hakkı kavramaktan mahrum kalsınlar diye Allah onlara maksatlı bir şekilde akıl tutulması ve basiret bağlanması yaşatmaz.

  1. Onlar seni dinlerlerken hangi maksatla dinlediklerini, kendi aralarında konuşurlarken de o zalimlerin (senin hakkında): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliyoruz. Bkz. 21/3, 41/26
  2. (Ey Resul!) Bak, senin için (sihirbaz, kâhin, mecnun gibi) ne türlü benzetmeler yaptılar da saptılar. Artık onların doğru yolu bulmaya güçleri kalmamıştır. Bkz. 25/9
  3. Ve onlar (bir de şöyle) dediler: “Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaradılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?”
  4. De ki: “(Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir (mutlaka yeniden yaratılacaksınız)!
  5. Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız gibi gelen başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.)” Diyecekler ki: “Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek?” De ki: “Sizi ilk defa yaratan (kimse O döndürecek)!” Bunun üzerine başlarını sana (alaylı bir tarzda) sallayacaklar ve “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!”
  6. O gün (Allah) sizi çağıracak ve siz de O’nun çağrısına saygıyla uyacaksınız ve (dünyada) çok az bir süre kalmış olduğunuzu sanacaksınız. Bkz. 23/112-116
  7. (Mü’min) kullarıma söyle: “(İnancı ne olursa olsun insanlara) sözün en güzel olanını söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Muhakkak ki, şeytan insanın apaçık düşmanıdır!
  8. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. (Durumunuza göre) dilerse size merhamet eder, dilerse sizi cezalandırır. (Resulüm!) Biz seni onlara (zorlayıcı) bir vekil olarak göndermedik.
  9. Ve Rabbin göklerde ve yerde bulunan kimseleri çok iyi bilmektedir. Andolsun, peygamberlerden her birine diğerinden farklı olarak üstün nitelikler verdik. Tıpkı, Davud’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) Zebur’u verdiğimiz gibi. Bkz. 2/136, 253, 2/285, 3/84

“Göklerde ve yerde bulunan kimseler” ifadesi, dünyanın dışındaki gezegenlerde de hayatın olabileceğine ve oralarda da bizim gibi varlıkların yaşayabileceğine işaret etmektedir. 

“Peygamberlerin bir kısmının bir kısmına üstün kılınması”, aldıkları vahyin ağırlığına, yüklendikleri misyonun etki sahasına göre farklıdır. Mesela Hz. Peygamberin dışındaki peygamberler zamana ve bölgeye peygamber olarak gönderilmiş iken Hz. Muhammed bütün âleme ve sonunu bilemediğimiz bir zamana peygamber olarak gelmiştir. “Ulu’l-azm” dediğimiz büyük peygamberler, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed bu özellikleriyle diğer peygamberlerden farklıdırlar. Hatta ayetin sonunda geçen “Davud’a da Zebur’u verdik” ifadesi bu hususu teyit etmektedir. Ancak ümmetlere düşen, peygamberleri farklılıklarıyla ve özellikleriyle yarıştırmak değil, onların tebliğ ettikleri ve örnekliğiyle onlar gibi yaşamaya çalışmaktır.

Hz. Davud, İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerdendir. Hem peygamberdi hem de hükümdar. Soy bakımından Yakup Peygamberin Yehûda adlı oğluna dayanır. Hz. Süleyman’ın babasıdır. Kudüs’te doğdu ve orada yaşadı. Kendisine İbrani dilinde Zebur kitabı verildi. Sesi çok güzel ve tesirliydi. İsmi Kur’an’da on altı yerde geçmektedir. 

Ayette özellikle Hz. Davud’un ve Zebur’un zikredilmesi. Kureyş kabilesi Hz. Peygamberle mücadelede Yahudilerden yardım isteyince, onlar da “Musa’dan sonra peygamber, Tevrat’tan sonra da kitap gelmemiştir.” demelerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu özel ifade hem peygamber hem de hükümdar olan Hz. Davud’un hükümdarlığına değil de Tevrat’a dikkatlerin çekilmesi, üstünlüğün makamda, servette, mülkte, şöhrette değil ilim ve hikmette olduğunu göstermektedir. Bu konuda Nisa suresi 4/163 ayetine ve açıklamasına da bakabilirsiniz. 

  1. De ki: “O’ndan başka kendilerine tanrısal özellikler vehmettiğiniz (ve Allah yerine onlardan yardım dilendiğiniz) varlıkları çağırın. (Göreceksiniz ki) onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilecek ne de değiştirebilecekler.” Bkz. 27/59, 34/22
  2. Onların yalvardıkları (Mesih ve Üzeyir gibi daha sonradan da azizleştirilmiş) kim varsa hepsi, “hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü onun azabı gerçekten sakınılması gereken korkunç bir şeydir!

“Vesile aramak” araya birilerini sokmak değil, Allah’a daha yakın olmak için onun rızasını kazanacak bir iş yapmak, sorumluluk bilinciyle onun isteklerini hayata geçirmek, Allah’ı memnun edecek bir faaliyette bulunmak, doğaya, çevreye ve insanlığa faydalı bir eser meydana getirmektir. 

  1. (Yoldan çıkmış) ne kadar millet/toplum varsa hepsini kıyamet gününden önce (günahkârca gidişinden ötürü) ya ortadan kaldıracağız ya da şiddetli bir azapla cezalandıracağız. Bu hüküm, varlık kanunlarının kaydedildiği kitapta evrensel bir yasa olarak yazılmıştır.
  2. (Kureyş toplumunun iman etmek için istediği) o mucizeleri göndermekten bizi alıkoyan da yoktur. Ancak bu mucizeleri, evvelki ümmetler yalanladılar (yine imana gelmediler). Biz, Semûd kavmine, açık bir mucize olarak o dişi deveyi verdik ve (onu öldürdüler de) bu yüzden zalim oldular. Hâlbuki biz, o mucizeleri, ancak (ahiret azabından) korkutmak için göndeririz. Bkz. 7/73, 26/141
  3. Hani (peygamberliğin ilk yıllarında) sana demiştik ki: “Muhakkak Rabbin, (ilmiyle, kudretiyle) insanları çepeçevre kuşatmıştır (kimsenin sana zarar vermesine müsaade etmeyecektir)!” Sana gösterdiğimiz o rüyayı/müşahedeyi de Kur’an’da lânetlenmiş bulunan ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları (o ağaçla) korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırıyor.

Burada bahsi geçen rüya/müşahede, 1. ayette geçen ve “Gece Yolculuğu” nu izleyen İsra olayında Hz. Peygambere bazı ayetlerin gösterilmesidir. Ancak İsra olayındaki bu müşahedenin bedenle gerçekleştiğini iddia etmek yanlış olur. Çünkü ayette “rü’ya” kelimesi kullanılıyor ki bu kelime “müşahede, rüya, temaşa anlamlarına gelmektedir. Nitekim bazı ayetler Hz. Peygambere uykudayken vahyolunmuştur. Bu hadiseden sonra Hz. Peygambere iman edenlerin bir kısmı dinden dönmüş, bir kısmı ise imanını arttırmıştı. Nesnel realitesi bakımından mahiyeti itibariyle birtakım şüphelere yol açma özelliği taşıdığı için “insanları sınamak” ifadesiyle Allah bu olayı bir imtihan vesilesi yapmıştır. Ancak Hz. Peygamberin bu olayda bedeniyle seyahat ettiğini iddia etmek dinden dönenlerin sayısını daha da artıracaktır. 

Kur’an’da lânetlenen ağaç” ise, Saffat 37/62, Duhan 44/43 ve Vakia 56/52 surelerinde cehennemin tezahürlerinden biri olarak sözü geçen “Zakkum” ağacıdır. Ayetteki anlam örgüsü içinde ağaç, açıkça cehennemin kendisini simgelediği için, “lanetli” yahut “lânetlenmiş” ağaç olarak nitelendirilmektedir.

  1. Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik, onlar da secde etmişlerdi. Yalnız İblis secde etmemiş ve “Hiç ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim?” demişti. Bkz. 2/34 ve secde ile ilgili dipnot, 7/12, 18/50, 20/116, 38/76
  2. İblis dedi ki: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak. Yemin ederim ki, eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen, onun soyunu, pek az bir bölümü dışında, kontrolüm altına alacağım.”
  3. Allah buyurdu ki: “Defol git! Ancak, haberin olsun ki, onlardan sana uyanlarla beraber hepinizi bekleyen ceza, yaptıklarınızın tam karşılığı olmak üzere, cehennem olacaktır!”
  4. (Haydi) “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yoldan çıkar. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Servet ve evlat edinirken onlara ortak ol ortak ol. Onlara (yalan yere) vaatlerde bulun.” Zaten Şeytanın vadettiği her şey sadece akıl çelmek içindir.

“Sesinle” ifadesi “vesvese ve fısıldama” anlamlarında kullanılmıştır. Şeytanların insanların göğsüne seslenmesi vesvese ve fısıldama şeklinde anlatılmıştır. “İnsanların kalplerine kötü düşünceleri fısıldayan sinsi vesvesecinin şerrinden Allah’a sığınırım.” (Nas 114/4-5)

“Atlıların ve adamlarınla onların üzerine yürü” demek; “var gücünle ve bütün entrikalarınla yüklen” demektir.

“Servet ve evlat edinirken onlara ortak ol.” Yani servetlerini haram yollardan, haksız kazançtan elde etmeleri için çaba sarfet, evlatlarını da haram yollara sevk etmek için onları ayart anlamındadır.

  1. “Şüphesiz ki benim (erdemli) kullarım üzerinde senin hiçbir etkin olmayacaktır. (Onlara) vekil olarak Rabbin yeter!” Bkz. 15/40

Şeytanın etkisi sadece kendisine uyanlar için geçerlidir. Bu da şeytana uyanların iradelerinin zayıflığından ve niyetlerinin kötülüğünden kaynaklanmaktadır. “Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr 15/42) “(Şeytanın) inanan ve yalnız Rablerine güvenen kimseler üzerinde hiçbir etkisi/hâkimiyeti yoktur.” (Nahl 16/99)

  1. Rabbiniz odur ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor. O, size karşı gerçekten çok merhametlidir.
  2. Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda bütün taptıklarınız (sizi yüzüstü bırakıp) kaybolur, yalnız Allah kalır (size yardım edecek). Fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Bkz. 3/191, 4/103, 10/12, 39/8

“Bütün taptıklarınız kaybolur” ifadesi, Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız hiçbir varlığın size herhangi bir yardımının olamayacağı anlamına gelir. “Yalnız Allah kalır (size yardım edecek)” ifadesinin de “Yetiş ya Gavs…, Medet yâ…, Şefaat yâ…” gibi yakarışların şirk koşmaktan başka hiçbir işe yaramayacağını îma eder.

  1. (Acaba denizden çıktıktan sonra) kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.
  2. Yahut O’nun, sizi bir kez daha denize gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı sizin adınıza bize hesap soracak hiç kimse de bulamazsınız.
  3. Andolsun ki biz, Âdemoğlunu (pek çok meziyetlerle donatarak) üstün konuma getirdik. Ona karada ve denizde (çeşitli araçlarla yolculuk yapma imkânı) bahşettik. Onu tertemiz besinlerle rızıklandırdık ve onu yarattığımız akıllı varlıkların pek çoğundan üstün kıldık.

Allah burada insanoğluna bir hatırlatma yapıyor: Diğer canlılardan çok daha farklı meziyetlerle donatıldın, ulaşım konusunda hiçbir canlıya lütfedilmeyen yetenekler sana verildi, özel ve temiz besinlerle rızıklandırıldın, her bakımdan akıllı varlıkların en üstünü kılındın. Güneş, yıldızlar, ay, dünya ve dünyadaki bütün canlı cansız varlıklar senin emrine âmâde edildi.Acaba neden? Bütün bunlar sana hizmet ederken senin yapman gereken hiçbir şey yok mu? Eğer sadece yemek-içmekse, gezmek tozmaksa, çoğalıp yaşamaksa maksadın bunu hayvanlar zaten yapıyor. Böyle bir maksat için Allah sana bu kadar değer vermişse o taktirde diğer canlılara haksızlık yapmış (hâşâ) demektir. Öyle ya, diğer canlılarda olduğu gibi amaçsız, ilkesiz, sorumsuz, bilinçsiz bir hayatın olacak ama her şeyin tasarruf hakkı sana verilecek ve bütün canlılar sana hizmet edecek. İnsanoğlu hiç zaman kaybetmeden başını iki elinin arasına alarak hızlıca düşünmeli ve yaratılışıyla örtüşen bir kişilik ortaya koyarak diğer canlılardan farkını ispat etmelidir ki Rabbimizin nazarında bir önemi, değeri olsun.

  1. Biz o gün bütün insanları önderleri ile birlikte (huzurumuza) çağıracağız. Kimin kitabı (Hard Diski) sağ taraftan verilirse, onlar kitaplarını sevinerek okurlar (seyrederler) ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar.
  2. Her kim bu dünyada (gerçekleri görmede) kör olarak yaşamış ise, işte o ahirette de (oranın güzelliklerini görmede) kör olacak, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı (dünyadan) daha da beter olacak. Bkz. 20/124-127
  3. (Bu inkârcılar,) az kalsın, sana vahyettiğimiz (Kur’an) dışında birtakım sözler uydurup bize yakıştırman (ve Kur’an’ın ayetleriymiş gibi insanlara okuman) için seni fitneye düşüreceklerdi. (Bunu başarabilselerdi) o zaman seni dost edineceklerdi.

Bu ayet, müşriklerin Hz. Peygambere karşı hazırladıkları entrikaları dile getiriyor. Bu entrikaların başında onların Hz. Peygamberi Allah’ın kendisine vahyettiği gerçeklerden saptırıp, O’nun adına iftirada bulunmasını sağlamaktı.  Kureyş müşrikleri, Hz. Peygambere bir uzlaşma teklifinde bulunarak, onların kabile tanrılarını tanımasını ve bu tanımayı da Allah’a dayandırmasını istiyorlardı. Buna karşılık da onun peygamberliğini kabul edeceklerini vaad ediyorlardı. 

  1. Eğer senin imanını perçinlememiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim gösterecektin.

Hz. Peygamberi hedef alan bu ayetlere bakıldığında vahiyden uzak kalan insanın Hak yoldan kopmasının ne kadar kolay olabileceği anlaşılıyor. Öyle ya vahiy ile beslenen ve doğrudan Allah’tan direktif alan bir peygamberin bile müşriklere meyletme tehlikesi varsa, ya sıradan bir insanın eğilim göstermesi çok daha kolay olmaz mı? Demek ki aynı imana sahip olmak için Hz. Peygamberi besleyen Kur’an’la beslenmek, onun ahlakıyla ahlaklanmak gerekir. Eğer besin kaynağımız aynı olursa duruşumuz, tavrımız ve kararlılığımız da aynı olur.  

  1. O zaman da hayatın ve ölümün azabını katlayarak sana tattırırdık. Sonra da kendine bize karşı bir yardımcı bulamazdın.
  2. (Ey Resul!) Seni (ikna edemediklerini görünce) o yerden (Mekke’den) sürüp çıkarmak için taciz etmeye çalışacaklar. Bu durumda, onların kendileri de orada pek fazla kalamayacaklar (helak olacaklar).
  3. Senden önce gönderdiğimiz resullerimiz için izlediğimiz yol da buydu (onları da yerlerinden çıkaranlar helak olmuştu). Bizim kanunlarımızın uygulanmasında hiçbir sapma ve bozulma bulamazsın.
  4. Güneşin (tepe noktasına gelip batıya doğru) kaymasından, gecenin kararmasına kadar (belli vakitlerde) gereği gibi namazı ikame et. Bir de şafak ışığının toplandığı vakitte sabah (namazı) okuyuşunu, unutma ki sabah okuyuşu, (insanı her tür mânevî) algıya açık hâle getirir. Bkz. 2/238, 11/114, 30/17-18

Ayette belirtilen beş vakit namazdır. “Güneşin zevalinden sonra” öğle ve ikindi namazları, “gecenin kararmasına kadar” akşam ve yatsı namazları, şafağın ışığının toplandığı vakitte sabah namazı işaret edilmektedir. Bu ayet, beş vakit namazı anlatırken aynı zamanda; “gün boyu, daima Rabbini hatırda tutarak, O’dan kopmadan, O’nun çizdiği yoldan ayrılmadan, yörüngesinden çıkmadan hayatına devam et” mesajı vermektedir.

İnsan üzerinde etkileri olması bakımından bu zaman dilimlerinin kendilerine has hususiyetleri vardır. Çünkü gecenin gelişi ve karanlığın çöküşü, aydınlığın doğuşu ve karanlığın açılması, güneşin tepe noktasına gelip Batıya kayması insan kalbini ürpertir. Bütün bu durumlarda insan evrenin şaşmayan yasaları üzerinde düşünüp, değerlendirme yapar. Şafak ışığının toplandığı vakitte, fecrin aydınlığında, ruhu okşayan meltemlerinde daha sakindir ve daha vecd içindedir. Onun için bu vakitlerde ikame edilen namazlar çok bereketli olur ve insan üzerinde derin etkiler bırakır.

Tefsircilerin çoğunun ifadesine göre sabah namazının meşhûd (şahitli) oluşu, gece ve gündüz meleklerinin bu namazın kılınışında hazır bulunmalarındandır. Gece melekleri bu namaza hazır bulunduktan sonra görevlerini gündüz meleklerine devrederler. Ayrıca “açık ve net” anlamına da gelen “meşhûd” sözcüğü, sabaha yakın zaman diliminde insan duyularının mânevî hazzını almaya en açık ve duruca düşünmeye en hazır olduğunu anlatır.

  1. Geceleyin yalnız sana mahsus bir armağan olarak (uykuna ara vererek) namaz ikame et. Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama yükseltir. Bkz. 73/20, 76/26

 “Teheccüd” sözlükte, “uykuyu terk etmek, uyuduktan sonra uyanıp kalkmak” anlamında bir kelimedir. Gece uykusu bölünerek, gece yarısından sonra kalkıp kılınan namazlara “Teheccüd namazı” denir. “Teheccüd namazı” Hz. Peygamber için vacip, bizim için nafile bir ibadettir.

“Makâm-ı Mahmud, övülmüş makam” dan kasıt, Hz. Muhammed’e Allah tarafından vatan olarak tahsis edilen Yesrib (Medine’) dir. Zira “makam” sözcüğü Kur’an’da genelde “konaklama, yaşama ve ikamet yeri” olarak geçmektedir. “…Orası ne kötü bir konaklama yeridir.” (Furkan 25/66), “Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir.” (Furkan 25/76) “Kuşkusuz takva sahipleri güvenli bir yerde olacaklardır” (Duhan 44/51) “O münafıklardan bir grup da demişti ki: “Ey Yesrib (Medine) halkı! Artık burası sizin için durulacak makam (yer) değil, haydi (hemen ayrılıp evlerinize) dönün! …”  (Ahzab 33/13) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki; Hz. Peygambere vaad edilen yer Medine’dir ve Allah’ın vaadi daha sonraki zamanda gerçekleşmiş ve Medine Hz. Peygamberin övülmeyi hak eden vatanı olmuştur. Nitekim bu düşünceyi bir sonraki ayet de teyit etmektedir.

  1. Ve şöyle niyaz et: “Ey Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla! (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar! Katından bana yardımcı bir kuvvet ver!”
  2. Ve yine de ki: “Değişmeyen gerçek (hak) geldi, sahte ve tutarsız olan (batıl) yıkılıp gitti. Zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!”
  3. Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. O (Kur’an, inatları yüzünden), zalimlerin ancak yıkımını artırıyor. Bkz. 9/125, 10/57 ve açıklaması, 41/44
  4. İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine kötülük dokununca da umutsuzluğa düşer.
  5. De ki: “Herkes kendi varlık yapısına/kabiliyetine/istidadına/mizacına göre iş yapar. Şu hâlde içinizden kimlerin en doğru yolda olduğunu bilen (ve hangi yolun izlenmesi gerektiğine karar veren) Rabbinizdir.” Bkz. 11/121-122
  6. Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindedir. (Onun hakkında) size çok az bilgi verilmiştir.”
  7. Andolsun ki, eğer isteseydik sana vahyettiğimizin tamamını giderirdik (senin hafızandan silerdik) ve onun sana tekrar verilmesi için (bize hesap soracak) bir kimse de bulamazdın.
  8. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak böyle yapmadık. Çünkü O’nun sana olan lütfu ve ihsanı büyüktür.
  9. De ki: “Andolsun ki, görünen ve görünmeyen bütün iradeli varlıklar bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” Bkz. 2/23, 10/38, 11/13 

Bu ayet, Kur’an’ın inkârcıları âciz bırakmanın ve onlara meydan okumanın en kapsamlı ifadesidir. Burada Kur’an’ın sadece bilinen edebi şekillerden farklı olması, hiçbir beşerin ulaşamayacağı derecede  fesâhat ve belâğatin zirvesinde olan bir nazım, tertip ve telif güzelliğine sahip olması kastedilmiyor, aynı zamanda Kur’an’ın işlediği konular, ortaya koyduğu üslup, muhteva zenginliği, bilim ve akılla çelişmemesi, ilmi hakikatleri ortaya koyması, insan idrakini aşan geçmiş ve geleceğe ait haberler ihtiva etmesi ve bunların doğru çıkması, kalplerde meydana getirdiği deruni ve manevi tesirli öğretileri, insanın ferdi, sosyal, manevi ve ahlaki bütün problemlerine çözüm getirmesi ve bunlar gibi daha pek çok özelliği kastediliyor.

  1. Andolsun ki, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.
  2. Dediler ki: “Sen, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.”

Allah inkârcıların inanması için yerden su kaynakları fışkırtmaya gerek duymadı ama Hz. Peygambere inananlar asırlarca sonra onun parmaklarının arasından su fışkırtmasını başardı. Hz. Peygamberin böyle uydurma mucizelere ihtiyacı yok. Peygamberimizin mucizesi Allah’ın ona gönderdiği Kur’an’dır ve o da bütün zenginliğiyle aramızdadır. Kur’an’a inananların başka mucizeye ihtiyacı yoktur.

  1. “Ya da sana ait hurmalıkların ve üzüm bağların olmalı ve bunların arasından ırmaklar akıtmalısın.”
  2. “Veya iddia ettiğin gibi göğü parçalara ayırıp başımıza düşürmelisin ya da Allah’ı ve melekleri kefil (olarak karşımıza) çıkarmalısın.”
  3. “Yahut altından bir köşkün olmalı veya göğe çıkmalısın. Ancak (gökten) okuyacağımız bir kitabı bize indirmedikçe senin göğe çıktığına asla inanmayız!” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece Resul olan bir beşerden başka ne olabilirim ki?” Bkz. 25/7-8, 26/187 
  4. İnsanlara doğru yol rehberi (olan Kur’an) geldikten sonra ona inanmamalarının tek gerekçesi, onların: “Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?” demeleri olmuştur.

“Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?” ifadesi, aynı zamanda Hz. Peygamberi hayattan koparıp bulutların üzerine taşıyan ve onu insanüstü bir varlık olarak gören bir kısım Müslümana da bir mesajdır. Fussılet 41/6 ve Kehf 18/110. ayetlerinde “De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım…’” buyruğu da bu manada dikkate alınmalıdır. Allah’ın insanlara göndereceği elçinin insan olmasından ve onların arasından çıkmasından daha doğru ne olabilir? Hz. Peygamberi hem bir model ve hem de arkadaş bir peygamber olarak göremeyen bazı Müslümanlar Hz. Muhammed’i fevkalbeşer bir varlık olarak gördükleri için maalesef ondan ve onun getirdiği mesajdan gerektiği gibi faydalanamamıştır.

  1. De ki: “Eğer yeryüzünde, yurt tutup dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” Bkz. 6/9, 23/24
  2. De ki: “Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”

Yukarıdaki ayetlerde Hz. Peygamberden istenilenler; sağlıksız, tutarsız, sorumsuz, menfi bir zihinsel tutumu yansıtmaktadır. Talep edilenlerin hiçbiri iyi niyete dayalı değil, tamamen inadına Hakka karşı direnme ile alakalıdır. Kur’an’ın başka muhtelif yerlerinde açıkça dile getirilen inkârcıların bu tutumu yalnızca belli bir tarihsel döneme has olmayıp bütün zamanlar için geçerlidir. Nitekim Hz. Peygamber’den önceki peygamberlere karşı da aynı alaycı ve inatçı tavırlar sergilenmiştir. Hatta Kur’an’ın pek çok yerinde ifade buyrulduğu gibi çok sayıda peygamber isyankâr toplumlar tarafından katledilmiştir.

  1. Allah (niyet ve eylemlerine göre) kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de (yaptıkları yüzünden) sapıklıkta bırakırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü dirilteceğiz. (Onların) varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi dindikçe, onlar için çılgın ateşi canlandıracağız. Bkz. 2/18 ve dipnotu, 171 ve açıklaması, 6/39, 8/22, 20/125 
  2. İşte onların cezaları budur. Çünkü ayetlerimizi yalanladılar ve: “Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaratılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?” dediler.
  3. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın onları kendi suretleri (eşkâlleri) üzere yeniden yaratacak güce sahip olduğunu ve onları yeniden diriltmek için bir gün sona ereceğinde kuşku bulunmayan bir süre koyduğunu kavrayamıyorlar mı?  Ama zalimler inkârcılıktan başkasını kabullenmez. Bkz. 36/81, 40/57, 46/33
  4. Onlara de ki: “Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, bu hazineler tükenir kaygısı ile kesinlikle cimrilik eder (kimseye bir şey vermez)diniz. Zaten insan son derece cimridir.” Bkz. 4/53, 64/16, 70/18-19

Çevremiz bu ayete uyan örneklerle doludur. Adam, yedi nesline yetecek varlığa sahip ama hala toplamanın ve biriktirmenin peşinde. Üstelik helal haram demeden… Yaş seksenlere merdiven dayamış ama torununu, torununun çocuklarını düşünecek kadar sözüm ona duyarlı. Etrafında yüzlerce insan açlık sınırının altında yaşarken o hâlâ devşirmeye devam ediyor. Oysa kendisine emanet edilenler, torunlarına bırakılsın diye verilmemiş, yakınlarından başlayarak fakirlere, yoksullara, dara düşmüş kimsesizlere verilsin diye emanet edilmiş ama o bu emaneti sahiplerine teslim etmek yerine torunlarına bırakmayı düşünüyor. Oysa bu emanete ihanettir, fakirin hakkını gasp etmektir, dara düşmüş garibanı sırtından vurmaktır, en önemlisi nimetin gerçek sahibi olan Allah’a saygısızlıktır.

  1. Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona: “Ben senin kesinlikle büyülendiğini biliyorum ey Musa!” demişti.

Kur’an’da bu ayetle beraber Neml sûresi 27/12 ayetinde Hz. Musa’ya dokuz ayet/dokuz mucize verildiği ifade edilmektedir. Hz. Musa’ya verilen dokuz mucize: 1- Asasının ejderha olması (Şuara, 26/32), 2- Elini koynuna sokarak ışık vermesi (Şuara, 26/33), 3- Denizin yarılarak yol olması (Şuara 26/63), 4- Taştan on iki pınar fışkırması (A’râf 7/160, Bakara 2/60), 5- Tur Dağının İsrailoğullarının üzerine kaldırılması (Bakara 2/63), 6- Gökten kudret helvası ve bıldırcın sunulması (Bakara 2/57, Taha 20/80), 7- Konuşmasındaki sıkıntının giderilmesi (Taha 20/25-35), 8- Çekirge, ekin böceği, kurbağa ve kan yağması (A’râf 7/133), 9- Ürünlerde aşırı derecede noksanlığın başlamasıdır (A’râf 7/130).

  1. (Musa Firavuna dedi ki:) “Bu mucizelerin, göklerin ve yerin Rabbi tarafından gönderildiğini kesin olarak biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin kesinlikle bütünüyle ziyan içinde olduğunu biliyorum!”.
  2. Bunun üzerine (Firavun) onları yurtlarından sürmek istedi, biz de onu yanındakiler ile birlikte (yaptıkları yüzünden) denizde boğduk.
  3. Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: “Bu topraklarda oturun, ahiret günü gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.”

“Bu topraklarda oturun” ifadesi, Kudüs için söylenmiştir. Zira Firavun zulmünden kaçarak Kızıldeniz’den karşıya geçen İsrailoğulları uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Filistin’e yerleşmiştir. İsrailoğullarının Mısır’a dönmesi Hz. Yusuf zamanında gerçekleşmiştir.

  1. Biz, Kur’an’ı, hakça bir düzeni gerçekleştirmek için indirdik. O da bütün hakikatleri ihtiva ederek (ihtiyaçlara cevap verecek şekilde) muhatabına ulaştı. Seni de (bu Kur’an ile) ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Bkz. 2/119, 25/56, 33/45, 34/28, 35/24, 48/8
  2. Kur’an’ı insanlara sindire sindire (ağır ağır) okuyasın diye bölümlere ayırdık ve (gerektikçe) bölüm bölüm indirdik. Bkz. 25/32

Bu ayetler, Kur’an’ın hakikatleri ihtiva etmek konusunda yeterli olmadığını ve aynı zamanda anlaşılmasının imkânsız olduğunu iddia edenlere bir cevaptır. Allah, hem “bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” (Maide, 5/3) diyecek hem de eksik kitap gönderecek. Kamer, 54/17’da “Andolsun Biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık…”ve Meryem 19/97’de “Biz onu senin dilinle kolaylaştırdık…” buyuracak hem de anlaşılmayan bir mesaj gönderecek. Olacak iş midir? Herkes Kur’an’ı olması gerektiği gibi anlayamayabilir ama Kur’an her sınıftan insana yolunu gösterecek, imanını güçlendirecek, ahlakını zenginleştirecek ve manevi olgunluğa ulaştıracak sadelikte gelmiştir. Arapça gelmiş olması anlaşılması için bir problem değildir. Kur’an’ın ilk muhatapları Arapça konuştuğu için Arapça gönderilmiştir. Yusuf sûresi 12/2’de “mubîn” ifadesi kullanılıyor. Kur’an’ın “mubîn” olması, mesajın hem rahat anlaşılması ve hem de her dile dönüştürülebilir olmasıdır.

  1. De ki: “Ona ister inanın ister inanmayın (bu tutumunuz, Kur’an’ın hak kitap olduğunu değiştirmez). Şu bir gerçektir ki (bu Kur’an’ı tanımadan) daha önce kendilerine ilim verilmiş olan (dürüst ve erdemli Yahudi ve Hıristiyan)lara Kur’an (ayetleri) okunduğu zaman derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.
  2. Ve derler ki, “Rabbimizin şanı yücedir, O’nun verdiği söz (elçinin gelmesi ve Kur’an’ın inmesi) kesinlikle gerçekleşmiştir.”
  3. İşte (böyle) ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar ve (Kur’an okuyarak Allah’tan yana gösterdikleri bilinç ve duyarlılık) onların saygı ve sakınmasını artırır.
  4. De ki: “(Rabbinize) ister ‘Allah’ diye dua edin, ister ‘Rahman’ diye yalvarın. Hangisiyle dua ederseniz edin (yeter ki dualarınıza birilerini karıştırmayın), nihayet (O birdir ve) en güzel isimler/sıfatlar O’nundur.” Duanda sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi arasında bir yol tut.
  5. Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya ihtiyaç duymayan Allah’a mahsustur.” İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an!