59 – Haşr

Haşr suresi, Medine döneminde inmiş olup 24 ayettir. Sure adını, “toplamak” anlamına gelen “Haşr” kelimesinden almıştır. Sûrede göklerde ve yerdeki bütün varlıkların Allah’ın yüceliğini dile getirdiği ve O’nun güçlü ve hikmet sahibi olduğu bildiriliyor. Malların yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmaması gerektiğine vurgu yapılarak insanlar uyarılıyor. Medineli ensarın Mekkeli muhacirlere karşı beslediği kardeşlik duygularının anlatıldığı sûrede diğer Müslümanların da birbirlerine aynı duyguları beslemeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Ayrıca sûrede Kur’an’ın geneline hâkim olan sosyal dayanışma ruhunun karakteristik ifadeleri yer alıyor. En büyük kurtuluşun, insanın bencillikten uzaklaşması ile elde edilebileceği, inananların birbirine karşı yüreklerinde kin tutamayacakları bildiriliyor. Dünyadaki bütün kötülüklerin Allah’ı ve âhireti unutmaktan ileri geldiğine işaret edilen sûrede Müslümanların böyle olmamaları ve fâsıklardan uzak durmaları isteniyor. Cehennem ehliyle cennet ehlinin bir olmadığı, cennet ehlinin kurtuluşa erenler olduğu vurgulanıyor. Kur’an’da getirilen misallerin insanların düşünmesi ve ibret alması için verildiği ifade edilen sûrede tevhid inancının özünü teşkil eden Allah’ın birliği, yüceliği, eşsizliği, rahmet ve merhameti, gücü ve kudreti dile getiriliyor.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih eder (O’nun istediği şekilde vazifelerini icra ederek hayatlarına devam ederler). O, dilediğini yapma kudretine sahiptir, her işinde ve her hükmünde bir hikmet vardır.
  2. Ehl-i Kitap’tan (peygambere suikast tertipleyip) küfre sapanları, (savaş için) ilk toplanmalarında yurtlarından çıkaran O’dur. Siz, çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin kendilerini (Allah’ın azabından) koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah onları ummadıkları bir yerden vurdu ve kalplerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle hem de mü’minlerin elleriyle yıkıp yok etti. Artık bundan ders alın, ey derin kavrayış sahipleri!

Hz. Muhammed Medine’ye geldiği zaman, Yahudilerden Nadiroğulları ile tarafsızlık konusunda antlaşma yapmıştı. Bedir savaşında Müslümanlar galip gelen taraf olunca Yahudiler Hz. Peygamber için “Bu Tevrat’ta geleceği haber verilen peygamberdir” diyerek sözde ona inandıklarını ve her konuda anlaşabileceklerini ortaya koymuşlardı. Fakat Uhud savaşında Müslümanlar geçici bir yenilgi alınca hemen değişerek imzaladıkları tarafsızlık antlaşmasını bozmuşlardı. Liderleri olan Kâ’b b. Eşref kırk süvari ile Mekke’ye giderek Müslümanlara karşı Ebu Süfyan ile iş birliği yapmıştı. Durumu öğrenen Hz. Peygamber Nadiroğullarının bulunduğu bölgeyi abluka altına aldı. Ablukaya dayanamayan Nadir oğulları göç etmek zorunda kaldılar. 

  1. Eğer Allah, (yaptıkları yüzünden) onların sürgüne gitmelerine hükmetmemiş olsaydı, elbette onları dünyada (başka şekilde) cezalandıracaktı. Ahirette ise onlar için cehennem azabı vardır.           
  1. Bütün bunlar, onların Allah’a ve Resulü’ne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.

Savaş sonunda Yahudilerin fesat yuvası yerle bir edilerek Hayber tamamıyla Müslümanların elince geçti. Hayber’lilerin hayatlarının korunması, çocuklarının serbest bırakılması şartıyla Hayber’den çekilip gitmeyi ve topraklarını, üzerlerindeki ziynet eşyaları hariç, silahlarıyla beraber bütün varlıklarını teslim etmeleri şartıyla Hz. Muhammed’le barış antlaşması yaptılar. Fakat Yahudiler ellerinden alınan topraklarından gitmek istemeyince Hz. Muhammed fitne çıkarmamak ve Müslümanlar aleyhine faaliyet göstermemek kaydıyla, kendi topraklarında yarıcı olarak çalışmalarına ve bu şekilde orada kalmalarına izin verdi. Ancak yapılan antlaşmaya göre Yahudiler fitne günlerine geri döndüğü takdirde Hz. Muhammed sorgusuz sualsiz onları oradan çıkaracaktı. Bu antlaşmadan sonra Hz. Muhammed’in hoşgörüsüyle bulundukları yerde kalmaya devam eden Yahudiler gördükleri bunca insanî muameleye rağmen haince davranışlarından vazgeçmeyerek Hz. Muhammed’i zehirlemeye kalktılar. Bazı arkadaşlarıyla birlikte davet edildiği yemekte kendilerine zehirli koyun eti sundular. Etin zehirli olduğu anlaşılınca Hz. Muhammed ve arkadaşları yemekten sarf-ı nazar ettiler. “…Allah, insanların saldırılarından, suikastlarından seni koruyor, korumaya alıyor…” (Maide, 5/67) Buna rağmen Hz. Muhammed hiçbir şey olmamış gibi Yahudileri cezalandırmadan haklarını vermeye devam etti.

  1. (O ihanet eden Yahudilerin kendilerine siper edindikleri) hurma ağaçlarından her ne kesmiş veya kökü üzere bırakmış iseniz, hepsi de Allah’ın izniyle olmuştur. Ve (bu izin) yoldan çıkmışları rezil etmek içindir.

Müslümanlar, Nadiroğullarını abluka altına alınca, Yahudilerin kendilerine siper edindikleri hurma ağaçlarını kesmişlerdi. Oysa İslam’ın savaşlardaki prensiplerinden biri de savaşılan yerdeki ağaçların kesilmemesidir. Bir savaş taktiği ve istisna olarak bu kuşatmada bu prensibe riayet edilmemişti. Bu durumdan rahatsızlık duyanlar olunca, Allah yapılan işlerin kendi izniyle gerçekleştiğini bildiren bu ayeti gönderdi.

  1. (Nadiroğullarının) mallarından savaşılmaksızın resulüne kolayca kazandırdığı ganimetler için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, Resullerini (Hakka karşı direnen azgın ve isyankâr toplumlardan) dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Çünkü Allah’ın her şeye hakkıyla gücü yeter.

“Siz at ya da deve koşturmuş değilsiniz” yani, onun için savaşmak zorunda kalmadınız. Çünkü Nadiroğulları savaşa girmeden zaten teslim oldu. Dolaysıyla Nadiroğullarının bırakıp gittiği ganimetler için Müslümanların bizzat savaşarak kazanmış gibi bir hak talep etmesi doğru olmazdı.

  1. Allah’ın, (idaresi Müslümanların eline geçen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın resulüne kazandırdığı mallar, Allah’a, resulüne, (ölen mü’minlerin) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) sizden zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin. Resul size neyi verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.

Bazıları “Resul size neyi verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.” ifadesinin Hz. Peygamberin de hüküm koyabileceği ve şeriat yapabileceği konusunda yetkili kılındığı anlamına geldiğini iddia etmektedir. Oysa burada ganimetlerin taksiminden söz edilmektedir, Hz. Peygamberin şeriatinden değil. Yani “ganimetlerden resul size neyi veriyorsa onu alın neyi de almayın diyorsa onu da almayın” demektir.

  1. Bu (ganimet malları ayrıca), Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ararken ve Allah’a ve resulüne yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (imanlarında ve eylemlerinde) doğru olan kimselerdir.
  2. Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları (muhacirleri) kendilerine tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte onlardır kurtuluşa erenlerdir. Bkz. 8/75, 9/100, 76/8
  3. Onlardan (Muhacirlerle Ensar’dan) sonra gelenler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde, iman edenlere karşı kin ve kıskançlık gibi duygulara yer verme! Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”

Bu ayetten anlıyoruz ki; ölen geçmişlerimiz için yapabileceğimiz en güzel şey onlar için, Allah’tan af dilemektir. Nuh suresinin 71/28. ayetinde Nuh peygamberin; “Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla! …” ve İbrahim suresinin 14/41. ayetinde, Hz. İbrahim’in; “Ey Rabbimiz! Amellerin hesaplanacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!”  şeklinde yaptığı dualar da bu konuda gerekli mesajı vermektedir.

  1. Bakmaz mısın, şu münafıklık yapanlara? (Onlar) Ehl-i Kitaptan o küfre sapan kardeşlerine şöyle diyorlar: “Yemin ederiz ki, eğer siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber (oradan) çıkarız ve sizin aleyhinizde hiçbir zaman kimseye itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa, muhakkak size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahittir ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.

Bu ayetler, Yahudilerden Nadiroğullarının Medine’den sürgün edilmeleri sırasında nazil olmuştur. Hz. Peygamber Nadiroğullarına hazırlanıp eşyalarını toparlaması için bir süre vermişti. Bu süreyi fırsata dönüştürmek isteyen Abdullah b. Übey gibi bazı münafıklar Nadiroğullarına haber göndererek kendilerine sahip çıkacaklarını, Medine’yi asla terk etmemeleri gerektiğini ve gerekirse birlikte savaşabileceklerini bildirmişlerdi.

  1. Andolsun ki, eğer (kardeşleri olan Nadiroğulları Medine’den) çıkarılsalar (bile bunlar) onlarla beraber çıkmazlar. Eğer onlarla savaşılsa, onlara yardım etmezler. Yardım etmeye kalksalar bile zoru görünce arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra (Allah onları helak eder ve) kendilerine de yardım edilmez.
  2. (Ey inananlar!) Onların kalplerine (dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından), Allah’tan daha çok sizin korkunuz sinmiştir. Çünkü onlar, Allah’ın kudret ve azametini gereği gibi kavramayan bir topluluktur.
  3. Onlar sizinle toplu olarak savaşamazlar, ancak surla çevrilmiş kasabalarda yahut duvarların ardından savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, ancak onların kalpleri dağınıktır. Bu ise, onların aklını işletmeyen bir topluluk olmalarındandır.

Eğer aynı dağınıklığı aynı inanç birliğine sahip olduğunu iddia eden ve üstelik bu inanç birliğini tevhid (birlik) olarak dillendiren Müslümanlar da yaşıyorsa ki yaşıyor. O halde aynı ifadeyi Müslümanlar için de kullanabiliriz: “Müslümanların tefrikası, akıllarını işletmeyen bir topluluk olmalarındandır.”

  1. Onların durumu, kendilerinden az bir zaman önce yaptıklarının cezasını (Bedir’de) tatmış olan (Mekkeli müşriklerin) durumu gibidir. Onlara (ahirette de) elem dolu bir azap vardır.
  2. Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana: “İnkâr et” der; (insan) inkâr edince de: “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ın (azabından) korkarım” der.

Her zaman olduğu gibi şeytanın, körük çekerek günahkârı önce coşturması ve daha sonra yarı yolda bırakması hakkındaki bu temsili ifade, daha farklı bir üslup içinde Enfal suresinin 8/48 ayetinde de geçmektedir: “Hani şeytan (Bedir’de savaştan hemen önce) yaptıkları işleri kendilerine güzel göstererek (inkârcılara): ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yok, ben sizin arkanızdayım’ demişti. Fakat iki ordu birbirini görünce, (şeytan) birdenbire geri dönerek: ‘Benim sizinle hiçbir ilgim yok, ben sizin görmediğiniz (melekler)i görüyorum ve ben Allah’tan sakınırım, çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir’ demişti.”

  1. Nihayet ikisinin de (şeytanın da kandırıp inkâra götürdüğü kişinin de) âkıbeti, içinde yerleşip kalmak üzere Ateşe girmektir. İşte zalimlerin cezası budur.
  2. Ey inananlar! Allah’a karşı sorumlu olun ve O’nun emirleri doğrultusunda yaşayın! Herkes yarın (âhiret) için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’a karşı gönülden saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.
  3. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine öz benliklerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! İşte onlar yoldan çıkan kimselerdir. Bkz. 63/9

“Allah’ı unutan” ifadesi, Allah’a inandığı halde, kendilerine yaratılıştan verilen aklî ve maddî nimetleri Allah’ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlakî sorumluluğu taşımayarak, Allah’ın Kur’an’da öngördüğü kurallar doğrultusunda vahiy yoluyla iletilen mesajlarda var olan hakikati idrâk edemeyen ve o mesajlardan nasiplenmeyi başaramayan ve böylece dünyaya ve dünyalıklara taparcasına bağlı kalanlar için kullanılmıştır. Ayette de görüldüğü gibi böyle kimselere Allah kendilerini de unutturmuştur. Yani varlıklı ve konforlu hayatları başkalarının dikkatini çekse de özünde onlar, nefislerinin “deniz suyuna” benzeyen, -içtikçe harareti artıran- isteklerine esir olmuş yaşamlarıyla insan fıtratıyla çelişen bir hayata mahkûm olmuşlardır. Onlar, kendileri istediği için değil, başkaları gördüğü ve duyduğu için yaşayan, öz benliklerini kaybetmiş kimselerdir. İşte Allah, böyle bir tehlikeye karşı insanı uyararak, onun sürekli kendisiyle irtibat halinde olmasını istemektedir. İşte günde beş defa eda ettiğimiz namazlar bu irtibatın en güzel örneğidir. Bizi namazlardan daha fazla Allah’a yaklaştıracak başka bir ibadet şekli yoktur. Çünkü namaz Allah’ın kuluna özel bir lütfudur. Yaratanla yaratılanın irtibatının en canlı anıdır. Çalışmak, istihdam sağlamak, hakkı ve doğruyu savunmak, kötülüğü engellemek, infak etmek, erdemli davranışlar sergilemek, insanlara, doğaya ve diğer canlılara faydalı olacak çalışmalar yapmak… hepsi ibadettir ama hiçbiri namaz kadar özel bir ibadet değildir. Ancak burada kastedilen; cehennem korkusuyla ya da cennet sevdasıyla eda edilen içi boşaltılmış ve sadece günlük rutine dönüştürülmüş olan namaz değil, Kur’an’ın muhtelif yerlerinde sıkça önerilen, önceki peygamberlerin ve toplumlarının, Hz. Peygamberin ve ashabının hayatlarında çok müstesna yeri olan Allah’la sözleşme anlamında ikame edilen ve eda edenlerin hayatında tesirini gösteren namazdır.

  1. Cehennem halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı kurtuluşa eren kimselerdir. Bkz. 13/19, 38/28, 40/58, 45/21, 47/14
  2. Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, (onca cesametine rağmen) dağın ezilip büzülerek Allah(’ın rızasını kazanamama ve mesajın sorumluluğunu yerine getirememe) korkusuyla paramparça olduğunu görürdün. İşte (bütün) bu örnekleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz. Bkz. 33/72 ve dipnotu

Kur’an’ın dağa indirilmiş olması mecâzi bir ifadedir. Bu benzetme ile vahye muhatap olmanın ne denli bir sorumluluk taşıdığı anlatılmak istenmektedir. Akıl ve bilinç yeteneğiyle donatılmış olarak, özgür iradesiyle dünyaya gönderilen insan bir taraftan erdemli davranışlarla güzellikleri hayata geçirerek cennete doğru yol alırken diğer taraftan şeytanın ve nefsin etkisinde kalarak kötü ve zararlı davranışlarla azaba yaklaşmaktadır. Böyle aşılması zor bir süreçte Kur’an yol gösterici ve kurtarıcı olarak ona indiriliyor ama insan çıkmazda olmasına rağmen önünü açacak ve ona en doğru yolu göstererek ebedi saadeti kazandıracak olan kılavuzuna karşı olması gereken ilgiyi maalesef göstermiyor.

  1. Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. O, görülmeyeni (yaratılmışların kavrayış alanı dışındaki şeyleri) de görüleni de bilendir. O Rahman’dır (yarattıklarını esirgeyen ve koruyandır) ve Rahim’dir (yarattıklarına karşı daima şefkatli ve merhametlidir).
  2. O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Melik’tir (mülk ve saltanatı devamlı olandır), Kudüs’tür (her türlü eksiklikten uzaktır), Selâm’dır (barış ve esenliğin kaynağıdır), Mümin’dir (güvenilecek yegâne varlıktır), Mühremindir (her şeyi gözetip koruyandır), Aziz’dir (kudreti her şeye üstündür), Cebbar’dır (iradesine asla karşı çıkılmayan, her dilediğini mutlaka yapandır), Mütekebbir’dir (azamet ve ululuk O’nun hakkıdır). Allah, (müşriklerin kendisine) koştukları ortaklardan uzaktır.
  3. O, yaratan, (bir uygunluk içinde) yoktan var eden, (yarattıklarına) şekil veren Allah’tır. En güzel isimler/sıfatlar O’nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O’nun şanını yücelterek vazifesini icra etmektedir. O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.