27 – Neml

Neml suresi Mekke döneminde inmiş olup 93 ayettir. Sure adını, 18. ayette geçen ve “Karınca” anlamına gelen “Neml” kelimesinden almıştır.

Sûrede Kur’an’a inananlar; namazı ikame edenler, zekâtı verenler ve ahirete inananlar olarak tanıtılıyor. Peygamber kıssalarının yer aldığı sûrede Hz. Mûsâ’nın tebliğ hayatından kısa bir kesit veriliyor. Firavun ile taraftarlarına apaçık mucizeler gösterildiği halde sırf zulüm ve kibir yüzünden inkâr ettikleri anlatılıyor. Hz. Süleyman’ın peygamberlik ve hükümdarlığının anlatıldığı sûrede onun cinlere, insanlara ve kuşlara hükmettiğinden söz ediliyor. Ayrıca Sebe melikesi (Belkıs) ile olan haberleşmesi ve sonunda onun Süleyman’ın yanına gelerek hak dini kabul etmesi anlatılıyor. Hz. Salih ile Lût’un kendi kavimlerine yönelik tebliğlerine temas ediliyor. Her iki topluluğun ilâhî daveti kabul etmeyip peygamberlerine kötü muamelede bulundukları ve sonunda helâk edildikleri anlatılıyor. Allah’a şirk koşma saplantısının insan onuruyla bağdaşmadığının anlatıldığı sûrede tabiatın yaratılışı, işleyişi, insan hayatıyla uyumlu ve ona yararlı hale getirilişine dair örnekler veriliyor. Dağların bulutlar gibi yürütüldüğü yani dünyanın diğer gezegenler gibi döndüğü ifade ediliyor. Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğinin dile getirildiği sûrede âhiret inancını reddedenlere uyarılarda bulunuluyor. Kur’an’ın, Kitap ehlinin anlaşmazlığa düştüğü konuların çoğunu açıklığa kavuşturduğu, inanmak isteyenler için hidayet ve rahmet vesilesi olduğu ifade ediliyor. Sûrede, ayrıca inanıp inanmamanın insanların iradesine bağlı olduğu ve Hz. Peygamberin sadece bir uyarıcı konumunda bulunduğu anlatılıyor.  

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Ta, sin. Bu (okuna)nlar Kur’an’ın ve (hakikatleri) apaçık (bildiren) Kitab’ın ayetleridir.

“Ta-Sin” harfleri ile ilgili 2/1 dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. (O kitap) inananlar için bir yol gösterici ve bir müjdedir;
  2. Onlar ki, namazı özenerek ikame ederler, zekâtı verirler ve ahirete gönülden inanırlar.
  3. Gerçek şu ki; ahirete inanmayanların (kötü) amellerini biz, (yaptıkları yüzünden) kendilerine süslü püslü gösterdik. Bu yüzden onlar kalpleri körelmiş olarak şaşkınlık içinde bocalar dururlar.
  4. Onlara çetin bir azap vardır. Ahirette en çok ziyana uğrayanlar yine onlar olacaktır.
  5. Şüphesiz ki bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, (her şeyi) hakkıyla bilen Allah tarafından ulaştırılmaktadır.
  6. Hani bir zamanlar Musa ailesine: “Bakın, gözüme ateş türü ışık gibi bir şey ilişti; belki ondan size bir haber veya bir ateş koru getiririm de ısınırsınız” demişti.
  7. (Musa) oraya vardığında şöyle bir ses duydu: “Gerek ateşin yanındakiler ve gerekse çevresinde bulunanlar bereketli kılınmıştır. Tüm varlıkların Rabbi olan Allah her türlü noksanlıklardan uzaktır.”

Burada ateşten kastedilen Allah’ın nurudur.

  1. “Ey Musa! Kesin olarak bil ki, ben mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ım”
  2. “Değneğini at.” (Musa değneğini attı.) Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. (Allah, şöyle buyurdu:) “Ey Musa, korkma! Benim katımda resuller korkmazlar.”
  3. “Kim zulmeder de sonra (yaptığı) kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.”
  4. (Ve şimdi de) elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz (parıl parıl) çıksın. (Bu da) Firavun ve onun kavmine (göstereceğin) dokuz mucize içindedir. Çünkü onlar gerçekten yoldan çıkmış bir toplumdur!”

Bu emir, peygamberlik süresi boyunca Firavun ve onun seçkinler çevresine karşı ortaya konan dokuz mucizeden sadece bir tanesini anlatmaktadır. Dokuz mucize ile ilgili olarak 17/101 dipnotuna bakabilirsiniz. 

  1. Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.
  2. Ve vicdanları bunların doğruluğuna kesin bir kanaat getirdiği halde sırf gerçeği çarpıtma ve büyüklenmelerinden dolayı bile bile inkâra saptılar. Ama bir bak ki o bozguncuların sonu nasıl oldu!
  3. Andolsun! Biz Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar da: “Bizi mü’min kullarından birçoğuna (bazı özelliklerle) farklı kılan Allah’a hamd olsun” dediler.

Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın “mü’min kullara farklı kılınma” ifadesi hem hükümdar ve hem de peygamber olan Hz. Davut ve Hz. Süleyman’ın kendilerine verilen hususi bazı özellikleri işaret etmektedir. Mesela, Hz. Davud’a geniş bir hükümdarlığın yanında ilim ve hikmetin verilmesi, onun için demirin yumuşatılması yani demiri işlemenin öğretilmesi (Sebe, 34/10-11), Demiri işleyip zırh yapması (Enbiya, 21/80) gibi farklı özellikleri vardı. Hz. Süleyman’ın da başta cinlere hükmetmesi, aşağıdaki ayetlerde de görüleceği gibi kuşlarla anlaşma mantığını kavraması ve cinlerden, kuşlardan ve insanlardan oluşan büyük bir ordu kurması, rüzgârı kullanması gibi birçok farklı özelliği vardı. Baba oğul olan Hz. Davut ve Hz. Süleyman burada sadece birkaçını saydığımız bazı özellikleriyle diğer mü’minlerden farklıydı.

  1. Süleyman, Davud’un yerine geçince dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuşlarla anlaşma mantığı kavratıldı ve her şey bolca verildi, kuşku yok ki, bu apaçık bir lütuftur.”
  2. Ve Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları onun önünde toplandı ve hep birlikte saflar halinde yürüyüşe geçtiler.
  3. Nihayet karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde, (dişi) bir karınca: “Ey karıncalar! Hemen yuvalarınıza girin ki Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi ezip geçmesin!” diye bağırdı.
  4. Süleyman, karıncanın sesini duyunca gülümseyerek dedi ki: “Ya Rabbi gerek bana ve gerekse ana babama bağışladığın nimetlere olanca gücümle şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmamı nasip eyle! Rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat!”
  5. Süleyman, ordusunun kuşlardan oluşan birliğini denetlerken dedi ki: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?”
  6. “Geçerli bir mazeret ortaya koymadığı takdirde, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım yahut boynunu keseceğim.”
  7. (Hüdhüd) çok geçmeden çıkageldi ve dedi ki: “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim, sana Sebe’den çok önemli bir haber getirdim.”

“Sebe”, Güney Arabistan’da Yemen’de milattan önce 11. yüzyılda kurulmuş olan büyük uygarlıklardan birisidir. Belkıs tarafından yönetilen ve Hz. Süleyman’a iltihak eden bir devlettir. Sebe halkı ise, Yemen’de yaşamış, dedelerinin ismiyle anılan bir kabiledir. Sebeliler, tarihte medeni bir kavim olarak bilinmişlerdir. Sebe hükümdarlarının yazıtlarında “onarma”, “vakfetme”, “inşa etme” gibi kelimeler ağırlıktadır. Bu kavmin en önemli eserlerinden biri Yemen’de bulunan Marib Barajı’dır. 

  1. “Ben, o yörenin halkını yöneten bir kadınla karşılaştım. Kendisine her şey bolca verilmiş, görkemli bir tahtı var.”
  2. “Onu da halkını da Allah’ı bırakıp güneşe tapındıklarını gördüm. Anlaşılan, şeytan onlara bu yaptıklarını güzel gösterip kendilerini yoldan çıkarmış. Onlar da bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.”
  3. “(Şeytanın amacı) onları, göklerde ve yerde gizli bulunan şeyleri meydana çıkaran, (nefislerinin) gerek saklı tuttukları ve gerekse açığa vurdukları tüm duygularını bilen Allah’a secde etmelerini engellemektir.”
  4. “O Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur, O en yüce hükümranlığın, arşın Rabbidir.”
  5. (Süleyman, Hüdhüd’e) şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz! (derhal yazdığı mektubu Hüdhüd’e verip):”
  6. “Al bu mektubumu onlara götür; sonra bir kenara çekilip onları kendi hallerine bırak ve bak bakalım, (kendi aralarında ne konuşacaklar ve) nasıl bir sonuca varacaklar?”
  7. (Hüdhüd ’ün götürdüğü mektubu alan Sebe kraliçesi) dedi ki; “Ey devletin ileri gelenleri, bana çok önemli bir mektup bırakıldı.”
  8. Mektup, Süleyman’dan geliyor ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlıyor.
  9. İçinde “Bana karşı büyüklük taslamayınız, boyun eğerek huzuruma geliniz.” diye yazıyor.
  10. “Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça (ve kararımı onaylamadıkça) hiçbir işe kesin olarak karar vermem (dedi).”
  11. (Sebeliler) dediler ki: “Biz güçlü kimseleriz ve zorlu savaşçılarız. Emir senindir (istersen Süleyman’ın ordusunun karşısına çıkar, savaşın hakkını veririz). Ama yine de emir senindir (düşün taşın ve kararını bize bildir)!”
  12. (Kraliçe Belkıs) şöyle dedi: “Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler. İşte onlar böyle yaparlar!

“Kralların memlekete girmesi”, ister istila yoluyla olsun ister ülke içinde elde edilen politik gücün marifetiyle olsun, zora başvurarak yönetimi ele geçiren ve halka baskı uygulayan her türlü despot ve zorbayı ifade ediyor. “Halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler” ifadesi de zorbalığı doğrulayan bir söylemdir.

  1. (Bu yüzden meseleyi barış yoluyla çözmek için) ben onlara bir hediye gönderip, elçilerinin getirecekleri cevabı bekleyeceğim!”
  2. (Kraliçenin elçisi hediyelerle) gelince Süleyman (ona) dedi ki: “Beni mal ile mi kandıracaksınız? (Şunu iyi bilin ki,) Allah’ın bana bağışladığı ayrıcalıklar size verdiği (gelip geçici dünyalık zenginli)klerden daha üstündür. Siz bu hediyenizle övünebilirsiniz?
  3. Sen (getirdiğin bu hediyeleri de al ve) onlara dön! (Ve onlara de ki; taşkınlıklarına devam ederlerse) Andolsun, biz onlara, karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine yürüyeceğiz ve hepsini aşağılık ve perişan bir hâlde oradan sürüp çıkaracağız!”

Hz. Süleyman’ın kudretini ve kararlı tutumunu gören elçi ülkesine dönüp durumu kraliçe Belkıs’a bildirdi ve “böylesine kararlı bir hükümdarla ve güçlü ordusuyla karşı karşıya gelmenin kendileri için büyük bir hezimet olacağını” söyledi. Bunun üzerine Kraliçe Hz. Süleyman’ın isteklerini görüşmek üzere Kudüs’e geleceğini bildirdi.

  1. Süleyman: “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun tahtını getirebilir?” dedi.
  2. Cinlerin elebaşlarından bir ifrit (kuvvetli bir cin): “Sen şu oturduğun yerden kalkmadan önce o tahtı sana getiririm. Hem bu işi başaracak gücüm var ve hem de bu konuda güvenilir bir kişiyim (bana inanabilirsin)” dedi.
  3. Kendisine vahiy ile bilgi verilen kimse (Süleyman, demek sen o tahtı ben yerimden kalkmadan bana getirebilirsin öyle mi?): “Gözünü açıp kapamadan o tahtı sana getireyim” dedi. (Süleyman daha sözünü bitirmeden) tahtı önünde kurulu bir biçimde görünce: “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörce mi davranacağım diye beni sınavdan geçirmek isteyen Rabbimin bana yönelik bir lütfudur. Kim şükrederse kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, yüce Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve bağışı karşılıksızdır” dedi.

Hz. Süleyman’ın yaşadığı Filistin ile Sebe/Yemen arasındaki mesafe yaklaşık iki bin kilometredir. Allah bir mucize olarak kraliçenin tahtını o uzak mesafeden getirme imkânını ona lütfetmiştir. Kim olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmayan vahiy ile bilgilendirilen bir zat, bugünün ses ve görüntü naklinin çok ötesinde bir hızla göz açıp kapayıncaya kadar tahtı getirmiştir.

Vahiy ile bilgilendirilen kişinin, kim olduğu hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Hz. Cebrail, Hz. Süleyman’ın Veziri olan Asaf b. Berhiya, ya da Hz. Süleyman’ın emrine verilmiş herhangi bir cin ya da melek olabileceği söylenmektedir.

  1. (Süleyman, yanındakilere dönerek:) “Tahtı kraliçenin tanımayacağı şekilde değiştirin! Bakalım doğru yolu bulacak mı? Yoksa doğru yolu bulamayan kimselerden mi olacak?” dedi.

Ayette, “doğru yolu bulmak” anlamına gelen “tehtedî” kelimesinin kullanılması manidardır. Çünkü Belkıs için esas olan tahtını tanıyıp tanıyamayacağıdır. Buradaki anlatımdan anlıyoruz ki; Belkıs tedrici bir şekilde hidayete doğru yol almaktadır. Yani tahtını tanıdıktan ve olup bitenleri gördükten sonra hidayete erecektir.

  1. (Kraliçe) gelince kendisine: “Bu senin tahtın mıdır?” diye soruldu. O da dedi ki; “Sanki odur. Zaten bu mucizeden önce bize bilgi verilmişti ve biz senin çağrına boyun eğmeye hazırlanmıştık.”
  2. (Bundan önce) onu (Kraliçeyi) Allah’tan başka tapmakta olduğu şeyler (Müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Çünkü o da inkârcı toplumun bir üyesiydi.
  3. Ona: “köşke gir” denildi. Köşkü görünce onu(n zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona: “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür” dedi. Belkıs: “Ey Rabbim! (Senden başkasına kulluk etmekle) ben kendime zulmettim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum!” dedi.
  4. Andolsun ki, biz, “Yalnız Allah’a kulluk edin (ve O’nun belirlediği ilkeler doğrultusunda hayatınızı düzenleyin!” desin) diye Semûd kavmine, soydaşları Salih’i resul olarak göndermiştik. Buna rağmen, onlar kısa sürede birbiriyle çekişen (inanan ve inanmayan) iki grup olmuşlar. Bkz. 7/73-77, 11/61-68, 26/141-159
  5. (Salih, onlara) dedi ki: “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorsunuz? Merhamet edilmeniz için Allah’tan bağışlanma dileseniz ya!”
  6. (Onlar Ey Salih!) “Sen ve beraberindeki (mü’min)ler yüzünden uğursuzluğa uğradık.” dediler. (Salih ise:) “Sizin uğursuzluğunuzun sebebi Allah tarafından bilinmektedir. Aslında siz (başınıza gelenlerle) imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz” dedi. Bkz. 4/78, 7/131, 36/19
  7. O şehirde (insanlar arasında) dokuz çete vardı ki, bunlar iyiliğe hiç yanaşmaz, ülkede bozgunculuk ve fesat çıkarıp dururlardı.

Zulüm düzenini sürdürmek ve halkı sömürmek üzere fikren ve fiilen iş birliği yapan servet ve iktidar sahibi, şehir eşkıyası da denebilecek bu dokuz kişi ya da çete ile ilgili herhangi kesin bir bilgi yoktur.

  1. Aralarında Allah adına yemin ederek (gizlice) şöyle dediler: “Ona (Salih’e) ve yakınlarına geceleyin baskı yapıp (öldürelim), sonra da (intikamını almak isteyen) akrabalarına: ‘Biz onun ve yakınlarının öldürülmesine karışmadık. (Bu konuda bize inanın, zira) biz kesinlikle doğru söyleyenleriz’ deriz.”

Semud toplumu, Allah’ın peygamberini ve o peygamberin yakınlarını öldürmek için Allah adına yemin ediyor. Bu da gösteriyor ki; bu insanlar Allah kavramıyla tanışıktır, ama bu kavram aşırı kibir ve küstahça eğilimlerle iyice örtülmüş ve manevî değerini bütünüyle yitirmiştir. Aşağıdaki ayetlerde görüldüğü gibi kurdukları tuzaklardan dolayı adına yemin ettikleri Allah tarafından yerle bir ediliyorlar. Demek ki Allah’a inanıyorum demek yetmiyor, O’nun resulüne ve ona gönderilen kitaba inanmak ve o kitapta Allah’ın belirlediği ilkeler doğrultusunda yaşamak gerekiyor.

  1. Onlar (böyle) bir tuzak kurdular. Farkında değillerken biz de (kendilerini helak edecek) bir tuzak kurduk.

Yani “onların Hz. Salih ve yakınlarına kurduklarını zannettikleri tuzaklarını, kendi helâklerinin sebebi kıldık. Böylelikle farkında olmadan onlar, kendi sonlarını hazırlamış oldular.”

  1. Ve sonra, bak onların kurduğu bütün tuzakların sonu ne oldu? Onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik.
  2. İşte onların yaşadığı evler, işledikleri haksızlıklardan ötürü (şimdi) bomboş! Bu (olayda), ibret anlamak isteyen bir toplum için mutlaka bir ders vardır.
  3. (Öğretilerimize yürekten) inanan ve (inandıklarının gereklerini yerine getirerek) Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hayatlarına devam eden erdemli kimseleri ise kurtardık.
  4. Lût’u da (Sodom halkına resul olarak gönderdik.) Hani o, kavmine şöyle demişti: “Göz göre göre, (insanın yapısına ve yaratılışına aykırı olan) o çirkin işi mi yapıyorsunuz?”
  5. “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz? Doğrusu siz ne yaptığını bilmez bir toplumsunuz!” Bkz. 26/165-166, 29/28-30
  6. Bunun üzerine kavminin cevabı ancak şöyle demek olmuştu: “Lût’un ailesini (kendisiyle beraber inananları) memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar (bizden uzak durup) temiz kalmak isteyen insanlarmış (!)”
  7. Biz de onu ve ehlini (kendisiyle beraber inananları) kurtardık, yalnız karısının geride kalarak azaba uğrayanlardan olmasını takdir ettik.
  8. Onların üzerine (taş gibi) bir yağmur yağdırdık. Uyarıldığı halde yola gelmeyenler üzerine inen yağmur da ne kötüdür! Bkz. 26/161-173
  9. (Ey Resul!) De ki: “Allah’a hamd olsun ve seçip beğendiği kullarına da selam olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa onların Allah’a ortak koştukları şeyler mi?”

“Allah mı daha iyidir, yoksa onların Allah’a ortak koştukları şeyler mi?” Bu ifadeyle, sadece ilahlaştırılan canlı-cansız varlıklara, değil, aynı zamanda, âdet ve geleneklerin dinî bir kutsallık kazandırdığı toplumsal ve ahlakî değerlere de işaret edilmektedir. 

  1. (Allah’a ortak koştukları şeyler mi daha iyidir) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren (Allah) mı? Biz o su sayesinde, bir tek ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmeyeceği alımlı bahçeler bitirdik. Allah’ın yanı sıra başka bir ilah mı var? Hayır, (böyle bir iddiada bulunan) onlar sapıklıkta devam eden bir toplumdur!
  2. (Allah’a ortak koştukları şeyler mi daha iyidir) yoksa yeryüzünü dengeli bir yaşama alanı yapan, kara parçaları üzerinde nehirler akıtan, yeryüzünde köklü dağlar yükselten ve farklı yoğunluktaki iki deniz arasına set koyan (Allah) mı? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var? Hayır, onların çoğu (bu gerçekleri bilmedikleri için ne söylediklerini de) bilmiyorlar! Bkz. 16/14, 25/53, 35/12, 55/19-20
  3. (Allah’a ortak koştuklarınız şeyler mi daha iyidir) yoksa sıkıntıya düşene, kendisine yalvardığı takdirde cevap vererek sıkıntısını gideren ve sizi kuşaklar halinde yeryüzüne egemen kılan (Allah) mı? Allah’ın yanı sıra başka bir ilah mı var? Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! Bkz. 2/30, 6/133, 165, 16/53, 17/67
  4. (Allah’a ortak koştuklarınız şeyler mi daha iyidir) yahut karanın ve denizin karanlıklarında size yolunuzu gösteren ve (yağmur) rahmetinin önünden rüzgârları bir müjdeci olarak gönderen (Allah) mı? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir.
  5. (Allah’a ortak koştukları şeyler mi daha iyidir) yoksa canlıları ilk kez yaratan ve ölüleri yeniden diriltecek olan, gökten ve yerden size besin kaynakları sağlayan (Allah) mı? Allah’ın yanı sıra başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi açıkça koyun ortaya!” Bkz. 17/56,18/51, 34/22
  6. (Onlara) de ki: “Göklerde ve yerde olan hiç kime, yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez. (Bütün bunları bilen ancak) Allah’tır. Onlar (ne zaman öleceklerini bilemedikleri gibi) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler.”
  7. Ahiret hakkında bilgi (resuller aracılığı ile) onlara peş peşe gelmiştir. Fakat onlar bu konuda şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar ahiretten yana kördürler. Bkz. 6/59, 7/187, 31/34
  8. İnkârcılar dediler ki: “Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra, gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?”
  9. “Andolsun, bize ve atalarımıza bu vaad önceden de yapılmıştı. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”
  10. (Onlara) de ki: “Yeryüzünde (yaptıkları yüzünden helâk edilen medeniyetlerin yerle bir olmuş harabeleri) dolaşın ve suçluların sonunun nasıl olduğuna bir görün!”
  11. (Ey Resul!) Onlar için (inanmıyorlar ve çirkin davranışlar sergiliyorlar diye) üzme kendini! İleri sürdükleri asılsız iddialardan ötürü de canını sıkma (sen sadece üzerine düşen tebliğ görevini yap)!
  12. (İnkârcılar:) “Eğer doğru söyleyen (kimseler) iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
  13. Onlara de ki: “Acele gelmesini istediğiniz (azab)ın bir kısmı belki de başınıza gelmek üzeredir.”

Acele gelmesini istedikleri azabın artçı kısmı Bedir’de başlarına gelmiştir. Bu ayetten anlıyoruz ki; yapılan kötülüklerin karşılığı sadece ahirette değil dünya da gerçekleşecektir. İşin ahiret boyutu Allah’la alakalıdır. O’nun cezası ne kadardır, neye göre ve nasıl takdir edilecektir ona O karar verecektir.  Allah’ın koyduğu kanunlar doğrultusunda zalim zulmünün bedelini ödemeden ölmeyecek. İnsanlar yaptıkları kötülükleri yaşamadan hayatları son bulmayacak. Alay eden alay edilmeden, hor gören hor görülmeden, küçümseyen küçümsenmeden, zarar veren zarar görmeden, fitne çıkaran fitneye kurban olmadan, iftira atan iftiraya uğramadan, haksızlık yapan haksızlığı yaşamadan ölüm gerçekleşmeyecek.

  1. Doğrusu senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu O’na şükretmezler.

Allah’ın en büyük lütfu insanların bozulan fıtratlarını düzeltmek için onlara peygamber ve kitap göndermesidir. Peygambere ve kitaba rağmen insanların kötülüğe devam ettikten sonra onların tevbe etmelerine ve doğru yola dönmelerine fırsat tanıyarak azabı geciktirmesi ve tekrar tekrar ayetler göndermesi de ayrı bir lütuftur. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir.” (Ali İmran, 3/74), “Allah, kullarına çok lütufkârdır…” (Şûra, 42/19).

  1. Ve şüphesiz, senin Rabbin, onların gönüllerinde gizli tuttuklarını da açığa vurduklarını da kesin olarak bilmektedir.
  2. Gökte ve yerde saklı-gizli hiçbir şey yoktur ki, kâinatın kayıt sicilinde, (Allah’ın) kanunlar ve ilkeler kitabında Levh-i Mahfuz’da (bilgi işlem merkezinde) yazılı olmasın.
  3. Kuşku yok ki, bu Kur’an, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuların çoğunu açıkça anlatmaktadır.
  4. Muhakkak ki o (Kur’an), inananlar (ve inanmak isteyenler) için gerçek bir yol gösterici ve bir rahmettir.
  5. Şüphesiz senin Rabbin, onların arasında hükmünü verecektir. O, mutlak güç sahibidir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  6. Öyleyse, (yalnızca) Allah’a güven! Çünkü inandığın şey, doğruluğu besbelli gerçeğin ta kendisidir.
  7. Bilmiş ol ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın.

Onların umursamazlıkları ölülerin duyması gibidir. Ölüye ne kadar anlatmaya çalışsan da işittiremezsin. Hem dönüp kaçan hem de sağır olana zaten duyuramazsın. Bu ayetin muhatapları sadece inkârcılar değil aynı zamanda Müslüman olduğunu söylese de Kur’an’ı umursamayanlar, onun mesajına sağır kesilenler ve sırtını dönüp gidenlerdir.

Bu ayette ayrıca kabre konan ölüye, sözde sorgu meleklerine vereceği cevabı öğretmek veya anımsatmak yani bir çeşit kopya vermek (telkin yapmak) isteyenlere de bir mesaj vardır. “Ey telkin yapan imam efendi! Kişi ölmeden neredeydin? Tebliğ vazifeni o kişi hayattayken yapman gerekmez miydi? Şimdi hangi yüzle Kur’an “sen ölüye duyuramazsın” demesine rağmen ona duyurmaya çalışıyorsun, kopya veriyorsun? Üstelik kopyayı bilmediği bir dilde veriyorsun. Bu saçmalığı daha ne kadar devam ettireceksin? Bir insana hayattayken anlayıp uygulamadığı şeyler öldükten sonra kelime tekrarı ile üstelik işitmediği halde nasıl fayda verebilir?

  1. Sen (Hakkı görmek istemeyen) körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola iletemezsin. Sen ancak ayetlerimize inanan ve Rablerine boyun eğmiş Müslümanlara söz dinletebilirsin. Bkz. 7/179, 35/22
  2. Ve (Kıyamet hakkında) onlara verilen söz gerçekleştiği zaman, onların karşısına yerden, kendilerine insanların mesajlarımıza gerçek bir imanla inanmadığını söyleyen bir yaratık çıkaracağız.

“Dâbbe” sözcüğü “hareket eden, debelenen, yeryüzünde yürüyen” demektir. Daha çok haşere türünden canlılar için kullanılan bu kelime dört ayaklı hayvanlar ve insanlar için de kullanılır. Bu âyette “dâbbe” kelimesi müteşabih bir kavramdır. “Dâbbeten mine-l-ardi”, “yerden çıkan canlı” demektir. Burada esas üzerinde durulması gereken husus âyette de belirtildiği gibi “dâbbe”nin insanlara, “Allah’ın mesajlarına gerçekten iman etmediklerini” söylemesi ve onları uyarıp hakka davet etmesidir. Konuşma özelliğinden dolayı buradaki “dâbbe” nin insan olacağı söylenmiş olsa da mesajın illa da dille konuşarak verilmesi gerekmez. Yaşadığımız gezegendeki olağanüstü bir durumla da olabilir. Örneğin (Allah korusun!) Firavun ve kavmini istila eden bit, çekirge ve kurbağa felâketi gibi, Ebrehe ve ordusunu helâk eden kuşlar gibi insanların akıllarını başlarına getirebilecek herhangi doğal bir felâket de olabilir.

  1. O büyük (buluşma ve duruşma) günü, her ümmetten ayetlerimizi yalanlayan birer zümre toplarız, onlar bir araya getirilip (hesap yerine) sevk edilirler.
  2. Nihayet hesap yerine geldiklerinde (Allah şöyle) buyurur: “(Doğru düşünce ve) bilgi yoluyla üstesinden gelemeyince tutup mesajlarımızı yalanlamaya kalktınız, öyle mi? Yoksa yaptığınız, başka neydi ki?”
  3. Zalimliklerinden dolayı hak ettikleri o (azap) sözü onlar üzerine kesinleşmiştir. Bu yüzden artık onlar konuşamazlar.
  4. Geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü de çalışasınız diye aydınlık olarak yarattığımızı onlar görmüyorlar mı? İşte bunda, inanan (ve inanmak isteyen) bir toplum için elbette alınacak dersler vardır.
  5. (Diriliş için) Sur’a (ikinci kez) üflendiği gün, Allah’ın dilediği (mü’min) kimseler dışında göklerde ve yerde bulunan herkes dehşete kapılır ve her biri boyun eğerek O’nun huzuruna gelir.
  6. Sen dağları görünce onların yerlerinden hiç kımıldamadığını sanırsın. Oysa onlar bulutlar gibi hareket ederler (dünya ile beraber dönerler). Bu her şeyi özenerek yaratan Allah’ın ustalığıdır. Hiç kuşkusuz O, yaptığınız her şeyden haberdardır.

“Dağların bulutlar gibi hareket ettiği” ifadesi, dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü anlatmaktadır. Kur’an’da, Nahl suresi 15. ayette “Sizi sarsmasın diye yeryüzünde sağlam dağlar yarattık”, Nebe suresi 7. ayette “dağları birer kazık yaptık”, Enbiya suresi 31. ayette “sabit dağlar yarattık” şeklinde dağların yerlerinde durduğunu anlatan ayetler bulunmaktadır. Dağların yerlerinde sabit olduğu açıkça anlatılırken, bu ayette “hareket ettikleri” ifade ediliyorsa, demek dağların bağlı bulunduğu dünya dönüyor ve hareket ediyor ki onlar da dünya ile beraber dönüyor ve hareket ediyor. Dünyanın döndüğüne işaret eden bu ayet aynı zamanda Kur’an’ın bilimsel mucizelerinden biridir.

  1. Kim (Allah’ın huzuruna, ahiret yurduna) iyilikle gelirse karşılığında daha iyisini alır. Böyleleri o günün dehşetine karşı emniyet içindedirler. Bkz. 4/40, 6/160, 28/84
  2. Kim de (Allah’ın huzuruna, ahiret yurduna) kötülükle gelirse, (onlar) yüzleri üstüne ateşe atılırlar. (Onlara:) “Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılacaktınız?” (denir).

91-92. (Ey Muhammed de ki:) “Bana sırf bu şehrin Rabbine kulluk etmem emredildi. O bu şehri dokunulmaz kıldı. Her şey O’nundur. Yine bana, Müslümanlardan olmam ve Kur’an’ı okumam emredildi.” Artık kim doğru yola girerse yalnız kendisi için girer. Kim de doğru yoldan saparsa (yine kendi aleyhine sapar). De ki: “Ben sadece uyarıcılardan biriyim.”

  1. Ve yine de ki: “Hamd olsun Allah’a! O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir!”