22 – Hac

Hac suresinin ayetlerinin çoğu Mekke döneminde, bazıları da Medine döneminde inmiş olup 78 ayettir. 25. ayet ve devamında Kâbe’yi tavaf, hac ve bunlarla ilgili bazı ritüellerden bahsedildiği için sureye “Hac” adı verilmiştir.

Sûrede Müslümanlara Allah’ın öngördüğü şekilde yaşama emri veriliyor. Kıyametin korkunç bir sarsıntıyla kopacağı ve o gün insanların dehşete kapılacağı farklı örneklerle anlatılıyor. Allah’ın ölüleri dirilteceğinde şüphesi olanlara bir insanın yaratılışındaki aşamalar hatırlatılıyor. Allah’ın ölü toprağa yağmurla nasıl hayat verdiyse üstün kudretiyle ölüleri de öylece dirilteceği ifade ediliyor. Putlara tapmanın anlamsızlığına dikkat çekilirken Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayan inkârcılara hem dünyada rezil olacakları hem de âhirette yakıcı bir azaba uğrayacakları ihtar ediliyor. Allah’a güvenmenin ve O’na sığınmanın önemi vurgulanıyor ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlara cennete girecekleri müjdeleniyor. Müşriklerin inkârla yetinmeyip insanları Allah yolundan saptırmak ve haccı engellemek suretiyle küfür ve zulümde ileri gittikleri anlatılan sûrede Kâbe’nin yapılışında gözetilen tevhid akidesi gibi kutsal amaçlar ve haccın sağladığı dünyevî ve uhrevî faydalarla kurban konusu da ele alınıyor. Allah’ın koyduğu kurallara ve yasaklara saygılı davranmanın önemi üzerinde durularak asıl amacın kalplerde takvayı pekiştirmek olduğu vurgulanıyor. Takvanın, Allah tarafından konulan din ve ahlâk kurallarına gönülden saygı göstermek ve Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşamak anlamına geldiği bildiriliyor. Allah’ın kanunlarına saygılı olmaktan, putperestlikten uzaklaşmaktan, yalancı şahitlikten kaçınmaktan, tevhide bağlanmaktan ve İslâm’ın alâmetleri olan temel değerlere tazim göstermekten söz ediliyor. Müslümanlara ilk defa müşriklere karşı silahlı mücadeleye (savaşa) izin verildiği sûrede Müslümanların mescitleriyle birlikte manastırlar, kiliseler ve havraların da dokunulmazlığına işaret ediliyor. Allah’tan başka tapınılan putların hepsi bir araya gelse dahi bir sinek bile yaratmaya güçlerinin yetmeyeceği ifade edilerek putperestlere mesaj veriliyor.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Ey İnsanlar! Rabbinizin öngördüğü şekilde yaşayın. Çünkü son saatin (kıyametin) sarsıntısı pek büyük bir şeydir! Bkz. 56/4-5, 69/14-15, 99/1-2
  2. Onu göreceğiniz gün, her emzikli (kadın) emzirmekte olduğu çocuğunu unutur ve her hamile (kadın) karnındaki çocuğunu düşürür. (O gün) insanları sarhoş (gibi) görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Lâkin Allah’ın azabı(ndaki dehşet akıllarını başlarından alacak kadar) çok şiddetlidir.
  3. İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah hakkında bilgisizce tartışmaya girer ve (bu konuda) her kaypak şeytanın peşinden gider.

Şeytan terimi Kur’an’da çoğu zaman doğru ve iyi olan her şeye karşı çıkan güç ya da etki anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla, şeytan tabiri, en geniş ve soyut anlamıyla, meşru ve geçerli olan ahlakî prensiplere aykırı her türlü kuvvet ve dürtüyü ifade eden bir kavramdır. İnsanın kendi ruhunda ve toplumsal çevresinde bulunan ve onu manevi ve ahlakî değerlerden koparıp Allah’tan uzaklaştıran her türlü güç ve güdünün genel adıdır şeytan.

  1. O (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler.”
  2. Ey insanlar! Şayet öldükten sonra tekrar dirilmek konusunda şüphede iseniz, (bilin ki) biz sizi topraktan (ilk insan olarak yarattıktan) sonra (sırasıyla) az bir sudan (meniden/spermden), sonra bir “alaka”dan genetik yapı, embriyodan/pıhtılaşmış kandan, sonra (temel unsurları) tamamlanmış ama (bütün öğeleriyle) henüz tamamlanmamış bir mudga’dan (canlı et parçasından) yarattık ki size (öldükten sonra dirilmenin nasıl olabileceğini) apaçık gösterelim. Dilediğimizi (hayata getirmek için) belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz). İçinizden (erken) ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, (daha önce pek çok şey) bilirken (daha sonra bebek gibi) hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her güzel çiftten nice bitkiler bitirir. Bkz. 23/14,39/6

Öldükten sonra dirilmeyi insanların daha rahat idrâk edebilmesi için Kur’an’ın daha pek çok yerinde görüldüğü gibi bu ayette de Allah, insanın yaratılış aşamasından yeryüzündeki bitkilerin kuruduktan sonra yeniden canlanmasına kadar farklı örnekler vermektedir. İlk insanın topraktan yaratılmasından sonraki neslin devamı için Allah’ın takdir ettiği aşama düşünmeye değerdir. Erkeğin spermlerden biri kadının rahim tüplerindeki yumurta hücresi ile birleşince “döllenme” gerçekleşir ve ayette de ifade edildiği gibi anne rahminde belli merhalelerden geçerek vücut tam şeklini alır. Daha sonra kendisine ruh verilir (Müminun 23/14) ve böylece insan nesli devam eder gider.

  1. İşte böyle; şüphesiz Allah, Hakk’ın kendisidir/nihai gerçektir ve şüphesiz O’dur ölüleri dirilten ve gerçekten her şeye gücü yeten.
  2. Ve kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, (o gün) kabirlerde olan kimseleri diriltecektir.

Burada “kabirlerde olanların dirilmesinden” kasıt; insanın “acbuz-zenep” denen, çürümeyen ve kaybolup gitmeyen özünün bulunduğu yerden dirilecek olmasıdır. Yoksa bizim bildiğimiz mezardan çıkacak olsaydı o zaman cesedini yaktırıp külünü sağa sola attıranlar, hayvanlar tarafından parçalanıp cesedi bulunmayanlar, denizde kaybolup balıklar tarafından yenenler yani kabri olmayanlar yeniden dirilecek olmazdı. Ayrıca “kabirlerde olan kimseler” ifadesinden genel manada ölen herkes kastedilmektedir.

  1. Hal böyleyken öyle insanlar vardır ki hiçbir bilgiye, hiçbir delile ve hiçbir aydınlatıcı kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır durur. Bkz. 4/61, 31/20, 38/39, 63/5
  2. (İnsanları) Allah yolundan saptırmak için (Hakka sırt çevirerek) renkten renge girer. Ona dünya hayatında rezillik vardır. Kıyamet günü de ona (cehennemin) can yakıcı azabını tattıracağız.
  3. (Kıyamet günü ona şöyle denir:) “Bu senin kendi elinle önceden hazırladığın şeydir. Çünkü Allah kullarına asla en küçük bir haksızlık yapmaz (suçsuz yere onları cezalandırmaz).”
  4. Yine insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a (dinin tamamına inanmadığı halde, iman ve küfrü birbirinden ayıran) sınırda kulluk eder. Öyle ki eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur, şayet başına (hastalık, fakirlik ve musibet gibi) bir kötülük gelirse, gerisingeri dönüverir (Allah’tan şikâyetçi olur). O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.

“Sınırda kulluk eder” demek, inkârla imanın kesiştiği çizgide yer alır. Yani dinin tamamına değil de işine gelen ve menfaatine uyan bölümlerine inanır. Bu da imanın sadece taklit seviyesinde kaldığını ve menfaate yönelik olduğunu gösterir. Küfre bütünüyle saplanmaz ama küfür derecesinde günah işler. Allah’ın yasakladığı fiilleri hiç çekinmeden gönül rahatlığıyla işler. Pişman olup af dilemek ve tevbe etmek aklından geçmez. Bu da kişinin küfür çizgisine yakın olduğunu ve geri dönüşü zor olan bir batağa saplandığı gösterir.

  1. O kimse, Allah dışında, kendisine ne zarar veren ne de yarar sağlayan şeylere yalvarır durur. Kişiyi (haktan) uzaklaştıran en vahim sapıklık da işte budur.

Bu ayetleri gördükten sonra hâlâ türbelere, yatırlara gidip oralardan medet umanlara, ağaçlara çaput bağlayıp beklenti içine girenlere ne demek lazım? Allah’ın bizim dualarımıza icabet etmesi için birilerinin araya girmesine, referans olmasına, hatır göstermesine ihtiyacı yok. O kararında da takdirinde de yalnızdır.

  1. (Ve bazen de) kendisine zararı yararından çok olan kimseye yalvarıp yakarır. Gerçekten de o (yalvarıp yakardığı) ne berbat bir dosttur ne kötü bir efendidir!

Sürekli para ile beslenen ve hizmetle desteklenen insan putları bunlardandır. İnsanlar bunlara hem para verip hizmetlerinde bulunur hem de Allah’a ulaşmak için teveccüh göstermelerini bekler. Ve böylece ayette de ifade edildiği gibi Allah’tan daha da uzaklaştırıldıkları için fayda yerine zarar görürler. Ayet bu azim tehlikeye vurgu yapıyor.

  1. Muhakkak ki Allah, iman ettikten sonra faydalı işler yapanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
  2. Her kim kendisine Allah’ın dünyada ve ahirette yeterli yardımı yapmayacağını düşünerek (Allah’tan başka varlıklardan yardım dilenirse), bir sebeple (tefekkür ederek) hemen semaya yönelsin (Allah’tan yardım istesin), sonra da (manevi anlamda dünya ile irtibatını) kessin de bir baksın; (kendisine kurduğu şirk) tuzağı, onun (Allah’tan başka varlıklardan destek görerek) sıkıntısını giderecek mi?

Birinci cümledeki “hû” zamirinin Hz. Muhammed’i işaret ettiğini söyleyenler olsa da yukarıdan itibaren ayetlerin anlam akışına dikkat edilirse, Allah’tan başka varlıklardan yardım dileyen kişinin hatasına dikkat çekiliyor. Dolaysıyla ayetin ilk cümlesindeki “hû” zamirinin; Allah’tan yeterli yardımı alıp alamayacağı konusunda kuşku duyan kişiyi imâ ettiğini düşünmek daha doğru olur.

  1. İşte biz (bir kin ve muhalefet karşısında insanların irşadı için) Kur’an’ı böyle apaçık ayetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah, dileyeni doğru yola iletir.

Kur’an, kendisini “mubin/açık ve açıklayan” olarak ifade etmesine rağmen insanların onu anlaşılmaz olarak görmesi Ona yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Ancak bu demek değildir ki her ayetini ve her suresini bağlamlarına bakmadan, geliş sebeplerini araştırmadan ve Kur’an’ın genel anlam örgüsü üzerinden yorumlamadan münferit olarak anlayacağız. Kur’an’ın anlaşılması için ciddi gayret ve emek sarfetmek gerekir.

  1. İman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecusîler ve şirke sapanlar arasında Allah, kıyamet günü ayrım yapacaktır. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir! Bkz. 2/62, 5/69

“Sabiiler”le ilgili farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu konuda Bakara suresi 62. ayetin dipnotuna bakabilirsiniz. “Mecûsiler” ise, Güneş’e ve Ay’a tapanlar, Ateşe tapanlar olarak açıklanmıştır.

  1. Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’ın emrine âmâde olurlar. (Ancak insanlardan) birçoğunun üzerinde (yaptıkları yüzünden) azap hak olmuştur. Allah kimi (yaptıkları yüzünden) aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Hiç şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

Göklerde ve yerdeki varlıklar istisnasız Allah’ın emrine âmâde olurken insanın özel olarak azabı hak edecek davranışlar sergilediğinin zikredilmesi onun taşıdığı irade ile alakalıdır. Diğer varlıkların Allah’ın iradesinin dışına çıkması düşünülemez. Ama insana verilen irade diğer varlıklardan farklı olarak Allah’ın emrinde olmakla beraber aynı zamanda özgürdür. Yani belli sınırları olsa da insan iradesinde serbesttir. Nitekim “Birçoğu” diye ayırım yapılarak bazı insanların kulluk vazifesini icra konusunda yan çizdiği anlatılıyor. Demek şerefli olmaya müsait bir varlık olduğu kadar, yaratılanlar arasında âlemin en yaramaz, en istikrarsız ve en isyankâr varlığı da insandır. O halde insan, şerefli bir varlık olacak ve haysiyetini ayakta tutacak çalışmalar yapmalı ve Allah’ın yarattığı diğer varlıklar karşısında mahcup duruma düşmemeli.

  1. Bunlar Rableri konusunda çekişen iki gruptur. İşte o küfre sapanlar, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür.
  2. Bu kaynar su ile karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.
  3. Ayrıca onlar için demirden kamçılar (topuzlar) hazırlanmıştır.
  4. Her ne zaman ıstıraptan dolayı cehennemden çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara: “Tadın yangın azabını” denilir.
  5. Şüphesiz Allah, iman edip faydalı işler yapanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektendir.
  6. Onlar (dünyada) sözün en güzeline, en tutarlısına eriştirilmişler ve onlar her türlü övgüye lâyık olan Allah’ın dosdoğru yoluna iletilmeyi hak etmişlerdi.

“Sözün en güzeli” konusunda farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları bunun “Kelime-i tevhid” ya da “Kelime-i şehadet” olduğunu, bazıları bu ifadeden “Kur’an” ı anlamak gerektiğini, bazıları ise “Hamd, bize yaptığı vaadi gerçekleştiren Allah’a mahsustur” sözü olduğunu söylemektedir. Bize göre en doğrusu “Kur’an” dır. Zira Kur’an’ın “en doğru söz” olduğu yine Kur’an’da vurgulanmaktadır: “Şüphesiz o (Kur’an), üstün onur sahibi bir elçinin gerçekten (Allah’tan getirdiği) sözüdür.” (Hakka 69/40, Tekvir 81/19)

  1. İnkâr edenlerle (insanları) Allah’ın yolundan çevirmeye; (keza) hem orada yaşayan hem de dışarıdan gelen bütün insanlar için tayin ettiğimiz Mescid-i Haram’dan alıkoymaya çalışanlara ve (bile bile) haksızlık yaparak oranın saygınlığına gölge düşürmeye kalkışanlara çok can yakıcı bir azap tattıracağız.

Bu âyet, Hudeybiye Barış anlaşmasından önce Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamberin ve arkadaşlarının Mescid-i Harama gitmelerini engellemeleri üzerine nâzil olmuştur.

  1. Hani Biz, İbrahim’in (inşa etmesi) için İbadet Evi’nin kurulacağı yeri gösterdiğimiz zaman; “Bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın gibi, Mabedimi de tavaf edecekler ve (ona doğru) kıyama durup rükû ve secdeye kapanacaklar için (şirkten) temiz tutacaksın!” (demiştik).

Ayette geçen “mabedimi temiz tutacaksın!” ifadesinin ilk bakışta Kâbe’yi maddi kirlerden temizlemek için verilmiş bir buyruk olduğu düşünülse de aslında bu emir cümlesinin mânevi temizliği hedeflediği anlaşılmaktadır. “Bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın gibi” söylemiyle aynı karede yer alması; Hz. İbrahim’e verilen direktifin “Kâbe’yi putlardan temizlemesi ve oranın bir tapınma nesnesi haline dönüşmemesi” için verildiği anlaşılmalıdır. Yani “sen nasıl şirkten uzak durarak temiz kaldıysan, Kâbe’yi de öylece temiz tutacaksın.” demektir. “Tahhara” sözcüğü her zaman maddi kirlerden temizlenmeyi ifade etmez. Tevbe suresi 9/108. ayetinde olduğu gibi şirkten ve günahlardan arınmayı da ifade eder.

27-28. (Ey Resul!) İnsanlara haccı ilân et (onları hacca çağır). Gerek yaya olarak ve gerekse uzak yolları aşmak için hızlı yol alma yeteneğine sahip ulaşım araçlarına binerek senin çağrına gelsinler. Gelsinler de bunun kendilerine sağlayacağı yararlara şahit olsunlar. Bir de belirli günlerde kendilerine verdiğimiz hayvanlardan Allah’ın adını anarak kurban kessinler. Bu kurbanlardan yiyiniz, yoksullara da yediriniz!”

“Kendilerine sağlayacağı yararlara şahit olsunlar” ifadesinden farklı mesajlar çıkarabiliriz: Yeryüzündeki müminler hac vesilesiyle bir araya gelerek tanışır ve her bakımdan iletişim kurmaya çalışırlar. Bu tanışma ile İslam ülkeleri ve Müslümanlar arasında sosyal ekonomik ve ticari anlamda iş birliğine gidilir. İslam dünyasının (Müslümanların) dertleri, problemleri masaya yatırılır, sorunların giderilmesi için çözüm yolları aranır. Ve bunlar gibi daha pek çok faydalı gelişmeler olur. Ama bugün geldiğimiz noktada haccın bu anlamda Müslümanlara sağladığı en küçük bir yararı görülmemektedir. Çünkü Müslümanlar bin parçaya bölünmüş, dilleri farklı, kültürleri farklı, dünyaları farklı hatta -dinleri bir ama- dini yaşamları bile farklı. Sadece dini bir vecibeyi ifa etmek için değil, âdeta âdet yerini bulsun diye Hacca geliyorlar.

  1. (Haccı tamamladıktan) sonra uymak zorunda oldukları (temizlenmek, kurban kesmek, tıraş olmak, ihramdan çıkmak gibi) birtakım kısıtlamalara son versinler. (Varsa) adaklarını yerine getirsinler ve bu tarihi özgürlük evini (Kâbe’yi) tavaf etsinler.
  2. İşte böyle; her kim Allah’ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu tutum Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Yasak oldukları) size okunanlar (bildirilenler) dışında (kurban etmek ve etinden yemek üzere) bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan ve yalan söz söylemekten de kaçının.

Yalan söylemenin, birer soyut pislik olan putlara tapmakla aynı karede zikredilmiş olması, yalanın ne kadar iğrenç ve bayağı bir şey olduğu mesajını vermektedir. O halde putlara tapmayı ne kadar aşağılık bir eylem olarak görüyorsa insan, yalan söylemeyi de o kadar rezil bir fiil olarak görmelidir. 

  1. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmadan yalnızca Allah’a yönelen kimseler olun! Kim Allah’a ortak koşarsa sanki gökten yere düşmüş de kuşlara yem olmuş ya da rüzgâr tarafından sürüklenerek ıssız bir köşeye atılmış gibi olur. Bkz. 4/48, 6/71, 116, 5/17, 72

Ayetin ilk cümlesi, Allah’a yönelirken araya sokulmak istenen bütün objeleri reddeder. Yani “Her türlü batıl inançtan arınarak doğrudan Allah’ın kendisine ulaşın, O’nunla dolaylı değil direkt iletişime geçin; araya hiç kimseyi ve hiçbir şeyi sokmayın” demektir. Verilen örnekler de çok manidardır. “Gökten yere düşmüş ve kuşlara yem olmuş” demek, “leşe dönmüş ve akbabalara yem olmuş demektir.

  1. İşte böyle…  Her kim Allah’ın şe’airine (hükümlerine) saygı gösterirse şüphesiz (kişinin) bu (davranışı), Allah’a karşı sorumluluk bilincinin oluşmasındandır.

Burada “şe’air” ile kastedilen hâc ritüeli ile ilgili ihram, kurban ve namaz gibi hükümlerdir.

  1. Sizin için o (kurbanlık hayva)nlarda belirli bir süreye kadar (kurban zamanına kadar yün ve sütlerinden) yararlanmak yoluyla birtakım menfaatler vardır. Sonra varacakları yer o tarihi özgürlük evidir (Kâbe’dir ve orada kurban edilirler).
  2. (Bunun gibi) biz, her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk vazifesi olarak öngördük. (Bu amaçla,) kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları keserken Allah’ın ismini ansınlar (onları Allah için kessinler). İşte sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Öyleyse bütün varlığınızla kendinizi O’na teslim edin. Ve sen de (ey resul) tüm iyi yürekli, alçak gönüllü kimseleri (Allah’ın hoşnutluğuyla) müjdele!
  3. Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen her türlü sıkıntıya göğüs geren, namazı ikame eden ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah’ın rızası doğrultusunda) harcayanlardır.

Müslümanlığın tarifini almak istiyorsak, bu iki ayete bakmalıyız. Müslüman öncelikle bütünüyle Allah’a teslim olmalı ve bu teslimiyetini tevazu ile beslemeli, onurlu duruşuyla, ilkeli ve erdemli çalışmalarıyla desteklemeli, gösterişsiz bir hayat yaşayarak kulluğunu ortaya koymalıdır. Yanında Allah anıldığı zaman sıradan bir varlıktan bahsediliyormuş gibi dikkatsiz ve samimiyetsiz davranmamalı, kalbi ürpermeli, O’na karşı sorumluluk bilinci depreşmeli, emirlerine sımsıkı sarılma ihtiyacı canlanmalı, varlığın gayesini O’nda aramalı. Zorluklara ve sıkıntılara karşı direnmeli, sabretmesini ve mücadele vermesini bilmeli, sorunlara çareler aramalı ve bütün esbaba başvurduktan sonra yalnızca Allah’a sığınmalı. Namazında devamlı, duyarlı ve kararlı olmalı, kendisine emanet edilen nimetlere ipotek koymamalı, bencil davranmamalı, başkalarıyla paylaşmasını bilmeli, infakı olmazsa olmaz bir vecibe olarak görmelidir…

  1. Büyükbaş hayvanları kurban etmeyi de Allah’ın size emrettiği ibadet biçimlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayaklarını bağlayarak onları boğazlarken Allah’ın adını anınız (onları Allah için kesiniz). Yan üstü düşüp canları çıktığı zaman da etlerinden hem kendiniz yiyiniz hem de isteyen fakire de istemeyen fakire de yediriniz. Şükredesiniz diye o hayvanları böylece yararınıza sunduk.
  2. (Unutmayın ki) o (kurban)ların etleri de kanları da asla Allah’a ulaşacak değildir. Lakin O’na ulaşan, yalnızca sizin O’na karşı göstereceğiniz bilinç ve duyarlıktır. O bu hayvanları sizin emrinize vermiştir ki, sizi doğru yola eriştirdiği için O’nun yüceliğini saygıyla anasınız. (Ey Resul!) Güzel davrananları ve iyilik yapanları müjdele!

Allah için yapılan her şeyin temelinde ihlas ve samimiyet olmalıdır. Allah’ın rızasını gözetmeden onlarca kurban kesilse ve yüzlerce fakire dağıtılsa, samimi niyetle ve Allah rızası için infak edilen maddi değeri çok küçük bir bağış kadar değerli olamaz. Çünkü her şeyde esas olan Allah’ın rızasıdır. “Allah’ın (onlardan) razı olması ise hepsinden büyüktür.” (Tevbe 9/72) Ayetin ilk cümlesindeki “Allah’a ulaşmaz” ifadesi mecâzi olup eğer kesilen kurbanlarda Allah rızası yoksa “Allah tarafından değerlendirilmeye alınmaz” demektir. Allah’a her şey ulaşıyor ama ulaşan şeyler kalitesine göre değerlendiriliyor. Allah’ın hoşnutluğunun olmadığı her şey sahte marka ile ve fason olarak ona gönderilmiş demektir. Onun için Allah’ın onayından geçmeden yapılan her şey değersizdir. 

  1. Şüphesiz, Allah (inkârcıların saldırı ve sinsi tuzaklarına karşı yükümlülüklerini yerine getiren) inananları koruyacaktır. Çünkü Allah (emanete) ihanet eden (nimetlerine karşı) nankörce davranan kimseleri sevmez (ve sevmediği kimselerin başarılı olmasına da müsaade etmez).
  2. Kendilerine haksız yere savaş açılan (mü’min)lere zulme uğradıklarından dolayı (artık savaş için) izin verildi ve şüphesiz ki Allah (zulmü ortadan kaldırmak için mücadele veren mü’minleri zafere ulaştırmak üzere) onlara yardım ulaştıracak güçtedir. Bkz. 3/13, 123, 140, 8/6-10, 44

İslam’da ilk savunma savaşı Bedir Gazvesidir. Bu savaş, Hz. Muhammed’e peygamberliğin verilmesinden yani Kur’an’ın inmeye başlamasından yaklaşık 14 yıl sonra vuku bulmuştur. Demek, müşriklerin onca işkence ve dayatmasına rağmen Müslümanlara savaş izni verilmemiş, sadece direnme ve mücadele ile yetinmeleri öngörülmüştür. İslam’a göre, düşman güçlere karşı verilecek savaşın gerekçesinin mutlaka makul ve haklı sebepleri olmalıdır. Kur’an’ın öğretisine göre, insanlar yurtlarından çıkarılmadıkça, can, mal, din ve namus güvenliği tehdit edilmedikçe savaşamazlar. Müşrikler, Müslümanları yurtlarından çıkarmalarına rağmen hala peşlerini bırakmayarak onların malını, canını, dinini ve namusunu tehdit eden sürekli bir gayret içinde olunca Allah Müslümanlara savaşa izin vermiştir. İlk savunma savaşı Bedir Muharebesidir. M. 624 (H. 2)’de gerçekleşmiştir. Hz. Peygamberin bizzat başında bulunduğu savaş sayısı 27’dir. Hz. Peygamber dönemi savaşların tamamında ölen insan sayısı her iki taraf -mü’min-müşrik-için 400 civarındadır. Ama Hz. Peygamberin irtihalinden sonra Kur’an mesajından koparılan Müslümanlar kendi aralarında birbirleriyle savaşarak binlerce Müslümanın ölümüne sebep olmuşlardır. Bugün dünyanın geldiği noktada Hiroşima örneğinde olduğu gibi küçük bir bomba ile on binlerce insan öldürülebilmektedir. Tarihe bakıldığında görülecektir ki; Müslümanlar her zaman kendilerini savunmak için savaşmışlardır ve barış için atılan en küçük bir adımı değerlendirerek hep sulhtan yana olmuşlardır. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de yanaş!..” (Enfal 8/61) Öyle söylendiği ve iddia edildiği gibi İslâm bir savaş dini, Hz. Peygamber ve Müslümanlar da savaşçı değildir.

  1. O (mü’min) kimseler, yalnızca: “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edildiler. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, Allah’ın isminin çokça anıldığı nice manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere elbette yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah (her şeyi hükmü altında tutacak kadar) kuvvetlidir, her şeye galiptir. Bkz. 1/4, 3/104, 9/31, 41/30

“Defetmesi, yenilgiye uğratması” demek “bir kısmını diğer bir kısmıyla savunması” demektir. Yani bir grup insan ölmek pahasına da olsa zalimlerin karşısına çıkarak hak ve özgürlüklerin korunması, zulmün ve haksızlığın ortadan kaldırılması için savaşmasaydı dünyada kötülük egemen olur, yeryüzü fesada uğrardı. Böylece inanç ve düşünce özgürlüğü ortadan kalkar Allah’ın isminin anıldığı mabedler bile yerle bir edilirdi.

Ayrıca bu âyetten anlıyoruz ki; hangi isimle adlandırılırsa adlandırılsın Allah’ın isminin anıldığı bütün mâbedler korunmalıdır.

  1. Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği yayarlar ve kötülükten sakındırırlar. Her işin sonu Allah’a varacaktır.

Yani iktidar oldular diye şımararak namaz kılmayı, zekât vermeyi, iyilik yapmayı, kötülükten sakınmayı bırakmazlar ve bütün bunları da Allah için yaparlar. Zira bilirler ki; her işin sonu Allah’a varacaktır.

42-43-44. (Ey Resul!) Eğer seni yalanlıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh, Ad ve Semûd kavimleri, İbrahim kavmi, Lût kavmi ve (Şuayip’in kavmi olan) Medyen halkı da (nebilerini) yalanlamışlardı. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o inkârcılara süre tanıdım ve sonra onları yakaladım. Beni inkâr etmek (inadına hakka karşı direnmek) nasıl oluyormuş görsünler bakalım!

  1. Halkı zalim olan nice şehirleri yok ettik. Öyle ki yapılarının duvarları, yere inen tavan yıkıntılarının üzerine çökmüştü. Nice kuyularla yüksek saraylar (sahipsiz) bomboş kalmıştı.
  2. Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve (anlatılanları) kulakları işitsin? Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalplerdir!

Yani bu yerleri gözleri görür ve anlatılanları kulakları da işitir, ancak gerçekleri görmek istemedikleri için kalpleri ibret alamayacak kadar körelmiştir, basiretleri bağlanmış ve akılları ders çıkartamayacak kadar tutulmuştur.

  1. Bir de kalkmış, (inanmadıkları için) azabın bir an önce gelmesi için seni sıkıştırıyorlar. Allah asla vaadinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir. Bkz. 32/5 ve dipnotu, 70/4

Zaman, izafi bir havramdır. Kur’an’daki “Zaman” ve “mekân” kavramlarının, Allah ile ilişkili olarak kullanılması tamamıyla mecazidir. İnsanın zamandan ve süreden anladığı şeyin Allah’a göre bir anlamı yoktur. Çünkü Allah için başı ve sonu belirlenmiş bir zaman söz konusu değildir. O’nun için sonsuzluk vardır. Yani, bir gün de bin gün de bir yıl da bin yıl da O’na göre aynı şeydir. Mearic sûresi 60/4 ayetindeki “50 bin yıllık” Kur’anî ifade nasıl arşın büyüklüğünü ve azametini anlatmak için kullanılmış mecazi bir deyiş ise, bu ayetteki “bin yıl” ifadesi de zaman kavramının Allah için bir şey ifade etmediğini göstermek için kullanılmış metaforik bir anlatımdır. Buradan anlıyoruz ki; bize uzun gibi gelen zamanların Allah katında hiçbir karşılığı yoktur ve bizim sayıp durduğumuz, değişik adlarla andığımız bütün zamanlar Allah’a göre göz açıp kapamak gibi bir andır. “Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi sadece) O’ndan isterler. O, (bütün bunları hayata geçirmek için) her an yeni bir ilâhî tasarruftadır (yeni bir şey yaratmaktadır).” (Rahman 55/29) âyeti de bunu doğrulamaktadır.

  1. Nice kentlerin halkına, zalim oldukları halde (onlara iman etmeleri ve doğru yolu bulmaları için) mühlet verdim ve sonra (kötülükten vaz geçmedikleri için) onları kıskıvrak yakaladım. (Herkes bilsin ki) son dönüş Bana olacaktır. Bkz. 2/156
  2. De ki: “Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Hz. Peygamberin “Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım” demesi, getirdiği mesajın apaçık olduğunu gösterir. Çünkü o, uyarılarını gelen ayetlerle yapmış, öğütlerini vahiyle vermiştir. Nitekim Hz. Peygambere hitaben indirilen “Biz seni hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” (Bakara, 2/159), “Sen Kur’an’la öğüt ver” (Kaf, 50 4/45) ayetleri de bu gerçeği ortaya koymaktadır.

  1. İman edip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyanlar için bir bağışlanma ve güzel bir nimet (cennet) vardır.
  2. Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir.
  3. Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, onun dileğine karşı şeytan (insanların kalbine) bir şüphe düşürmüş olmasın. Ama Allah, şeytanın düşürdüğü şüpheleri derhal giderir, sonra da mesajlarını kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılar ve birbirleriyle açıklar. Çünkü (yalnızca) Allah’tır her şeyi bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden.

Bu âyet “nebi” ile “resul” un aynı olmadığını göstermektedir. “Her resul nebidir, fakat her nebi resul değildir” söylemi Kur’an’a göre doğru değildir. Doğru olan her nebinin resul olduğudur. “İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lût’a da doğru yolu ihsan ettik…” (En’am 6/86) “Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir.” (En’am 6/89) Onlara vahiy gediğine göre demek onlar da resuldür ama biz onları sadece nebi olarak biliyoruz. “… Allah müjdeci ve uyarıcı olarak nebiler gönderdi… Onlara dosdoğru hükmetmek üzere kitap indirdi…” (Bakara 2/213) Burada da nebilere vahyin geldiği anlatılıyor. Demek her nebi resuldür ama her resul nebi olmayabilir. Madem her resul nebidir o halde Kur’an resuller için neden “hem resuldü hem de nebi” ifadesini kullanıyor? “Muhammed hem Allah’ın resulü hem de nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab 33/40) “Musa da… hem nebi hem de resuldü.” (Meryem 19/51) “İsmail’i de… hem nebi hem de resuldü.”  (Meryem 19/54)

  1. (Allah, böyle yapar ki) Şeytanın düşürdüğü şüpheyi, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın; zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.
  2. Bir de kendilerine ilim verilenler, onun (Kur’an’ın), Rabbinden gelen bir hak olduğunu bilip ona inansın ve böylece kalpleri ona saygı duysun diye (Allah böyle yapar). Hiç şüphe yok ki Allah, inananları doğru yola iletir.
  3. İnkâr edenler ise, kendilerine ansızın o saat (ölüm ya da kıyamet) gelinceye yahut (bütün ümitlerin boş olduğu) kısır bir günün azabı onlara yetişinceye kadar, ondan (Kur’an’dan) yana kuşku içinde olmaya devam edecekler.
  4. İşte o gün, (insanların iradeleri bütünüyle ellerinden alınacak) hükümranlık bütünüyle Allah’ın elinde olacaktır. O, (bütün insanları) yargılayacak ve aralarındaki farkı ortaya koyacaktır. İman ettikten sonra dürüst ve erdemli davrananlar kendilerini nimetlerle dolu cennetlerde bulacaktır. Bkz. 25/26, 82/19
  5. Ama inkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; onlar için de aşağılayıcı bir azap vardır.
  6. Allah yolunda yurtlarından göç ettikten sonra öldürülenlere ya da ölenlere gelince; Allah (ahirette) onlara rızıkların en güzelini verecektir. Hiç kuşkusuz Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
  7. (Allah,) onları kesinlikle hoşnut olacakları bir yere yerleştirecektir. Hiç kuşkusuz Allah (kimin neyi hak ettiğini) en iyi bilendir, (isyankâr kullarını cezalandırmada da) acele etmeyendir!
  8. (Allah’ın Kanunu) işte böyledir. Kim kendine haksızlık yapanlara gördüğü haksızlığa denk gelecek kadar karşılık verdikten sonra (tekrar) saldırıya uğrarsa, Allah ona elbette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah çok affedendir, çok bağışlayandır.

“Tekrar saldırı durumunda Allah ona yardım eder” deniyor, “bu durumda siz de yeniden karşılık verin” demiyor. Çünkü Allah, aşırı gitmeyi, kavgayı sürdürmeyi, kin ve intikam peşinde koşmayı ve düşmanlığı devam ettirmeyi istemiyor. Müslümanlardan yapılan haksızlığı mümkünse bağışlamalarını istiyor. Ama illa da cezalandırmak istiyorsanız “ancak yaptığı kötülüğe denk ceza verin” diyor. Ayetin son cümlesindeki “Allah çok affedendir, çok bağışlayandır” ifadesi Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak isteyenler için affetmek ve bağışlamak konusunda bir hatırlatma yapıyor. Nitekim Allah mü’min kullarının özelliklerinden bahsederken; “… Onlar ki öfkelerini kontrol altında tutarlar ve insanları affederler…” (A. İmran 3/134) buyuruyor. Allah’ın koyduğu sistem zaten kusursuz ve mükemmel bir şekilde işliyor. Kötülük yapanlara siz ceza verseniz de vermeseniz de dünyada da ahirette de onlar yaptıklarının karşılığını alacaklardır.

  1. Zira Allah (öylesine sınırsız kudret sahibidir ki,) gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, geceyi kısaltarak gündüzü uzatır. Muhakkak Allah olup biten her şeyi işiten ve görendir.

Bu ayetten anlıyoruz ki; gecenin ve gündüzün uzaması ve kısalması, (güneşin doğuşu ve batışı) örneğinde olduğu gibi iyilikler ve kötülükler artarak ve eksilerek aralıksız devam edecektir. Ama Allah olup biten her şeye hâkim olduğu için O’nun koyduğu kanunlar gereği insan yapılan bütün fiillerinin karşılığını hem dünyada hem de ahirette mutlaka bulacaktır.

  1. Bu böyledir! Çünkü Allah, mutlak (doğrunun, hayrın ve) Hakikatin tâ kendisidir. Onların (müşriklerin), O’ndan başka yalvardıkları tanrılar ise batılın tâ kendisidir. Ve gerçek yücelik ve büyüklük yalnızca Allah’a aittir.
  2. Allah’ın gökten su indirmesiyle yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmüyor musun? Allah, çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır.
  3. Göklerde ve yerde var olan her şey O’na aittir. Şüphesiz ki Allah, elbet O kendi kendine yeterli olandır ve her tür övgüye lâyık olandır.

“Göklerde ve yerde var olan her şeyin Allah’a ait olduğu” hatırlatmasını yapan bu ayet; öncelikle kibirde ve kendini beğenmişlikte ileri giden, iradesi altındaki dünyalıkları sadece kendi emeğiyle kazanmış gibi düşünen ve bunlarla caka ve fiyaka satarak etrafındaki ihtiyaç sahiplerini küçümseyen, Kârunlaşmaya doğru hızlıca ilerleyen (Kasas, 28/78) kendini beğenmiş şımarıklara ciddi mesaj vermektedir. Dünyada insana ait hiçbir şey yoktur, sadece insana emanet edilen nimetler vardır. Bu emanetlerin sahiplerine ulaştırılması konusunda insan kepçe misali sadece aracıdır. Onun için insan ne kadar zenginim, bugünlere kendi emeğimle, alın terimle, tırnaklarımla geldim dese de onun geldiği yeri takdir eden Allah’tır. O nimetlerin dağılımında ve kullanılmasında insan sadece bir kepçe mesabesindedir. Onun için aldığını kendi kabına ya da çocuklarının kabına değil yakınlarından başlayarak doldurması gereken bütün kaplara aktarmalıdır. Hatırlatmak gerekir ki; sadece geçici olarak bize emanet edilen nimetlerin değil, aynı zamanda kendimizle alakalı tasarruf yetkisinin bile sadece bize ait olmadığını görmekteyiz. Nitekim Bakara sûresi 2/156’da “Doğrusu biz Allah’a aitiz ve muhakkak ki dönüşümüz de O’nadır.”

  1. Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.

Burada “gökten” kasıt, Allah’ın koyduğu kozmik yasalara bağlı kalarak yörüngelerinde dönüp duran bütün gök cisimleridir. Yani düşmesin diye tutulan yıldızlar, gezegenler vb.dir. Bu arada insanların yaptığı uçak, helikopter, planör, zeplin, balon gibi hava taşıtlarını da havada tutan Allah’ın koyduğu kozmik yasalardır.

  1. Sizi yaratan, sonra öldüren ve sonra tekrar diriltecek olan O’dur. Hiç kuşkusuz insan pek nankördür. Bkz. 2/28 ve dipnotu
  2. Biz her ümmete, kulluklarını göstermeleri için (farklı) bir ibadet tarzı (şeriat) belirledik. O halde onlar din işinde asla seninle tartışmasınlar. Sen insanları Rabbine çağır! Hiç kuşkusuz sen doğru bir yol üzerindesin.

“Mensek” sözcüğü mimli mastar olduğu için “ibadet, yol ve yöntem, ibadetin yeri ve zamanı” gibi anlamlara gelir. Yukarıdaki ayetlerin anlam akışını dikkate alırsak “yol ve yöntem” manası vererek “her ümmete, kulluklarını göstermeleri için (farklı) bir şeriat belirledik” şeklinde anlamak daha doğru olur. Zira “…Her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik…” (Maide 5/48) buyrulmaktadır. Yani senden önceki peygamberler kendi zamanlarında nasıl bir hayat tarzı getirdiyse, sen de öyle bir hayat tarzı getiriyorsun. O gün insanlar o peygamberlerin getirdiklerine uyuyordu, bugün de senin getirdiklerine uyacaklar. Çünkü kulluk esasına dayalı o günkü hayat tarzını da bugünkü hayat tarzını da belirleyen Allah’tır. Hayat tarzlarınız farklı olsa da hepiniz aynı inanç ve ahlaki değerler etrafında birleşen tek bir milletsiniz. Fakat furuatta -dinin esasında olmayan içtihada açık meselelerde- her ümmetin kendi zamanına, şartlarına, yapısına, ihtiyaçlarına uygun bölgesel ve geçici hükümler koymuşuz. Şimdi de Kur’an’ı göndererek kıyamete kadar geçerli olacak olan inanç ve ahlak sistemini ortaya koyuyoruz. Bu konuda anlamsız tartışmalara girerek inancınızı kaybetmeyin ve ahlakınızı bozmayın!

  1. Eğer seninle mücadele ederlerse de ki: “Allah, yaptıklarınızı daha iyi bilmektedir.”
  2. Allah, ihtilafa düştüğünüz şeylerde kıyamet günü aranızda hükmedecektir.
  3. Allah’ın göklerde ve yerde olup biten her şeyi, (bütün detaylarıyla) bildiğini bilmiyor musun? Bütün bunlar (Allah’ın koyduğu yasalarla) bir bir kayıt altına alınmıştır. Şüphesiz ki bunlar Allah için çok kolaydır.

Hz. Peygamberle mücadele edenlerin yaptıklarının, yapacaklarının; göklerde ve yerde olup biten her şeyin “Allah’ın koyduğu yasalarla kayıt altına alınmış olması”, hem yaşananların kaydedildiği hem de yaşanacakların daha önceden Allah tarafında bilindiği için kayıt altına alındığı anlamına gelir. “Levh-i Mahfuz” (Burûc, 85/22) diye adlandırılan bu “kitaptan” kasıt, Allah’ın koyduğu yasalarla her şeyin kayıtlı olması ve bilinmesidir. Yani olup bitenleri Allah’ın daha önceden bilmesidir. Yoksa Allah, bütün bu yaşananları bildiği için bunlar olmuyor. Olup bitenler olacağı için Allah bütün bunları biliyor ve bu bilinenleri de “Levh-i Mahfuz” olarak ifade ediyor. “O, onların yaptıklarını da yapacaklarını da olanı da olacağı da bilir…” (Hac 22/76) Zaten kişinin yarın ne yapıp yapmayacağını eğer Allah bilemiyorsa bu Allah’ın kudretinin (hâşâ) zayıf olduğunu gösterir.

  1. Onlar Allah’tan başka, O’nun haklarında hiçbir delil indirmediği ve gerçekte kendilerinin de haklarında pek bir şey bilmediği başka varlıklara kulluk edip duruyorlar. (Bu şekilde başkalarına ilahlık yakıştıran) zalimler kendilerine asla yardımcı bulamayacaklardır.
  2. Kendilerine ayetlerimiz anlaşılır bir şekilde okunduğu zaman, o inkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu görürsün. Neredeyse, ayetlerimizi kendilerine okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: “Şimdi size bu öfkenizden daha kötüsünü haber vereyim mi? Cehennem ateşi! İşte onu Allah inkârcılar için hazırladığını bildirmiştir. Orası ne kötü bir varış yeridir (bir bilseniz)!”
  3. Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi onu iyi dinleyin: Sizin Allah’la beraber (Allah’ın dışında) taptıklarınız güç birliği yapsalar bir sinek dahi yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri alamazlar. (Çünkü) isteyen de âciz, (kendisinden) istenen de.
  4. Onlar Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayıp değerlendiremediler. Muhakkak ki Allah, her şeyi hükmü altında tutan en yüce iktidar sahibidir.

“Onlar, Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayamadılar” ifadesi, “Onlar, Allah’ın kıymetini idrâk edemediler” demektir. Yani Allah’ın büyüklüğünü, azametini, kudretini tanıyarak O’nun kuvvetinden, ilminden, desteğinden, rahmet deryasından yararlanamadılar. O’na gerektiği gibi iman ederek ve güvenerek ebedi saadeti elde etmek yerine; inanç dünyalarını sahte tanrılarla körelterek azaba müstahak oldular. Cennete varis olmak yerine, cehennemin yerlisi olmayı yeğlediler. Böylece kendilerine zulmettiler.

İnananların bazıları da sadece Allah’a inanmakla, Hz. Peygamberi tanımakla ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmekle mü’min olunacağını sandılar. İlahi mesajın ön gördüğü prensipler doğrultusunda Hz. Peygamberi örnek alan bir hayat tarzı ortaya koymadılar. Kur’an’ın sunduğu dini yaşamak yerine gelenekleri din haline getirerek onlarla hayatlarına devam ettiler. Battıkça battılar, kan gölünde boğuldular, savaşsız ve kavgasız günleri olmadı, huzuru ve barışı lügatlarından çıkardılar ama bu duruma neden geldiklerini merak etmediler. Araştırmayı, sorgulamayı, yüzleşmeyi, detaya inmeyi, tefekkür etmeyi bir vecibe olarak değil küfür olarak gördüler. Öyle ki uydurulan hadislerle, menkıbelerle, hurafelerle Kur’an’dan ve Hz. Peygamberin hayatından uzaklaştırıldılar. Kur’an’ı kutsal bir Mushaf, Hz. Peygamberi de itibar ve iftiharlarına vesile olarak gördüler. Kur’an’daki evrensel ahlaki değerlerle doğru ve erdemli yaşamak yerine tutarsız, ilkesiz, gayesiz ve sorumsuz bir hayat ortaya koydular. Kurtuluşlarını kendi amellerine değil, başkalarının himmetine ve şefaatine bağladılar.

  1. Allah, meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Meleklerden seçilen elçiler ilâhî vahyi Peygamberlere getirir, peygamberler de onları size tebliğ eder. Ama bunların Allah’ın tasarrufunda en küçük bir dahli olamaz. Egemenlik bütünüyle Allah’a aittir.

  1. O, onların yaptıklarını da yapacaklarını da olanı da olacağı da bilir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.
  2. Ey inananlar! Rükû edin, secde edin ve Rabbinize kulluk edin! Faydalı ve erdemli işler yapın ki kurtuluşa eresiniz.
  3. Allah yolunda üstün çaba sarfederek gereği gibi mücadele edin! O, (mesajının muhatabı ve tebliğcisi olarak) sizi seçti ve din konusunda da üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dinine uyun! Allah sizi hem daha önce(ki kitaplarda) hem de bu (Kur’an’)da Müslüman/kendini yürekten Allah’a teslim eden diye isimlendirdi. (Bunu) resul size model/örnek olsun, siz de diğer insanlara model/örnek olasınız diye (yaptı). Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O sizin koruyucunuzdur. (Allah) ne güzel koruyucu ve ne güzel yardımcıdır!

Ayette, bütün ilahi dinlerin temelde bir olup, ortak adlarının İslam olduğu ifade edilmektedir. İslam, teslim olmak demektir. “Müslim” hakka teslimiyeti ifade eder. Bu ismi ilk kullanan Hz. İbrahim’dir. Nitekim Kur’an’ın birçok yerinde Hz. İbrahim’den övgüyle bahsedilirken “Müslüman” ifadesi kullanılmaktadır. Daha sonra bu isim, Hz. Muhammed’in ümmetine “özel isim” olmuştur. Ancak Müslümanların bu ismi kimlik olarak kullanmak yerine Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed gibi gerçek manada Müslüman olmaları ve onların yolundan samimiyetle gitmeleri gerekir.