39 – Zümer

Zümer suresi, Mekke döneminde inmiş olup 75 ayettir. Sure adını, 71. ve 73. ayetlerde geçen ve “Zümreler/gruplar” anlamına gelen “Zümer” kelimesinden almıştır.

Allah tarafından indirilen Kur’an’ın dinî konuları ihtiva eden bir kitap olduğunun anlatıldığı sûrede Hz. Peygamberin şahsında bütün insanlara sadece Allah’a kulluk etmeleri emrediliyor ve kendilerini Allah’a yaklaştırır ümidiyle başka varlıkları araya sokanların inkârcı durumuna düşecekleri ifade ediliyor. İman konusunda kararsız insanların bir belâ ve sıkıntıyla karşılaşınca rablerine yalvardığı, fakat sıkıntısı giderilince tevhid inancından saparak başkalarını da yoldan çıkardığı anlatılıyor. Kur’an’ın çelişkilerden uzak, kendi içinde tutarlı, anlaşılmasını kolaylaştırmak amacıyla tekrarlar içeren bir kitap olduğu ve düşünüp öğüt almak isteyenler için her türlü misali ihtiva ettiği bildiriliyor. Âhiret için bir işaret olan uykunun bir nevi ölüm hali sayıldığı, bu sırada eceli gelenlerin ölümü gerçekleştirilirken diğerlerinin ölümünün kendileri için belirlenmiş bir vakte kadar ertelendiği belirtiliyor. Kötü davranışları yüzünden kendilerine yazık eden insanların Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeleri gerektiği ve Allah’ın bütün günahları affedebileceği vurgulanıyor. Her şeyin yaratıcısının ve yöneticisinin, bütün kâinatın hâkimi ve mâliki olan Allah olduğu ifade ediliyor ve Kur’an’ın her yerinde sık sık vurgulandığı gibi burada da şirkin her çeşidinden kaçınmanın gerekliliği üzerine duruluyor.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

  1. (Bu) Kitab’ın indirilmesi, mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibi Allah (tarafın)dandır. Bkz. 26/192, 41/42
  2. (Ey Resul!) Şüphe yok ki biz, o Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk et!
  3. İyi biliniz ki, her türlü şirk ve dünyevi maksattan uzak iman ve itaat yalnız Allah’a mahsustur. O’ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: “Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah yalancılığı, nankörlüğü ve inkârcılığı tabiat haline getirenleri asla doğru yola yöneltmez.

Ayetteki “bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar” söylemi, sadece putlaştırılmış kişilere değil aynı zamanda onlardan hayatta olmayan kişilerin mezarlarından, türbelerinden medet ummayı da kapsamaktadır. Bütün bu uygulamalar, kişinin kendisi ile Allah arasında “aracılık” umuduna dayandığı için Allah tarafından şiddetle reddediliyor.

Aracılık düşüncesi; “biz âciz ve günahkâr kullarız, Allah’ın huzuruna doğrudan çıkmaya çekiniyoruz, O’na bizden daha yakın olanlar aracılığıyla ulaşmak istiyoruz” mantığıyla oluşmaktadır. Oysa Allah, durumu, düşüncesi ne olursa olsun bütün insanlara eşit mesafede yakındır. Yeter ki kişi Allah’a inansın, güvensin, teslim olsun, kötülük yapmayacağına kararlı olduğunu göstersin. Allah’a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlık, en büyük kötülük O’na aracı ile ulaşmaya çalışmaktır.

  1. Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından (elbette ki) dilediğini seçerdi. O, bundan uzaktır, yücedir. O, birdir ve her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan Allah’tır. Bkz. 43/81
  2. O, gökleri ve yeri bir hikmete ve hakikate göre yaratmıştır. (O,) Geceyi gündüzün üstüne sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor (her birini uzatıp kısaltıyor). O, güneşi ve ayı da emri altına almıştır (ve insanların hizmetine sunmuştur). Her biri (O’nun tarafından) belirlenen bir süre içinde (uzay boşluğunda) akıp gitmektedir. İyi bilin ki; O, mutlak galiptir, çok bağışlayandır. Bkz. 13/2, 31/29, 35/13, 36/38 ve dipnotu
  3. O, sizi bir tek canlıdan yarattı. Sonra ondan (onun yaratıldığı maddeden) aynı tür ve mahiyette eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak deve, inek, koyun, keçi gibi) sekiz çift yarattı. O, sizi annelerinizin rahimlerinde, üç katman karanlığın içinde (nutfeden başlayıp), çeşitli safhalardan geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk yalnız O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz? Bkz. 22/5 ve dipnotu, 23/12-14

“O sizi bir tek canlıdan yarattı” ifadesi, Âdem olsun, eşi (Havva) olsun her ikisinin de aynı cevherden, aynı özden yaratıldığını göstermektedir. Kur’an’ın pek çok yerinde insanın yaratılışının su ve toprak karışımı olan çamurdan olduğu açıkça ifade edilmektedir. Burada da “tek bir canlıdan” diyerek aynı özden yaratılma gerçeğine atıf yapılmıştır. Ayrıca Havva’nın Âdem’in sol kaburga kemiğinden yaratıldığına dair söylenenlerin tamamı da uydurmadır.

“Üç katman karanlığın içinde” ifadesi, insanın anne rahmindeki aşamalarından habersiz olan bir toplum için Kur’an’ın bir mucizesidir. Ana rahminde oluşan ceninin üç kat, üç tabaka içinde korunduğu bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. “Üç karanlık”, karın, döl yatağı ve çocuk kesesidir. “Çeşitli safhalar” ise, meninin ana rahmine düşmesinden çocuk olup dünyaya gelinceye kadar rahim içinde alaka, mudga (et parçası) ve cenin gibi geçirdiği safhaları anlatmaktadır. Bu safhalar Hac suresi 22/5 ayetinde geniş şekilde ele alınmıştır.

  1. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki Allah’ın siz(in iman etmeniz)e ihtiyacı yoktur. Fakat O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz (vazifenizi yerine getirirseniz) O’nu memnun edersiniz. Hiçbir günahkâr, diğerinin günahını yüklenecek değildir. Sonra (ne kadar yaşarsanız yaşayın eninde sonunda) tümünüz Rabbinize döneceksiniz ve o zaman (hayatta iken) yaptıklarınızı size gösterecektir. Şüphesiz O, (insanların) kalplerinde olan (gizli niyet ve düşünceler)i de hakkıyla bilendir.
  2. İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’ndan yardım ister. Fakat O’nun rahmetiyle bir nimete kavuşunca da O’na önceden yalvarıp yakardığını unutur. Ve O’nun yolundan (kendisini) saptırması için Allah’tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yükle(yerek “bizi onlar kurtardı” de)r. (Ey Resul! Böyle kimseye) de ki: “Sen küfrünle/nankörlüğünle az bir süre oyalanıp geçin! Çünkü sen cehennemliklerdensin.” Bkz. 3/191, 4/103, 10/12, 17/67

İşte bu ayet bugünün modern müşriklerini ele alıyor. Hangi kimlikle olursa olsun, Allah’ın rahmetinin tecellisini birilerine bağlamak ve bu yolla birilerini kutsayarak aracı durumuna getirmek ve bazı olağanüstü durumları onlar üzerinden değerlendirmek şirkin en âlâsıdır. 3. ayetle bağlantı kurulduğunda işin vahametini anlamak daha da kolay olacaktır. “Evet, aslında bize yardım eden Allah’tır ama filan kesin sayesinde yardım etmiştir” gibi düşünmek şirktir. “Allah’tan isteyecek yüzüm olmadığı için falan zâtın aracılığıyla istedim ama isteğim karşılık buldu. Kaç yıldır bekliyordum filan türbeye gittikten sonra isteğim yerine geldi…” gibi ifadeler tamamen şirkin kendisidir, müşrik Arapların yaptığının doğrudan aynısıdır. Onlar da “putlarımız bizi Allah’a yaklaştırıyor, isteklerimizin yerine gelmesine aracılık ediyor” diyorlardı.

  1. Yoksa o (sadece sıkıntılı zamanlarında dua eden kimse), gece vakitlerinde (namazda) secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahireti dikkate alarak Rabbinin rahmetini dileyen kimse gibi olur mu? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu sadece derin düşünebilen akıl sahipleri bunu anlayabilir.”
  2. (Ey Resul!) De ki: “(Allah şöyle buyuruyor:) Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Bu dünyada iyi şeyler için gayret edenleri güzel bir son beklemektedir. Allah’ın arzı geniştir. Elbette ki sıkıntılara göğüs gerenlere mükâfatları hesapsızca verilecektir!” Bkz. 29/56 ve dipnotu.
  3. De ki: “Ben her türlü şirk ve dünyevi maksattan uzak, içten bir inançla yalnızca O’na kulluk etmekle emrolundum.”
  4. “Ve ben, Müslümanların öncüsü olmakla emrolundum.”
  5. De ki: “Eğer Rabbime karşı gelirsem, şüphesiz ben, büyük bir günün azabından korkarım.”
  6. De ki: “Ben her türlü şirk ve dünyevi maksattan uzak iman ve itaatle sadece O’na kulluk ederim.”
  7. (Ey müşrikler:) “Siz de Allah’tan başka dilediğiniz şeylere kulluk edin!” De ki: “Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve yakınlarını hüsrana uğratanlardır. İyi bilin ki; apaçık hüsran işte budur.”
  8. Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (kızgın) tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını (suç işlememeleri için) bununla tehdit edip korkutuyor. “Ey kullarım! O halde, Bana karşı sorumluluk bilinciyle Benim istediğim şekilde yaşayın!” Bkz. 29/55

17-18. Tağûta (şeytâni güçlere) kulluktan uzak durup gönülden Allah’a yönelenlere bir müjde vardır. (Ey Resul!) O halde sözü dinleyip sonra da en güzelini tatbik eden kullarıma bu müjdeyi ver! İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.

“Sözü dinleyip sonra da en güzelini tatbik eden” söylemi, her dinî yükümlülüğü vahiyle uzlaştırarak kendi akılları ışığında değerlendiren ve bu değerlendirme sonucunda akıllarının mümkün gördüklerini kabul edip görmediklerini reddeden kişileri tasvir etmektedir. Ayrıca bu cümleden anlıyoruz ki; insan her sözü mutlaka dinlemeli ve dinledikten sonra aklını kullanarak en doğrusuna ve en güzeline karar vermeli. Ve bu kararı verirken de aynı surenin 23. ayetini dikkate almalıdır!

Arapça bir terim olan “Tağût” kelimesi tekil ve çoğul, dişi ve erkek için kullanılan bir cins isimdir. Mastarı “tuğyân” olup, “isyan etmek, haddi aşmak, azgınlık ve sapkınlık” gibi anlamlara gelmektedir. “Tâğût”, insanları azdırmak yoluyla inkâr ve isyana iterek Allah’tan uzaklaştıran, günaha ve kötülüğe sürükleyerek doğru yoldan koparan ve birer mâbud gibi değer verilip peşinden gidilen şeylere verilen genel isimdir.

  1. Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş olan kimseyle (kendisine Cennet müjdelenen) kimse bir olur mu? Şimdi, ateş (örtüleri) içinde kal(maya karar vermiş ol)an kimseyi sen mi kurtaracaksın?
  2. Fakat Rabbine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Allah’ın vaadidir bu. Allah, vaadinden asla dönmez.
  3. Allah’ın, gökten su indirip onu yerdeki kaynaklara yerleştirdiğini, sonra onunla çeşitli renklerde ekinler yetiştirdiğini görmüyor musun? Sonra ekin kurur; onu sararmış görürsün. Sonra Allah onu bir çöpe dönüştürür. Şüphesiz bunlarda aklını işletenler için bir öğüt/ibret vardır. Bkz. 10/24, 18/45, 57/20

Allah’ın gökten yeryüzüne indirdiği su, yeryüzünden yani denizlerden buharlaşarak yağmur haline gelen sudur. Denizlerden buharlaşarak yağmura dönüşen su bulutlar ve rüzgârlar vasıtasıyla deniz olmayan yerlere ulaştırılır. Bu şekilde tekrar temizlenmiş olarak yeryüzüne inen suyun üçte ikisi dereler, nehirler ve ırmaklar vasıtasıyla geldikleri yere (denizlere) geri döner. Kalan kısmı ise göl ve akarsular vasıtasıyla yeraltı kaynaklarına sızar. Bu işlemin detayını bilmeye gerek yok, sadece rüzgârlar ve bulutlar vasıtasıyla suyun farklı bölgelere naklini düşünmek Allah’ın kudretini anlamaya yeter de artar bile. Ama bunu anlamak için samimiyetle tefekkür etmek şarttır.

  1. Allah kimin kalbini (iyi niyetinden dolayı) İslam’a açmışsa o, Rabbinden gelen bir nur üzere olmaz mı? Yazıklar olsun kalpleri Allah’ı hatırlayıp anmaya karşı kaskatı kesilmiş talihsizlere! Böyleleri, açık bir sapıklık içindedirler. Bkz. 6/122, 57/19
  2. Allah, sözün en güzelini; ayetleri birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerini saygı ile tazim edenlerin derileri onu okuyup dinlerken ürperir. Sonra bedenleri ve kalpleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar. İşte bu (Kitap), Allah’ın dileyeni kendisiyle doğru yola ilettiği kimse için hidayet rehberidir. Ama Allah kimi (kötü niyetinden ve eyleminden dolayı) sapıklıkta bırakırsa artık, ona doğru yolu gösteren bulunmaz. Bkz. 4/88 ve dipnot, 6/39, 8/2-4, 13/33, 25/73, 42/46

Kur’an’daki ayetlerin birbirine benzemesi ve ifade ettiği manaların aynı yakınlıkta olması ve hatta aynı kelimelerden oluşan ve aynı anlamı içeren ayetlerin tekrarlanması, verilen direktifin ehemmiyetiyle alakalıdır. Kur’an’a bir düşünce tarzı olarak değil, bir yaşama biçimi olarak bakarsak birbirine yakın olan ayetlerin neyi anlatmak istediğini daha iyi anlarız. Ayrıca Kur’an’da aynı hadisenin değişik yerlerde farklı üslupla karakterize edilmesi, 27. âyette görüldüğü gibi gerek zihin ve fikirlerin o hadiseye motivasyonu, gerekse kıssaların anlatıldığı yerlerdeki espri ve ana temanın yakalanması bakımından da son derece önemlidir.

“Kur’an, Allah’ın dileyeni kendisiyle doğru yola ilettiği kimse için hidayet rehberidir” ifadesi, hem doğru yolu tercih etmenin insanın kendi özgür iradesiyle olduğunu hem de Kur’an’ın rehberlik etmesi için insanın doğru yolu bulmakta ve o yolun yolcusu olmakta kararlı olması gerektiğini göstermektedir. Allah, insanın iradesinin tecellisine göre karşılık vererek, doğru yolu tercih edeni doğru yola iletir, sapkınlığı tercih edeni de sapıklıkta bırakır. Yani hidayet de dalalet de tamamen insanın kendi sorumluluğundadır.

  1. Kıyamet gününde (elleri bağlı olduğu için) azabın şiddetinden kendisini yüzüyle korumaya çalışan kimse, güven içinde olan kimse gibi olur mu? Ve (o gün,) zalimlere: “Kazandıklarınızın karşılığını tadın (bakalım)!” denecektir.
  2. Onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar, bu yüzden farkına varamadıkları bir yerden kendilerine azap geliverdi.
  3. Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti ve aşağılanmayı tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke (bunu) bilselerdi!
  4. Andolsun ki, düşünüp akıllarını başlarına alsınlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlar için temsil ve kıssalar yoluyla her türlü dolaylı anlatım tarzını kullanarak deliller sunduk, her türden örnekler verdik.
  5. Biz onu, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar (ve anlamakta zorluk çekmesinler) diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur’an olarak indirdik.
  6. Allah, (birkaç ilaha kulluk edenle sadece Allah’a kulluk eden kimse için) birbiriyle çekişen ve ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu bir olur mu? (Hayır,) bütün övgüler (yalnız) Allah’a mahsustur fakat çoğu bunu bilmez (ve anlamaya çalışmaz).

İlk bakışta bu örnek bazılarına biraz basit gibi gelebilir ama Kur’an’ın ilk muhatapları olan ve fertlerin pek çoğunu kölelerin oluşturduğu müşriklere ve bedevi toplumuna elbette ki onların anlayacağı dilden ve günlük yaşamlarından örnekler vermek gerekirdi. Bu anlamda köle örneği verilebilecek en etkili örnektir. Zira birçok efendisi olan köleye efendilerinden her birinin farklı bir iş koşması halinde köle başarılı olamayacak ve işler karışacaktır. Ama tek efendisi olan köle tek ağızdan emir alacağı için işini düzenli yapacaktır. Bu örnekte olduğu gibi eğer birden fazla ilah olsaydı, varlık âleminin düzeni bozulacaktı. “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle göklerin ve yerin düzeni bozulurdu… (Enbiya 21/22)

  1. (Ey Muhammed!) Şüphesiz sen ölümü tadacaksın ve şüphesiz onlar da ölüp gidecek:
  2. Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda (toplanarak) muhakeme edileceksiniz.
  3. Allah hakkında yalan uyduran ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Cehennemde inkârcılara yetecek kadar yer yok mudur (zannediyorlar)?
  4. (Allah’tan) doğruyu getiren (resul) ve onu (gereği gibi) doğrulayanlara gelince; işte onlar Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlardır.
  5. Rableri katında dileyecekleri her şey onlarındır. İşte bu, iyilik yapanların ödülüdür.
  6. Çünkü Allah, (onların geçmişte) yaptığı kötülükleri örter ve onları (hayatta iken) yaptıkları en güzel şeylere göre ödüllendirir.

Allah sınırsız lütuf sahibi olduğu için insanların ufak tefek kusurlarını bağışlar ve onların rahmetten mahrum kalmasını istemez. Yapılan iyiliklerin kat kat artırılarak kötülükleri örtmesi, tevbe kapısının sürekli açık tutulması, Allah’ın dualara icabet etmesi, yakarışlara mukabelede bulunması bundandır. İnananların yaptıklarının en güzellerine göre ödüllendirilmesi, Allah’ın rahmetinin büyüklüğünden ve kullarını layık olduklarından daha güzeliyle ödüllendirmek istemesindendir. “İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu da (dünyada) kendilerine vaadedilen doğru sözün gerçekleşmesidir.” (Ahkâf 46/16)

  1. Allah, kuluna yetmez mi? (Ey Resul!) Seni O’ndan başkaları ile (kulluk yaptıkları hayali ilahlarla) korkutuyorlar! Allah kimi (kötü niyetinden ve eyleminden dolayı) sapıklıkta bırakırsa artık onu yola getiren bulunmaz.

“Allah kuluna yetmez mi?” cümlesi, insanı Allah’a yaklaştıracak en etkin ifadelerdendir. Buradaki soru inkârîdir.  Yani “elbette ki yeter” demektir. Bu sorunun ilk muhatabı Hz. Peygamber olsa da onun şahsında bütün insanlardır. Zira ayette geçen “abd” kelimesi nekre olduğu için bütün kulları ifade eder. Bu soruyu doğrudan Allah soruyor ve Kendisinin kulunun bütün ihtiyaçlarını karşılamaya hazır olduğunu ifade ediyor ve kulundan sadece bilinilmek ve sorumluluk istiyor, yakınlık ve saygı bekliyor. Dolaysıyla durumu ne olursa olsun kişinin kapısını çalacağı ve kendisinden yardım dileneceği tek varlık Allah’tır. O varlığa gönlünü açtığı ve elini uzattığı taktirde boş dönmeyeceği ilahi bir hakikattir.

Hz. Peygamber, Allah’tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmanın çok büyük bir felaket olduğunu, tapınılan varlıkların kendilerine bile faydalarının olamadığını, dolayısıyla insanların putlara tapınmaması gerektiğini her fırsatta anlatıyordu. Müşrikler, Hz. Muhammed’e; “tanrılarımıza dil uzatırsan, onlar seni çarpar” diyorlardı. Böylece ayette de ifade edildiği gibi Allah’tan başka taptıklarıyla Hz. Peygamberi korkutmaya çalışıyorlardı. Hâlbuki Hz. Peygamberi korkuttukları şey kendilerini çepeçevre kuşatmıştı. Çünkü putlara tapmakla sapıtan ve çarpılan Hz. Muhammed değil, bizzat kendileriydi. 

  1. Allah kimi (iyi niyet ve eyleminden dolayı) doğru yola yöneltirse onu saptıran olmaz. Nitekim Allah, her kötülüğe karşılık vermeye muktedir, dilediğinin hakkından gelen, mutlak izzet ve yücelik sahibi, her işte üstün ve galip değil midir?
  2. Andolsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan; “Allah’tır” derler. De ki: “Öyleyse bana bildirin; Allah bana zarar vermek isterse, Allah’tan başka taptıklarınız, O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun rahmetini önleyebilir mi?” De ki: “Allah bana yeter! Güvenmek isteyenler, yalnız O’na dayanıp güvensinler.”

39-40. De ki: “Ey kavmim! (Hakka karşı direnmekte) elinizden geleni yapın! Ben de (Allah yolunda) gayret göstereceğim. Kendisini aşağılık kılan azap kime gelecek ve kesintisiz azap kimin üzerine çökecek yakında bileceksiniz!

  1. (Ey Resul) Biz sana bu Kitabı (Kur’an’ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen, onların üzerinde sorumluluklarını yüklenecek bir muhafız değilsin. Bkz. 11/12, 13/40
  2. Allah, (ölecek) insanların ruhlarını ölümü sırasında, öl(üm vakti gel)meyenlerinkini de uykularında alır. Sonra ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır. Bkz. 6/60

Ölen insanın ruhunun kıyamete kadar ne olacağı, nerede ve hangi şartlarda hayatını devam ettireceği konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz. Ancak Nahl suresinin 16/32. ayetinde iyi kimselerin ruhlarının cennete, En’am suresinin 6/93. ayetinde kötü kimselerin ruhlarının cehenneme gideceği vurgulanmaktadır. Yukarıdaki ayetten ve En’am suresinin 6/60. ayetinden de anlaşıldığına göre, ölüm bir nevi uykudur, uyku da bir nevi ölümdür. Ölüm ameliyata alınacak olan hastaya uygulanan genel anestezi gibidir. Ölmekle insan sadece hayatını değiştirir ve bu âlemden âhiret âlemine adım atar. Dolaysıyla ölen kişi için âhiret hayatı başlamış demektir. Kur’an’ın temel öğretisine göre insanın ruhu, onun bedeninin ölmesiyle ölmez ve sonsuza kadar yaşamaya devam eder. Beden sadece dünyaya gelen ruh için bir elbisedir, ölen kişi bu elbiseyi çıkarmış demektir. Onun için A. İmran 3/185, Ankebût 29/57 ve Enbiya 21/35 ayetlerinde “her nefis ölümü tadacaktır” buyrulur. Yani insan, ölümle yok olup gitmeyecek, sadece dünya ile ahireti birbirine bağlayan kapıdan geçecektir. Bu da ancak ölümle/anestezi ile mümkündür. Ayette, uyku ile ölüm arasında benzerlik kurulduğu gibi, uyanmakla dirilmek arasında da benzerlik kuruluyor. Yani ölümü tadan insan, ebedi olan bir âlem için dirilme yoluna girmiş demektir.

  1. Yoksa (onlar) Allah’tan başka hayali şefaatçiler (aracı kuvvetler, şahıslar, otoriteler) mi buldular? De ki: “Onların hiçbir yetkileri olmasa, akıl ve şuurdan mahrum olsalar da mı onlara kulluk ve ibadet (etmeye devam) edeceksiniz?”
  2. De ki: “Şefaat, tümden ve sadece Allah’ındır. Gökler ve yer üzerindeki otorite (yalnız) O’nundur ve sonunda yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Bkz. 2/123, 255, 6/51, 70, 10/3, 20/109 ve açıklaması, 34/23 ve dipnotu; 53/26
  3. (İlâh ve Rab) olarak Allah ne zaman tek başına (Allah’tan başka ilah yoktur şeklinde) anılsa, ahirete inanmayanların kalpleri hoşnutsuzluk içinde kasılır. Fakat O’nun yanı sıra başka (hayali) güçler de (O’nunla beraber) anıldığı zaman hemen (yüzleri gülüverir,) neşelenirler!

Modern çağın aydın müşrikleri, şefaatçiler olarak düşündükleri şeyhleri, mollaları, efendileri, gavsları Allah’ın adıyla anarlar ki karşılık bulsun. Yani “efendi hazretleri Allah’a şöyle mülaki olmuştu, Allah’la şöyle şöyle konuşmuştu, O’na şöyle nazlanmıştı, Allah’tan şunu isteyip yerine getirmişti, şöyle bir felaketi önlemişti…” gibi ifadelerle şefaatçilerini putlaştırırlar. Ve daha çok mürit toplayabilmek için onlar üzerinden cennete gitmeyi zorlaştıran barikatlar oluştururlar. Sırat köprüsü de bu barikatlardan bir tanesidir. Efendi hazretleri onun girişinde bekleyecek, gelen müridini hemen karşıya geçirecek. Bütün bu mülahazaların hiçbir karşılığı olmadığı gibi bütün bu inanışlar maalesef insanları felakette sürüklemektedir. “O gün (kıyamette/mahşerde) herkes kendi başının çaresine bakacak, herkese yaptığının karşılığı tam olarak ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.” (Nahl 16/111). (Ve o gün ona şöyle diyeceğiz:) “(Şimdi) oku sicilini (seyret yaşadıklarını). (Çünkü) bugün kendi hesabını kendin göreceksin!” (İsra 17/14) İşte âyetler.

  1. De ki: “Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, yaratılmış varlıkların kavrayış alanı dışındaki şeyleri de yaratılmışların akıl ve duyularıyla görüp gözleyebildiklerini de bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin.”
  2. Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir misli daha zalimlerin olsaydı, kıyamet günündeki kötü azaptan kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi. Çünkü hiç hesap etmedikleri (ve çoktan unuttukları) şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılacaktır. Bkz. 5/36
  3. Önceden işleyip bizzat kayıtlarına geçen kötülükler (kazandıkları günahlar o gün), önlerine konacak ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan kuşatacaktır.
  4. İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nimet (bolluk ve mevki) verdiğimizde, “Bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir” der. Hayır, o (verilen nimetlerin hepsi) bir imtihandır. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler. Bkz. 28/78

Burada “Ben buralara bilgimle, zekâmla, tecrübemle, yeteneğimle, tırnaklarımla kazıyarak geldim” diyenlere bir mesaj vardır. İster servet olsun ister şan ister şöhret olsun ister makam hepsi 52. Ayette de buyrulduğu gibi Allah’ın elindedir ve kullarına imtihan için verilmişlerdir. Esas olan bu nimetleri iyi yolda kullanarak sınavdan Rabbimizin rızasını kazanmış olarak çıkmaktır.

  1. Kendilerinden önce gelen (ve aynı tavır içinde olanlar) da böyle söylemişlerdi ama kazandıkları (dünyalık geçici) şeylerin (azaba karşı) kendilerine hiçbir faydası olmadı (ve olmayacaktır).
  2. En sonunda işledikleri kötülüklerin cezası onları buldu. İşte bugün zulmeden kimseleri de kazandıklarının kötü sonuçları gelip bulacaktır. Ve onlar asla (Allah’ı) atlatamayacaklar.
  3. Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah, dilediğine rızkı genişletip yayar ve (dilediğine) de kısar. Şüphesiz bunda, inanacak bir toplum için gerçekten ibretler vardır.
  4. De ki (Allah şöyle buyuruyor:) “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere aşırı giden ve kendilerine verdiğim meleke ve kabiliyetleri yanlış yolda sarfederek günah işleyen kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

İnsan, günaha meyilli olarak yaratılmış zayıf iradeli bir varlıktır. “Allah sizin yükünüzü hafifletmek ister, çünkü insan (sabır ve metanet bakımından) zayıf yaratılmıştır.” (Nisa 4/28) Günah işlemekten, oyundan eğlenceden ve dünyalıklarla oyalanmaktan zevk alan bir karaktere sahiptir. Bunun yanında, ona bu hayatı bahşeden ve onu bu özellikleriyle dünyaya gönderen Allah da merhameti bol olan ve affetmeyi ilke edinendir. (En’am, 6/54). Bu ayette, vahiy ile çizilmiş olan kulluk çemberinin dışına taşarak nihai nimetleri tehlikeye sokan ve böylece kendi nefislerine zulmedenlere Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmemeleri konusunda bir uyarı vardır. Ancak dikkat edilirse uyarının hemen devamında da Allah’ın sınırsız bağışlayıcılığı ve limitsiz merhameti müjdelenmektedir. Bu arada insan, “nasıl olsa Allah affedicidir” diyerek günah işlememeli. “… Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah’ın bağışlayıcılığını ve merhametini ileri sürerek sizi aldatmasın!” (Fatır 35/5) Ancak işlenen günahın kirini Allah’ın rahmetinden istifade edip samimi bir tevbe ile temizleyerek nihai âleme de bırakmamalıdır.

  1. Öyleyse size (iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce, gönülden ve isteyerek Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun! Yoksa hiçbir şekilde yardım göremezsiniz.
  2. Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın gelip çatmadan önce, Rabbiniz tarafından size indirilmiş olan en güzel (öğretiye) uyun,
  3. Kişinin: “Allah’a karşı umursamaz davrandığım ve (hakikati) küçümseyenlerden biri olduğum için yazıklar olsun bana!” diyeceği (günden sakının)!
  4. Yahut: “Allah beni doğru yola iletseydi mutlaka sakınanlardan olurdum!” diyeceği (günden de sakının)!

İnsan, kararlılığını ve iradesini ortaya koymalı, ondan sonra Allah’tan doğru yola girmeyi ve o yolda kalmayı dilemeli ve o yoldan asla şaşmamalıdır. Eğer Allah, insanların iradesini saf dışı bırakarak sadece kendi külli iradesiyle hareket etseydi o takdirde dünyaya gerek kalmazdı. Kimse, saraylarda, yalılarda, villalarda yaşamak; itibarlı, kazançlı, gözde bir meslek ve makam sahibi olmak için Allah dileseydi demiyor; bu uğurda gece gündüz koşuşturarak, helal-haram demeden haklı haksız bir şeyleri koparmaya ve aşırmaya çalışıyor. Ama Allah’ın Kur’an’daki öğretilerini pratik hayatta uygulamak konusunda gerekli gayreti göstermeyince hemen işi Allah’ın dilemesine bırakıyor.

  1. Ya da azabı gördüğü zaman: “Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da iyilik edenlerden olsaydım” diyeceği (günden de sakının)! Bkz. 34/54, 35/37
  2. (O zaman ona Allah tarafından şöyle seslenilecek:) “Hayır! Mesajlarım sana geldi de sen onları yalanladın, onları kabul etmeyi (ve onlara göre yaşamayı) kibrine yediremedin, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun.”
  3. Allah’a yalan uyduranların kıyamet günü yüzlerinin kapkara kesildiğini göreceksin. Onlar, cehennemde (Allah’a ve O’nun öğretilerine karşı) kibirlenenlere yetecek kadar yer yok mudur (zannediyorlar)?
  4. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları, Allah yolundaki kazançları sebebiyle (cehennemden) kurtaracak ve onlara hiçbir fenalık dokunmadığı gibi, herhangi bir sebeple mahzun da olmayacaklardır.
  5. Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde mutlak otorite ve tasarruf sahibidir.
  6. Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O’ndadır. Allah’ın ayetlerini inkâr edenlere gelince, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.
  7. De ki: “Ey doğru ile eğriden habersiz olanlar! Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana teklif ediyorsunuz?”
  8. (Ey Resul!) Şüphesiz sana da senden önce gönderilen resullerin her birine de (insanlara iletilmek üzere) vahyolundu ki: “(Ey insan!) Eğer Allah’a eş koşacak olursan, yaptığın bütün içler boşa çıkacak ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olacaksın.” Bkz. 6/88
  9. “Asla (Allah’tan başkalarına kulluk) etme! Yalnızca Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.”
  10. Nitekim onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzü, bütünüyle O’nun tasarrufunda olacak. Gökler de O’nun kudretiyle dürülecek. O, kudret ve egemenliğinde sınırsızdır ve onların (müşriklerin) ortak koştuklarından uzaktır.

“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler” cümlesi sadece müşrikler için söylenmiş bir ifade değildir. Allah’ı anlayamayan, O’nu gereği gibi takdir edemeyen, O’nun rahmetinden, davetinden istifade edemeyen ve O’nun gücünü kullanamayan herkes için söylenmiştir. Bugün Allah’ı dilinden düşürmeyen ama Allah’a göre bir hayatı olmayan, mü’min olduğunu iddia eden fakat imanının gereklerini yerine getirmeyen, Hz. Peygambere toz kondurmayan lakin onun hayatıyla örtüşen bir yaşam düşünmeyen, Kur’an’ı en kutsal varlık olarak gören ama onun öğretileri istikametinde bir yol belirlemeyen maalesef nice Müslüman vardır.

  1. (Kıyamet için birinci defa) Sur’a üflenir. Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi çarpılıp yere yıkılarak bayılır. Sonra Sur’a tekrar (ikinci defa) üflenir. Bir de bakarsın bütün insanlar, ayağa kalkmış, etrafa bakınıp duruyorlar! Bkz. 37/19

“Sûr” la ilgili detaylı bir bilgiye sahip değiliz. Nasıldır ve nasıl bir ses çıkaracaktır ve bu ses nasıl bir etki yapacak ve dalga boyu ne olacak ki evrende her şeyin sonunu getirecek? Bütün bunlar Allah’ın bilgisi dâhilindedir.

Kıyametin kopmasından bahseden âyetler, evrende büyük bir kozmik değişime sebep olacak patlamanın sûra üflenmekle başlayacağını anlatır. Ancak bunun “İsrâfîl” adlı meleğin üflemesiyle gerçekleşeceğini söylemez. Dolaysıyla insanların sandığı ve inandığı gibi kıyametin kopmasını bekleyen İsrâfîl adlı özel bir melek yoktur. Yani Allah özel bir melek yaratmıştır, üstelik de büyük meleklerdendir fakat sadece iki defa görev yapacaktır. Biri Kıyamet vakti gelince sûra üflemek, diğeri de tekrar diriliş için ikinci kez sûra üflemek. Bu çok tatmin edici durmuyor. Kur’an’a göre kıyametin kopması, daha önceden Allah’ın programladığı tarihte büyük bir gürültü ile gerçekleşir. Nitekim göreceğiniz ayetlerde de “sura üfürülünce” deniyor, İsrafil sûra üflediği zaman denmiyor. “Artık sura üflendiği, yer ve dağlar kaldırılıp bir darbe ile birbirine çarpıl(arak darmadağın edil)dikleri zaman, işte o gün olacak olan olmuş (kıyamet kopmuş)tur!” (Hakka 69/13-15), “Ve sûra (ikinci defa) üfürülmüştür de bakarsın ki onlar mevzilerinden (kalkıp) Rablerine koşuyorlar!” (Yasin 36/51)

“Allah’ın dilediği müstesna” ifadesinden, mahiyetini bizim bilemediğimiz bazı melekler kastedilmiş olabilir.

“İnsanların ayağa kalması”; hayatın yeniden başlaması anlamındadır.

  1. Mahşer Meydanı, Rabbinin nuruyla aydınlanır, amel defterleri (bütün yaşananların stoklandığı Hard Diskler) ortaya konur. Nebiler (davetçiler) ve şahitler getirilir ve onlar haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hükmedilir. Bkz. 10/47, 21/47
  2. Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir. Çünkü Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.
  3. İnkârcılar gruplar halinde cehenneme sevk edilir. Cehenneme vardıklarında oranın kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara şöyle der: “Size içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran kimseler gelmedi mi?” Onlar da: “Evet geldi” derler. Fakat inkârcılar hakkında azap sözü gerçekleşmiştir.
  4. (Onlara:) “İçinde yerleşip kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!” denir. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
  5. Rablerine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar da gruplar halinde cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve (cennet) bekçileri onlara şöyle der: “Size selâm olsun, hoş geldiniz! Haydi, ebedî kalmak üzere girin buraya!”
  6. Onlar da şöyle derler: “Bize verdiği sözünü yerine getiren ve böylece cennette dilediğimiz şekilde yerleşmemizi sağlayan Allah’a hamdolsun. Allah yolunda çaba sarf edenlerin mükâfatı ne güzelmiş!”
  7. Melekleri de (Allah’ın) kudret tahtının çevresinde Rablerinin yüceliğini övgüyle anarken görürsün. O zaman herkes hakkında adaletle hükmedilir ve (şu) sözler telaffuz edilir: “Bütün övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah içindir!”