6 – En’am

En’am suresi, 6 ayeti (91, 92, 93, 151, 152, 153) hariç Mekke döneminin bitiminde nazil olmuştur. 165 ayettir. “En’am”; koyun, keçi, deve, manda ve sığır gibi büyük ve küçükbaş hayvanları ifade eden bir kelimedir. 136. ayette ve devamında Arapların, kurban edilen hayvanlarla ilgili birtakım gelenekleri kınandığı için bu sureye “En’am” adı verilmiştir. En’am suresinde başlıca Allah’ın birliği ve ilim, irade, kudret, adalet gibi bazı sıfatları işlenmiştir. Vahiy ve yeniden dirilme gibi konulara yer verilmiştir. İnsanları şirke ve inkâra götüren batıl inançların neler olduğu; itikâdî meseleler, doğru yaşama yollar yolları anlatılmıştır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Her türlü övgü, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a aittir. Buna rağmen inkârcılar, başka güçleri Rableri ile eş tutuyorlar!

Ayette “karanlık” çoğul, “aydınlık” tekil kalıbıyla/kipiyle gelmiştir. Zira karanlık; şirk, küfür, zulüm, isyan ve fitne gibi kötü eylemlerin tamamını ihtiva eder. Nur ise; iman için kullanılır, bu da Hakk’ın tek olduğunu gösterir.

  1. Odur sizi çamurdan (balçıktan) yaratan ve sonra (sizin için) bir ece (ömür) tayin eden. Bir de O’nun katında (sizin bilmediğiniz) muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Ama siz hâlâ şüphe içinde bocalayıp duruyorsunuz.

Ecel sınırlı bir süre demektir. Ayette ifade edilen birinci ecel, insan hayatı ile ölümü arasındaki sürenin sonunu, ikinci ecel ise dünyanın ömrünün dolması “kıyamet” anlamında kullanılmaktadır.

  1. Göklerde ve yerde gerçek ilah (hakiki mabud) sadece Allah’tır. (O) sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. (İyi ve kötü) yaptıklarınızı da bilir.
  2. Böyle iken, onlara ne zaman Rablerinin ayetlerinden bir mesaj gelse, mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir.

Allah’ın gönderdiği öğretiler: yüz çevrilecek, ciddiye alınmayacak, ihmal edilecek önemsiz şeyler değildir. İnsanca yaşamak ve hayatı anlamlı hale getirmek için İlahi öğretiler mutlaka hayata geçirilmelidir. Mesajın doğrudan muhatabı olan insan öğretilerle yaptırım ifade eden bir emri ciddiye almaz ve ona itaat etmezse ondan yüz çevirmiş demektir. Zira mesajda esas olan pratik hayatta karşılık bulmasıdır. Burada hitap müşriklere olsa da Kur’an mesajının hayata müdahalesi konusunda gevşek davranan ya da mesajın içeriğini ciddiye almayan Müslümanlar için uyarı vardır.

  1. Şimdi ise kendilerine gelmiş olan bu hakikati de böyle yalanlıyorlar. Ama yakında, o alay edip durdukları (cennet ve cehennemle) ilgili haberlerin gerçekliği karşılarına çıkacaktır.
  2. Onlardan önceki nice nesilleri (yaptıklarından dolayı) helak ettiğimizi görmüyorlar mı? Oysa o nesillere size vermemiş olduğumuz derecede geniş yerleşme ve yaşama imkânları vermiştik. Yurtlarına gökten bol yağmurlar yağdırmış, ayakları altından nehirler akıtmıştık. Fakat (bunca nimete karşılık şükürleri sadece isyan oldu) Biz de işledikleri günahlar yüzünden onları yok ederek arkalarından başka nesiller meydana getirdik. Bkz. 8/25, 54, 29/40, 51/59
  3. (Ey Resul!) Eğer sana kâğıda yazılmış bir kitap indirmiş olsaydık ve onu elleriyle tutsalardı, yine de o inkârcılar: “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir” diyeceklerdi.
  4. Ve onlar dediler ki: “Ona (Muhammed’e) bir melek indirilseydi ya.” Ama bir melek indirmiş olsaydık (o da kıyamet meleği olurdu), muhakkak ki (o zaman da) her şeyin hükmü verilip bitmiş olurdu ve onlara (pişmanlık için) başka bir fırsat tanınmazdı.
  5. Eğer onu, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir insan kılığında gönderirdik ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük. Bkz.17/95, 23/24

Müşrikler “Muhammed melek değildir, insandır” dedikleri halde yine de çıkar ve menfaatlerine ters düştüğü için iman etmedikleri ifade edilmektedir.

  1. Andolsun ki, senden önceki resullerle de alay edilmişti ama onları küçümseyen kimseleri, (sonunda) alay edip durdukları şeyin kendisi mahvetmişti.
  2. De ki: “Yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonlarının ne olduğuna bir bakın!”

Araplar, ticaret alanları bulma, yeni geçim kaynakları elde etme, avlanma ve hayvan sürüsü gütme gibi farklı amaçlarla sefere çıkarlardı. Buna karşılık, ayetteki ilahi direktif gereği, bilgi toplama ve pedagojik amaçlı gezi onlar için yepyeni bir şeydi. Tarihin olaylarını yorumlamaya yönelik sistematik bir çalışma o zamanın insanının düşünce düzeyi için yeni ve farklı bir yöntemdi. Devletleri, milletleri, toplumları, kültürleri, bölgesel hadiseleri, coğrafi inkişafları, toplumsal olayları zaman ve yer göstererek anlatan ve bunların daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını araştıran, milletlerin kurduğu medeniyetleri, ülkelerin iç ve dış sorunlarını inceleyen güvenilir çalışmalar yoktu. O zamana kadar tarih diye ortaya konulan çalışmaların en ileri düzeydeki örnekleri birtakım basit gözlemlerden ya da geçmişteki olayların birbirinden kopuk hikâyelerinden ibaretti. Bu ve buna benzer ayetlerde geçmişteki olaylara ait bilgilerin keşfi, toplanması, bir araya getirilmesi ve insanlık tarihinin belirli sistematik yasalara göre yorumlanması, mazideki olaylara ilişkin tüm bilgilerin, olayların vuku bulduğu dönemin koşulları göz önüne alınarak nesnel bir şekilde sunulması isteniyor.

  1. De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki “Allah’ındır.” O, affetmeyi kendisine ilke edinmiştir. O, (varlığı) her türlü şüphenin üstünde olan kıyamet günü hepinizi mutlaka bir araya toplayacaktır. Ama (aklını kullanmayarak) kendilerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.
  2. Gece ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. Ve O’dur yalnızca her şeyi hakkıyla duyan ve hakkıyla bilen.
  3. De ki: “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, (yarattıklarını) beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim?” Yine de ki: “Bana, (Allah’a) teslim olanların öncüsü olmam emredildi” ve “Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma (denildi)!”.
  4. De ki: “Eğer ben, Rabbime karşı saygısızlık edersem, cidden büyük bir günün azabından korkarım!”
  5. O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah ona merhamet etmiştir. İşte bu da apaçık bir kurtuluştur.
  6. Eğer Allah, (yaptıklarından dolayı) sana bir zarar dokundurursa, O’ndan başka onu giderecek hiçbir güç yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundurursa (O’ndan başka onu engelleyecek de yoktur). Çünkü O, her şeye gücü yetendir.
  7. O, kullarının üzerinde (mutlak hükümranlık ve) otorite sahibidir. O, her şeyin hükmünü veren ve her şeyden haberdar olandır.
  8. De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” (Cevap olarak) de ki: “Allah benimle sizin aranızda (nebiliğime en büyük) şahittir. Bu Kur’an bana, onunla sizi ve (sizden sonra) eriştiği herkesi uyarmam için vahyolundu. (Şimdi) siz (bütün bunlara rağmen), Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz?” (Cevaben) de ki: “Ben (böyle bir iftiraya asla) şahitlik etmem.” Yine de ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve muhakkak ki ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

“Bu Kur’an bana, onunla sizi ve (sizden sonra) eriştiği herkesi uyarmam için vahyolundu” cümlesi, Kur’an’ın evrensel bir kitap olduğunu, öğretilerinin sadece o döneme ait olmayıp, tüm zamanları kapsadığını göstermektedir.

  1. Kendilerine kitap verdiğimiz (Yahudi ve Hristiyanlar), o (Muhammed’i öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar/bilirler. (Aklını kullanmayarak) kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar. Bkz. 2/76, 146, 61/6
  2. Allah’a karşı yalan uydurup iftira atanlardan veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler (ve isteklerine de ulaşamazlar).
  3. O gün onların hepsini bir araya toplayacağız ve o zaman, Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlara: “İddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?” diye soracağız.
  4. Sonra onların: “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki, bizler müşriklerden değildik,” demekten başka çareleri kalmayacak. Bkz. 16/28, 58/18
  5. Bak, (mahşer günü hesap verilirken) kendi kendilerine nasıl da yalan söylediler ve düzmekte oldukları hayalleri (sahte tanrıları) nasıl da onları yüzüstü bıraktı!
  6. Onların bir kısmı seni dinler (inanmak istedikleri için değil, fitne çıkarmak için kulak kabartırlar). Buna karşı biz de (kötüye yorumlamamaları için) kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Onlar hakikatin bütün işaretlerini görseler yine de inanmazlar. Bundan ötürü sana geldiklerinde seninle tartışırlar. İnkârcılar: “Bu (Kur’an) eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler. Bkz. 17/46, 18/57, 31/7

İnkârda inat ve ısrar etmek, kötülükleri alışkanlık haline getirmek insanların kalplerini manen köreltir ve onların gerçekleri görmesine ve doğruları anlamasına mâni olur. Bu tip insanların hidayete karşı arzu ve iradeleri kalmadığı için doğru yolu bulamazlar.

Kur’an hislerle anlaşılmaz, duygusallıkla kavranmaz, bu sebeple bütün hitaplar insan aklına yapılır ve “aklını işletmeyenlerin üzerine pislik yağar” der. (Yunus 10/100) Nahil suresi 16/98. Ayette şöyle buyrulur: “Kur’an okuyacağın zaman, ilâhî rahmetin dışladığı her türlü kötü düşünceden, önyargıdan ve şeytanın ayartmalarından Allah’a sığın!”

  1. Onlar (hem insanları) Kur’an’dan alıkoyarlar ve hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvederler ve (üstelik) bunun da farkında olmazlar.

Bu iki ayet, müşriklerin İslam’a karşı tutumlarını ve bu tutumlarının doğuracağı sonuçları ele almaktadır. Müşriklerin bir kısmı Kur’an’ı dinliyordu ancak dinlediklerinin doğru olup olmadığını merak ettikleri ve doğru bulurlarsa tasdik edecekleri için değil; itiraz etmek, karşı çıkmak ve alaya almak için dinliyorlardı. Sebep-sonuç ilişkisini bir yasa olarak koyan Allah olduğu için, “sapmayı dileyeni sapıklık içinde bırakan” yani kendileri sapıklıkta kalmayı istediği için kalplerine hakka karşı perde çeken ve kulaklarına ağırlık koyan Allah’tır. Fakat bu eyleme sebep olan insan olduğu için sorumluluk da ona aittir. Bkz. Bakara 2/7 ve İbrahim 14/4.

  1. Onların ateşin karşısında durdurulduklarında: “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” dediklerini bir görsen!
  2. Hayır, önceden saklı tuttukları (şirk ve küfür gibi) şeyler kendilerine açıklandı(ğı için böyle söylüyorlar). Eğer (hayata) geri çevrilmiş olsalar, kendilerine yasaklanmış olan şeye yine dönerler. Zira onlar geçekten yalancıdırlar! Bkz. 32/12
  3. Ve onlar derler ki: “Bu dünyadaki hayatımızın ötesinde başka bir şey yoktur ve öldükten sonra da dirilmeyeceğiz!”
  4. Onları Rablerinin huzuruna çıkarıldıkları zamanı bir görsen! Allah, onlara: “Bu (ahiret hayatı) gerçek değil miymiş?” diye sorar. Onlar: “Rabbimiz hakkı için, evet” derler. Allah da onlara: “O halde inkârcılığınızdan dolayı azabı çekiniz bakalım” buyurur.
  5. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten kaybetmişlerdir. Nihayet kıyamet/ecel ansızın gelip çattığı zaman; günah yüklerini sırtlarına yüklenerek: “Orada yaptığımız eksiklerden dolayı yazıklar olsun bize!” diyecekler. Dikkat edin, o yüklenip taşıdıkları şeyler ne kötüdür!
  6. Bu dünya hayatı, bir oyundan, eğlenceden ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir. Ama ahiret hayatı, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için çok daha güzeldir. Öyleyse hala akıllanmayacak mısınız?
  7. Onların sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onların yalanladığı sen değilsin. Bu zalimlerin inkâr ettiği, aslında Allah’ın mesajlarıdır. Bkz. 26/3, 35/8
  8. Andolsun ki, senden önce nice resuller yalanlandı ve bizden yardım gelinceye kadar bütün düzmece ithamlara ve kendilerine yapılan eziyetlere sabırla katlandılar. Çünkü hiçbir güç Allah’ın kelimelerini (yardım vaadini) değiştiremez. Andolsun ki gönderilen (o resul)lerin kıssalarından bazıları sana ulaşmıştır. Bkz. 37/171-173
  9. Eğer onların (imandan) yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, elinden geliyorsa yerkürenin derinliklerine inen bir kanal ya da göğe çıkaracak bir merdiven bul da onlara başka bir delil getir. Eğer Allah dileseydi (onlar isteseydi), onları doğru yolda bir araya getirirdi. O halde (bu gerçeği gözardı edip, onların gereksiz tekliflerine uyarak) sakın cahillerden olma!

Burada Hz. Peygamber’e asıl vazifesi hatırlatılarak inkârcıların direnmelerinden dolayı üzülmesine gerek olmadığı bildiriliyor. İnkârcıların inanmak gibi bir niyetleri, arzuları ya da bir arayışları olmadığı için Kur’an’dan başka mucizeye gerek kalmadığına dikkat çekiliyor.

Mûcize; sözlükte “bir şeye güç yetirememek” anlamındaki acz kökünden türeyen “muciz” kelimesinin isim şeklidir. Terim olarak, Yüce Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan zâtı doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı olağanüstü olay olarak tanımlanır. “Mucize” kelimesi Kur’an’da geçmez, “âyet, âyât, beyyine, delil ve delâil” kelimeleri “mucize” anlamında kullanılır.

Bu ayetten ayrıca anlıyoruz ki mucize getirmek peygamberin iradesiyle olacak bir iş değildir. Mucize Allah’ın peygamberlerini doğrulamak ve desteklemek için yarattığı ve insanların aynısını yapmaktan aciz kaldığı bir fiilidir. Mucize gerçekte Allah’ın işidir. “Peygamberin mucizesi” denilmesi, mucizenin onun aracılığıyla olması ve onun doğruluğunu göstermesi sebebiyledir. Allah murad etmeyince hiçbir peygamberin herhangi bir mucize göstermesi mümkün olmaz. Ra’d 13/38. ayetinden de anlaşıldığına göre, Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir mucize getiremez.

  1. Ancak (iyi niyetle) dinleyenler bu daveti kabul ederler. (Kalben/ruhen) ölmüş olanlara gelince, onları(ın kalplerini) ancak Allah diriltebilir (uyandırabilir), en sonunda da hepsi O’na dönecektir. Bkz. 36/70
  2. (İnkârcılar, madem Muhammed peygamber olduğunu iddia ediyor, o halde) “Ona, Rabbinden bir mucize indirilseydi ya” dediler. (Onlara) de ki: “Allah’ın böyle bir mucize indirmeye gücü yeter.” Fakat onların çoğu (gerçekleri) bilmez. Bkz. 10/20, 13/7, 27, 17/90-95, 26/4
  3. Yerde hareket eden hiçbir hayvan ve kanatları ile (havada) uçan hiçbir kuş yoktur ki (yaratılış ve yaşayış itibariyle) sizin gibi bir topluluk/ümmet olmasın! Biz (evren kanunlarının yazılı olduğu) hiçbir şeyi o kitabın dışında bırakmadık. Sonra onlar, Rablerinin huzurunda toplanacaklardır. Bkz. 6/59, 10/61, 11/6, 16/89, 29/60, 34/3, 36/12

İnsanlar gibi, tek hücrelilerden omurgalılara, sürüngenlerden yürüyenlere ve uçanlara varıncaya kadar bütün canlıların kendilerine özgü hayat kuralları vardır. Allah bütün bu canlıların hayatlarını koyduğu yasalarla, Kur’an terminolojisindeki karşılığı “Sünnetullah” olan tabiat kanunlarıyla kontrol altına almıştır. Onların dünyaya gelmeleri, beslenmeleri, üremeleri ve kendilerine uygun ortamlarda hayatlarını sürdürmeleri Allah’ın kudretiyle gerçekleşmektedir. “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) onların (dünyada) yerleştikleri yeri de ölecekleri yeri de bilir.” (Hud 11/6) İnsan, kendisini çevreleyen hayat gerçeğinin tümünde Allah’ın mucizelerini anlamak için onları gözlemlemeye çalışmalıdır. 

Ayetin son cümlesindeki “onlar da Rablerinin huzurunda toplanacaklardır” ifadesi, insanın dışındaki varlıkların da insanlar gibi yeniden dirileceğine işaret etmektedir. Hud 11/6’da “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) onların (dünyada) yerleştikleri yeri de (öldüklerinde) kalacakları yeri de bilir,” buyrulmaktadır. Bu da insandan başka diğer canlıların tıpkı insanlar gibi mahiyetini bilemediğimiz bir şekilde yeniden dirileceğini göstermektedir. Ayrıca Kur’an’da insanın dışındaki canlıların toprak olup gideceğini gösteren herhangi bir ayet de yoktur.

  1. Mesajlarımızı yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış (manen) sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi (niyet ve eylemlerine göre) sapıklıkta bırakır, dilediği kimseyi de (iyi niyet ve eyleminden dolayı) doğru yola iletir. Bkz. 4/88 ve dipnot, 13/33, 39/23, 42/46
  2. De ki: “Düşündünüz mü hiç; eğer size Allah’ın azabı gelirse ya da (kıyamet/ecel) saati ansızın gelip çatarsa, (kurtulmanız için) Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru kimseler iseniz haydi söyleyin (bakalım kime yalvarırsınız?).”
  3. Hayır! Ortak koştuğunuz her şeyi unutur da sadece O’na yalvarırsınız. O da dilerse, kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır.
  4. Andolsun ki, senden önceki ümmetlere de resuller gönderdik. Ardından onları, boyun eğsinler (ve tevbe ederek kendilerine gelsinler) diye (zaman zaman çeşitli) darlık ve sıkıntılara uğrattık.
  5. Hiç olmazsa başlarına bu sıkıntılar geldiği zaman (tevbe edip) yalvarsalardı. Fakat (aksine iyice azgınlaştılar ve) kalpleri katılaştı, şeytan da bütün yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi.
  6. (Derken) onlar kendilerine yapılan uyarıları unuttular. Biz de (önce) bütün nimetlerin kapılarını yüzlerine açtık ve nihayet kendilerine bahşedilen (bol) nimetler yüzünden şımarıklığa kapıldıkları (ve günaha daldıkları) bir sırada kendilerini ansızın, kıskıvrak yakalayıverdik de bütün ümitleri sönüverdi!

Demek nimetin bolluğu da yokluğu ve azlığı gibi bir imtihan vesilesidir. Bazı insanlar yoklukla sınanır, bazıları da varlıkla. Onun için, “Elinizden çıkana üzülüp ümitsizliğe düşmeyesiniz ve Allah’ın size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız.” (Hadid 57/23) buyrulmaktadır.

  1. Ve (sonunda), zulmeden (inkârda ve isyanda ısrar eden) o toplumların kökü kazındı. Bütün övgüler yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.
  2. De ki: “Eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör etse ve kalplerinize de mühür vursa, Allah’tan başka bunları size geri verebilecek bir ilah var mıdır?” Bak nasıl ayetleri ayrıntılı bir şekilde açıklıyoruz. (Gel gör ki) sonra onlar hâlâ yüz çeviriyorlar!
  3. (Yine o zalimlere) de ki: “Size Allah’ın azabı ansızın (birdenbire) ya da göz göre göre (önceden belli olacak şekilde) gelip çatsa, zulme sapan kavimden başkası mı yıkıma uğrayacak (bunu hiç düşünüyor musunuz)?”
  4. Biz, resullerimizi yalnızca müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. O halde kim(ler) iman edip doğru ve yararlı işler yaparsa, (hesap gününde) ne korkuya kapılacaklar ne de üzülecekler (çünkü onlara vaat edilen cennet vardır).
  5. Ayetlerimizi anlamaktan geri duranlara (ve onlara ilgi göstermeyenlere) gelince; onlar günah işlemeyi adet edindiklerinden dolayı azaba çarptırılacaklardır.
  6. (Senden hâlâ mucize bekleyenlere) de ki: “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır (onları dilediğim gibi kullanabilirim)” demiyorum. Ben (kendiliğimden) insanın kavrayış alanının ötesindeki bilinmeyenleri de bilmem. Size: “Ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana indirilen vahye uyuyorum.” (Yine) de ki: “kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” Bkz. 13/19

“Kör ile gören” benzetmesi, ilahi vahyin ve aklın nuruyla gerçekleri gören erdemli insanla, peşin hükümlülük, bencillik, kibir, vefasızlık ve duyarsızlık batağında saplanmış cahil insan için yapılmıştır.

  1. Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, bu (Kur’an ile) uyar! 

Bkz.2/123, 255, 70, 10/3, 20/109, Ayrıca şefaat konusunda Sebe suresinin 34/23. ayetinin dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. Sırf Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na kulluk eden (fakir)leri, (inkârcılar istiyor diye) yanından uzaklaştırma! (Sen fakirlerle berabersin diye ekâbir takımı iman etmese de) onların hesabından sana (hiçbir sorumluluk) düşmez ve senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Bu yüzden onları kovarsan zalimlerden olursun. Bkz. 18/28, 26/112-114

Mekke’deki bazı müşrik önderleri (sözde ekâbir takımı), Hz. Peygamber’in köleleri ve (onlara göre) alt tabaka diye tabir edilen kimseleri etrafından uzaklaştırması halinde Hz. Muhammed’le birlikte olacaklarını bildirmişlerdi. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın anlattığına göre; Hz. Peygamberin yanında altı kişi bulunuyordu. Müşrikler Peygamberimize: “Yanında bulunan şu adamları uzaklaştır ki, bize karşı cüretkâr davranmasınlar” dediler. Peygamberimizin yanında bulunanlardan biri bendim, biri İbni Mesut, biri de Hüzeyl kabilesinden bir kişi, diğer biri de Bilal idi. Bir de isimlerini hatırlayamadığım iki kişi vardı. Bunun üzerine Peygamberimizin gönlünde yüce Allah’ın geçmesini istediği düşünce geçti ve bu ayet nazil oldu.

Bu konuda Hz. Nuh’un Kur’an’da yer alan, inkârcıların taleplerine verdiği cevap buna benzer niteliktedir. “(Nuh) dedi ki: “Onların öteden beri yaptıkları hakkında benim bir bilgim yok. Onlar hakkında yargıda bulunmak bana değil, sadece Rabbime düşer. Keşke bu gerçeğin bilincinde olsanız! Ben inananları kovacak değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Şuara 26/112-115)

  1. Böylece: “Allah içimizden bunlara mı lütufta bulundu?” demeleri için onlardan bir kısmını diğerleriyle işte böyle denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilmez mi?

Yani kimilerine diğerlerinden daha üstün nimetler vererek, insanları bu bakımdan birbirleriyle sınarız. “Allah, şükredenleri daha iyi bilmez mi?” cümlesi, imtihan için kendilerine verilen nimetleri sadece kendi nefisleri için kullanmayıp ilahi direktifler doğrultusunda diğer insanlarla paylaşmasını bilen, tokluk ve bolluk zamanında hayat standartlarını değiştirmeden erdemli bir duruş ortaya koyan tevazu sahibi insanları işaret eder.

  1. Ayetlerimize inananlar yanına geldikleri zaman onlara de ki: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendine ilke edindi (merhameti kendi zatı için prensip edindi). Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder ve kendini düzeltirse, (bilmiş olsun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
  2. Günahı hayat tarzı haline getirenlerin yolu (mü’minlerin yolundan kesin çizgilerle) belli olsun diye ayetlerimizi, işte böyle ayrıntılı biçimde ortaya koyuyoruz.
  3. (İnkârcılara) de ki: “Sizin, Allah’tan başka taptığınız şeylere kulluk etmem bana kesinlikle yasaklandı. (Yine) de ki: “Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam.”
  4. (Yine) de ki: “Ben Rabbimden gelen kesin bir delile dayanıyorum, siz ise onu yalanladınız. Bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap da benim yetkimde değildir. Hüküm, yalnız ve yalnız Allah’a aittir. O hakikati haber verecektir. Zira O. (Hak ile batıl arasında) en iyi hükmü verendir.”

Bu ayet, Enfal suresi 8/32. ayetinde zikredilmiş olan, “gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acıklı bir azap getir” gibi inkârcıların, Hz. Peygamber’in Allah’ın elçisi olduğunu ispat etmek için kendilerinin Allah tarafından derhal cezalandırılmaları gerektiği şeklindeki alaycı taleplerine bir işarettir.

  1. De ki: “O çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde olsaydı, aramızdaki iş çoktan sonuçlanmış olurdu. (Fakat) Allah zalimleri(n azap vaktini) en iyi bilendir.”

Yani ben Allah gibi sabırlı değilim. Bana kalsaydı o azabı belki de çoktan size yaşatırdım veya bir an önce yaşamanız için Allah’a dua ederdim. Ama biliyorum ki; Allah “Halim”dir, hoşgörülü davranan ve ceza vermekte acele etmeyendir. Lâkin günü gelince hak ettiğiniz cezaya mutlaka çarpılacaksınız.

  1. Gaybın (yaratılmış varlıkların idrakini aşan şeylerin bütün anahtarları Onun katındadır. Onları Allah’tan başka kimse bilemez. O, karada ve denizde olan her şeyi bilir. O’nun bilgisi olmadan ne (dalından) bir yaprak düşer ne de toprağın karanlıklarına/derinliklerine bir tohum. (Canlı-cansız) yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki O’nun (varlık kanunlarının bulunduğu) apaçık kitapta (bilgi işlem merkezinde) bulunmasın.

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır”, yani yaratılmış varlıkların idrakini aşan daha açılmamış, vücuda gelmemiş, bilmediğiniz ve bilmeyi çok istediğiniz nice şeyler vardır ki bütün bunlar ancak Allah’ın bilgi hazinesindedir. Onları ondan başka kimse bilmez. İnsanın yaşadıkları ve yaşamak istedikleri de bu kapsamdadır. İnsan hayata geçirdiklerini ne için yaşamıştır? Neleri amaçlar ve amaçladıklarının ne kadarında muvaffak olur, hikmeti nedir bilemeyiz.

Hadiselerin arka planında insan idrakini aşan fakat Allah’ın bilgisi dâhilinde olan nice hikmetler bulunmaktadır. İnsanlar her şeyi kendi beşerî güçleriyle yargıladıkları için yanılmaları çok kolay olmaktadır. İnsanın hayırlı zannedip günlerce peşinden koştuğu ve enerji tükettiği nice şeyler vardır ki şer, şer olarak düşünüp uzak durduğu ve kötü gördüğü nice şeyler de vardır ki hayır olabilmektedir (Bakara, 2/216). Nitekim İfk Hadisesinin anlatıldığı Nur suresinin 24/11. ayetinde “(kötü zannettiğiniz ve huzursuz olduğunuz) bu olayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın! Tersine belki sizin için hayırdır!” buyrularak bizim idrakimizi aşan meselelerde hakkımızda neyin hayır, neyin şer olacağını ancak Allah’ın bileceğine vurgu yapılmaktadır.

  1. Geceleyin (uyutarak) sizi ölü (gibi) yapan, sonra (kendisi tarafından) tespit edilen ömrü tamamlamak üzere sizi (uyandırarak) her gün hayata geri döndüren ve gündüzün ne yaptığınızı bilen O’dur. En sonunda O’na döndürüleceksiniz. Ve o zaman (dünyada) yaptığınız bütün her şeyi size gösterecektir. Bkz. 3/15, 39/42 ve dipnotu.

Demek uyku anında insan canlılığını devam ettirirken ruhu kendisinden ayrılıyor. Yani uyku anında ölümle yaşamak arasında sadece bir kerte kalıyor o da vücudun canlı kalması ve müdahalelere reaksiyon gösterebilmesi. Ölüm hem ruhun hem de canın bedenden ayrılmasıdır. Vefat ise sadece ruhun bedenden ayrılmasıdır.  Onun için Hz. Muhammed uykuya geçmeden önce; “Allah’ım senin adını anarak ölür ve dirilirim (uyur ve uyanırım)” şeklinde dua ederdi.

  1. O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. O size koruyucu melekler gönderir. Nihayet sizden birinize ölüm vakti geldiğinde elçilerimiz onun canını alır ve onlar vazifelerinde asla kusur etmezler. Bkz. 82/ 10

Ayette geçen “koruyucu melekler” ifadesi, insanı her türlü felaketten koruyan, tabiat kanunlarına karşı ayakta durmasını sağlayan melekleri anlatmış olabileceği gibi, insanın yaptıklarını kayıt altına alan meleklere de işaret olabilir. İnsanın yaptıklarını kayıt altına alan meleklerle ilgili Kâf suresi 50/17, 18. ve İnfitar suresi 82/10-12. ayetleriyle karşılaştırma yapabilirsiniz.

İnsan hayatını disipline eden birtakım unsurlar vardır. Bunların en önemlisi Allah’ın varlığına ve denetleyiciliğine inanmaktır. Allah’a inanan, O’nu seven ve O’na karşı sorumluluk bilinci olan bireyin plansız, programsız, gayesiz, ilkesiz, mefkûresiz, tutarsız, duyarsız, sorumsuz, amaçsız yaşaması düşünülemez. Bir ikincisi de insanın eylemlerinin kayıt altına alındığını bilmesi ve bunan inanmasıdır. İnsan, dünyada yaptıklarıyla ahirette değer göreceğine, yaşadıklarıyla değerlendirileceğine inanırsa daha dolu, daha anlamlı ve daha düzeyli bir hayat yaşar.

  1. Sonra o canları alınanlar, gerçek takipçileri olan Allah’ın huzuruna getirilirler. Doğrusu, nihai hüküm yalnız O’nundur. Ve O, hesabı en hızlı görendir.
  2. De ki: “Bizi bu durumdan kurtarırsa Andolsun şükredenlerden olacağız, diye boyun büküp ürpererek O’na yakardığınızda, karanın ve denizin karanlıklarından/tehlikelerinden sizi kim kurtarıyor?”
  3. De ki: “(Yalnızca) Allah, sizi bundan ve başka her türlü sıkıntıdan kurtarabilir. Ama siz hâlâ O’ndan başka güçlere ilahlık yakıştırıyorsunuz!”
  4. De ki: “Yalnız O’dur size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi gruplar halinde birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yeten.” Bak, iyice anlasınlar diye, mesajları nasıl her yönüyle açıklıyoruz!

Üstten azap, yıldırım düşmesi, taş yağması ve tufan gibi felaketleri; ayakların altından azap ise deprem, seli, suların taşması ve volkanik patlamalar gibi afetleri anlatıyor.

  1. O (Kur’an) hak olduğu halde, kavmin onu yalanladı. Onlara şöyle de: “Ben, sizin davranışınızdan sorumlu değilim.”
  2. (Kur’an’daki) her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz. Bkz. 38/88
  3. Ayetlerimiz hakkında alay yollu söz edenleri gördüğün zaman, onlar başka bir konuya geçinceye kadar onlardan yüz çevir (onlara tavır koy ve kendilerinden uzak dur). Eğer onlardan yüz çevirme işini, şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra hemen kalk ve o zalimler kavmi ile oturmaya devam etme! Bkz. 4/140
  4. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlara, o (inanmaya)nların hesabından dolayı bir sorumluluk yoktur. Fakat (günahkârlar, olur ki) Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye onlara nasihat etmek gerekir.
  5. Dünya hayatının rahatına dalarak eğlenceyi ve geçici zevkleri dinleri haline getiren kimseleri (kendi hallerine) bırak! O Kur’an ile şunu hatırlat ki; bir kimse kazandığı (günah)tan dolayı felakete düşmeye görsün; artık onun için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. O, (kurtulmak için) bütün varlığını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden felakete sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı da onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır. Bkz.2/123, 255, 6/51, 10/3, 20/109, 24/23 ve dipnotu 53/26
  6. (Ey Mü’min) de ki: “Allah’la beraber, bize fayda veya zarar verme kudretine sahip olmayan o sahte ilâhlara da mı yalvaralım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra tekrar geriye mi dönelim? Tıpkı arkadaşları tarafından ‘bize gel’ diye doğru yola çağrıldığı halde, şeytanlar tarafından ayartılıp çöl ortasında şaşkın bırakılan kimse gibi mi olalım?” Yine de ki: “Allah’ın gösterdiği yol (İslam), yegâne doğru yoldur. Biz, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”

İnsanın heykel, taş, ağaç, yatır, ruh, melek, şeytan ya da insan gibi varlıklara yalvarması, ağaçlara çaput bağlayarak dilek tutması, Allah’a inanmakla beraber aracılar vasıtasıyla O’na ulaşmaya çalışması ve bu aracılardan yardım dilenmesi şizofreni bir vakıadır. Bunların hepsi yarar ya da zarar dokundurmak bakımından eşittir. Hele ölen insanların türbelerine, mezarlarına giderek onlarla ilişki kurma psikozu içinde menfaat beklentisine girmesi muhakeme yetisi bulunan bir insan için faciadır.

  1. Bir de (emrolundu ki): “Namazı ikame edin ve Allah’a karşı gelmekten (ve fenalığın her çeşidinden) sakının. Çünkü hepiniz (sonunda) O’nun huzurunda toplanacaksınız.” Bkz. 2/3, 43, 45, 83, 110, 153

Namaz, imanla olgunlaşan ve İslami hayatı özümseyen mü’mine Allah’ın bir lütfudur, kredisidir, ihsanıdır, inayetidir, bağışlamasıdır, iltifatıdır, imtiyazıdır, itibarıdır. Namaz, nefisleri tezkiye, kalpleri tasfiye ve ruhları takviyedir. Namaz, Yaratanın, yarattığını bağrına basmasıdır, dertlerine derman bulmasıdır, ıstıraptan sıkışan ve dünyadan sıkılan kulunun gönül dünyasını aydınlatmasıdır. Namaz, ümitsizliğe düşen insan için bir ışıktır, bir inşirahtır, bir genişliktir, bir huzura ermedir. Namaz bir sözleşmedir. İnsan, Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğine dair söz verir, Allah da kendisine kulluk eden insana ebedi nimetleri vaad eder. Olur da insan sözünden cayarsa diğer namazla telafisine gider. Yalnız, namazın bu tanımlamalara uyması için bilinçle ve şuurla eda edilmesi gerekir. “Kendisini kötülüklerden arındıran (inkârdan ve isyandan) temizlenen, Rabbinin adını anıp namazı dosdoğru kılan kurtuluşa ermiştir.” (Â’la 87/14-15)

  1. O’dur gökleri ve yeri (belli bir hikmete göre) Hak ile yaratan. O ne zaman “Ol” dese emri hemen yerine gelir (ve oluş süreci başlar). O’nun sözü hakikatin tâ kendisidir. (Yeniden diriliş için) Sur’a üfürüldüğü gün hükümranlık yine O’nun olacaktır. O, görüleni de görülmeyeni de bilendir. O, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir (ve her şeyden) hakkıyla haberdar olandır. Bkz. 3/47, 59, 16/40, 19/35, 36/82, 40/68
  2. Hani (bir zamanlar) İbrahim, babası Âzer’e: “Putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti. Bkz. 19/42, 43/26

Hz. İbrahim, Irak’ta yaşayan Keldânîler’e peygamber olarak gelmiştir. Keldânîler, yıldızlara, gök cisimlerine taptıkları gibi aynı zamanda elleriyle yonttukları putlara da taparlardı. Hz. İbrahim babasının ve kavminin bu durumunu görünce tebliğ işine onları uyarmakla başlamıştı.

  1. (İşte) böylece biz İbrahim’e tam ve kesin bir imana sahip olması için (şirkin çirkinliğini gösterdiğimiz gibi) göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem ve mükemmel varlıklarını) da gösteriyorduk. Bkz. 3/190-191, 7/185, 10/101, 21/51, 23/88, 34/9, 36/83
  2. (İbrahim) gecenin karanlığı üzerine çökünce bir yıldız gördü. (Babasının ve kavminin putlara, yıldızlara, aya ve güneşe tapmaları karşısında) “bu (mudur) benim Rabbim?” dedi. Sonra yıldız batıp gidince, “ben batıp gidenleri sevmem (ilah edinmem)” dedi.
  3. Sonra, ayın doğduğunu görünce, “(Öyleyse) Rabbim bu ha!” dedi. Ama ay da batıp gidince, “Gerçekten, eğer Rabbim beni doğru yola iletmemiş olsaydı andolsun ki (ben de babam ve kavmim gibi rastgele şeylere taparak) doğru yoldan sapmış kimselerden olacaktım!” dedi.
  4. Nihayet güneşi doğarken görünce de: “(Demek) Rabbim budur, zira bu (hepsinden) daha büyüktür” dedi. O da batıp gidince, dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin taptığınız şeylerden uzağım.”
  5. (İbrahim) “Bakın, ben batıl olan her şeyden uzak durarak yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim!” (dedi).

Hz. İbrahim’in batıl olan şeylerden uzaklaşarak yüzünü Allah’a çevirmesi, bütün benliğiyle Allah’a teslim olarak yönünü O’na çevirmesi demektir. Ayette geçen “vech” kelimesi Kur’an ’da geçtiği yerlerin çoğunda “yön/istikamet, benlik, rıza” gibi farklı anlamlarda kullanılmıştır. “Bütün benliğini Allah’a teslim eden” (Nisa 4/125), “Yönünü tevhid dinine çevir” (Yunus 10/105), “O ancak Rabbinin rızasını kazanmak için verir” (Leyl, 92/20)

  1. Kavmi, onunla tartışmaya girişti. (Bunun üzerine) onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Ben, sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak Rabbimin dilediği olur! Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
  2. “Hem siz; (kendilerine ibadet edileceğine dair) Allah’ın size hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na şirk koşmaktan korkmazken; kendisine şirk koştuğunuz (sahte ilahlarınız)dan ben ne diye korkayım?” Şimdi biliyorsanız (söyleyin) güvende olmak bakımından, bu iki taraftan (Allah’ın bir olduğuna inananlar mı, yoksa Allah’a ortak koşanlar mı) hangisi emin olmaya daha layıktır? Bkz. 42/21, 53/23
  3. ayetten itibaren Allah’ın birliği ve benzersizliği Hz. İbrahim’in hayatı üzerinden ortaya konmaktadır. Bilindiği üzere Hz. İbrahim, tüm inananların bilincinde kendisine üstün bir yer edinmiş ve tevhid mücadelesinin önderi olmuş bir peygamberdir. Bu konuda kendisinden sonra gelen Müslümanlar için bir rol modeldir, mücadelesi ve teslimiyeti tüm inananlar için bir paradigmadır. Bu arada belirtmek gerekir ki; birleme demek olan “tevhid” i sadece Allah’ın birliği olarak anlamamak lazım. Esas tevhid, yeryüzündeki parçalanmışlığı ortadan kaldırmak için Allah’ın varlığına ve birliğine inanan insanların O’nun etrafında yine O’nun istediği şekilde birleşmesidir. Yani Allah’ın desteğini almak ve O’nun gücünden yararlanmak için Allah’ın etrafında bir bütün olunmasıdır.
  4. İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle (şirkle) kirletmeyenler var ya; işte onlardır güven içinde olacak olanlar. Çünkü onlar doğru yolu bulmuşlardır.
  5. İşte bu (şekilde Allah’ı arayıp bulması), kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimizdir. (Amellerine göre) dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki, Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir ve her şeyi hakkıyla bilendir.

İbrahim Peygamber’e verilen “delil” den maksat ona ilham edilen tefekkür ve muhakeme gücüdür. İbrahim Peygamber bu özelliği ile kendi zamanında bile Asya kıtasının birçok yöresinde namı duyulan saygın bir peygamberdi. En büyük hedefi putperestliği ortadan kaldırmak ve Allah’a ortak koşmak adına yapılan bütün saçmalıkları bertaraf etmekti. Tam bir tevhid insanı olan ve teslimiyet kendisinde zirveleşen Hz. İbrahim tevhit rehberliğiyle insanlık tarihinin seyrini müspete çeviren büyük devrimlerin yaşanmasına vesile olmuştur. Zîrâ birçok insanı yoldan çıkartıp saptıran putlara tapma işi onun gayretiyle ciddi oranda azalmıştır. Onun için Kur’an’da kendisinden sürekli övgü ile bahsedilir ve imanı insanlara örnek olarak sunulur. Hz. İbrahim tevhid inancının sembol isimlerinin en başında gelen peygamberdir.

  1. (Daha sonra) Biz İbrahim’e (oğlu) İshak’ı ve (torunu) Yakub’u armağan ettik. Onların her birini daha önce Nuh’u hidayete erdirdiğimiz gibi hidayete erdirdik. Onun neslinden gelen Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da hidayete erdirdik. İşte iyilik yapanları ve iyi davrananları böyle ödüllendiririz.
  2. Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (nebilik verdik). Onların hepsi de dürüst ve erdemli kimselerdendi. Bkz. 3/39
  3. İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lût’a da (nebilik verdik. Kendilerine farklı meziyetler lütfederek) hepsini âlemlere üstün kıldık.

Hz. İbrahim’in kardeşinin oğlu olması hasebiyle onun “soyundan” gelmemesine rağmen Hz. Lut’un isminin burada zikredilmesi, eski Arapça kullanımında amcanın çoğunlukla “baba” olarak ve yeğenin de “oğul” olarak tanımlanmasındadır.

  1. Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarına da (aynı şekilde üstün meziyetler verdik). Onları seçtik ve onları doğru yola ilettik.
  2. İşte bu, Allah’ın gösterdiği dosdoğru yoldur ki, O, kullarından dilediğini (kullar da dilediği taktirde) bu yola iletir. Eğer onlar da (peygamber olmalarına rağmen) Allah’a (en küçük bir şeyi) ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gidecekti. Bkz. 39/65
  3. Onlar kendilerine kitap, hikmet (doğru hüküm verme yeteneği) ve nebilik verdiğimiz kimselerdir. Eğer bunları tanımayıp inkâr ederlerse, (bilsinler ki biz) yerlerine inkâr etmeyen bir topluluk getiririz. Bkz.5/54, 14/19

Mekkeli müşrikler Allah’ın yol göstericiliğini ve O’nun Hakk yolunu ve peygamberini reddetmiş olsalar bile, bu hiç sorun değil çünkü gönderilen nebiyi, nebiye indirilen kitabı, anlatılan gerçekleri, gösterilen yolu kabul eden, koruyan ve insanlara tebliğ edecek olan bir topluluk mutlaka bulunacaktır.

  1. İşte onlar Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların yolunu izle ve de ki: “Ben bu tebliğ karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. (Ben bir peygamberim ve) bu (Kur’an da) bütün âlemler için ancak bir öğüttür.” Bkz. 23/72, 25/57, 34/47, 36/21, 38/86, 42/23
  2. (Yahudiler:) “Allah insana hiçbir şey indirmemiştir” diyerek Allah’ın azamet ve kudretini bilip anlayamadı(klarını ortaya koydu)lar. (Resulüm onlara) de ki: “(Madem Allah hiçbir şey indirmedi o halde) Musa’nın insanlara bir nur, bir hidayet olarak getirdiği (ve sonradan adı Tevrat olan) Kitab’ı kim indirdi? (Gerçi) siz onu (ciddiye almadınız), parçalara ayırarak ve kâğıtlarda yazıya dökerek işinize geleni açıkladınız ve çoğunu da (işinize gelmediği için) gizlediniz. Hâlbuki sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler (Kur’an’la) size öğretilmiştir. (İşte o Kitab’ı indiren de) Allah’tır.” de ve sonra bırak onları, boş laflarla oyalanıp dursunlar. Bkz. 10/2, 17/94, 95

“Allah insana hiçbir şey indirmemiştir” diyen kişi Medine’de haham başı olan Malik b. Sayf’tır. O peygamberimize olan öfkesinden aşırı giderek bu sözü söylemiştir. Bunun üzerine Yahudiler onu hahamlıktan almışlar yerine Kab b. Eşref’i getirmişlerdir.

  1. Bu (Kur’an), kendinden önceki, ilahi kitapları(n değiştirilmiş kısımlarını düzelterek) doğrulayan ve şehirlerin anası durumunda olan (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanları uyarman için indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Ahirete inananlar ona (Kur’an’a) da inanırlar ve Hakk’tan yana duruşlarını devamlı korurlar.

Kur’an’ın ifadesinden de anlaşılacağı üzere Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Ayette geçen “Şehirlerin anası” ifadesi Mekke için kullanılan bir sıfattır. Çünkü Allah için yapılan ilk mabed orada inşa edilmiş (A. İmran, 3/96) ve daha sonra da orası bütün müminlerin kıblesi olarak tayin edilmiştir. “Çevresinden” kasıt; bütün yeryüzüdür. Çünkü Kur’an sadece Arap Yarımadasına ve Araplara değil bütün dünyaya ve insanlığa gelmiştir.

Ayetin son cümlesindeki “salat” sözcüğünü namaz olarak değil de “Hakk’tan yana duruş” olarak almak daha doğru olur. Çünkü burada “salat” kelimesi “yuhâfızûn” fiili müzarisi ile gelmiştir. Yani onlar, Allah’a teslimiyetin gereği olarak taviz vermeden Hakk’ın yanında yer almaya devam ederler. “Salat” sözcüğüyle ilgili Mü’minun suresinin 23/9 açıklamasına bakabilirsiniz.

  1. Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahyolundu” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim” iddiasında bulunandan daha zalim kim olabilir? (Ey Resul!) Kendilerini ölüm sancıları içinde bulduklarında ve melekler ellerini uzatarak: “Ruhlarınızı teslim edin! Allah’a gerçek olmayan şeyleri izafe ettiğiniz ve kibre kapılarak O’nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için bugün aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!” diye o zalimlere seslendiklerini bir görsen!

Bu âyet; Peygamberliklerini iddia ederek “Allah beni Peygamber gönderdi” diyen Müseylemet’ül-Kezzab, Nadr b. Hâris, Esved’ül-Ansi ve kendi kendine din uydurmağa kalkışan Amr b. Lühay gibileri hakkında indirilmiştir. Tarihte Şirazlı Mirza Ali Muhammed ve Ahmet Kadiyani ve daha birçokları gibi sahte peygamberlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Kur’an bu haddini bilmeyen maceraperestlere ve onlardan önceleri de aynı serüvenin kurbanı olan kişilere de dikkat çekmektedir. Bugün bile –maalesef- aynı iddia ile ortaya çıkan hatta kendilerinin Allah’tan bilgi aldıklarını, ruhlar âleminde Allah’la ve Peygamberlerle görüştüklerini, kendilerine insan idrâkini aşan bilgiler geldiğini iddia eden kendini bilmezlere rastlamak mümkündür. İnsanlar arasından böyle sahte peygamberlerin çıkışı bir felakettir ancak bundan daha büyük felaket bu zavallıların arkasına takılan cahillerin sergilediği teslimiyettir.

  1. (Ve o zaman Allah şöyle buyuracak:) Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi, bize yapa yalnız geldiniz. Ve size (hayatta iken) bahşettiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Hani, hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu sandığınız (Allah’a ulaşmak için aracı kıldığınız, dünyalık menfaatler için gölgesine sığındığınız) şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun ki; aranızdaki bağlar artık kopmuştur. (Çok güvenip itimat ettiğiniz ve sizi kurtarabileceklerine inandığınız sahte ilahlarınız) sizi yüzüstü bırakıp gitmiştir.
  2. Kuşkusuz Allah, tohumu ve meyve çekirdeğini patlat(ıp içinden filizler çıkar)andır. O, Ölüden diriyi meydana getiren, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte (sizin Rabbiniz olan) Allah budur. O halde nasıl oluyor da (Rabbinizin öğütlerinden) uzaklaştırılıyorsunuz?
  3. O, karanlığı yarıp sabahı çıkaran, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kılandır. Bütün bunlar, sonsuz kudret ve ilim sahibi olan Allah tarafından mükemmel bir ölçüyle takdir edilmiştir.
  4. Karanın ve denizin karanlığında onlara bakıp yolunuzu bulabilesiniz diye yıldızları sizin için var eden O’dur. Gerçekten bilmek ve anlamak isteyen kimseler için ayetlerimizi açıklıyoruz. Bkz. 16/16, 21/31

Yıldızlara bakarak yol bulmak. Önce yönümüzü bulabilmek için biri uzun ve biri de kısa olan iki değneği yere dikip herhangi bir yıldıza bakmalıyız.  Yıldız sağa doğru hareket ediyorsa güneye, sola doğru hareket ediyorsa kuzeye, yükseliyorsa doğuya, alçalıyorsa batıya bakılıyor demektir. Bu arada hatırlatmak gerekir ki; aslında hareket eden sadece yıldız değil, Dünyamızla birlikte bütün gök cisimleri, yıldızlar, galaksilerdir. Dünya kendi ekseni etrafında döndüğü için yıldızlar hareket ediyormuş gibi görülür. Tıpkı dönen dünya ile güneşin battığını sandığımız gibi.

  1. Sizi bir candan yaratan O’dur. Ve O (sizin her biriniz için yeryüzünde karar kılan) bir vade/kalış süresi ve (ölümden sonra da emaneten kalınan) bir dinlenme yeri (tayin etmiştir). Biz bu mesajları hakikati kavrayabilecek insanlar için açık ve anlaşılır kılmaktayız.

Ayette geçen “müstakar” ve “müstavda” yani “karar kılınan yer” ile “emaneten kalınan yer” hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazılarına göre emaneten kalınan yer babaların sulbleri (dölleri), karar kılınan yer ise anne rahmidir. Bazılarına göre de karar kılınan yer dünya, emaneten kalınan yer ise ruhların diriliş gününe kadar kalacakları yerdir. Diğer bazılarına göre karar kılınan yer anne rahmidir, emaneten kalınan yer dünyadır. Bu iki kelimenin gerçek anlamlarına yakın en doğru yorumu yapmak için Hud 11/6. ayetine ve dipnotuna bakabilirsiniz.

  1. Gökyüzünden suyu (yağmuru) indiren O’dur. Sonra biz onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız. O bitkiden bir filiz, ondan da büyüyüp birbirinin üstüne binmiş taneler, başaklar çıkarırız. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm, zeytin ve nar bahçeleri yetiştiririz. Bunlardan kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Her birinin meyvesine, bir ilk meyve verdiklerinde bir de tam olgunlaştıklarında bir bakın! Hiç kuşkusuz bütün bunlarda inanacak insanlar için derin mesajlar vardır
  2. Bir de cinleri, (görünmeyen varlıkları) Allah’a ortak koştular. Hâlbuki onları O yaratmıştır. Bilmeden O’na oğullar ve kızlar isnat ettiler. Hâşâ O, onların ileri sürdüğü niteliklerden uzaktır ve şanı yücedir! Bkz. 2/116, 4/117-120, 18/50, 19/44, 34/41, 36/60-61

Putperestliğin zirvede olduğu dönemlerde bazı Araplar cinleri Allah’ın yardımcıları olarak görüyorlardı. Yahudiler, Uzeyr Peygamber’e, Hıristiyanlar ise İsa Peygamber’e Allah’ın oğlu diyorlardı. Müşriklerden bazıları da meleklere dişilik isnat ederek onların Allah’ın kızları olduğunu iddia ediyordu.

  1. Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısı O’dur. O’nun eşi olmadığı halde nasıl (olur da) O’nun bir çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O’dur.

Başta insan hayatı olmak üzere bütün canlıları kapsayan bir canlılık olgusu ile karşı karşıyayız. Belirli bir noktada ortaya çıkan bu olgu, varlık âlemindeki tartışmasız düzenle beraber, insana yüce Allah’ın eşinin olmadığına ve dolaysıyla O’nun bir çocuğunun olamayacağına ilişkin kesin bir mesaj iletiyor.

  1. İşte (ey insanlar) sizin (kulluk etmeniz gereken sadece) Rabbiniz (olan) Allah’tır ve O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır (ve yaratılanların idaresi O’nun elindedir). Öyle ise yalnız O’na kulluk edin. Zira O, her şeyi görüp gözeten ve gerçek manada güvenilmeye layık olandır.
  2. Gözler O’nu algılayamaz ama O, gözleri (ve gözlerin gördüklerini) algılar. O’nun ilmi her şeyin bütün inceliklerine nüfuz eder. O her şeyden haberdardır. Bkz. 75/23

Gözlerin Allah’ı algılayamaz olması, O’nun zatının insanın göz ufkunu aşması demektir. Yani gözler kavrama suretiyle içyüzüne inecek şekilde Allah’ı göremez. O’nun zatı aynı zamanda tasavvur ve tahayyül ufkunu da aşar ki insan gözlerin göremediği Allah’ın zatını gerçek anlamda algılayamaz. Sadece varlık alemine bakarak O’nun varlığını ve kudretini görür.

  1. Doğrusu Rabbinizden size anlama ve kavrama (kabiliyeti) verilmiştir. O halde, kim (gerçeği) görmek isterse kendi lehine ve kim de (bunca hakikate rağmen) körlüğü tercih ederse kendi aleyhine davranmış olur. Ve (inanmamakta ısrar edenlere de ki): “Ben de sizin üzerinize (illa da inanmanızı sağlayacak) bir bekçi değilim (sadece bir tebliğciyim).”
  2. Onlar sana: “Sen iyi ders almışsın” desinler diye ve bir de bilen bir toplum için o (Kur’an’)ı açıklayalım diye ayetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.

Ayetlerin farklı biçimlerde açıklanması ve anlaşılmalarını kolaylaştıracak üsluplarla ve değişik örneklerle insanlara iletilmesi herkes için bir hidayet kaynağı olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber aldığı vahyi tebliğ ederken bazıları için anlaşılması zor olan konularda bile karışıklık olmasın diye yorum yapmaktan ve açıklık getirmekten kaçınmıştır. Zira Kur’an anlaşılması için hem kolaylaştırılmış hem de birbirini açıklayan ayetlerle gelmiştir. Bu konuda Nahl 16/44, Hud 11/1, Kamer 54/17. ayetlere bakarak bir çalışma yapılabilirsiniz.

  1. Sen, Rabbinden sana ne vahyolunmuşsa ona uy! O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir!
  2. Eğer Allah dileseydi onlar (da inanmak isteseydi) şirk koşmazlardı. Seni onlara bekçi kılmadık. Sen onların yaptıklarından sorumlu da değilsin. Bkz. 13/40, 88/21-22

Âyetteki “ma”, olumsuz anlamındaki “ma’i nafiye” değildir. Bu “ma” Allah’ın takdirini değil, gücünü ifade etmek için kullanılmıştır. Yani Allah onlara seçme hakkı vermeseydi de onları mü’min olmaya mecbur etseydi onlar müşrik olmazlardı. Fakat Allah, akıllarını kullanarak kendi özgür iradeleriyle iman etmelerini istiyor.

  1. Allah’tan başka varlıklara tapanlara (şirkte ısrar ediyorlar diye) sövmeyiniz ki, onlar da cahillikle şaşkınlığa kapılıp Allah’a sövmesinler. Zira Biz her topluma (güzel görmek istedikleri için) kendi yaptıklarını güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri ancak rablerinedir. O, onlara (dünyada) yaptıklarını bütün ayrıntılarıyla anlatacaktır.

Ayet doğrudan Allah’tan başka varlıklara dua edenlere sövmeyi yasaklıyor ve inancı, düşüncesi ve kimliği ne olursa olsun hiç kimseye hakaret edilmesini uygun görmüyor. Zira bu hem savunulan değerleri hakarete açık hale getirir hem de düşmanlığı tetikler. Doğru olan, onlara sövmek yerine onları anlamaya ve şirkin yanlışlığını onlara anlatmaya çalışmaktır.

  1. Onlar kesin bir dille Allah adına yemin ederek, eğer kendilerine bir mucize gelirse ona (ilahi kelama) mutlaka inanacaklarını söylediler. De ki: “Mucizeler sırf Allah’ın katındadır/yetkisindedir.” Şunu iyi bilin ki (ey mü’minler; onlara) mucize gönderilseydi bile, (yine de) inanmayacaklar(dı). Bkz. 17/59

Mûcize göstermek, Peygamberlerin elinde değil, Allah’ın takdirindedir. Onun ne zaman, nerede, hangi şartlarda ve nasıl gösterileceğine Allah karar verir. Çünkü mûcize doğrudan Allah’ın fiilidir. Ancak peygamberlerin elinde zuhur eder.

  1. (Kötü niyet ve eylemlerinden dolayı) biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar). Biz de onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.

İnkârda ısrar edenler, inanmamak için doğru yola açılan bütün kapıları kapatarak Allah’ın davetini anlamayı inatla reddediyorlar, âdeta inanmamak için direniyorlar ve iradelerini Hakk’a karşı direnmede kullanıyorlar. Onlara istediklerinin on katı mucize gelse yine inanmazlar. Çünkü onlar gerçeği kavrama yeteneklerini kaybetmişler ve kararlarını küfürden yana vermişlerdir. Bakara 2/6. ayetinde buyrulduğu gibi inkârcılar, hakikati kabul etmekteki isteksizlikleri sonucunda ona karşı kör kaldıkları sürece kendi azgınlıkları içinde yaşamaya devam edeceklerdir.

  1. Eğer, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe (kendileri de istemedikçe), onlar yine de inanmayacaktı. Fakat onların çoğu (yaptıkları cahilliğin kendilerini nereye götüreceğini) bilmezler. Bkz. 10/96-97, 17/92, 25/21
  2. İşte böylece Biz, görünen ve görünmeyen varlıklar içinden zihin çelmeyi amaçlayan yaldızlı sözlerle birbirlerini aldatan şeytani güçleri her peygambere düşman kıldık. Ama Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazdı. Bırak onları, düzdükleri teorilerle baş başa kalsınlar! Bkz. 3/184, 6/34, 25/31, 41/43
  3. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).
  4. (De ki:): “O, size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmişken, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?” Kendilerine kitap verdiklerimiz(den Yahudi ve Hristiyan âlimleri) de, hiç kuşkun olmasın ki o (Kur’an’)ın, gerçekten Rabbin tarafından indirildiğini biliyorlar.

Ayetin ilk cümlesi gösteriyor ki; İslam’ın son ve en kapsamlı Kitabı olan Kur’an, hem Hz. Muhammed için hem de onun yolundan giden mü’minler için dinin tek referans kaynağıdır. Bir taraftan Kur’an’ın lafzından (hiç anlamadan) okuyarak sevap kazanmaya çalışmak, diğer taraftan hakemliği onlarca kaynağa baş vurarak yapmak ve bu kaynakları da bir yolunu bularak Hz. Muhammed’e dayandırmak bu ayettin ruhuna terstir.  Üstelik yapılan bu yıkıma karşı çıkanları da din düşmanı ilan etmek en büyük ihanettir.

  1. Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

“Rabbinin sözü” Kur’ân’da bildirilen hükümlerin ve haberlerin tamamıdır. Allah’ın vahyettiği, vaad ettiği ve haber verdiği herşey haktır ve doğrudur ve hem de adalete tamamıyla uygundur. Hiç kimse ondan daha iyi hüküm koyamaz ve O’ndan daha adil de olamaz.

  1. Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah yolundan saptırırlar. (Çünkü) onlar (aklın ve vahyin gereklerine göre değil) ancak zanna göre hareket ederler. Bundan dolayıdır ki onlar kurgusal bilgiye dayanırlar.

“Zann” sözcüğü burada “sahte din, bâtıl inanç” anlamında kullanılmıştır. Bu ifade ile ilkel ve feodal geleneklerin esiri olan toplumların, varsayımlara dayalı olarak ortaya koydukları helal-haram, sevap-günah ölçütlerinin keyfiliğine vurgu yapılıyor.

Tarih boyunca insanların ekseriyeti Allah’tan uzak ve İslam’dan mahrum yaşamayı yeğlemişlerdir. Bu durum, onlara elçilerin gelmediğinden ya da kitapların inmediğinden değil, kendi nefislerinin istek ve arzularının ağır basmasından, çıkar ve menfaatlerine ters gelmesinden kaynaklanmıştır. Nefsin arzuları ve şeytanın istekleri görünürde spot ve çekici olunca insanların çoğu bayağı ama peşin olanı seçmiş; kalıcı ve ebedi olanı ciddiye ya da dikkate almamıştır. Onun için insanların çoğunun yaptığına değil, Allah’ın söylediğine bakmak gerekir.

  1. Muhakkak ki senin Rabbin, evet O, kimin O’nun yolundan saptığını ve kimin doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.
  2. O halde O’nun ayetlerine iman ediyorsanız, Allah’ın adı anılarak (putlara adanmadan) kesilen hayvanlardan yiyin.

“Allah’ın adının anılması” ndan maksat, putlara adanarak kesilen hayvanlar gibi Allah’tan başka varlıklar için kesilmemiş olmasıdır. Onun için eğer hayvan başka varlıklara adanarak kesiliyorsa Allah’ın adının anılması da onu helal kılmaz. Ya da Allah’tan başka varlıklara adanmamış da sadece et ihtiyacının giderilmesi için kesilmişse o taktirde besmele çekilmemiş olması da onu haram kılmaz. Ama kasten Allah’ın adı anılmıyorsa bu durumda yine haram olur.

  1. Size ne oluyor da üzerine Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yemiyorsunuz? Oysa Allah çaresizlik sonucu yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı etleri ayrıntılı biçimde açıkladı. Birçokları hiçbir doğru bilgiye dayanmaksızın, sırf keyfi arzularına uyarak insanları yoldan çıkarırlar. Hiç kuşkusuz Rabbin haddi aşanları çok iyi bilmektedir.

Eti yenmeyen hayvanlar Bakara, 2/173 ve Maide, 5/3 ayetlerinde açıklanmıştır.

  1. Günahın aşikâre olanını da gizlisini de bırakın. Çünkü günah işleyenler; kazandıkları (günahlar) yüzünden (bir gün mutlaka) cezalandırılacaklardır.
  2. Üzerinde Allah’ın adı (kasten) anılmayan (hayvanların etlerin)den asla yemeyin! Çünkü bu davranış tam bir yoldan çıkıştır. Ve (insanların kalplerindeki) şeytanî dürtüler, sahiplerine, sizi (neyin günah olduğu ve neyin olmadığı konusunda) tartışmaya çekmelerini fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. Bkz. 5/5 ve dipnotu.

Allah’ın adının anılmaması konusunda kasıt olup olmadığına bakmak gerekir. Yenmesi helal olan bir hayvan kasıtlı olarak Allah’ın adı anılmadan kesilirse ya da Allah’tan başka varlıklara adanarak kurban edilirse haram olur. Yoksa unutularak besmele çekilmeden kesilen hayvanın eti haram olmaz.

Ayetin ikinci pasajında; “şeytani dürtülerin, sahiplerini Allah’ın açık öğretileri konusunda seni tartışmaya çekmek istedikleri” ifade edilerek, tartışmaya girmemek konusunda ciddi uyarı vardır. Yani, eğer onlara ilgi gösterirsen, kendilerini adeta ahlakî ve mânevi meseleler konusunda kanun koyucular olarak görmüş olursun. Bu durumda da sadece Allah’a izafe edilmesi gereken pozisyonu onlarla paylaşmış olursun ki bu da Allah’a şirk koşmak olur.

  1. (Manen) ölü iken (yani imandan mahrum durumdayken) dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları çirkinlikler (ilahi yasalar gereğince) böyle çekici gösterilmiştir.
  2. Ve işte böylece biz, her kasaba ve şehrin büyüklük taslayan (varlıklı) günahkârlarını -orada hileli düzenler kursunlar diye- (fırsat verip) oranın ileri gelenleri durumuna getirdik. Oysa onlar, hileli düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun farkına varmazlar. Bkz.17/16, 29/13, 34/31-33, 34-35, 43/23, 71/22
  3. Onlara ne zaman (Kur’an’dan) bir ayet gelse, derler ki: “Allah’ın resullerine verilenin (vahiy, peygamberlik ve mucize gibi) bir benzeri bize de verilmedikçe biz kesin olarak iman etmeyeceğiz.” Allah, elçiliğini kime vereceğini (onlardan) daha iyi bilir. Bu şekilde günah işleyenlere, kurdukları hileli düzenleri nedeniyle Allah katından bir aşağılama ve çok şiddetli bir azap isabet edecektir.

Dirayeti, güzel hitabeti, evlatlarının çokluğu ve zenginliğiyle Kureyş içerisinde seçkin bir duruma gelmiş olan Velid b. Muğire: “(Ey Muhammed!) Eğer Peygamberlik gerçek olsaydı, sana değil bana gelirdi. Çünkü bende güç, servet ve şöhret var, üstelik senden daha da büyüğüm. Küfrün önderlerinden ileri gelenlerinden Ebu Cehil de “Yemin olsun ki; bana vahiy gelmedikçe Muhammed’e inanmayacağım” demişti. Bu ayet, bu tip söylemler üzerine nazil olmuştur.

  1. Allah, her kimi (iyi niyetinden dolayı) doğruya erdirmek isterse, onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de (kötü niyet ve eyleminden dolayı) sapıklıkta bırakmak isterse, onun da kalbini göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah iman etmeyenlerin üstüne, işte böylece pislik/azap bırakır.

Ayette geçen “kalbini göğe yükseltiyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar” ifadesiyle inkârcının iç daralmasının tasvir edilmesi hem muhteşem bir benzetmedir hem de bir tabiat olayına işarettir. Zira yükseğe çıkıldıkça yer çekimi azalacağından basınç da azalmaktadır.  Bilindiği gibi yer çekiminin etkisiyle gazlar Dünya’yı çepeçevre kuşatmıştır. Yükseklere doğru çıkıldıkça Atmosferi oluşturan gazların yoğunluklarının yerçekimi etkisiyle azalmasıyla basınç azalır.  Buna bağlı olarak da oksijen miktarında azalma olur ve böylece kandaki oksijen miktarı da düşer ve bu durumda solunum güçlüğü çekilir. Onun için rakımı yüksek olan yerlerde yaşayanların fonksiyonel olarak metabolik hareket mekanizmaları azalır. İşte Allah bu ayetle aynı zamanda, 14 asır önce, insanların yüksekliğin ne olduğunu bilmediği bir zamanda farklı bir tabiat olayı üzerinden bir benzetme yaparak Kur’an’ın mucizesini ortaya koyuyor. 

  1. İşte bu (İslâm dini), Rabbinin dosdoğru yoludur. Gerçekten biz, ayetlerimizi, düşünen bir topluluk için ayrıntılı olarak açıkladık.
  2. O (hayat koordinatlarını Kur’an’a göre belirleye)nlere Rableri katında barış ve esenlik yurdu (olan cennet) vardır. Allah, yaptıkları (doğru ve yararlı) işler sayesinde onların en yakın dostu (ve yardımcısı) olacaktır.
  3. İşte o (mahşer) günü (Allah), onların hepsini huzurunda toplayacak ve: “Ey cinler (görünmeyen) şeytani varlıklar! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız” (diyecek). Onların insanlardan dostları da şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Nihayet bize tayin ettiğin vademize ulaştık.” (Bunun üzerine) Allah da buyuracak ki: “Sizin durağınız cehennemdir. Allah aksini dilemedikçe orada kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.

Bu ayet, ispritizma ile uğraşanlara ışık tutabilir. Medyumlar zaman zaman ruhanilerle irtibat kurduklarını iddia ederler. Oysa onların irtibat kurduğu ruhaniler değil (cinler) görünmeyen varlıklardır. Hayatta olan insanların ölülerin ruhlarıyla irtibata geçmesi mümkün değildir. Ama görünmeyen varlıklarla irtibat kurmaları imkân dâhilindedir. Cinlerin insanlarla irtibat kurduğu ve insanlar üzerinde etkili olduğu ayetten de anlaşılmaktadır.

“Allah aksini dilemedikçe” cümlesi Cehennemin ebedi olmayacağını ve oranın bir terbiye yeri olacağını iddia edenlerin görüşünü teyit eder niteliktedir. Nitekim aynı ifade Hud suresi 11/107. ayetinde de geçiyor. Bu ayetlerin üslubuna yani “Allah aksini dilemedikçe” ifadesine bakıldığında, zımnen bir merhamet vurgusu göze çarpıyor yani duruma göre Allah aksini dileyebilir.  Tabii ki her konuda olduğu gibi bu konuda da tek hâkim Allah’tır. Zira “O merhamet edenlerin en merhametlisidir” (Yusuf 12/92)

  1. İşte böylece işledikleri günahlar yüzünden zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız (inatları yüzünden birbirlerini felakete götürürler).
  2. (O gün Allah zalimlere soracak) Ey görünmeyen ve görünen akıl sahibi iradeli varlıklar! Size ayetlerimi anlatan ve böyle bir günle karşılaşacağınızı (haber vererek) sizi uyaran içinizden resuller gelmedi mi? Onlar da: “Haksız olduğumuza bizzat kendimiz şahitlik ederiz” diyecekler. Böylece dünya hayatı onları aldatmış olur ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.
  3. Gerçek şu ki: Bir toplumun fertleri (doğru ile eğrinin anlamından) habersiz olduğu sürece Rabbin o toplumu yaptığı yanlışlıklardan dolayı asla yok etmez.

Allah insanlara peygamber göndermeden onları sorumlu tutmaz ve yaptıkları taşkınlıklar yüzünden onları cezalandırmaz. Ceza veya mükâfat, ancak âdil bir imtihandan sonra verilir. Nitekim İsra suresi 17/15. ayetinde de “Biz, peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz” buyurmuştur.

  1. Herkes için, yaptıklarına göre dereceler vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir. Bkz. 46/19

Ayetten anlıyoruz ki; dünyalık işlerde olduğu gibi insanın dünyada yaşadıklarıyla alakalı olarak Allah katında da bir kredi notu/skoru vardır. Yaşadıklarına bakılarak kişinin Allah katındaki makamı ya yükselir ya da alçalır. Faydalı amellerde bulunarak kredi notu yükseldikçe itibarı artar, güvenilir hale gelir ve Allah’ın desteğini almaya hak kazanır. Bu destekle güzel eylemlerin takipçisi olur ve sürekli faydalı işler üretir. Ama günah irtikâp ederek kredi notu düştükçe itibarı da azalır, güvenilirliğini kaybeder ve böylece Allah’ın merhametinden mahrum olur. Bu da kişinin zayıf ve desteksiz kalmasına yol açar. Böylece Allah’ın desteğinden mahrum kalan insan, şer dürtülere karşı kendini savunamaz ve sürekli kötülük üretir. Ayrıca kişinin ahiretteki durumu da Allah katındaki derecesine yani yaşadıklarıyla oluşturduğu kredisine bağlıdır. İyi bir insan olarak gitmişse mutlaka yeri de iyi olacaktır, kötü olarak gitmişse gideceği yer de şüphesiz kötü olacaktır. O halde fırsat eldeyken iyi işler yaparak iyi olmaya çalışmak gerekir.

  1. Rabbin zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır), rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizi başka bir toplumun soyundan yarattığı gibi sizden sonra da yerinize dilediği bir toplumu getirir. Bkz. 2/143, 4/133, 35/16-17, 47/38
  2. Şüphe yok ki size vaat edilen o (hesaplaşma günü) mutlaka gelecektir. Siz, onu engelleyemezsiniz.
  3. De ki: “Ey kavmim! (Allah’ın nurunu söndürmek için) elinizden geleni yapın, ben de (O nurun her tarafa yayılarak dünyayı aydınlatması için) elimden geleni yapacağım. Yakında kimin nihai başarıya ulaşacağını göreceksiniz!” Şu muhakkak ki, zalimler asla mutluluğa erişemezler.
  4. Onlar, Allah’ın yarattığı tüm ekinlerden ve (evcil) hayvanlardan O’na sınırlı bir pay ayırdılar. Asılsız saplantılara uyarak: “Bu Allah’ındır, bu da (O’na eş koştuğumuz) ilahlarımızındır” dediler. Üstelik ilahları (için ayırdıkları) payı Allah’a geçmezken, Allah (için ayırdıkları) pay (Allah zengindir diye) bu ortaklara geçebiliyor. Ne kötü hüküm veriyorlar. Bkz. 5/103 ve dipnotu.

Cahiliye Arapları hayvanların ve ekinlerin bir kısmını keyiflerine göre Allah’la taptıkları putlar arasında bölüştürürlerdi. Allah için ayırdıklarını yoksullara ve kimsesizlere dağıtırlardı, putlar için ayırdıklarını da onların huzurunda yapılan ayinlerde kullanırlardı. Putların payında eksilme veya bozulma olduğunda “Allah zengindir putlar ise muhtaçtır” diyerek Allah’a ayırdıklarından bunu tamamlarlar, Allah için ayırdıklarında bir eksilme veya bozulma olduğunda ise yine, “Allah zengindir, ihtiyacı yoktur” diyerek buna aldırış etmezlerdi. Bu ayet, yapılan bu saçmalığa işaret ederken aynı zamanda bu örnekle Allah, hayatın çok önemli bir gerçeğine vurgu yapıyor. İnsanların bazıları imkânlarının çoğunu (putlaştırdığı) para, makam, şan, şöhret ve servet gibi şeyler için seferber ederken, Allah için zamanlarının ve imkanlarının azını harcıyorlar. Bu da gösteriyor ki onların yaptıklarıyla Cahiliye müşriklerinin yaptıkları farksızdır.

  1. Bir de (Allah’a ortak koştukları) varlıklara veya güçlere olan inançları, Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştıranların çoğuna çocuklarını öldürmelerini (bile) güzel gösterir ve böylece (bu durum) onları yok olmaya ve inançlarında şaşkınlığa götürür. Şayet Allah, dileseydi (onları kendi iradelerine bırakmasaydı) bunu yapamazlardı (fakat Allah onları zorla doğru yola iletmeyi dilememiştir). Artık sen, onları uydurdukları yalanlarla (saçma geleneklerle, bâtıl inançlarla, hurafelerle) baş başa bırak.
  2. Bir de kendi (asılsız iddialarına dayanarak) dediler ki: “Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da putlara adandığı için) sırtlarına (binilmesi ve yük yüklenmesi) yasaklanmış hayvanlardır.” Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar (onları Allah için kesmezler). (Bütün bunları) Allah’a iftira ederek (Allah böyle emretmiştir diyerek) yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır.
  3. Yine dediler ki: “Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın erkek) hepsi onda ortaktır.” Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyi) hakkıyla bilendir. Bkz. 5/103

İslam öncesi Araplar azgınlıkta, zulümde, sapıklıkta ve cehalette insan havsalasının alamayacağı derecede zıvanadan çıkmıştı. Hayvanlar dünyasında bile eşine pek az rastlanan, aşağıdaki ayette de görüldüğü gibi bir insanın yavrusunu öldürmesi, gereksiz yere hemcinslerini katletmesi insanların ne derece kontrolden çıktığını anlatmaya yeter de artar bile. Bu ve bunun gibi ayetler Cahiliye Araplarının hayatlarını özetleyerek bir ibret vesikası olarak sergilerken, aynı zamanda, insanlar akıllarını ve duyularını Allah’ın vahiyle belirlediği şekilde kullanmadığı taktirde nefislerine tutsak olacakları ve böylece her türlü kötülüğe bulaşacakları mesajını veriyor.

  1. Bilgisizlik ve ahmaklıkları yüzünden kendi (kız) çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine (helal olarak) verdiği rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.

Burada tıbbi müdahalelerle anne rahmindeki bebeklerini öldürerek aldıranlara ve takvalık taslayarak Allah’ın helal kıldığı bazı nimetleri kendilerine haram kılanlara da bir mesaj vardır.

  1. Çardaklı ve çardaksız (asmalı ve asmasız üzüm) bağları/bahçeleri, tatları çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, (renk, koku ve lezzetleriyle) birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve narları yaratan O’dur. Meyve verdikleri zaman onların meyvelerinden yiyin ve hasat edildiği zaman da hakkını (öşrünü ve sadakasını) verin. İsraf etmeyin! Çünkü Allah israf edenleri sevmez.

Burada bahsedilen hak; öşür ve sadakadır. Bu hakkın verilmesi için zekâtta olduğu gibi mahsulün üzerinden bir yıl geçmesi gerekmez. Ürünün elde edilmesinden hemen sonra verilmesi gerekir. İnfak konusunda Bkz. 17/26, 30/38, 51/19, 70/25

  1. Hayvanlardan yük taşıyanı da tüyünden döşek yapılanı da yaratan O’dur. Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden yiyin, şeytanın ardına düşmeyin! Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.

“Şeytan”, Arapça “Şetane” kelimesinden rahmetten uzaklaştı, Hakk ’tan uzak oldu; “Şata” kökünden ise, “öfkeden tutuştu, kahroldu” gibi anlamlara gelir. İnsandaki bütün şer dürtülerin ortak adı olarak da değerlendirilir Şeytan. Dini ıstılahta ise, Kehf suresinin 18/50. ayetinde de anlatıldığı gibi; Allah’ın Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için Allah’ın rahmetinden kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkârcı kesiminden gizli bir varlık olarak tanımlanır. “Şeytan” kelimesi Kur’an’da tekil olarak 63 ve çoğul/şeyatîn olarak 17 yerde geçmektedir. Ayette, verilen nimetler hatırlatılıyor ki, bu nimetlerin sahibi hatırlansın ve insanın en büyük düşmanı olan şeytanın ardına düşülerek cehenneme gidilmesin.

  1. (Allah evcil hayvanlardan), sekiz çift yarattı. (Erkek ve dişi olarak) koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “Allah iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer doğru söyleyenler iseniz bu konuda ne biliyorsanız söyleyin bana.”

Bu ve bundan sonraki ayet, Arapların, cehaletlerinden ve batıl inançlarından kaynaklanan saçma sapan uygulamalarını anlatıyor. Cahiliye Arapları birtakım isimler altında uydurma helal haram listeleri yaparlardı ve listeleri herhangi bir makul gerekçeye dayanmadan kafalarına göre değiştirirlerdi. Bu saçmalıklarından bir tanesi de bazen hayvanların erkeklerini, bazen dişilerini, bazen de bunların yavrularını haram sayarlardı. Üstelik yaptıkları bu saçmalığın Allah’ın bir emri olduğunu iddia ederlerdi. Bu ve bundan sonraki ayet, bilgisizce insanları saptırmak için ortaya atılan bu tip batıl düşüncelerin mantıksızlığını anlatıyor.

Geri kalan diğer iki çift bir sonraki ayette belirtildiği gibi erkek ve dişi olarak deveden iki sığırdan da iki çifttir.

  1. (Allah) deveden de iki, sığırdan da iki (çift yarattı.) De ki: “Allah, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şâhit mi oldunuz?” Bilgisizce insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
  2. De ki: “Bana vahyedilenlerde leş, akıtılmış kan, iğrenç bir şey olan domuz eti, üzerinde Allah’tan başka bir ismin anıldığı kurban dışında yenmesi yasak olan hiçbir şey görmüyorum. Kim de çaresiz kalırsa açgözlüce saldırmadan ve zaruri ihtiyacını da aşmadan (isteksiz olarak yerse bunda bir sakınca yoktur). Çünkü şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bkz. 2/173, 5/3, 16/115

Allah’ın, yenmesini yasakladığı şeylerin neden yenmediğini bilmek zorunda değiliz. Müslümanlıkta aslolan; ister hikmeti bilinsin, isterse bilinmesin, emrettiği şeyde Allah’a itaat etmek, yasakladığı şeyi de derhal terk etmektir. Derinliği ve hikmeti belli olmasa bile bir şeyin helal ya da haram olarak Kur’an’da kayıt altına alınmış olması, o şeyin bağlayıcı tarzda şer’î bir hüküm olması için yeterlidir. Bu ayette yasaklananların dışında kalanlarla ilgili toplumsal tercihlere ve alışkanlıklarına bakmak lazım. Çünkü Kur’an’ın yasakladığı yiyecekler, aralarında belli zaman geçmesine rağmen geçtiği yerlerin tamamında değişme görülmemektedir. (Bakara 2/173, Maide/53, Nahl 16/115) Yalnız bu, her bulduğunuzu yiyebilirsiniz demek de değildir. Nitekim Bakara suresinin 2/168. ayetinde “Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yiyin!” buyrulmaktadır.

  1. Biz, (aşırılıkları ve sapıklıkları yüzünden yalnızca) Yahudilere vaktiyle bütün tırnaklı hayvanları haram kılmıştık. Bir de sığır ve koyunların sırt, bağırsak ve kemik yağları dışında kalan içyağlarını (don yağlarını) da haram kılmıştık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğruyu söyleriz. Bkz. 4/161

Hz. Musa’nın getirdiği dinin adı İslam’dı. Yahudilik Tevrat’ın gönderilmesinden sonra zamanla değiştirilip bugünkü biçimini almıştır. Ayette adı geçen Yahudilerin, ne Hz. Muhammed zamanındaki Yahudilerle ne de bugünkü Yahudilerle bir ilgisi yoktur.

Aslında ayette zikredilenlerin hepsi Yahudilere haram değildi. Fakat peygamberleri öldürmeleri, tefecilik ederek fakirleri ekonomik bakımdan ezmeleri, sömürmeleri, yeryüzünde azgınlık yapmaları gibi zulümleri sebebiyle ve bir de dini meselelerde uyarılmalarına rağmen detaycı olmaları yüzünden Allah bunları belli bir süre Yahudilere haram kılmıştır.

“Tırnaklı hayvan” tabirinden anlaşılan o günün Yahudilerine, sığır ve davarın dışında, diğer tırnaklı hayvanların hepsi; at, eşek, deve, tavşan ve bütün kuşlar… gibi hayvanlardır.

  1. (Ey Resul!) Eğer (Allah rahmet sahibidir, O böyle ceza vermez diyerek) senin yalan söylediğini iddia ederlerse onlara de ki: “(Evet) Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir ama O’nun suçlu insanları cezalandırması da kaçınılmazdır.”
  2. Müşrikler diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi (irademizi devre dışı bırakırdı da) Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık, atalarımız da (öyle yapmazdı) ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık.” Onlardan öncekiler de aynı şekilde (saçma gerekçelerle resulleri) yalanlamışlardı ve sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan/kuruntudan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

Elbette ki her şey Allah’ın dilemesiyle olmaktadır. O’nun izni ve bilgisi olmadan ağaçtan bir yaprak dahi düşmez (En’am, 6/59). İnsanı özel yeteneklerle donatarak dünyaya gönderen Allah, neyin yanlış ve neyin doğru olduğunu elçileri vasıtasıyla ona bildirerek onu hür iradesiyle baş başa bırakmıştır. Hal böyleyken güzeli ve çirkini, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilecek kabiliyette yaratılan insan, Hz. Peygamber’in çağrısının getireceği ahlakî ve manevî disipline uymak konusunda ilgisiz ve isteksiz davranmasına rağmen hidayeti de dalaleti de Allah’ın dilemesine bırakması doğru olmaz.

  1. De ki: “En kesin delil, Allah’ındır. Eğer O dileseydi (sizler de isteseydiniz), hepinizi doğru yola iletirdi.”
  2. De ki: “(Haram saydıklarınız hakkında) Allah’ın bunu haram kıldığına tanıklık edecek şahitlerinizi haydi getirin!” Eğer yalan yere tanıklık ederlerse sakın onların tanıklığını onaylama! Bizim mesajlarımızı yalanlayanların ve ahirete de inanmayanların keyfi düşüncelerine uyma! Onlar (değil midir ki) başkalarını Rablerine eşit tutuyorlar.
  3. De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Anaya-babaya iyilikten ayrılmayın (onlara karşı saygısızlık yapmayın. Fakirlik korkusuyla) çocuklarınızı öldürmeyin! (Allah buyuruyor ki:) Sizin de onların da rızkını biz veririz. İster açık olsun ister gizli, kötülüğün ve ahlaksızlığın her çeşidinden uzak durun! Haklı bir gerekçeye dayanmaksızın, Allah’ın haram kıldığı bir cana kıymayın!” İşte (Allah), aklınızı kullanasınız diye size bunları emretti. Bkz. 4/32

“Allah’a eş koşmak”, Kur’an’da en büyük zulüm olarak tanımlanır (Lokman 31/13). Nisa suresi 4/48. ayette; Allah’ın kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini bildirmektedir. İnsan, Allah’a eş koşamaz ve O’na ulaşmak için araya birilerini ya da bir şeyleri sokamaz. O doğrudan Allah’a ulaşır. Çünkü Allah ona can damarından daha yakındır (Kaf 50/16). “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadid 57/4).

“Kötülüğün ve ahlaksızlığın her çeşidinden uzak durun!” emri de diğer emirler gibi zımnî bir hassasiyeti ihtiva eder. Burada gizli, açık her türlü kötülük yasaklanıyor. Ama Müslümanların hayatlarında kötülükler büyük günahlar adı altında şirk, adam öldürmek, kumar, zina, içki ve faiz gibi birkaç eylemle sınırlandırılmıştır. Oysa ki ayet kötülüğün ve ahlaksızlığın her çeşidini yasaklıyor. Örneğin; yalan, gıybet, hırsızlık, aldatmak, tefecilik, riya, kibir, haset, cimrilik, su-i zan, israf, aldatma, kayırma, torpil vb. kötülükler Allah’ın uzak durulmasını emrettiği ahlaksızlıklardandır. Onun için Müslüman keyfine göre Allah’ın yasaklarını kategorize ederek rahatça günah işleyemez. Bir eylemin içinde bir başkasının hakkı geçiyorsa ya da birileri zarara uğratılıyorsa veya toplumun düzeni bozuluyor, manevi ve ahlaki değerlerini yozlaştıracak bir aksiyon bulunuyorsa o eylem haramdır.

  1. Bir de erginlik çağına girinceye kadar (himayeniz altında bulunan) yetimlerin mallarına uygun yolla ilgilenme dışında yaklaşmayın! Ölçüyü ve tartıyı tam ve denk yapın! (Biz) hiç kimseye taşıyabileceğinden daha ağır bir sorumluluk yüklemeyiz. (Şahitlik etmek ve hüküm vermek gibi herhangi bir konuda) bir görüş belirteceğiniz zaman, yakın akrabanız da olsa adil olun (taraf gözetmeyin). Allah’a karşı taahhütlerinize (daima) riayet edin! Öğüt alırsınız (ve gereğini yerine getirirsiniz) diye (Allah) size bunları emretti. Bkz. Yetim malları konusunda 2/ 220, 4/2, 3, 6, 10, 17/34
  2. (Ey insanlar!) İşte benim dosdoğru yolum (İslam) budur! Öyleyse bu yolu izleyin! Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek (ve felaketlere sürükleyecek bâtıl) yollara girmeyin! İşte (Allah), kötülüklerden sakınasınız ve huzura ulaşabilesiniz diye size bu direktifi verdi.
  3. Sonra da (güzel davranışlar sergileyerek) iyilik edenlere yönelik nimetimiz tamamlamak, her şey ayrıntılı biçimde açıklamak ve bir yol haritası ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya ilahi kelâmı (Tevrat’ı) verdik ki onlar (en sonunda) Rablerinin huzuruna çıkacaklarına iman inansınlar!
  4. Bu (Kur’an) bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. Merhamet edilmeniz, ona uymanıza ve kötülüklerden sakınmanıza bağlıdır. Bkz. 2/2, 3/103, 5/16 ve dipnotu, 10/57, 14/1, 21/10

“Allah’ın rahmetinin tecelli etmesi”, insanın Kur’an’la olan ilişkisine ve Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşamasına bağlanıyor. Kur’an bir hayat kitabı olarak insanların hayatını dizayn ederse vazifesini yapar ve bereketli olur. İnsanlar da Kur’an’ı anlar, hayatlarına müdahale ettirir ve onunla yoldaş olursa ancak o şekilde onun feyzinden istifade ederler. Kur’an’ı anlamadan sadece lafzından okumanın yani lafız tekrar yapmanın rahmetin tecellisine bir katkısı olmaz. Çünkü o, anlaşılmak ve hayatları insanca yaşamanın formülleriyle dizayn etmek için gelmiştir. İnsan önüne konan lezzetli bir yemeğe sadece bakıp dursa ve onun doyurucu olduğuna da inansa doyabilir mi? Elbette ki hayır. Doyması için onu midesine indirmesi lazım. Kur’an’ın bir rahmet kaynağı olduğunu bilmek ve onun doğru yolu gösteren ve cennete ulaştıran bir rehber olduğuna inanmak yetmez. Ondaki açık mesajları içselleştirerek onun getirdiği manevi ve ahlaki disipline uymak, daha özet bir ifade ile onunla yaşayarak onun isteklerine göre hayatı dizayn etmek gerekir.

  1. (Mahşerde hesaba çekildiğiniz zaman) “Bizden önceki yaşamış olan iki topluluğa (Yahudiler ile Hristiyanlara) kitap indirildi ve biz onların okuduklarından habersiz kaldık” demeyesiniz diye o (Kur’an’)ı size indirdi.

Tevrat ve İncil Arap toplumunun anlamadığı dillerde indikleri için Araplar onlardan anlamıyor ve anlamak da istemiyorlardı. Zaten kontrolsüz ve gayesiz yaşamayı alışkanlık haline getiren Araplar bu dil farklılığını da bahane ederek kendilerini savunma yoluna gidebilirlerdi.

  1. Veya: “Bize de o kitap indirilseydi; muhakkak ki onlardan daha fazla hidayete ererdik” demeyesiniz diye işte size, Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve bir rahmet kaynağı (olan Kur’an) gelmiştir. Öyleyse, Allah’ın mesajlarını yalanlayandan ve onlardan küçümseyerek yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz, ayetlerimizden yüz çevirenleri bu davranışlarından dolayı azabın kötüsüyle cezalandıracağız.
  2. Yoksa o inkârcılar (iman etmek için), meleklerin kendilerine inmesini yahut (bizzat) Rabbinin (karşılarına gelip gözlerine) görünmesini veya O’ndan (kıyamet, Azrail, ölüm gibi) bazı alametlerin gelmesini mi bekliyorlar? (Ama) Rabbinin (kesin) işaretlerinin ortaya çıkacağı gün iman etmenin, daha önce inanmamış yahut inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye hiçbir yararı olmayacaktır. De ki: “(Ya şimdiden iman edin ve faydalı işler yapın, ya da ahiret gününü) bekleyin! Doğrusu biz de bekliyoruz!”
  3. İnançlarının bütünlüğünü bozup (tanınmaz hale getirerek) gruplara, fırkalara ayrılanlara gelince; onlar için yapabileceğin bir şey yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Zamanı geldiğinde Allah onlara vaktiyle yaptıklarını gösterecektir.

“İnançların bütünlüğü” nden kastedilen İslâm Dininin kendisidir. Hangi tarihi isimlendirme altında olursa olsun Allah’a inanan ve dinine tabi olan herkes bu mesajın doğrudan muhatabıdır. Müslümanlar da bu mesajdan üzerlerine düşeni almak zorundadır. Zira bugün Müslümanların yaşadığı İslam’la Allah’ın gönderdiği İslam aynı değildir. Müslümanların yaşadığı İslam’a baktığımızda görüyoruz ki; bidatlerle, hurafelerle, menkıbelerle yozlaştırılan din statik bir hal alarak Arap kültürüyle bütünleşmiş ve daha sonra farklı grupların, mezheplerin, cemaatlerin elinde aslını kaybederek tanınmaz hale gelmiştir. Öyle ki; Rabbi Allah olan lakin Allah’ı dara düştüğü zaman hatırlayan, peygamberi Muhammed olan ancak Hz. Muhammed’i sadece bir şefaatçi olarak gören, kitabı Kur’an olan fakat Kur’an’ı bir tılsım gibi düşünen, dini İslam olan ama İslam’ı bir kimlik olarak kullanan, aklı olan ama aklını işletmek yerine atalarının aklıyla yaşayan bir ümmet meydana gelmiştir.

  1. Kim (Allah’a) bir iyilikle gelirse ona on kati verilir. Kim de bir kötülükle gelirse sadece misliyle cezalandırılır ve onlara asla haksızlık yapılmaz. Bkz. 4/40, 27/89, 28/84

“İyilikle gelene on katının verilmesi” ifadesinden anlıyoruz ki Allah, kulunun ebedi nimetlerden yararlanması için büyüklüğünü gösteriyor. Mücrimlere tevbe kapısını bunun için açık tutuyor, günahkârlara rahmetinin sınırsızlığını bu nedenle müjdeliyor, pişmanlık duyanlara istiğfarın yolunu bu sebeple gösteriyor. Cehennemi anlatan ve tasvir eden ayetlerin sonunda kul kendine gelsin ve azap görmesin diye bağışlayıcılığını, rahmetinin sınırsızlığını onun için dile getiriyor. 

  1. De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, mükemmel bir dine, (yani) tek Allah inancına yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, (hiçbir zaman) Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlardan olmadı.”

İbrahim Peygamberin Hanif Dininde Yahudilerde olduğu gibi “milli tanrı”, Hristiyanlarda olduğu gibi “teslis” (üç tanrı) inancı yoktur. Bu din tevhidin esasını koruyarak Allah’ın birlik temeli üzerinde manevi ve ahlaki düsturlar ortaya koymuş ve toplumların ıslahını, irşadını ve birliğini bu düsturlarla sağlamıştır.

  1. De ki: “Benim salâtım (yakarışım, yönelişim, Hakk’tan yana duruşum), ibadetlerim (faydalı eylemlerim), hayatım ve ölümüm (yalnızca) âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
  2. “O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bana emredilen de budur. (Bunun için) ben Müslümanların öncüsüyüm.”
  3. De ki: “Ben, Allah’tan başka bir Rab mı arayacağım? Hâlbuki O, her şeyin Rabbidir. İnsanların yaptığı eylemler yalnızca kendilerini ilgilendirir ve hiçbir günahkâr başkasının (günah) yükünü taşımaz (hiç kimseye başkasının sorumluluğu yüklenmez). Zamanı gelince hepiniz (Mahşerde) Rabbinize döneceksiniz. İşte o zaman Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her şeyi size açıklayacaktır.” Bkz. 17/15, 35/18, 39/7, 53/38
  4. O (Allah), sizi dünyaya mirasçı yapmış ve kiminizi kiminizden denemek için derecelerle farklı/üstün kılmıştır ki bahşettiği şeyler aracılığıyla sizi imtihan edebilsin. Şüphe yok ki Rabbiniz ceza vermede hızlıdır ve şüphe yok ki O, gerçekten çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.