29 – Ankebut

Ankebût suresi Mekke döneminde inmiş olup 69 ayettir. Sure adını 41. ayette geçen ve “Örümcek” anlamına gelen “Ankebût” kelimesinden almıştır.

Sûrede, yalnızca “iman ettik” demekle insanların kurtulamayacakları ve mutlaka imtihan edilecekleri, müminlerin dünya hayatında inançları uğruna çektikleri sıkıntılarının da birer imtihan olduğu ve onlara amellerinin daha güzeli ile karşılık verileceği, kâfirlere ise yaptıklarının hesabının sorulacağı ve cezalandırılacakları bildiriliyor. Allah’ın yaratmaya nasıl başladığına, sonra onu nasıl tekrarladığına ve O’nun hükmünden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığına dikkat çekiliyor. Hz. Nuh, İbrahim ve Lût gibi bazı peygamberlerin hayat hikâyelerine temas edilen sûrede mü’minlere güven ve ümit verilirken, inkârcılara ve zalimlere başlarına gelecek felaketler hatırlatılıyor. Müminlerin, Allah için çektikleri cefa ve baskıdan dolayı yurtlarından ayrıldıkları takdirde geçim sıkıntısı ve açlık korkusuna kapılmayacakları bildiriliyor. Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerin bu dünyanın geçici olduğunu bildikleri için daima Hakk’ın rızasını gözeterek âhiret hayatına önem verdikleri; darda kaldıkları zaman Allah’a yalvaran, rahata kavuştukları anda Allah’ı bırakıp putlara tapanlara benzemedikleri anlatılıyor. Sûrede, Allah’a inanan ve Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren gerçek müminlerin Allah’ın himayesinde oldukları ve Allah katında yüksek bir mevkiye sahip bulundukları müjdeleniyor.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. Elif, Lâm, Mîm. 

Bu harflerle ilgili olarak Bakara suresinin birinci ayetinin dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. İnsanlar, (sadece) “İnandık!” demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Bkz. 2/214, 3/142, 21/35
  2. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Elbette Allah, doğru davrananları (özü, sözü ve davranışı bir olanları) ortaya çıkaracak ve Haktan yana olduklarını söyledikleri halde batıldan yana olanların kim olduğunu da gösterecektir.
  3. Yoksa (gizli de olsa) kötülük yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar. Ne kötü bir yargıya varıyorlar öyle!
  4. Kim Allah’a kavuşmayı özlüyorsa, bilsin ki, (bu buluşma için) Allah’ın belirlediği vakit kesinlikle gelecektir. O (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  5. Yine, kim (Allah yolunda) üstün gayret gösterirse bunu yalnız kendi iyiliği için yapmış olur. Şüphesiz ki Allah, âlemlerden hiçbir şeye muhtaç değildir (kimsenin ameline, kulluğuna, ibadetine ihtiyacı yoktur. Kim ne yapıyorsa kendisi için yapıyordur)!
  6. İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanların (geçmişteki) kötülüklerini elbette örteceğiz ve mutlaka onları yaptıklarının karşılığı olarak (hak ettiklerinin) daha güzeliyle ödüllendireceğiz.

“Lenükeffirenne” terimi “örtmek, nankörlük etmek ve inkâr etmek” anlamlarındaki “kefere” fiilinden türemiştir. Kur’an’da “kefere” fiilinin ismi faili olan “kâfir” sözcüğü genelde “inkâr eden, gerçeğin üstünü örten, hakikati yalanlayan” anlamlarında kullanıldığı gibi bazen de “nankörlük eden” anlamında kullanılmıştır. Burada “kötülükleri örtmek” anlamında kullanılmıştır. Bu ayetten anlıyoruz ki; kötülükler salt bir istiğfarla temizlenmez. Kötülüğün tahrip ettiği güzellikler daha hayırlı çalışmalarla hayata geçirilmeli ki kötülükler egemen olmasın. Örneğin yakılan bir ormanın yerine yeniden ağaçlar dikilmeli ki zarar tazmin edilmiş olsun. Ormanı yakanın özür dilemesi ne o ormanı geri getirebilir ne de fonksiyonunu icra edebilir. Onun için “Kötülükleri ancak iyilikler ortadan kaldırır.” (Hûd 11/114) buyrulmuştur.

  1. Biz insana ana-babasına güzel davranmasını (ve iyilik etmesini) emrettik. Buna rağmen eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, (bu hususta) onlara uyma! (Unutma ki bir gün hesap vermek üzere) dönüşünüz ancak bana olacaktır ve işte o zaman Ben, dünyadayken yapıp ettiğiniz her şeyi en ince ayrıntısına kadar size bildireceğim. Bkz. 31/15
  2. İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapmış olanları mutlaka dürüst ve erdemlilerin arasına koyacağız.
  3. İnsanlardan öyleleri vardır ki: “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi görürler /ve zalimlerin safında yer alırlar). Andolsun ki, (inananlara) Rabbinden bir yardım (ve zafer) gelecek olsa (münafıklar) mutlaka: “Biz (her ne kadar inkârcıların yanında yer almış gözüksek) de (aslında) sizinle beraberdik” derler (ve bu sözlerle sizi kandırmaya çalışırlar). Hâlbuki ki Allah, bütün yaratılmışların kalplerinden geçenleri en iyi bilen değil midir?
  4. Allah, elbette (gönülden) iman edenleri de bilir, (samimi olmayan) münafıkları da bilir.
  5. Ve İnkârcılar inananlara: “(Gelin) bizim (hayat) tarzımıza uyun, günahlarınızı üzerimize alalım!” derler. Hâlbuki onlar, (yanılttıkları kimselerin) hiçbir günahını yüklenemezler. Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar!
  6. Hiç kuşkusuz onlar, hem kendi yüklerini (günahlarını), hem de kendi yükleriyle beraber (inkârlarına ya da günah işlemelerine sebep oldukları) nice (kişilerin günah) yüklerini taşıyacaklardır. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz sorguya çekileceklerdir.

İlk bakışta bu iki ayet arasında tenakuz olduğu göze çarpabilir. Çünkü 12. ayette “onlar başkalarının günahını yüklenemezler”, 13. ayette ise “onlar kendi yükleriyle birlikte başkalarının yüklerini de yüklenecekler” manasına gelen ifadeler bulunmaktadır. Elbette ki herkes yaptığının cezasını çekecek ve kimse bir başkasına herhangi bir sorumluluk transfer edemeyecektir. “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. (Günah) yükü ağır gelen kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, bu, onun yakın akrabası dahi olsa kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez…” (Fâtır 35/18) Ancak eğer kişi işlediği günahı başkalarına sirayet ettirirse ve başkalarını da aynı günahı işlemeye zorlar ya da teşvik ederse veya insanların günah işlemesine sebep olacak eylemler ortaya koyarsa işte o zaman vesile olduğu günahların sorumluluğunu taşıyacak ve bunun da bedelini de ödeyecektir. “… Kim bir kötülüğe aracılık ederse, kendisi için ondan bir pay/vebal vardır…” (Nisa 4/85) 

  1. Andolsun ki, biz, Nuh’u kavmine (nebi olarak) gönderdik. Bin seneden elli yıl eksik (dokuz yüz elli yıl) onların içlerinde kaldı. Sonunda (onlar yola gelmeyip) zalimliklerini sürdürmeye devam ederken, tufan kendilerini yakalayıverdi.
  2. Biz de onu (Nuh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık.
  3. İbrahim’i de (nebi olarak) gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin ve O’na karşı gelmekten sakının! Eğer bilirseniz, böyle yapmanız sizin için daha hayırlıdır.”
  4. “Sizler Allah’tan başka birtakım putlara da tapıyor, düzmece iddialar ortaya atıyorsunuz. Allah’tan başka taptığınız putlar size rızık veremezler. Rızkınızı Allah katında arayınız ve O’na kulluk ediniz, O’na şükrediniz. Çünkü sonunda siz O’na döndürüleceksiniz.”
  5. “Eğer siz (resulümü) yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de (resullerimi) yalanlamışlardı (fakat onların yalanlamaları bana değil onlara kaybettirmişti). (Şunu bilin ki;) Resulün görevi apaçık tebliğden başka bir şey değildir.”
  6. Peki, onlar, Allah’ın (varlıkları) yaratmaya nasıl başladığını, sonra onu nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Hiç şüphe yok ki bu, Allah’a göre kolaydır.

“Yubdiu” fiiliyle ifade edilen “Allah’ın varlıkları yaratmaya başlaması” Allah’ın varlık âlemindeki eşyayı ve mevcudatı benzersiz ve modelsiz bir şekilde yoktan var etmesi demektir. Örneğin; insanın modelsiz ve benzersiz bir şekilde olduğu gibi yani onun yüzünün, göz renginin, parmak izlerinin, sesinin, ses tonunun, burnunun, kulaklarının, kollarının, ayaklarının, hatta saç yapısının yaratılmasıdır.

“Yaratmayı tekrarlamak” ifadesi, iki ayrı anlama gelebilir. Birincisi; kâinattaki yaratma olayının aralıksız devam etmesi. Yani belli surette yaratılan canlıların sürekli üremesi, hayatlarının sona ermesi, yerlerine başkalarının yaratılması, yeniden üreme süreci ve bu sürecin devam etmesidir. Örneğin; bir insanın suretinin ana hatları, yani vücudundaki aza ve organları bir kalıp ve model olarak devam eder. Aynı durum diğer canlılar için de geçerlidir. İşte bu, hayatın tekrar etmesidir ki bir sonraki ayette de görüleceği gibi buna “inşa” denmektedir.   İkincisi ise; öldükten sonra insanların yeniden dirilmesi ve yeni bir hayatın başlamasıdır. Ancak, ayette geçen: “Yaratmayı nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı?” ifadesi, öldükten sonra dirilme işini henüz yaşamamış olan insanlara hitap olduğu için birinci yorum daha doğru olur. İster yeniden dirilme inancını desteklemek için olsun, isterse yaratma ve yaratılanlarda hayatı devam ettirme eylemi için kullanılmış olsun, burada verilmek istenen mesaj, bir Yaratıcının varlığının ve büyüklüğünün anlaşılmasıdır.

  1. Onlara de ki: “Yeryüzünde geziniz de Allah’ın canlıları ilk kez nasıl yarattığını görünüz.” Allah bu yaratma işlemini ilerde bir kere daha tekrarlayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter.
  2. (Allah,) dilediğine (yaptıkları yüzünden) azap eder, dilediğine de (yaşadıklarına bakarak) merhamet eder. (Hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz.
  3. Siz ne yerde ne de gökte (Allah’ı) aciz bırakacak değilsiniz (O’nun yapacaklarına engel olamazsınız). Ayrıca, kendinize O’ndan başka ne bir dost bulabilirsiniz ne de bir yardımcı!
  4. Allah’ın ayetlerini (yalanlayan) ve (diriliş gününde) O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için acıklı bir azap vardır.
  5. Kavminin (İbrahim’e) cevabı: “Onu öldürün veya onu (ateşte) yakın!” demekten başka bir şey olmadı. (Kavmi onu tam yakacaktı ki) Allah da onu ateşten kurtardı. İşte bunda inanacak bir toplum için ibretler vardır. Bkz. 21/68 ve dipnotu.
  6. (İbrahim onlara) dedi ki: “Sizler dünya hayatında birbirinizin hatırı için Allah’tan başka putları da ilah edindiniz. Ama ilerde kıyamet günü birbirinizi tanımazlıktan gelecek, birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennem olacak ve orada size yardım edecek kimseler bulamayacaksınız.” Bkz. 3/28, 4/139, 144, 5/51, 57, 9/23, 19/81, 58/22, 60/1
  7. Bunun üzerine (önce yeğeni) Lût, ona (İbrahim’e) iman etti. Ve İbrahim dedi ki: “Ben, Rabbime hicret ediyorum. Hiç kuşkusuz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Hz. Lût, İbrahim peygamberin kardeşinin oğludur. Hz. İbrahim, amcasının kızı ve aynı zamanda karısı olan Sâre ve yeğeni Hz. Lût ile birlikte önce Harran’a, oradan da Şam’a hicret edip Filistin’e yerleştiği ve Hz. Lût’un da Sodom’a hicret ettiği rivayet edilmektedir.

Hz. İbrahim’in “Ben, Rabbime hicret ediyorum.” demesi, rahat yaşamak ve menfaat elde etmek için herhangi bir bölgeye yerleşmek yahut ticari amaç gütmek için değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun Tevhid dinine hizmet etmek için her şeyiyle Rabbine yöneldiği anlamına geliyor.

  1. Biz ona (oğlu İsmail’den sonra) İshak’ı da Yakup’u da bahşettik. Onun soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Dünyada ona mükâfatını da verdik. Şüphesiz o, ahirette de iyi kimselerden olacaktır. Bkz. 2/130, 19/49, 21/7

Ayette de ifade buyrulduğu gibi Hz. İbrahim’in soyundan gelen pek çok peygamber bulunmaktadır. İki oğlu, Hz. İsmail ve İshak peygamberdir. Kardeşi Harran’ın oğlu yeğeni Hz. Lût peygamberdir. Torunları İshak’ın oğlu Hz. Yakup, Yakup’un oğlu Hz. Yusuf peygamberdir.

“Kitap verdik” ifadesi, Hz. İbrahim’den sonra gelen Tevrât, İncil ve Kur’an gibi kitapları işaret etmektedir.

  1. Lût’u da (halkına nebi olarak) gönderdik. Onlara dedi ki: “Gerçekten siz, sizden önce geçen milletlerden hiç kimsenin yapmadığı pek iğrenç bir şey yapıyorsunuz.”

Hz. İbrahim’in yeğeni olan Hz. Lût, İbrahim Peygamberle aynı dönemde yaşamış olup Hz. İbrahim’e komşu olan Sodom halkına elçi olarak gönderilmiştir. Kızıldeniz’in kuzeyinde yaşayan bu kavim, Kuran’da da belirtildiği gibi, o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir iğrençliği, eşcinselliği uyguluyordu. Hz. Lût, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ona karşı çıktılar, onun peygamberliğini ve getirdiği öğretileri kabul etmediler ve sapıklıklarına devam ettiler. Bunun sonucunda da Kur’an’ın pek çok yerinde görüldüğü gibi Lût kavmi korkunç bir felaketle helâk edildi.

  1. “Siz hâlâ (kadınları bırakıp) erkeklere yanaşacak, (neslin çoğalma) yol(unu) kesecek ve üstelik bu çirkinliği kamuya açık yerlerde güpegündüz guruplar halinde yapacaksınız öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize!” demekten başka bir şey olmadı.
  2. Lût: “Ey Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et!” dedi.
  3. (Bu arada insan suretinde birer melek olarak gönderdiğimiz) elçilerimiz, İbrahim’e (oğlu İshak ve torunu Yakup’u) müjdelemek üzere geldiklerinde: “Biz, (Lût’un getirdiklerine karşı çıkan) bu memleket halkını helâk edeceğiz, çünkü onlar zulüm, haksızlık ve fuhuşta gerçekten çok ileri gitmişlerdir” dediler.
  4. İbrahim: “Ama orada Lût var” deyince, elçiler şöyle dediler: “Biz orada kimlerin olduğunu elbette ki çok iyi biliyoruz. Lût’u ve yakınlarını (Allah’ın emriyle) kurtaracağız. Yalnız karısı orada kalarak azaba çarpılanlardan olacaktır.” Bkz. 26/171

Bilindiği üzere, Hz. Lût’un karısı, Hz. Nuh’un karısı gibi kocasına ihanet ederek, kötü ve iğrenç alışkanlıkları olan Lût kavminden yana tavırlar sergilemişti. “Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısıyla Lût’un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun nikahı altında iken onlara ihanet etmişlerdi de iki peygamber Allah’tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: ‘Cehenneme girenlerle beraber siz de girin’ denildi.” (Tahrîm 66/10)

  1. Elçilerimiz Lût’a geldiklerinde, Lût, onlar yüzünden tasalandı ve onlar(ın kimlikleri konusunda) çaresizlik içine düştü. Elçiler ona: “Korkma, endişe etme! Biz, karının dışında seni ve aileni kurtaracağız. Karın, geride kalıp helâk olanlardan olacaktır.”
  2. “Haberin olsun ki, biz bu kasaba halkı üzerine, yaptıkları çok çirkin ahlâksızlıktan dolayı gökten azap indireceğiz” dediler.
  3. Andolsun ki Biz, aklını işletecek bir toplum için o (helak ettiğimiz) memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık.

Saffat suresi 37/137-138 ayetlerinde de zikredilen ibret alınacak yer, Kuzeydoğusunda Sodom ve Medyen bulunan Ölü Deniz’in (Lût Gölü’nün) kıyısını izleyerek kuzeye, Suriye’ye doğru uzanan Kuzey Hicaz’daki bir yolun etrafındaki harabelerdir. Bu yolun varlığı Amerikan Doğu Araştırmaları Okulu (New Haven, Connecticut) tarafından yayımlanan hava fotoğraflarıyla da doğrulanmıştır.

  1. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (nebi olarak) gönderdik. Şuayb: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Ahiret günü(nün mükâfatına) umut bağlayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!” dedi. Bkz. 7/85-92, 11/84
  2. Kavmi, onu yalanladı (zulüm ve taşkınlıklarına devam etti). Bunun üzerine kendilerini şiddetli bir sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar (öldüler).
  3. Ad ve Semûd (kavimleri)ni de (yaptıkları yüzünden) helâk ettik. Bunu vaktiyle oturdukları evlerin yıkıntıları size açıkça göstermektedir. Şeytan onlara işledikleri kötülükleri güzel göstererek kendilerini yoldan çıkardı. Hâlbuki onlar (gerçeği görebilecek kadar) aklı fikri yerinde, gözü açık kimselerdi.

Hz. Hud’un gönderildiği Âd kavmi, Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapıyor, zayıf ve kimsesizlere ağır zulümler yapıyorlardı. Zevklerinin tatmini için insanları yüksek binaların üzerinden aşağı atarak eğleniyorlardı. Elli seneden fazla bir zaman Hz. Hud, bu azgın kavmi imana ve insanca yaşamaya çağırdı. İman etmeye yanaşmadıkları gibi azgınlıklarına da devam ettiler. Bunun üzerine şiddetli bir rüzgârla helak oldular. 

Hz. Salih’in gönderildiği Samud Kavmi de aynı Âd Kavmi gibi Allah’ın uyarılarını dikkate almamış, zulüm ve taşkınlıklarına devam etmiş ve bunun sonucunda da helak olmuştur. Ayette bahsedilen Âd ve Semud Kavimleriyle ilgili, bugün, birçok arkeolojik bulguya rastlanmaktadır.

  1. Karun’u, Firavunu ve Hâman’ı da (yaptıkları yüzünden helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.
  2. Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. (Yaptıkları yüzünden) onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmetmiyordu, fakat onlar (yaptıkları kötülüklerle) kendilerine zulmediyordu. Bkz. 3/117, 9/70, 10/44 ve dipnotu 16/33, 29/40

Hz. Lût’un kavmi üzerlerine taş yağdırılarak, Âd kavmi şiddetli kasırga ile, Semûd kavmi korkunç bir ses ve gök gürültüsüyle, Kârun ve toplumu yerin dibine geçirilerek, Nuh ve Firavun’un kavimleri ise suda boğularak helâk edilmiştir.

  1. Allah’tan başka (varlıkları ve güçleri) dost/sığınacak tanrı edinenlerin durumu, kendisine (ağdan) bir ev edinen örümceğe benzer. Hâlbuki evlerin en çürüğü örümcek ağıdır. Keşke bunu bilselerdi!
  2. Şüphesiz Allah, onların Kendisinden başka hangi varlıkları tanrılaştırıp yalvardıklarını elbette çok iyi bilir. Hiç kuşkusuz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
  3. İşte biz, bu misalleri insanlar için (ibret alsınlar diye) getiriyoruz. Onların anlamını ancak ibret almasını bilenler kavrayabilir.

Kureyş’in ekâbir (!) takımı, “Muhammed’in Rabbi, gönderdiği kitapta sinekten, inekten, çiçekten, böcekten, örümcekten bahsediyor” diyerek Müslümanlarla alay ediyordu. Oysa ibret almasını bilenler için bu örnekler çok büyük manalar taşımaktadır. Varlık âlemini kudretiyle yöneten Allah’ın dostluğu ve yardımı dururken, insanın, kendisi gibi dünyada fani olan varlıklara sırtını dayaması, onlardan medet umması, onları Allah’a ulaşmak için aracı olarak kullanması yuvaların en zayıfı olan örümcek yuvasına sığınmaya teşbih ediliyor ki bu benzetme her kesimden insanın çok rahat anlayabileceği seviyededir. 

  1. Allah gökleri ve yeri, hak ve hikmetle, gerçek bir gaye için yarattı. Elbette bunda iman edecek kimseler için alınacak bir ders vardır.
  2. (Ey Resul!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da ikame et! Çünkü namaz (doğru ve bilinçli eda edildiği takdirde), insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. (Namazı ikame ederek) Allah’la hasbıhal etmek en büyük (buluşma)dır. Allah, (sadece namazda değil, her daim) yaptıklarınızı biliyor.

Bilinçli bir şekilde eda edilen namaz insanı her türlü kötülükten ve her çeşit hayasızlıktan alıkoyar. Çünkü namazda insan Allah’la buluşur, Onun huzur ve rahmet alanına girerek Ona kötülük ve hayasızlık yapmayacağına dair defalarca söz verir ve bu sözü günün belli aralıklarında tekrar eder. Böyle bir insanın sözüne ihanet etmesi ve Allah’ı dikkate almaması düşünülemez. Tabii ki namazı ikame eden kişi, kıldığı namazdan bir şey anlıyorsa ne dediğini ve ne istediğini biliyorsa, verdiği sözün farkında oluyorsa, namazı niyaza dönüştürecek bir ahitleşme ortaya koyuyorsa yani namazın hakkını veriyorsa bu namaz koruyucu olur.

Kıldığımız namazlar bizi kötülüklerden alıkoymuyor ve Allah’a yaklaştırmıyorsa, filmlerde rol icabı namaz kılanlardan ne farkımız kalır? Anlamadan ve derinliğini kavramadan kıldığımız namazla biz de sadece verilen rolü oynamış ve “âdet yerini bulsun” demiş olmuyor muyuz?

  1. Kitap ehli (Yahudi ve Hristiyanlar)la haksızlık ve taşkınlık etmedikleri müddetçe en güzel şekilde tartışın ve (onlara) deyin ki: “Bize indirilene inandığımız gibi size indirilmiş olana da inanıyoruz. Çünkü bizim ilahımız ile sizin ilahınız tek ve aynıdır ve biz (hepimiz) O’na teslim olmuşuz (siz de Müslümansınız, biz de Müslümanız).”

Yahudi ve Hıristiyanlarla dinî konuları tartışırken, dünyevi meseleleri mütalaa ederken, siyasi ve ticari mevzuları konuşurken kaba ve kırıcı davranmayı, nefreti körükleyecek ve düşmanlığın önünü açacak saygıdan uzak, incitici ve rencide edici tavır ve davranışlar sergilemeyi Allah yasaklıyor.

Burada “size indirilmiş olana da inanıyoruz” dan kastedilen, önceki vahiyler olgusuna ve o vahiylerin tahrif edilmemiş metinlerine inanmaktır. Yoksa Kur’an’da sıkça ifade edildiği gibi önceden vahyedilmiş kitapların asıl metinlerinin kapsamlı bir tahrifata uğramasının sonucu olan bugünkü şekillerine inanmak değil. Esas vurgulanmak istenen mesaj ayetin son cümlesi ile veriliyor ki o da “bir olan Allah’a teslim olmak yani Müslüman olmak ve Allah’ın birliği etrafında hayatı şekillendirmektir.”

  1. İşte biz sana böyle bir Kitap indirdik. Bundan dolayı kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Onlardan da ona iman edecek olanlar vardır. Hakkı inkâra şartlanmış olanlardan başkası bizim ayetlerimizi inkâr etmez. Bkz.2/121, 3/199
  2. (Ey Resul!) Sen Bundan önce herhangi bir ilahi kelamı okumuş ya da onu kendi elinle yazmış değildin. Şayet böyle olmasaydı (okumuş ya da yazmış olsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar (o Kur’an’ı başka yerden okudun ya da yazdın diye) şüpheye düşerlerdi. Bkz.7/158 ve “Ümmi” ifadesi ile ilgili dipnotu.
  3. Hayır, o (Kur’an, doğrudan Allah tarafından gönderilen), kendilerine ilim verilen (mü’min)lerin kalplerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak (inatçı ve bencil olan) zalimler inkâr eder.
  4. (İnkârcılar) dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım!” Bkz. 6/109, 10/20, 13/7 ve dipnotları.
  5. Kendilerine okunan (bu) Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman edecek bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.

“Kendilerine okunan (bu) Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” söylemi; “vahyin içeriği, ilahi kökeninden gelen şaşırtıcı kanıtları ve Kur’an ayetlerinin hadiselere ışık tutacak şekilde arka arkaya gelmesi senin elçiliğini kanıtlamaya yeterli olmuyor mu?” demektir. Bu ayet aynı zamanda Kur’an mucizesinin dışında Hz. Peygambere atfedilen uydurma mucizeleri de reddediyor. Ayrıca Hz. Peygamberin irtihalinden bin dört yüz sene geçtikten sonra Hz. Muhammed’e isnat edilen mucizelerin insanlığın hidayeti için nasıl bir katkısı olabilir? Olur olmaz mucizeler isnat ederek Hz. Peygamberi diğer peygamberlerle yarıştırmanın İslam’a ve Müslümanlara ne gibi bir faydası bulunabilir? Peygamberler hayattayken Allah’ın elçileri olduklarını kanıtlamak üzere Allah tarafından kendilerine mucize verilirdi. Bu mucizeler peygamberlerin büyüklüğünü değil düşmanların acizliğini ortaya koyacak Allah’ın fiilleriydi. Dolaysıyla peygamberleri mucizeleriyle yarıştırmak ve onlara mucizelerine göre büyüklük atfetmek hem şirktir hem de küfürdür.

  1. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter! O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya, işte hüsrana uğrayanlar onlardır!
  2. Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer önceden belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Fakat hiç farkında olmadıkları bir sırada elbette o (azap), ansızın kendilerine gelecektir.
  3. (Evet) senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Hâlbuki cehennem o inkârcıları kuşatıp durmaktadır.

Cehennemi sadece ahiretin azap yeri olarak düşünmemek gerekir. “Cehennemin inkârcıları kuşatması” daha dünyada iken azabın onlara yaklaşması demektir. Ve bu azabın illa da ateşten olması da gerekmiyor. Çok büyük servete sahip olmasına rağmen adam karısından, karısı kocasından çekmektedir. Evlatları kötü alışkanlıklarıyla, uyuşturucu belasıyla, kazandıklarını çarçur etmekle başlarına dert olmuştur. Bir gün çok iyi kazanmış, ertesi günü kaybetmiş, stresten sıkıntıdan şekeri tansiyonu fırlamış, kalp spazmı geçirmiş krize yakalanmıştır. Borsada bir günde milyonları vurmuş ama bir gecede batırmıştır ve psikolojik tedaviye başlamıştır. Çocukları çok pahalı ve meşhur okullarda okumuş ama iyi bir üniversiteye girememiştir, hava atamadığı ve caka satamadığı için kahrolmuştur. Yani daha cehenneme gitmeden cehennemin azabını dünyada iken çekmeye başlamıştır.

  1. (Ahiretteki cehennem azabına gelince;) o gün azap onları üstlerinden ve ayaklarının altından kaplayacak. Ve Allah onlara: “Yaptıklarınızı tadın bakalım!” diyecek. Bkz. 7/41, 21/39, 39/16
  2. Ey inanmış kullarım! Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde (Allah’ın istediği şekilde yaşamak için) güven içinde olacağınız yere gidip yalnız bana kulluk ediniz. Bkz. 39/10

Bu ayet, hicreti önermektedir. İnsan Allah’a kulluk etmek ve faydalı eylemler üretmek için yaratılmıştır. Eğer bulunduğu yerde ya da yaşadığı ortamda bunları icra edemiyorsa, icra edeceği bir yer bulmalı ve oraya göçerek yaratılış gayesine matuf çalışmalar ortaya koymalıdır. Bir sonraki ayette, “her canlının ölümlü bir varlık olduğu ve öldükten sonra Allah’a döndürüleceği” anlatılarak, insanın yaşadıklarını gözden geçirmesi ve hayatına çeki düzen vermesi istenmektedir.

  1. Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. Bkz. 3/185 dipnot, 21/35
  2. İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanları, içinde ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz. Katma değer üretenlerin ödülü ne güzeldir!
  3. Onlar zorluklara karşı direnirler ve yalnızca Rablerine güvenip dayanırlar.
  4. (Bilmediğiniz ve görmediğiniz) nice canlılar vardır ki, hiçbir geçim endişesi taşımaz. Onların da sizin de rızkınızı Allah sağlar. O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir. Bkz. 11/6 

Bu ayete tanık olduktan sonra, insanların hakkına tecavüz ederek, fakiri ve yoksulu görmezden gelerek yedi neslini bakacak kadar servet biriktirenlere sormak lazım; “sizler hangi hakla ve cesaretle rızık verme yetkisini Allah’ın elinden almaya kalkıyorsunuz? Sizin servet bırakmak için çırpınıp durduğunuz neslinize eğer Allah rızık takdir etmemişse bıraktığınız miras onların elinden çıkıp gidecektir. Çünkü 62. ayette de görüldüğü gibi kime ne kadar rızık verileceğine siz değil Allah karar verecektir. Size rızık veren Allah, unutmayın ki onlara da az ya da çok rızık verecektir. Sizin çok miras bırakmanızla Allah onlara çok rızık verecek değildir. Size düşen Allah’ın verdiklerinden vermek, fakirin, yoksulun ve ihtiyaç sahibinin hakkını teslim etmektir.”

  1. Andolsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim sundu?” diye soracak olursan mutlaka: “Allah” diyecekler. O halde nasıl (Allah’ın yanı sıra birtakım uydurma ilâhlara boyun eğerek Hak’tan) döndürülüyorlar?
  2. Allah, (hikmetine binaen) kullarından dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
  3. Andolsun, eğer onlara: “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olursan, mutlaka: “Allah” diyecekler. (Sen de) de ki: “Bütün övgüler Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanıp da bu apaçık gerçeği anlamaya yanaşmazlar.
  4. Bu dünya hayatı oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ebedî ahiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bilselerdi.

Kişi dünya hayatının geçici ve oyuncak olduğunu, gerçek ve kalıcı hayatın ölümle başladığını bildiği halde yatırımını sadece dünyaya yapıyor ve ölümden korkuyorsa tümden cahildir. Yapılması gereken dünya-ahiret dengesini sağlayarak ölümden sonraki hayata hazırlanmaktır. Korkulması gerekense ölüm değil, yapılan kötülüklerin hesabının öldükten sonra verilecek olmasıdır. O halde hesabını veremeyeceğimiz işlere kalkışmayalım ve altından kalkamayacağımız kötülüklere bulaşmayalım. Unutmayalım ki; ölümden sonraki hayatımız, dünyada yaptıklarımızla şekillenecektir.

  1. Gemiye bindikleri (ve bir tehlike ile karşılaştıkları) zaman, içten bir inançla yalnız Allah’a yalvarıp yakarırlar. Fakat Allah onları kurtarıp karaya çıkardığında, bir bakmışsın bazı hayali güçleri O’na ortak koşuyorlar.
  2. Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etsinler ve bir süre daha faydalansınlar bakalım! (Yaptıkları yüzünden başlarına gelecekleri) ileride anlayacaklar!
  3. Görmüyorlar mı ki, çevrelerindeki insanlar her tür saldırıya açık olmanın tedirginliğini yaşarken, Biz onların yurtlarını (Mekke’yi) güvenilir kıldık! Yine de onlar, batıla inanıp Allah’ın nimetlerine nankörlük mü ediyorlar?
  4. Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine Hak gelmişken onu yalan sayandan daha zalim kim olabilir? (Bu şekilde) hakikati inkâr edenler için cehennem (en uygun) yer değil mi?
  5. Ama bizim uğrumuzda üstün gayret gösterenleri, elbette bize varan yollara eriştireceğiz. Allah, kuşkusuz, iyi ve güzel davrananlarla beraberdir.