25 – Furkan

Furkan Suresi, Mekke döneminde inmiş olup 77 ayettir. 68-70 ayetlerin Medine döneminde indiği söylenmektedir. Sure adını ilk ayette geçen ve “Hak ile batılı birbirinden ayıran” anlamına gelen “Furkan” kelimesinden almıştır.

Sûrede, kuluna Furkan’ı indiren Allah’ın aynı zamanda gökleri ve yeri yarattığını ve göklerde ayrı tanrılar, yeryüzünde ayrı tanrılar bulunmadığını ortaya koyarak inkârcıları kendisine inanmaya, öğretilerine itaat etmeye ve peygamberine tabi olmaya davet eder. İnkârcıların, inat ve inkârları yüzünden âhirette uğrayacakları âkibet hakkında bilgi verilerek uyarılarda bulunulur. Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu bildiren âyetlere yer verilir. Müşriklerin iftiralarına karşı Hz. Peygamberi teselli etmek maksadıyla geçmiş peygamberlerin de bu tür düşmanca davranışlara mâruz kaldıklarına dair misaller getirilir. “Rahman’ın kulları” diye taltif edilen Allah’ın has kullarının iman, ibadet ve ahlâka dair güzel hasletlerinden, israftan, Allah’tan başkasına boyun eğmekten, cana kıymaktan, zinadan, yalan söylemekten ve yalan yere şahitlik etmekten uzak durmalarından örnekler verilir ve bunların âhirette elde edecekleri mutluluktan bahsedilir. Kur’an’ın neden toptan indirilmeyip parçalar halinde âyet âyet nâzil olduğunun da anlatıldığı sûrede kozmolojik delillerden bazı örnekler verilerek dünyanın da âhiretin de tek hâkiminin Allah olduğu anlatılır. Allah’a inanmanın, O’na güvenmenin insana gerek bu dünyada gerekse âhirette neler kazandırdığına temas edilir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı (Hak ile Batılı birbirinden ayıran Kur’an’ı) indiren Allah ne yüce bir bereket kaynağıdır.
  2. Göklerin ve yerin egemenliği O’na aittir. Soy sop edinmemiştir. Egemenliğinde herhangi bir ortağı yoktur. Her şeyi yaratan ve her şeyi belli bir ölçüye göre düzene koyan O’dur. Bkz. 54/49, 55/7, 87/3
  3. (Müşrikler Allah’a inanmakla beraber) O’ndan başka, hiçbir şey yaratamayan ve zaten kendileri de yaratılmış olan; üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip çıkarmaya güçleri yetmeyen varlıkları da ilâhlar edindiler.
  4. O inkârcılar: “Bu Kur’an onun (Muhammed’in) uydurmasıdır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir” diyerek yalan söyleyip zulmettiler. Bkz.  2/78, 7/157-158

İnkârcıların alışılagelmiş iftiralarının en popüleri; “Kur’an mesajının Hz. Muhammed tarafından uydurulduğu ya da bir sonraki ayette de görüldüğü gibi onu birilerinin yardımıyla hazırladığı” iddiasıdır. “(Ey Resul!) Sen bundan önce herhangi bir ilahi kelamı okumuş ya da onu kendi elinle yazmış değildin (Ankebût 29/48)”, “Andolsun ki biz onların, Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapçadır (Nahl 16/103)” ayetleri de onların bu iddialarına cevap vermektedir. 

  1. “Ve Kur’an ayetleri, öncekilerin masallarıdır. Onları kendisi yazdırmıştır. Bunlar (ezberlemesi için) sabah-akşam kendisine okunmaktadır” dediler. Bkz. 16/24, 83/13
  2. De ki: “Onu göklerin ve yerin bütün sırlarını bilen (Allah) indirdi! Doğrusu O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” Bkz.14/38, 20/7
  3. (Yine onlar) dediler ki: “Bu ne biçim resuldür ki, (bizim gibi) yemek yiyor ve çarşıda pazarda geziyor? Ona, kendisi ile birlikte uyarma görevi yürüten bir melek indirilseydi ya!” Bkz. 6/8, 17/92

İsra suresinin 17/94. ayetiyle bu ayetin muhtevası aynıdır. Peygamber hayatın içinde olmasaydı insanlara nasıl rehberlik ederdi? İnsanlarla aynı ortamı paylaşmayan, onların yediğinden yemeyen, giydiğinden giymeyen, onlarla beraber tasalanmayan, mutlu olmayan, vahyin uygulanmasında rol almayan bir insan nasıl peygamber olabilirdi? Peygamberlerin diğer insanlardan tek farkı elçi olarak seçilmiş olmaları ve Allah’tan vahiy almalarıdır. Peygamberler diğer insanlardan farklı olmamalı ki insanlara örnek olabilsin. Normal insanlardan farklı ya da üstün bir insan ümmetine nasıl örnek olabilir?

  1. “Ya da kendisine bir hazine verilseydi veya ürünleri ile beslenebileceği bir bahçesi olsaydı!” (Ayrıca) bu zalimler, (müminlere:) “Sizler, büyülenmiş, akli dengesi bozuk bir adamın peşinden gidiyorsunuz” dediler. Bkz. 17/93, 26/187
  2. (Ey Resul!) Senin hakkında nasıl misaller getirdiler de doğru yoldan saptılar. Artık onlar, (inatları ve eylemleri yüzünden doğru) yolu bulamazlar! Bkz. 17/48

Hz. Peygamber hakkında inkârcılar, kimi zaman büyücü, kimi zaman büyülenmiş, bazen düzenbaz, bazen şair, bazen kâhin bazen mecnun gibi birbirleriyle çelişen vasıflar uydurarak peygamberimizin moralini bozmaya çalışıyorlardı. Ama Allah bütün bu iftiralarına karşı: “(Ey Resulüm!) Sen (iftiralara aldırmadan) irşad ve nasihatine devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin.” (Tûr 52/29) “Sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin! Hanginizin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler!” (Kalem 68/4-6) şeklinde Hz. Peygamberi teselli etmiştir.

  1. Şanı yüce ve cömert olan (Allah), dilediği takdirde senin için bu (dediklerin)den daha hayırlı olan, altından ırmaklar akan cennetler var eder; yine senin için (orada) köşkler, yalılar inşa eder.
  2. Hayır, onlar kıyameti de yalanladılar. Biz ise o kıyameti yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışız.
  3. (Bu ateş) onları uzak bir yerden görünce onlar onun gazaplı öfkesini ve uğultusunu işitecekler.
  4. Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isteyecekler.
  5. (Orada kendilerine:) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (denecek). Bkz. 4/56, 14/21, 20/74, 52/16, 87/13

“Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” söylemi, vurguyu güçlendirmek için, tarifsiz acı ve kedere bağlı olarak nihai selamete duyulan özlemi dile getiren mecazi bir ifadedir. Tarifsiz acı bir taraftan cennete duyulan özlemi hatırlatırken, diğer taraftan da çaresizce ölme ve yok olma isteğini canlandıracaktır. Ama nafile. “Biz, gelmesi yakın olan bir azapla sizleri uyardık. O gün gelecek ve her şahıs ellerinin önden gönderdiği şeylere bakacak ve inkârcı (yaptıklarını gördükten ve azabı hak ettiğini anladıktan sonra): “Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!” diyecek. (Nebe 78/40)

  1. De ki: “Bu mu daha hayırlıdır yoksa Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlara bir mükâfat ve yerleşme yeri olarak vaad edilen ebedi cennet mi?”
  2. Ebedî olarak kalacakları orada onlar için diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin istenmeye değer bir vaadidir.
  3. (Rabbin) onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri de bir araya getireceği gün (kendilerine tanrısal nitelikler yakıştırılan bu varlıklara:) “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi saptılar” diye soracak.

“Şirk en büyük zulümdür…” (Lokman, 31/13). “Allah, kendisine ortak koşulmasını (başkalarının ilahlaştırılmasını) asla bağışlamaz.” (Nisa, 4/48). Tevhid inancı İslam dininin temelini oluşturur. İman ve tevhid fıtridir. Bu anlamda dış etkenlerden korunarak yaratılış safiyetinin muhafaza edilmesi gerekir. Tevhid huzurun ve güvenin kaynağıdır. Şirk ise korkunun ve ümitsizliğin membaıdır. Şirk insanlık için bir zillettir, zulümdür, sefalettir, fıtratından kopmaktır, değersizleşerek yok olup gitmektir. Şirkin olduğu yerde iman olmaz, imanın bulunmadığı yerde din olmaz, kalpler bir atmaz, birlik olunmaz, rahmet tecelli etmez. İttihadın ve ittifakın olması Allah’ın etrafında birleşmekle, tevhid dininde birlik olmakla ve şirkten bütünüyle arınmakla mümkün olur. Tevhid, Allah’ı birlemek değil, bir olan Allah’ta birleşmektir, Allah’ın belirlediği şekilde yaşam birliği oluşturmaktır.

  1. Onlar şöyle cevap verecekler: “Sınırsız kudret ve yüceliğinle seni tenzih ederiz! Senin dışında başka dostlar edinmek bize yakışmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimetler verdin ki; (onlar azıtıp) sonunda seni anmayı unuttular ve yok olmayı hak eden bir topluluk oldular.”
  2. (Bunun üzerine Allah müşriklere şöyle diyecek:) “İşte (sizin tanrı yerine koyduğunuz kimseler, geçmişte) ileri sürdüğünüz iddiaların yalan olduğunu ortaya koydular” diyecek, “artık ne (hak ettiğiniz azabı) başınızdan savabilirsiniz, ne de kendinize bir destek bulabilirsiniz! Çünkü içinizden her kim (böyle bir) kötülük işlemişse, ona büyük bir azap tattıracağız!”
  3. Senden önce gönderdiğimiz bütün resuller de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık ki, (bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, (her şeyi) hakkıyla görendir. Bkz. 12/109, 18/110, 21/8, 46/9

“Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık” Yani sizin bir kısmınızı, diğer bir kısmınızla denemekteyiz ki bakalım “Allah ne yaparsa en doğrusunu yapar” diyerek mahiyetini bilemediğiniz konularda sabretmesini bilecek misiniz? Bazınıza zenginlik bazınıza fakirlik veririz. Zengin kibir, bencillik ve cimrilik gibi duygulara kapılıp fakiri görmezden mi gelecek, yoksa; “ben sadece bir emanetçiyim” diyerek fakirin hakkını mı gözetecek? Fakir, isyan, haset, kıskançlık ve düşmanlık gibi duygulara mı kapılacak, yoksa; “Allah böyle murad ettiyse vardır bunda bir hayır” diyerek Allah’a olan teslimiyetini mi gösterecek? Bazınıza evlat veririz bazınıza vermeyiz. Evladı olanlar çocuklarıyla övünecek mi, yoksa “çocuklar bize emanettir, esas olan hayırlı ve erdemli olmalarıdır” diyerek çocuklarını Allah’ın emanetleri olarak mı görecek? Evladı olmayanlar da olanlara kem gözle mi bakacak, yoksa “tevhidi inanışta bütün çocuklar bizimdir yeter ki ahlaklı ve erdemli olsunlar” diyerek Allah’ın takdirine rıza mı gösterecek?

Daha pek çok konuda insanlar birbirleriyle denenmektedir. Peygamberler geldikleri toplumlarla imtihan olmuş ve sabrederek imtihanı kazanmışlardır. Hz. Meryem çevresiyle imtihan olmuş ve gördüğü ağır hakaret ve baskılara sabrederek imtihanı kazanmıştır. Firavun’un karısı Hz. Asiye inancı uğrunda gördüğü işkencelere sabretmiş ve imtihanı kazanmıştır.

İnsanların birbirleriyle sınanması sadece çevresiyle değil aynı zamanda aile içinde de devam etmektedir. Hz. Nuh karısıyla ve oğluyla imtihan olmuş, Nuh kazanmış, diğerleri kaybetmiştir. Hz. Lût karısıyla imtihan olmuş, Lût kazanmış, karısı imtihanı kaybetmiştir. Hz. Yakup oğlu Yusuf’la, Yusuf da kardeşleriyle imtihan olmuş, her ikisi de imtihanı kazanmıştır.

  1. Bize kavuşmayı (hesap günü huzurumuza gelmeyi) ummayanlar: “Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik” dediler. Andolsun ki, onlar kendilerini büyük görerek azgınlıkta son derece ileri gittiler. Bkz. 6/124, 15/7, 17/92
  2. Melekleri görecekleri günde, o günahkârlara hiçbir müjdeli haber yoktur. Ve o gün (melekler onlara:) “Sevinmek size haramdır, haram!” diyecekler.
  3. Onların (dünyada hayır namına) yaptıkları her işin üzerine varıp, hepsini toz duman edeceğiz (çünkü iman olmadan hiçbir şeyin değeri yoktur). Bkz. 2/264, 14/18, 24/39
  4. O gün cennet halkının kalacakları yer çok huzurlu ve dinlenecekleri yer de pek güzel olacak.
  5. O gün gök parçalanarak beyaz bulut kümelerine dönüşecek ve melekler gruplar halinde inecekler. Bkz. 2/210
  6. O gün, gerçek egemenliğin (yalnızca) Rahman (olan Allah)’a ait olduğu (bütün açıklığıyla ortaya çıkacak) ve inkârcılar için çok zor bir gün olacak.
  7. O gün; zalim kimse parmaklarını ısırarak: “Ne olurdu (bana), ben de Resul’le beraber bir yol tutsaydım diyecek.
  8. “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim (diye vahlanacak)!”
  9. “Andolsun ki, Kur’an bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan, insanı (rezil ederek) yalnız ve yardımcısız bırakır (diyerek pişmanlığını dile getirecek ama bu pişmanlığı bir işe yaramayacak)”. Bkz. 33/66-67
  10. Resul de: “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış bir şey haline getirdi” diyecek.

Ayette geçen “terk edilmiş/dışlanmış” ifadesi, zamanın değişen şartlarına karşı Kur’an’ı, geçerliliğini yitirmiş bir kitap olarak düşünen ya da dünyalık tutkuların tatminine karşı çıkan ilahi bir öğreti olarak görenler için kullanılmıştır. Başka bir ifade ile “terkedilmiş” yakıştırması, itibar görmeyen, ilgi duyulmayan, danışılmayan, ciddiye alınmayan demektir ki bu konuda Kur’an’ı metruk bir eve benzetebiliriz. 1400 sene önce itibar görülen, danışılan, hayat prensiplerinden alabildiğine faydalanılan, kılavuz kabul edilen, hayat kitabı olarak görülen Kur’an asırlar sonra tarihi bir müze gibi sadece değer verilen, Mushaf’ıyla korunan, kutsanan, ziyaret edilen, baş tacı yapılan, toz kondurulmayan, abdestsiz dahi tutulamayan, hatta “Kur’an çarpsın” gibi yeminlere malzeme olan ama faydalanılmayan, aktif hale getirilmeyen bir esere dönüştürülmüş. Buradaki “kavmim” deyişi, Müslümanların tamamını değil, kimlik olarak Müslüman olup da gerçekte Kur’an mesajına olan inancını bütünüyle ya da kısmen yitirmiş kimseleri işaret etmektedir.

  1. İşte (Ey Resûl, sana Mekkeli müşrikleri) böylece düşman yaptığımız gibi, (senden önce de) her nebinin karşısına suçlulardan bir düşman çıkarmıştık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin (sana) yeter. Bkz. 6/112-113

“Her nebinin karşısına bir düşman çıkarmıştık” ifadesi, insanların iradesini ellerinden alarak, sadece peygamberi ve toplumunu sınamak için düşman haline getirdik demek değildir. Allah, insanlara özgür iradelerini kullanarak kendi tercihlerini seçme özelliği vermiştir. Zaten böyle bir irade vermeyip tercihi kendisine bıraksaydı kimsenin zalim olmasına müsaade etmezdi. Nitekim “(Kul kendine zulmetmedikten sonra,) Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.” (Mü’min 40/31) buyrulmuştur. “Düşman çıkarmak” söylemi, “her nebinin karşısına düşman olarak birileri mutlaka çıkmıştır” demektir. Çünkü nebi bozulan düzeni değiştirmek için gelmiştir. Bu da demektir ki nebi doğrudan ve ilk muhatap olarak düşmanın karşısına çıkarılmıştır. Yani düşman zaten vardı, hazır olan düşmanın karşısına mücadele verecek ve gerekirse savaşacak bir elçi gönderilmiştir. Ayrıca bu elçinin işi o kadar zor ki, taraftarını da askerini de düşmanın içinden seçip çıkaracaktır.  

  1. İnkârcılar: “Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Oysa Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek (ve insanların kavramasını kolayca sağlamak) için tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde ayet ayet, sûre sûre okuduk/indirdik. Bkz. 17/106
  2. Onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı/doğruyu ve çok daha güzel olan açıklamayı getirmiş olmayalım.
  3. O yüzüstü (süründürülerek) cehenneme atılacak olanlar var ya; işte en kötü yer onların yeridir ve en sapık yol da onların yoludur.
  4. Andolsun ki, biz Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Harun’u görevinde ona yardımcı kıldık.
  5. Onlara: “Ayetlerimizi yalanlayan (Firavun’un önderlik ettiği) topluluğa gidin” dedik. Nihayet (inadına Hakka karşı direndikleri için) onları (suda) batırıp yok ettik.
  6. Nuh kavmini de resullerini yalanladıkları zaman suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Biz zalimlere acı veren bir azap hazırlamışızdır.
  7. Ad ve Semud toplumunu da Ress halkını ve bunların arasında (gelip geçen) daha nice (isyankâr) nesilleri de (yaptıkları yüzünden topluca cezalandırdık).

“Ad”, Hz. Hud’un, “Semud” ise Hz. Salih’in kavmidir. “Ress” halkı konusunda farklı yorumlar yapılmaktadır. “Ress halkı”, taşlarla örülmüş büyük kuyuların etrafında yerleşen topluluk demektir. Bunların Hz. Şuayip’in gönderildiği putperest bir kavim, ya da Yemâme yöresinde kendilerine gönderilen peygamberi öldüren azgın bir kasaba halkı olduğu söylenmektedir.

  1. Bunların her birine (akıllarını başlarına alsınlar diye eskilerden) misaller getirdik. (Fakat öğüt almayarak inadına küfürde ısrar ettikleri için) hepsini kırıp geçirdik.
  2. Andolsun ki, (Kureyş müşrikleri ticaret için Şam’a giderken) bela yağmuruna tutulan (Lût kavminin Sodom) şehrine de uğramışlardı. Peki, orada olup biteni (ibret için) fark etmediler mi? Doğrusu onlar öldükten sonra diriltileceklerini hiç düşünmezler.

“Bela yağmuruna tutulup yok edilen belde” büyük bir ihtimalle “Lût” kavminin yaşadığı kasabadır. Mekkeli müşrikler ticaret için gittikleri Şam seferleri esnasında helak edilen “Lût” kavminin kalıntılarını görmüşlerdi. Ayette, müşriklerin gördükleri bu tablodan ibret almaları gerektiğine vurgu yapılmaktadır.

41-42. Seni gördükleri zaman, seninle yalnızca alay ediyorlar ve “Allah’ın, resul olarak gönderdiği bu mudur? Eğer onlara (putlarımıza) sıkıca sarılmasaydık, bizi neredeyse tanrılarımızdan uzaklaştıracaktı!” (diyorlar.) Fakat azabı gördükleri zaman (doğru) yoldan uzaklaşan kişinin kim olduğunu bilecekler!

  1. Heva ve hevesini tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine sen mi vekil olacaksın (da onu Allah’ın azabından koruyacaksın)? Bkz. 28/50, 45/23

Vahyin rehberliğine tâbi olmayanlar, kendi arzularına tabi olurlar. Yani zevklerini, arzularını, çıkarlarını, ihtiraslarını, duygularını hayatın merkezine taşıyarak onları kendilerine ilah edinirler. “Eğer senin bu dâvetini kabul etmezlerse, bil ki onlar sadece heva ve heveslerine uymaktadırlar.” (Kasas 28/50) Allah’a inanmak, Onu tanımak ve Onun istediği şekilde yaşamak fıtridir. Eğer insan bu konuda fıtrat bozulması yaşar da yaratılış safiyetinden uzaklaşırsa işte o zaman nefsin arzuları ilahlaşmaya başlar. Tarih boyunca insanların en büyük sıkıntısı Allah’ı gereği gibi tanıyamamak ve Onunla gerektiği gibi iletişime geçememek olmuştur. Böyle olunca da Allah’tan uzaklaşan insanlar Allah’ın yerini dolduracak Tanrı arayışına girmişlerdir. Putçuluğun doğuşundaki ana sebep de budur. Allah’a inanan ve Ona teslim olan asla arzularının kulu olamaz, Allah’tan başka varlıklara kulluk edemez, hele kendisi gibi ihtiyaç sahibi varlıkların önünde asla eğilemez ve bu zilleti kendine yaşatamaz.

  1. Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yol bakımından onlardan daha şaşkındırlar. Bkz. 7/179

Hayvanlar sadece tabii ihtiyaçlarının sevkine bağlı, ahlakî sorumlulukları olmayan varlıklar olduğu için böyle bir benzetmede bulunulmuştur. Yani nasıl ki hayvanlar ilkesiz, sorumsuz, statüsüz ve manevi ahlaki değerlerden yoksun varlıklarsa bunlar da hayvanlar gibi sadece gezip tozan, gününü gün eden, yiyip içen ama herhangi bir amacı olmayan sorumsuz varlıklardır. Ancak “yol bakımından hayvanlardan daha şaşkın olmaları” arzularının tatmininde hayvanlardan da öte doyumsuz olmalarındandır. Nefsini tanrı edinen insanların hiçbir konuda doyuma ulaştıkları görülmemiştir.

45-46. Görmez misin, Rabbin gölgeyi (koyduğu tabiat yasalarına bağlı olarak akşama doğru) nasıl uzatıyor. Eğer dileseydi, onu olduğu gibi bırakırdı (dünyayı durdururdu da yaşanmaz hale getirirdi). Sonra biz, güneşi de o gölge üzerine bir delil yaptık. Sonra onu (uzayan gölgeyi) yavaş yavaş (dünyanın dönmesiyle) kendimize çektik (kısalttık).

Her iki ayette de Allah’ın kâinata koyduğu tabiat kanunlarına işaret edilirken bir yandan da o yasaların arkasındaki İlâhî iradeye dikkat çekilmektedir. “Güneşin delil kılınması” ise, onunla yeryüzünde sayısız gölgeleri oluşturan, sınırsız varlığa hayat veren İlâhî kudret ve iradenin eserlerini insanın hayaline sunmaktır.

  1. O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır. Bkz. 28/73, 78/9-11
  2. (Yağmur) rahmetinin önünden rüzgârları müjdeci olarak gönderen O’dur. Evet, böylece gökten tertemiz suyu biz indiriyoruz.
  3. (Yağmuru yağdırmaktaki amacımız) bu su ile ölü (kupkuru) bir yöreyi canlandırmak, yarattığımız çok sayıda hayvanın ve insanın su ihtiyacını karşılamaktır.
  4. Andolsun ki, o (yağmur)u, memleketler arasında taksim ettik ki, (insanlar) düşünüp ders alsınlar. Ama insanların çoğu nankörlükte direndiler.
  5. (Ey Resul!) Dileseydik her memlekete/kasabaya bir uyarıcı gönderirdik (ve böylece yükünü hafifletirdik).

Yani isteseydik ve irademizin tecellisine de uygun olsaydı geçmişte olduğu gibi elbette her topluma ayrı bir peygamber gönderirdik. Bu ayet aynı zamanda evrensel doğruların ve ahlaki değerlerin kıyamete kadar birileri tarafından bütün toplumlara ulaştırılacağının bir işaretidir. İyilik ve doğruluk konusunda insanlara öncülük eden, rehber olan, zulmün ve haksızlığın önüne geçmek, hak ve özgürlükleri egemen kılmak için sorumluluk alan örnek insanların illa da peygamber olması gerekmiyor. Bu konuda önder olan insanları donanımlı yaratan ve onlara özel kabiliyetler lütfeden de yine Allah’tır. Nice peygamberler vardır ki bir kişiyi dahi imana getiremeden hayata veda etmiştir ama öyle erdemli insanlar vardır ki peygamber olmadığı halde binlerce insanı irşad etmiştir.

  1. (Ama seni âlemlere rahmetimizin bir vesilesi olarak gönderdik) o halde sakın inkârcılara boyun eğme! (Kur’an’a dayanarak) olanca gücünle onlarla mücadele et!
  2. O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır. Bkz. 16/14, 27/61, 35/12, 55/19-20
  3. İnsanı (nutfe olarak) sudan yaratıp da ondan soy sop ve hısımlık meydana getiren O’dur. Senin Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
  4. (Ama yine de bazıları,) Allah’tan başka, kendilerine yarar sağlamayacak, zarar da veremeyecek şeylere de tapınıp dururlar. (Zaten gerçek) kâfir Rabbine karşı sırtını dönen kişidir!

Aslında Rablerine sırtlarını dönmeleri O’nu inkâr etmelerinden ya da O’na güvenmemelerinden değil, başkalarını araya sokarak yakınlıklarını artırmak ve ulaşmayı kolaylaştırmak düşüncesindendir. Oysa Allah’tan başka varlıkları aracı kılan ya da mutlak itaat makamına yücelten kişi, bunu Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızasını kazanmak için yapıyor olsa bile gerçekte Rabbine karşı isyan etmiş demektir. “(O müşrikler) biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz (derler).” (Zümer 39/3) “Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’tan başka ilahlar edindiler. Oysa o (kulluk ettikleri) onlara yardım edemezler. (Aksine) kendileri, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır.” (Yasin 36/34-35)

  1. Biz seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Bkz. 2/119, 17/105, 33/45, 34/28, 35/24, 48/8
  2. De ki: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak, Rabbine doğru bir yol tutmak isteyen kimseler olmanızı istiyorum.” Bkz. 6/90, 23/72, 34/47, 36/21, 38/86, 42/23

“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum” cümlesi, tebliğ hizmetinin bedelsiz ve karşılıksız olması gerektiğini anlatıyor. Şuara 26/109, 127, 145, 164 ve 180. ayetlerinde Hz. Nuh, Hud, Salih, Lût ve Şuayip peygamberlerin “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” Söylemleri de Allah için yapılan hizmetin herhangi bir maddi karşılık olmadan yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Hiçbir peygamber, dini geçim kaynağı yapmamış ve peygamber oldu diye kendini maaşa da bağlamamış. Her peygamberin toplumun diğer fertleri gibi bir mesleği vardı. Peygamber olmadan önce hangi mesleği icra ediyordu ise peygamber olduktan sonra da tebliğ vazifesiyle beraber aynı mesleği icra etmeye ve geçimini o meslekten sürdürmeye devam etmiştir. Bu şekilde hayatın içinde olan peygamber vazifesini de kolayca icra etmiştir Hayatın içinde olmayan insanların, hayatın gerçeklerini bilmedikleri için Allah’ın dinini anlaması ve anlatması zordur. Onun için dini anlatmayı ve “Hayat Kitabı” olan Kur’an’ı tanıtmayı kendine vazife edinen kişiler hayatın içinde olmalıdır. Hayattan kopuk, toplumdan uzak ve sadece mektep sıralarında tedrisat görerek ve kitap okuyarak öğrenilen bir dinle topluma istikamet vermek ve örnek olmak mümkün değildir.

  1. Öyleyse hiç ölmeyen, daima diri olan (Allah’a) güven ve O’nu övgüyle tesbih et (O’nun istediği gibi yaşa)! Kimse kullarının günahlarından O’nun kadar haberdar değildir.
  2. Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı evrede yaratan, sonra da yarattıklarının kanununu koyarak hepsi üzerinde egemenlik kuran O’dur. O’nun rahmeti boldur. O halde sen her ne isteyeceksen her şeyden haberdar olan (Allah’)tan iste! Bkz. 7/54 ve dipnotu, 10/3, 11/7, 32/4, 50/38, 57/4
  3. Onlara: “Rahman (olan Allah)’a secde edin denildiği zaman; “Rahman da nedir/kimdir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler ve bu onların nefretini artırır.
  4. Göğe burçlar (takımyıldızları) yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratan (Allah) ne yüce bir bereket kaynağıdır. Bkz. 15/16 ve dipnotu, 17/12, 28/71, 36/37
  5. O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.
  6. Rahman’ın has kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler (hayatlarını gösterişten uzak yaşarlar). Cahiller onlara laf attığı zaman (tartışmadan), “selâm!” der (geçer)ler.
  7. Onlar, gecelerin(in bir kısmını) Rablerine secde ederek ve kıyama durarak (namaz kılarak) geçirirler.

“Yebîtûne” fiili geçtiği diğer yerlerde “gecenin bir kısmında” anlamında kullanılmıştır: “… O münafıklardan bir grubu yanından ayrıldıktan sonra geceleyin aleyhinde sana verdikleri sözle bağdaşmayan komplolar kurarlar.” (Nisa 4/81) Burada münafıkların planı gecenin bir bölümünde yapılırdı sabahlara kadar değil. Çünkü ertesi günü planlarını uygulayacak zamanları ve takatları olmalıydı. “…Oysa Allah’ın razı olmadığı sözü, geceleyin planlarken Allah onlarla beraberdir…” (Nisa 4/108) Burada da planlamayı geçenini bir kısmında yaparlardı, tamamında değil. Yani burada bahsedilen münafıkların komplolarının ve palanlarının gecenin bir bölümünde yapılmasıdır.

Eğer bu ayeti “Onlar gecelerini Rablerine ibadet ederek geçirirlerdi” şeklinde yorumlayacak olursak; “Geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü de çalışasınız diye aydınlık olarak yarattığımızı onlar görmüyorlar mı?” (Neml 27/86) “O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık kılandır…” (Yunus 10/67) ayetlerini nasıl yorumlayacağız? Burada mü’minlerin hayatından bahsedilirken “onlar aynı zamanda gecenin bir kısmında da Rableriyle ilişkilerine devam ederek Ona secde ederler ve Onun huzurunda kıyama dururlar” ifadesiyle onların erdemli duruşlarından bahsediliyor.

  1. Onlar, şöyle yakarırlar: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı ebedi bir felakettir!
  2. Şüphesiz ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.”
  3. Onlar, harcadıkları zaman, saçıp savurmadıkları gibi, cimrilik de etmezler. İkisi arasında doğru olanı yaparlar. Bkz. 17/29
  4. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. (Allah’ın yasakladığı bu fiillerden) herhangi birini yapan kimse günahının cezasını bulur. Bkz. 17/33
  5. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve orada horlanmış olarak tek başına kalakalır.

“Azabın katlanarak artırılması”, işlenen suçun/günahın büyüklüğüne bağlıdır. Kur’an’da “yapılan kötülükler misliyle cezalandırılır” (En’am, 6/160) diye bir hüküm vardır. Sevaplarda olduğu gibi günahlarda da az-çok, küçük-büyük ayırımı vardır. Bunların neye ve hangi kriterlere göre değerlendirildiğini biz bilemeyiz. Allah’a eş koşmak, adam öldürmek, iffetli bir kadının ırzına tecavüz etmek, aklı baştan çıkaran içki içmek, kumar oynamak, zulmetmek, hak yemek, iftira atmak, gıybet etmek, fesat çıkarmak, hile ve tuzak kurmak, kıskançlık, alay etmek, kibirlenmek, kendini beğenmek, bencil olmak, israf etmek, emanete ihanet etmek, başkalarını küçük görmek, kötü zanda bulunmak, vefasızlık etmek, başkalarının özel hayatına müdahale etmek, yalan söylemek, hırsızlık vb. büyük günahlardan olduğu için bunların cezası da o nispette büyük olacaktır. Yani katlanarak büyüyen günahın cezası da katlanarak verilecektir.

  1. Ancak, (kötülüklerinden) tevbe edip doğru yola dönen, iman edip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan kimseler bunun dışındadır. Allah, böylelerinin kötülüklerini güzelliğe dönüştürür. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Burada güzelliğe dönüştürülen kötülükler değil, kötülüklerin yerini dürüst ve erdemli davranışların almasıdır. Yani Allah, böylelerinin kötü gidişatını iyi gidişata tebdil eder ve onlara tertemiz bir hayat nasip eder.

  1. Her kim tevbe edip sorumlu davranır ve faydalı işler yaparsa, şüphesiz o, Allah’a, tevbesi kabul edilmiş olarak döner.
  2. Onlar öyle kişilerdir ki, yalan yere şahitlik etmezler, boş ve anlamsız şeylerle (uğraşan kimselerle) karşılaştıkları zaman yanlarından vakarla geçip giderler. Bkz. 28/55
  3. Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara sağır ve kör kesilmezler (onları duymazlıktan ve görmezlikten gelmezler, onlara ilgisiz kalmazlar). Bkz. 2/18
  4. Onlar: “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşamak isteyenlere önder eyle!” diye dua ederler.
  5. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileğiyle ve selâmla karşılanacaklardır.
  6. Onlar orada (ebedi olarak) kalacaklardır. Orası, ne güzel bir karargâh, (ne güzel) bir ikametgâhtır!
  7. De ki: “(Allah’tan başkasına) kulluk etmezseniz (şirk koşmazsanız), Rabbim size ne diye (azap) etsin ki! Ama sizler (Allah’ın ayetlerini ve elçilerini) yalanladınız, inkâr ettiniz. Bunun için azap hiçbir zaman yakanızı bırakmayacaktır.”

Bu ayette hitap tamamen inanmayanlaradır. Öyle sanıldığı gibi birinci cümlesi “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” şeklinde mü’minlere, ikinci cümlesi “Sizler Allah’ın ayetlerini yalanladığınız için azap hiçbir zaman yakanızı bırakmayacaktır.” Şeklinde inkârcılara. Bu doğru değildir. “Ya’be’u” kelimesi, “yapmak, etmek, harekete geçirmek” anlamındaki “ab’” kökünden türemiştir. Buna “değer, kıymet” manası vermek doğru olmaz. Doğru olan; “Şayet başkalarını kulluk etmezseniz Rabbim size ne diye azap etsin ki!” Yani “Allah size azap edecekse, şirk koştuğunuz için edecek” demektir. Bu ayetin, Nisa suresi 4/147 ayetiyle bağlantısını kurarsak konuyu daha iyi anlarız: “Eğer görevlerinizi yerine getirir ve inanıp güvenirseniz, Allah size niçin azap etsin? Allah, kıymet bilendir, her şeyi bilir.” 71. Ayetten itibaren mü’minlerin vasıflarından ve elde edecekleri nimetlerden bahsedilirken sonunda şirkten uzak durmaları konusunda inkârcılara da bir hatırlatma yapılıyor.