8 – Enfal

Enfâl Suresi, 30 ila 36. ayetler hariç, Hicretin ikinci yılında Medine döneminde inmiş olup 75 ayettir. “Enfâl”, savaş ganimetleri demektir. Surenin büyük bir kısmı Bedir savaşıyla ilgilidir. Sure, genel olarak savaşın amacı, savaşta ele geçirilen esirlerin durumu, ganimetler ve barışla ilgili hükümleri ihtiva etmektedir. Surede ayrıca Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslüman muhacirler ve Medine’de onlara yardımcı olan Ensar övülmekte ve onların gerçek mü’min oldukları anlatılmaktadır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. Sana savaş ganimetlerini(n durumunu) soruyorlar. De ki: “Ganimetler hakkında (hüküm verme yetkisi) Allah’a ve Resulüne aittir. O halde eğer (gerçekten) inanıyorsanız Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızdaki kardeşlik bağlarını canlı tutun, Allah’a ve Resulüne itaat edin! Bkz. 8/41

İlk dört ayet Medine’de Bedir Savaşından hemen sonra nazil olmuştur. İslam’dan önce savaşta elde edilen ganimetler savaşa katılanlar arasında bölüşülürdü. Hz. Peygamber, Bedir Savaşından elde edilen ganimetlerden, mallarını ve mülklerini Mekke’de bırakıp hicret etmek zorunda kalan fakat meşru mazeretleri nedeniyle savaşa katılamayan ihtiyaç sahibi muhacir Müslümanlara da pay verilmesini uygun görmüştü, buna karşı çıkan bazı Müslümanların itirazı ve hoşnutsuzluğu üzerine bu ayet nazil olmuştur.

  1. Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah(‘ın emri) hatırlatıldığı zaman kalpleri (sorumluluk bilinciyle) ürperir, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları (güçlenir ve güvenleri) artar. Ve (her işlerinde) Rablerine güvenip dayanırlar. Bkz. 3/135, 9/124, 39/23

Tevekkül, tüm tedbirleri alıp, gerekenleri yaptıktan sonra, işin sonucunu Allah’a bırakarak ona güvenmek demektir. İman sadece inanıyorum demek değil aynı zamanda güvenmektir de!

  1. Onlar ki; namazı/salâtı ikame ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler (rızık emanetini sahibine teslim ederler). Bkz. 2/3

Onlar, vahiyle kemâle erdikten sonra Allah’a karşı sorumluluklarının bilinciyle namaza durarak Allah’la hasbihal ederler ve böylece günün belli zamanlarında namaz ibadetiyle Allah’ın lütfundan istifade etmiş olurlar.

Yine onlar, Allah’ın kendilerine emanet ettiği nimetleri infak yoluyla sahiplerine ulaştırarak topluma karşı sorumluluklarını yerine getirirler.

  1. İşte gerçek mü’minler bunlardır! Rableri katında onlar için yüksek dereceler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş tükenmez rızıklar vardır.

Demek, namaz lütfundan yararlanmayan ve Allah’ın kendisine emanet ettiği nimetleri infak yoluyla sahiplerine ulaştırmayan bir anlamda emanete ihanet ederek başkalarının hakkını gasp edenler imanını gözden geçirmeli ve kendine çekidüzen vermelidir.

  1. (Ganimetlerin taksimi konusunda bazılarının hoşnutsuzluğu,) Rabbinin seni hak uğrunda (Bedir’de savaşmak üzere) evinden çıkardığı zamanki tavırlarına benzer. (Bedir savaşına katılmak konusunda da) müminlerden bir grup isteksizdi.
  2. Hak (yolunda savaş) ortaya çıktıktan sonra sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (savaş konusunda) seninle tartışıyorlardı. Bkz. 3/13, 123, 140, 8/44, 22/39
  3. Allah, iki topluluktan birine sizi galip kılacağını vaat ediyordu. Siz de silahsız olan grubun (ticaret kervanının) size düşmesini istemiştiniz. Oysa Allah’ın muradı, buyruklarıyla tam bir uyum içinde, hakkı ortaya koymak ve hakkı inkâr edenlerin kökünü kazımak yönündeydi

Burada anlatılan iki taife, Mekke müşriklerinin Ebu Süfyan başkanlığında Şam’dan Mekke’ye dönmekte olan ticaret kervanı ile Mekke’den Bedir’e doğru hareket etmiş olan Kureyş ordusudur. Hz. Peygamber, Şam’dan dönmekte olan ticaret kervanını haber alınca, daha önce kendilerini yurtlarından çıkarmış olan Kureyşlilere karşı tedbir amacıyla önlerini kesmek için yola çıkmak istemişti. Ancak Mekke’den Ebu Cehil’in kumandasında bin kişilik silahlı müşrik ordusunun Müslümanları yok etmek için Bedir’e doğru hareket ettiği haberi gelince Müslümanlar o tarafa yönelmek zorunda kalmıştı. Ashaptan bazıları hazırlıklı olmadıkları gerekçesiyle Ebu Cehil kumandasındaki silahlı orduyla savaşmaya karşı çıkmış, bunun yerine silahsız ticaret kervanıyla savaşmayı tercih etmişlerdi. Neticede Ebu Cehil’in komutasındaki müşrik ordusuyla savaş hususunda ittifak sağlanmış ve zafer inananların olmuştu.

  1. (Zalimlerle savaşmanızın amacı,) suçlular istemese de Hakk’ın (yeryüzüne) hâkim olması ve batılın ortadan kaldırılmasıdır.
  2. Hatırlayın ki, siz (Bedir’de güçlü düşman ordusuna karşı) yardım için Rabbinize yalvarıyordunuz. O da: “Size birbiri ardından inen bin melekle yardım edeceğim!” diye duanıza icabet etmişti.

Meleklerle yardım konusunda 3/122. Ayete de bakabilirsiniz.

  1. Allah bunu (meleklerle yardımı), sadece bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Bkz. 3/126
  2. O zaman, korkunuzu gidermek için (Allah) sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Ayrıca sizi temizlemek, şeytanın vesvesesinden arındırmak, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için size gökten su indirmişti.

Bu ayetler Bedir savaşından önceki hazırlık safhalarını anlatıyor. İnananlara nazaran müşrikler hem sayıca, hem de silah ve teçhizat bakımından daha güçlüydü. Bu durum inananları korkutuyor, morallerini altüst ediyordu. Allah, bu sırada onlara hafif bir uyku vererek sinirlerinin yatışmasını ve morallerinin düzelmesini sağladı. Ayrıca yağan yağmurla savaş alanı uygun bir duruma geldi. İnananlar bu durumu ilahi bir rahmet olarak değerlendirdi ve bu rahmetin devam edeceği ümidiyle moralleri düzeldi.

  1. Hani Rabbin meleklere: “Ben sizinle beraberim, inananların (cesaretini artırarak düşman karşısında) dimdik ayakta kalmasına sağlayın! Ben inkârcıların kalplerine korku salacağım. Öyleyse (Ey mü’minler, bir daha savaşamayacakları şekilde) vurun boyunlarını ve kırın bütün parmaklarını!” diye vahyetmişti. Bkz. 47/4

Burada “vurun boyunlarını ve kırın parmaklarını” emri birçoklarının sandığı gibi meleklere değil, mü’minleredir. Zira bu emir meleklere olsaydı zaten inkârcılardan kimse hayatta kalmazdı.

  1. Bu da onların Allah’a ve Resul’üne başkaldır(arak meydan oku)maları yüzünden olmuştur. Her kim ki Allah’a ve Resul’üne meydan okursa, bilsin ki Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.
  2. İşte (Ey zalimler! Bu yenilgi size Allah’ın dünyadaki azabı), onu tadın! (Fakat asıl cezayı ahirette çekeceksiniz. Zira zalimler ve) inkârcılar için (orada) ateş azabı vardır.
  3. Ey inananlar! Ordu halinde savaşmak üzere inkârcılarla karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönüp kaçmayın!

Bu ayet, maddi anlamda düşman ordusundan çok daha zayıf durumda olan Müslümanların korkup geri kaçmamaları konusunda uyarı niteliğindedir. Kur’an’ın birçok yerinde “Ey inananlar! Eğer siz Allah’a (Allah adına İslam’a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır” (Muhammed, 47/7) ayetinde olduğu gibi Allah’ın inananları destekleyeceği açık açık belirtilmişken, Müslümanların kendilerini zayıf görüp savaştan kopmaları, gerisin geri kaçmaları asla doğru bir davranış olamaz. “Eğer (gerçekten) inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünüsünüz.” (A. İmran 3/139)

  1. Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek veya diğer bir birliğe ulaşıp mevzi tutmak dışında onlara arkasını dönüp kaçarsa, şüphesiz ki Allah’ın gazabına uğrar ve varacağı yer de cehennem olur. Orası ne kötü bir varış yeridir!

Bu ayetlerde savaşa özendirme yoktur. Çıkılmış bir savaşta düşman karşısında dik durmak konusunda emir olduğu gibi, geri dönüp kaçanlara ve tavırlarıyla düşmana cesaret veren korkaklara azap tehdidi vardır. Zorunlu olduğu zaman savaşa gitmek nasıl bir zorunluluk ise, savaşa katıldıktan sonra sonuna kadar, ölümüne cenkleşmek de öyle bir zorunluluktur. Savaştan kaçan sadece kendine değil aynı zamanda arkadaşlarına da ihanet etmiş olur. Düşman karşısına çıkan her askerin bir görevi ve mevzisi vardır. O görev yerine getirilmez ve o mevzi doldurulmazsa, Uhud Savaşı’nda olduğu gibi düşman karşısında başarı sağlanamaz. Onun için âyetin son cümlesinde “savaştan kaçanların varacağı yerin cehennem olacağı” vurgulanmaktadır. Allah’ın açıktan zafer vaadi olduğu halde Müslümanlardan arkasını dönüp kaçanlar olursa bu âyetin hükmüne göre Allah’ın gazabına uğrayacağı bildiriliyor. Çünkü Allah’ın vaadine rağmen bir Müslüman savaştan kaçıyorsa, imanında bir problem vardır ve Allah’a güveni tam değildir. Bu durumda olanlar Müslümanları yanıltacağı ve mağlubiyetlerine sebep olacağı için sorumludurlar.          

  1. (Bedir’de) onları (aslında) siz (kendi gücünüzle) öldürmediniz, fakat onları (Hakka direndikleri ve zulmettikleri için) Allah öldürdü. (Ey Resul! Avucundaki kumu) attığın zaman da (aslında) sen atmadın, fakat Allah attı(rıp onları yenilgiye uğrattı). Allah bunu, inananları güzel bir imtihana tabi tutmak (sabır ve metanet konusunda eğitmek) için yaptı. Muhakkak ki Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir. Bkz. 2/249, 3/123, 9/25

Ayetteki “rama” kelimesi, Kur’an’da 7 ayette 9 kere geçer. “Atmak ve “saçmak” anlamlarına geldiği gibi “bir kimseye bir suç isnat etmek” anlamında da kullanılır ki buna göre “soyut yükleme” anlamına gelir. Bu ayette düşmanların kalbinde oluşan korku, yılgınlık ve isteksizlik gibi olumsuzluklar melekelerin, Allah’ın kurguladığı sistem gereği melekler vasıtasıyla yüklendiği, dolayısıyla Allah tarafından planlandığı belirtilmektedir. Anlaşıldığına göre, bir insanın veya toplumun tercihleriyle bir araya getirdiği ve içinde taşıdığı şartlara göre melekler iniyorlar, o insanın kalbinde olumlu veya olumsuz melekeleri oluşturuyorlar. Ayeti bu şekilde düşünmek, Allah’ın evrene koyduğu kanunların uygulamasını/sünnetini değiştirmeyeceğini ifade eden Fetih, 48/23, Fatır, 35/43, Ahzab, 33/62 ve İsra, 17/77 gibi ayetlerle de uyumluluk arz ediyor.

Ayette; “attığın zaman (aslında) sen atmadın, Allah attı” ifadesiyle Sünnetüllah’ın tecellisinden bahsediliyor. Eylemlerin bir insana bakan tarafı vardır, bir de Allah’a bakan tarafı. “Attığın zaman” ifadesi insanın rolünü, “(aslında) sen atmadın (Allah attı)” ifadesi ise tesirin Allah’a ait olduğunu göstermektedir. Yani eylemleri sonuçlarıyla beraber yaratan Allah’tır.

Bedir Savaşının en kızıştığı anda Cibril’in talimatıyla Hz. Muhammed bir avuç kum alarak Kureyş ordusunun üzerine atıyor. Atılan kumun etkisiyle müşriklerin gözleri görmez oluyor. Onlar bu kumların temizliğiyle uğraşırken Hz. Peygamber hücum emri veriyor ve böylece inkârcılar bozguna uğruyor. Bu hadise ile aynı zamanda varlık âleminde meydana gelen her olayın sebeplere bağlanması açık bir şekilde kendini gösteriyor. Bilim dilinde “kozalite/nedensellik/sebep sonuç ilişkisi” dediğimiz bu olaya Kur’an “Sünnetullah” demektedir.

  1. Bu (da) sizin için (ey mü’minler): İşte Allah (her zaman) inkârcıların (ve zalimlerin) tuzağını boşa çıkarır.
  2. (Ey inkârcılar!) Eğer siz fetih/zafer istiyorsanız, işte size zafer? Eğer (insanlara saldırmaktan, zulüm ve haksızlıktan) vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer tekrar savaşa dönerseniz, Biz de döneriz. Askeriniz çok da olsa sizi kurtaramayacaktır. Çünkü Allah inananlarla beraberdir.

Savaş öncesi müşrikler Bedir için yola girmeden Kâbe’nin örtüsüne sarılarak “Ey Tanrımız! İki tarafın en doğrusuna yardım et, hangi taraf haklıysa ona fetih/zafer nasip et” şeklinde dua etmişlerdi.  Ayetin ilk cümlesinde geçen “feth” kelimesi, dil bilimi açısından aynı zamanda “hüküm” ya da “karar” anlamı taşımaktadır. Yani “Ey İnkârcılar! Siz haklı tarafa zafer istiyordunuz, Allah da hükmünü, kararını doğrudan yana verdi ve sizi yenilgiye uğrattı.” 

  1. Ey inananlar! Allah’a ve O’nun resulüne itaat edin ve artık (O’nun mesajını) işitmiş bulunduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin! Bkz. 4/80 ve dipnotu.
  2. Ve dinleyip kulak asmadıkları halde, “İşittik” diyenler gibi olmayın!

Burada bir umursamazlıktan bahsediliyor. Peygamberin emirlerini duyduğunuz halde duymazlıktan gelmeyin ya da umursamamanıza rağmen umursamış gibi yapmayın. Yani kalpleriyle inanmadıkları halde; “duyduk ve kabul ettik” diyen münafıklar gibi olmayın!  Peygamberin Allah’tan getirdiği emirleri can kulağıyla dinleyin ve hayata geçirin. Zira o emir içerikli mesajlar hayata geçirilmek için verilmiştir, lafız tilaveti yapılarak insanları duygulandırmak için değil.

  1. Gerçek şu ki, Allah katında yaratıkların en kötüsü (tehlikelisi) aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. Bkz. 2/18, 171, 6/39, 7/179, 17/97

İnsan düşünme, kavrama, anlama ve hükmetme yetisini kullanmazsa o insan hayvandan faksız duruma düşer. “(Allah) pisliği (huzursuzluğu, cehaleti, yobazlığı, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine musallat eder.” (Yunus 10/100) Böyle insanlar aklî melekelerini kullanmadıkları için doğruları duymazlar ve gerçekleri konuşmazlar.

  1. Şayet Allah onlarda (iyiliğe yönelme konusunda) bir hayır (bir eğilim) görseydi onlara (hakikate dair mesajları) elbette işittirirdi. Ama (istemedikleri halde) onlara (Hakkı zorla) işittirmiş olsaydı; yine de yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi (çünkü inanmaya niyetleri yoktu).
  2. Ey inananlar! Allah ve resulü, sizi, yeniden dirilişinizi sağlayacak (size hayat verecek) olan (Kur’an’)a çağırdığı zaman bu çağrıya mutlaka uyun! Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer (kişinin yöneleceği istikamete göre kalbini o tarafa çevirir ve eğilimlerini yönetir. Unutmayın ki) sonunda hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız.
  3. Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (aynı zamanda hepinize erişir). Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.

Onun için Allah “İçinizden, iyi ve yararlı olana davet eden, kötü ve yanlıştan alıkoyan bir topluluk mutlaka bulunsun” buyurmaktadır (A. İmran 3/104). Zulme seyirci kalmak da zulümdür. Yani zalimi seyretmek ve zulmüne karşı koymamak da zalimliktir. “Allah’ın laneti zalimleredir.” (A’raf 7/44, Hud 11/18) Allah’ın lânet ettiği bir toplumun cezasız kalması düşünülemez. “Allah, zalimleri mutlaka helak edecektir.” (Kasas, 28/59)

  1. Ve yeryüzünde azınlıkta, çaresiz (ve korumasız bir topluluk) olduğunuz (ve zalim) insanların sizi kapıp (esir) götürmesinden (ya da öldürmesinden) korktuğunuz günleri de hatırlayın! Bu halde iken Allah sizi yer-yurt nasip ederek barındırdı, yardımıyla destekledi, şükredesiniz diye size temiz ve helâl rızıklar bahşetti.

Bu ayet, inananların hicretten önce, İslam’ın ilk dönemlerindeki güçsüz durumlarına, Medine’ye yerleşip orayı yurt edinirken çektikleri ıstıraplara ve Allah’ın lütuf ve ihsanıyla bu zorlukları aşmak için nasıl desteklendiklerine ilişkin bir hatırlatma yapıyor.

  1. Ey inananlar! Sakın (size tebliğ edilen ilahi öğretilerle ters düşerek) Allah’a ve resule ihanet etmeyin (Kur’an’a ve Kur’an’ın peygamber hayatındaki uygulaması olan sünnete ters düşecek davranışlarda bulunmayın)! Size tevdi edilen kendi emanetlerinize de bile bile ihanet etmeyin (sadakatsizlik göstermeyin)!

Medine’deki Yahudi kabilelerinden Kurayza oğulları bir savaşta Hz. Peygamber’le daha önce yapmış oldukları antlaşmayı bozarak müşrikleri desteklemişti. Bu olay üzerine Hz. Peygamber onların kalelerini kuşatarak hesap sormuştu. Uzlaşma için Yahudiler hakem olarak Sa’d’ı seçmişti. Sa’d’ın vereceği hüküm hakkında bilgi almak üzere eski dostlarından Müslüman olmuş Ebu Lübabe’yi görevlendirmişti. O da aldığı görüşü Yahudilerin lehine çevirerek bildirmişti. Bu ayette Ebu Lübabe’nin yaptığının bir ihanet olduğu ve inananların ihanet etmemeleri gerektiği anlatılıyor. Böylece Ebu Lübabe’nin şahsında bütün insanlığa mesaj veriliyor.

Bu emanetler bir sonraki ve Nisa suresi 4/75. ayetlerde de ifade edildiği gibi kişiye Allah’ın lütfettiği kendi vücutları, ilahi öğretiler, maddi ve manevi nimetler, insani ve ahlakî değerler, verilen kamu görevleri, doğal zenginlikler, koruması altında olan eşi, çocukları, yaşlılar, çaresiz ve âciz kimselerdir.

  1. Ve iyi bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız (imanınızı ölçmek ve kemâle ermeniz için) birer imtihan vesilesidir. Ve büyük mükâfat âhirette Allah’ın yanındadır. Bkz. 63/9

Yani mallarınızın çokluğuyla, azlığıyla veya infakıyla, zekâtıyla; evlatlarınızın başarısıyla, başarısızlığıyla ya da geleceğiyle imtihan edileceksiniz. Allah’ın size yaşamınızı sürdürmeniz ve infak etmeniz için emanet ettiği nimetlerin üzerine çöküyor musunuz yoksa onları hakkı olanlarla paylaşıyor musunuz? Ya da haddiniz olmadığı halde başkalarının hakkını gasp ederek evlatlarınızın gelecek rızkını garanti altına almak için yatırım mı yapıyorsunuz? “Ey inananlar! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamaktan alıkoymasın. Kim(ler) böyle yaparsa, işte onlar zarara uğrayanlardır.” (Münafikûn 63/9) Ayrıca imtihanın derinliğini ve ciddiyetini daha detaylı görmek istiyorsak Tevbe 9/24. ayetine de bakabiliriz.

  1. Ey inananlar! Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşarsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir. Kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah, büyük lütuf sahibidir.
  2. Hani inkârcılar seni tutuklamak, öldürmek ya da Mekke’den sürmek amacı ile sana tuzak kurmuşlardı. Onlar tuzak kurarken Allah da tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Hiç kuşkusuz Allah tuzaklara karşılık verenlerin en güçlüsüdür.
  3. Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman şöyle derler: “(Evet) işittik, istersek biz de bunun benzerini söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” Bkz. 25/5-6

“Esatîr” öncekilerin satıra dökerek yazdıkları şeyler, uydurma masallar, hikâyeler, hurafeler, destanlar demektir. İnkârcılar, Kur’an’ın ilahi bir kitap olmadığını, vahiy diye aktarılanların eskiden yazılmış olan kitaplardan alıntı, şehir efsanesi, masal vs. olduğunu iddia ediyorlardı.

  1. Bir de (küstahça bir eda ile): “Ey Allah’ımız, eğer bu (Kur’an) bir gerçek olarak Senin katından ise, gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acıklı bir azap getir (de görelim bakalım)” demişlerdi. Bkz. 70/1-4
  2. Oysa sen onların arasında olduğun müddetçe, Allah (tüm şehri helâk edecek şekilde) onlara azap edecek değildi. Ayrıca Allah, aralarında bağışlanma dileyenler varken onları cezalandıracak değildir.

İlk cümledeki Allah’ın onlara azap etmemesinin gerekçesi; Hz. Peygamberin önderliğinde İslâm’a çağrının devam etmesinden ve daha önceki zamanlarda olduğu gibi içlerinden nice temiz yürekli insanların bağışlanma dileyip imana gelme ihtimalindendi. Yoksa Hz. Peygamberin kişisel karizmasından ya da şahsî özelliklerinden kaynaklanan bir durum değildi. Öyle olsaydı Uhud Savaşında yaşananlar gerçekleşmezdi.

  1. Onlar Mescid-i Haram’ın bakımına ehil olmadıkları halde (inananları) oradan alıkoyarken, Allah onlara ne diye azap etmesin? Oranın bakımına ehil olanlar ancak Allah’ın emirlerine uygun olarak yaşayanlardır. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.

Allah, inancı ve düşüncesi ne olursa olsun, durup dururken kimseye azap etmez (Yunus, 10/44) ve inanmak konusunda da insanları iradeleriyle baş başa bırakır (Bakara, 2/256). Ama insanların hakları ve özgürlükleri, canları ve namusları mevzu bahis olunca hemen mazlumdan yana desteğini verir. Enfal 8/30’da müşriklerin, Hz. Peygamberin şahsında Müslümanları inanç ve ibadet özgürlüğünden yoksun bırakmayı hedef alan komplolarından bahsederken Allah’ın plan yapmada ve tuzaklara karşılık vermede en üstün olduğu vurgulanır.

  1. Onların Kâbe’nin yanındaki duaları ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değildir. O halde ey inkârcılar! (Hakikati inatla) inkâr etmenizden (ve zulme ve haksızlığa devam etmenizden) dolayı tadın bakalım azabı!

Mekkeli müşrikler, Kâbe’nin etrafında el ele tutuşup ıslık çalarak ve alkış tutarak ibadet ederlerdi. Öyle ki; onların gürültüsünden başkaları ibadet edemez olurdu.

Bu ayetten şunu da anlıyoruz ki; müşrikler hiçbir zaman Allah’ı inkâr etmediler, somut varlıkları araya sokarak Allah’a daha yakın olmaya çalıştılar ve kendilerine göre ibadetlerini de aksatmadılar. Yani müşrik olmak için Allah’ı inkâr etmek gerekmiyor, Allah’la kul arasına birilerini sokmak ya da şefaat yetkisi tamamıyla Allah’a ait (Zümer 39/44) olmasına rağmen, Allah’ın dışındaki varlıklardan şefaat dilenmek yetiyor.

  1. Şüphesiz ki, o inkâr edenler, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra da bu kendilerine iç acısı olacak, nihayet yenilgiye uğrayacaklar ve inkârcılar toplatılıp cehenneme sevk edilecekler. Bkz. 2/217, 4/76
  2. (Bütün bunlar) Allah’ın kötü olanı iyi ve temiz olandan ayırması, kötü olanı kendi türünden olanla yan yana getirip bir araya toplaması ve (nihayet) onları topluca cehenneme koyması içindir. İşte hüsrana uğrayanlar onlardır.
  3. İnkârcılara söyle: “Eğer saldırganlıklarından vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yok, eğer eski tutumlarına dönerlerse, daha öncekiler için geçerli olan kurallar onlar için de işleyecektir.”
  4. Ve artık (yeryüzünde) zulüm ve baskı kalmayıncaya ve insanların kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın. Ama eğer direnmeyi bırakırlarsa (savaşmayı bırakın). Muhakkak ki Allah yaptıklarını hakkıyla görendir. Bkz. 2/193

Burada başlamış bir savaş vardır. Ve bu savaşın başlama sebebi zulümdür, baskıdır, Müslümanların yurtlarından çıkarılmaya zorlanması, mallarının yağmalanması, hayat haklarının ve özgürlüklerinin ellerinden alınmasıdır. Her iki âyetin ilk cümlesi, bunu açıkça özetlemektedir. “Dinin ve insanların kulca yönelişlerinin Allah’a adanması” demek, Müslümanların inandıklarını özgürce yaşayacak ortamı oluşturmaları ve bu konuda yapılan saldırılara karşılık vermeleri için aldıkları savaş emrini yerine getirmeleri demektir. Yoksa yeryüzündeki bütün inanç sistemlerinin yok edilmesi, hangi adla olursa olsun İslâm’ın dışında hiçbir ekolun, sistemin, düşüncenin kalmaması, kültürlerin ortadan kaldırılması için savaşmak değildir. Öyle olsaydı Kur’an, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kâfirun, 109/6) demezdi.      

  1. Yine de yüz çevirir (düşmanlığa devam eder)lerse, artık bilin ki Allah sizin koruyucunuzdur. O ne güzel koruyucudur ve ne güzel yardımcıdır!

İslam, hiçbir zaman zorda kalınmadıkça ve saldırı olmadıkça savaşı önermez, onu bir son çare olarak görür. Allah’ı ve O’nun dinini yaşamak ve anlatmak için yola çıkanlara engel olunursa, onların dinî hürriyetleri ve ibadet özgürlükleri ellerinden alınırsa, başkalarının batıl inanç ve yaşamları onlara zorla dayatılmaya kalkılırsa işte o zaman Müslüman için savaş zorunlu olur.

  1. Bilesiniz ki, (savaşta) ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a ve resule, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a ve hakkın batıldan ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuz (Muhammed’)e indirdiklerimize inandıysanız (taksimatı buna göre yapın). Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Savaşta alınan ganimetler beşe bölünür. Beşte dördü savaşa katılanlara, beşte biri de ayette sayılanlara taksim edilir. Tamamen Allah’ın desteğiyle kazanılmış bir savaştan sonra ganimetlerin tamamının savaşa katılanların kendilerine verilmesini istemeleri hadsizlik olur. Ganimetlerden Allah’a verilmesi, kamu yararına tahsis edilmesi demektir. Hz. Muhammed’e verilmesi, Peygamberin örtülü ödenek diyebileceğimiz herkes tarafından bilinmesi gerekmeyen siyasi ve sosyal amaçlı hizmetler için demektir. Yakınlarına verilmesi, birinci derecede yakınında bulunan fakirlerin ve savaşta şehid düşen askerlerin yakınlarının acil ihtiyaçları için demektir.

  1. Hani (Bedir Savaşında) siz vadinin (Medine’ye) en yakın yamacında, onlar vadinin uzak yamacında (Mekke tarafında) idiler. Ticaret kervanı da vadi tabanına sizden daha yakındı. Eğer (savaş için) buluşmak üzere sözleşseydiniz anlaşmazlığa düşerdiniz (cesaretiniz kırılır, bu buluşmayı göze alamazdınız). Fakat Allah, işlenmesi gerekli olan bir emri yerine getirmek için böyle yaptı. Ta ki helak olan; apaçık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da apaçık bir delilden dolayı yaşasın. Hiç kuşkusuz Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Yani düşman gerek asker sayısı gerekçe silah ve teçhizat bakımından sizden çok daha güçlü durumdaydı. Böylesine güçlü bir orduyla karşılaşacağınızı daha önceden bilseydiniz cesaretiniz kırılır, savaşıp savaşmama konusunda anlaşmazlığa düşerdiniz. Ama Allah yapılmasını murad ettiği işi yerine getirmek için sizi bir araya getirdi ve böylece inkârcılar, az sayıda bir İslâm topluluğunun maddi anlamda güçlü ve kalabalık bir düşman ordusunu nasıl yenilgiye uğradığını görerek kahrından helâk oldu.

  1. Hatırla o vakti ki, (cesaretiniz kırılmasın diye) Allah onları uykunda (rüyanda) sana (sayıca) az göstermişti. Eğer onları sana (olduğu gibi) çok gösterseydi, elbette çekinecek ve bu iş hakkında ihtilafa düşecektiniz. Fakat Allah (yardımıyla sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerde olanı çok iyi bilendir.
  2. Allah, ortaya çıkması gereken sonucun gerçekleşmesi (ve inananların zaferi) için savaş alanında karşılaştığınızda onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, (üzerinize gelsinler diye) sizi de onların gözünde iyice azaltıyordu. (Biliniz ki) bütün işler, Allah’a döndürülecektir. Bkz. 3/13
  3. (O halde) ey inananlar! Savaş durumunda (düşman) bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde, (asla gevşemeyin) sıkı durun ve Allah’ı çokça anın (O’nun sizinle beraber olduğunu hatırınızdan çıkarmayın) ki başarıya ulaşasınız!

“Allah’ı çokça anın” Anmak ismini sürekli tekrar etmek değil bilakis varlığını sürekli hatırda tutmaktır. Yani O’nun sizinle beraber olduğunu ve imanınızı koruduğunuz ve haklı olduğunuz müddetçe desteğini sizden esirgemeyeceğini unutmayın! Tıpkı Talût ve ordusunun Calût’la savaşırken; “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır (ve sebat) yağdır, ayaklarımızı sabit (ve bizi metanetli) kıl, (zulmü hayat tarzına dönüştüren) inkârcılar topluluğuna karşı bize yardım et!” (Bakara 2/250) şeklinde dua ederek Allah’a güvendiği gibi siz de bu duygularla Allah’ı düşünün ve O’na güvenin. Zira “İnananlar yalnız Allah’a güvenirler.” (Maide 5/11)

Allah’la kul arasındaki iletişim iyi sağlanırsa yani insan Allah’ın her zaman kendisiyle beraber olduğunu (Tevbe 9/49) düşünürse ve bu bilinç ile hayatını idame ettirirse, muvaffakiyeti o derece kolay olur. Allah, savaş halinde cephedeki kuluna, düşmana karşı sıkı durmasını ve kendisiyle irtibatlı olmasını emrediyor. Tâhâ, 20/46’da hidayete davet için Firavuna giden Musa ve Harun peygamberlere; “Korkmayın! Çünkü Ben, sizin yanınızda olacağım” buyurarak onlara cesaret veriyor ve bütün desteğiyle onların yanında olacağını hatırlatıyor. Hadid 57/4’te “Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir”, Maide 5/12’de “Ben sizinle beraberim” şeklindeki ilahi mesajlar da gösteriyor ki, insan Yüce Yaratıcısı ile sürekli irtibat halinde olmalı, O’nun engin desteğinden, sınırsız rahmetinden ve limitsiz lütfundan ümit var olmalı, O’nu yanında hissetmeli ve o bilinçle yaşamalıdır.

  1. Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin (tefrikaya düşmeyin). Sonra içinize korku düşer ve (bütün heybetiniz ve) kuvvetiniz elden gider. (O hâlde birbirinize karşı) sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.

Allah’a ve Resulüne itaat emri verilirken bu emrin muhataplarının aynı zamanda her bakımdan fikir ve hareket birliği içerisinde olmaları gerektiği hatırlatılıyor. Sosyal bir varlık olan insanın kapasitesi sınırlıdır. Onun için münferit olarak hareket etmesi asla doğru olamaz. Birliğin olmadığı yerde başarı olmaz, zafer elde edilmez, doğru netice alınmaz. Ali İmran 103’te, “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin” buyrularak birliğin ehemmiyetine vurgu yapılıyor.

Tefrikanın ve çekişmenin ciddi bir enerji kaybına yol açacağına vurgu yapan ayet mü’minler için bu tehlikeye karşı uyanık olmalarını istiyor. “Ümmetin ihtilafında fayda olduğu” söylense de buradaki “ihtilaf” değil “niza’” dır, tefrikadır, çatışmadır, ayrılıktır, bozuşmadır, kavgadır. Niza ve tefrika uzlaşının ve tevhidin zıddıdır. Yani bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın ve nifakın adıdır. Nifakın olduğu yerde rahmet olmaz, tefrikanın ve niza’ın bulunduğu yerde kuvvetten söz edilemez. Onun için Allah, “eğer parçalanırsanız gücünüzü kaybedersiniz ama birliğinizi korumak için gayret gösterir, sabrederek kararlı ve dirençli tavır sergilerseniz o zaman Allah da sizinle beraber olur” buyuruyor. 

  1. Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (inananları) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından/evlerinden çıkan (inkârcı)lar gibi olmayın! Allah, onların bütün yaptıklarını (sınırsız kudretiyle) kuşatandır. Bkz. 2/264, 4/38, 107/6
  2. Hani şeytan (Bedir’de savaştan hemen önce) yaptıkları işleri kendilerine güzel göstererek (inkârcılara): “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yok, ben sizin arkanızdayım” demişti. Fakat iki ordu birbirini görünce, (şeytan) birdenbire geri dönerek: “Benim sizinle hiçbir ilgim yok, ben sizin görmediğiniz (melekler)i görüyorum ve ben Allah’tan sakınırım, çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir” demişti. Bkz. 14/22, 59/16
  3. O sırada münafıklar ile kalplerinde (inkâr ve şüpheden) hastalık bulunan (bazı yeni Müslüman)lar (sizin zayıflığınıza bakarak): “Bunları dinleri (galip gelmek konusunda) yanılgıya düşürmüş” dediler. Hâlbuki kim Allah’a güvenip dayanırsa Allah ona yeter. Çünkü Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Bkz. 2/14

“Kalplerinde hastalık bulunanlar” Müslüman kimliğine büründükleri halde iman kalplerine henüz nüfuz etmemiş sözde Müslümanlardı. Bunlar imanla küfür arasında bir çizgide mü’minlerle beraber Medine’ye hicret etmeyip Mekke’de kalan kişilerdi. Bu kimseler müşriklerle beraber istemeyerek de olsa savaşa çıkmışlar ve müşrik ordusu karşısında Müslümanların sayılarının az olduğunu görünce, “bunları dinleri yanılgıya düşürmüş” diyerek kendilerine göre güçlü gördükleri inkârcılar safında yer almışlardı.

  1. O inkârcıları can çekişirlerken bir görseydin; melekler, yüzlerine ve sırtlarına vura vura (canlarını alırken onlara şöyle diyecekler): “Yakıp kavuran azabı tadın, bakalım! Bkz. 6/93
  2. “İşte bu (ceza) sizin dünyada kendi ellerinizle işlediğiniz (zulüm ve haksızlığ)ın (ahiretteki) karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına asla haksızlık etmez!” Bkz. 3/182
  3. Bu inkârcıların durumu tıpkı Firavun hanedanının (yandaşlarının) ve onlardan önceki (inkârcı zalim)lerin durumu gibidir. Onlar da Allah’ın ayetlerini inkâr (ederek zulmetmeye devam) etmişlerdi. (Ama) Allah günâhları yüzünden (onların da) yakalarına yapışmıştı. Çünkü Allah sonsuz kuvvet sahibidir, (hak eden için) azabı çetin olandır.

Hakk’a karşı direnmekte, zayıf ve güçsüzlere zulmetmekte, insanların temel hak ve özgürlüklerini ellerinden alarak yurtlarından çıkarılmaya zorlamakta Mekkeli müşriklerin durumu Firavuna ve ondan önce yaşayan inkârcı zorbalara benzetilmektedir. İnsanlık tarihi boyunca muhtelif zamanlarda farklı hadiseler cereyan etmiş ve benzer sonuçlar gerçekleşmiş olsa da insanlar bunlardan ders almamaktadır. Bugünün Firavun ruhlu insanları sosyal hayatı derinden etkileyecek zulmün daha da ağırını değişik ortamlarda, zorbalığın ve azgınlığın daha da bunaltıcısını farklı versiyonlarla hayata geçirmektedir. Lâkin bu zalimlerin gözardı ettiği bir şey var; tarihin hangi döneminde olursa olsun çok güçlü olmalarına karşın Allah’a meydan okuyanlar, zulmedenler, hak yiyenler, adaleti ayaklar atına alanlar, çalıp çırpanlar, batılı Hakk’ın üstünde tutanlar her zaman kaybetmeye mahkûm olmuşlardır.

  1. İşte (onların kendi yaptıklarının cezası) budur. Çünkü Allah, (koyduğu yasalar gereğince) bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez Şüphesiz Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir. Bkz. R’ad 13/11
  2. Bu inkârcıların durumu tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan önceki inkârcıların durumu gibidir. Onlar Rablerinin ayetlerini yalanladılar, biz de onları günahları yüzünden helâk ettik. Firavun ailesini denizde boğduk. Zaten onların hepsi zalim kimselerdi.

Bu ayetle 52. ayet ciddi benzerlik gösteriyor. Her ikisinde de Firavun hanedanına ve ondan önceki inkârcı zalimlere atıfta bulunarak bugünkü zorbaların yaptığı kötülüklerin, işlediği günahların sınırsızlığına dikkat çekiliyor. Orada “günahları yüzünden yakalarına yapıştık” ifadesi yerine burada “günahları yüzünden helâk ettik” anlatımı yer alıyor. Her iki ayette de günâhlara vurgu yapılıyor, çünkü bu günahlar öyle fert planında işlenen sıradan hatalar değil, sosyal hayatı temelden etkileyen Allah’ın öğretilerine hayat hakkı tanımayan, inanç ve özgürlükleri baskı altına alan, zorbalık, dayatma, tahakküm gibi zulüm ve inkâr içerikli kötülüklerdir.

  1. Şüphesiz, Allah katında yaratıkların en kötüsü, (Rablerinin nimetlerini göremeyen) inkârcılardır. İşte bu yüzden onlar iman etmezler.
  2. Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında hiç çekinmeden antlaşmalarını bozan kimselerdir.

Hz. Peygamber Müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra Medine’deki Yahudilerle bir sözleşme yaptı. Bu sözleşmeye göre “müşriklere karşı birlikte hareket edilecek, şehrin dışından gelen bütün saldırılara karşı birlik olunacak ve şehir savunması hep beraber yapılacaktı”. Ancak Yahudi kabileleri Müslümanların başarılı çıkışını ve İslam’ın her geçen gün daha da yayıldığını görünce sözlerinde durmayarak antlaşmaya uymayan davranışlar sergilediler ve Müslümanların önünü kesmek için Mekkeli müşriklere el altından anlaşmaya başladılar. Bu destekten cesaret alan Kureyşliler Müslümanları mağlup etmek için savaş hazırlığına başladılar. İşte bu savaş, o günün Yahudilerinin önünü açtığı Bedir Savaşı’dır.

  1. Eğer onları savaşta ele geçirirsen, öyle cezalandır ki, geride kalanlara ibret olsun.
  2. Eğer (antlaşma yaptığın) bir kavmin ihanet etmesinden korkarsan; sen de onlara karşı aynı şekilde davran (antlaşmayı boz). Şüphesiz ki Allah hainleri sevmez.

Bu âyet, anlaşmalara sadakat konusunda İslam’ın ne kadar hassas davrandığını ortaya koymaktadır. Muhataplar kim olursa olsun karşı taraf anlaşmaya sadık kaldığı müddetçe Müslüman taraf da yapılan anlaşmaya uymak zorundadır. Ancak taraflar arasında anlaşmayı bozacak sebepler zuhur ederse ya da karşı tarafın anlaşmayı ihlal eden bir durumu sezilirse o taktirde anlaşma bozulabilir.

  1. İnkâr edenler (yaptıklarının bedelini ödemeden) yakayı kurtardıklarını sanmasınlar. Onlar, kendilerine azabımızın ulaşmasına engel olamayacaklardır.
  2. O halde, onlara karşı toplayabildiğiniz kadar kuvvet ve atlı savaş birlikleri hazır edin ki bununla hem Allah’ın hem de sizin düşmanınız olan bu insanları, hem de Allah’ın bildiği ama sizin bilmediğiniz diğer düşmanları yıldırıp caydırabilesiniz. (Fakat bunu yapabilmeniz için maddi ve manevi anlamda büyük fedakârlık etmeniz gerekiyor) Allah yolunda her ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.

Düşmana karşı günün şartlarına göre meşru ve insanî sınırlar içinde her türlü hazırlığı yapmak Allah’ın bir emridir. Ayette özellikle “atlı savaş birlikleri” ne vurgu yapılması, vahyin ilk muhataplarının yaşadığı dönemde savaşta en etkin aracın savaş atları olmasındandır. Demek çağın şartlarına göre, kara, deniz ve hava kuvvetlerine ait bütün araç gereçler, tanklar, kamyonlar, uçaklar, gemiler, toplar, füzeler, tüfekler, farklı savaş silahları ve bunlara ait mühimmat, ulaşım ve iletişim konusunda yapılması gereken her şey yapılmalıdır ve bu anlamda güçlü bir ekonomiye sahip olmak için gerekli çalışmalar ortaya konmalıdır. İslam’da tedbirsiz tevekkül diye bir şey yoktur. Bu konuda inananlar üzerlerine düşeni yapmak zorundadır. Surenin başından beri gelen ayetlere baktığımızda görüyoruz ki; Allah’ın yardımı hep kulun gayretinin arkasından gelmiştir. Yani Müslümanlar ellerinden geleni fazlasıyla yapmış, Allah da haksızlığa uğrayan kullarından desteğini esirgememiştir. Ancak yeri gelmişken bir ayrıntıyı atlamamak gerekir. Müslümanların hedefinde hiçbir zaman savaş olmamalı. Çünkü İslâm, savaşı, kavgayı, yıkıp yakmayı, talanı durdurmak için gelmiş bir barış dinidir. Onun hedefi barışın ve esenliğin egemen olduğu mazlum ve mağdurların olmadığı bir dünya kurmaktır. Müslümanların savaş için yapacakları bütün hazırlıkların amacı caydırıcılık olmalıdır.

  1. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve Allah’a güven. Çünkü O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
  2. Eğer onlar (barış yanlısı gözükerek) sana hile yapmak isterlerse (korkma, onlara karşı) Allah sana yeter. Zira seni hem (bizzat kendi) yardımıyla hem de mü’minlerle destekleyen O’dur.
  3. Allah, inananların kalplerini uzlaştırmıştır (birbirine ısındırmış, pekiştirmiştir). Eğer sen (uzlaştırmak konusunda) dünyadaki her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı. Çünkü O’nun kudreti her şeye üstündür, hikmeti her şeyi kuşatmıştır.

Evs ve Hazrec kabileleri arasında cahiliye devrinden kalan büyük bir kin ve düşmanlık vardı. Her iki kabile de İslam ile şereflenince, Allah aralarındaki intikam duygularını kaldırdı, kalplerini birbirine ısındırdı. Öyle ki birbirlerine azılı düşman olan bu iki kabile bir araya gelerek İslam adına düşmana karşı tek vücut oldu. Bunlar gibi daha nice kabileler savaşa son vererek İslâm çatısı altında birleştiler. Bu ayet, Evs ve Hazrec kabilelerinin şahsında bütün inananlara bir mesaj verirken, bugün Müslüman oldukları halde birbirlerine düşman olan toplumlara ne demeli? Allah bu insanların kalplerini neden uzlaştırmıyor? Ya da Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen kalpleri neden birbirine ısınmıyor? Barış dininin müntesipleri olarak barış için neden birlik olamıyorlar? Tevhid dininin mensupları neden tefrika içindedir? Bu soruların cevabı samimiyet ve tahkiki bir imanın olmaması ya da eksik olması olabilir mi? Bu ayetlerden büyük dersler çıkarmalıyız!

  1. Ey Nebi! Allah sana da sana tabi olan mü’minlere de yeter.
  2. Ey Nebi! İnananları (Allah için düşmana karşı) savaşa hazırla! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz inkârcıya galip gelir. Eğer sizden (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkârcılardan bin kişiye galip gelir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.

Bu ayette, “gerçekten inanan ve gerekliliklerini yerine getiren yirmi kişinin, gerçeği ve doğruyu görmezden gelen iki yüz kişiye veya yüz kişinin bin kişiye üstünlük sağlayacağı” ifade edilmektedir. Burada, niteliğin nicelikten daha önemli olduğu vurgulanmaktadır; yüksek değer oranı olarak bire on değeri verilmektedir.

Kur’an’ın bu ifadesi bugün bilim dünyasının sosyo ideolojik alandaki nitelik-nicelik araştırmalarıyla da ortaya konulmuştur. Nitelik-nicelik verimliliği noktasında söz konusu oranın diğer alanlara da yansıması yüksek ihtimalle mümkün görünmektedir. Müminler bu durumun onlara verdiği özgüven, cesaret, sebat, coşku, odaklanma ve adanma melekeleriyle avantajlı pozisyona geçmektedirler veya başka bir deyişle, Allah onların içine çeşitli türde olumlu melekler indirip onlara yardım etmektedir. Kâfirler için “onlar anlamayan bir topluluktur” ifadesi kullanılmıştır. Onlar, ilgili konulardaki doğruları görmezden geldikleri için bilgi eksikliği içindedirler, durumu ve kendilerinin durum içindeki pozisyonunu anlayamamaktadırlar. Bu durumda onlar korku, panik, ümitsizlik, isteksizlik ve yılgınlık hissetmektedirler. Başka bir deyişle, Allah onların içine çeşitli türde olumsuz melekeler verip onları engellemektedir. Bu nedenle müminler, sağlam adım attıklarından emin olarak ve Allah’tan destek alarak cepheye çıkıyorlar. Ama karşılarındakiler Allah’a ve ahirete inanmayan, sadece dünyalık çıkarlar için çarpışmaya gelen, içinde haklı olmanın özgüvenini taşımayan, ölümden korkan, bencil hedefleri olan bir gürûhtan ibarettir. Onların kalpleri kilitlidir, gözleri perdelidir, basiretleri bağlıdır, düşünsel ve duygusal güçleri yetersizdir. Hattâ onlar, düşünme yeteneği olmadığı için idealize olamayan, zora düştüğü zaman birbirlerini bırakıp kaçan diğer canlılar gibidirler. Çünkü onların birliktelikleri menfaate dayalıdır.

  1. Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, çünkü sizin güçsüz olduğunuzu iyi biliyor. Bu durumda, sizden sabretmesini bilen (dirençli) yüz kişi çıkarsa, bunlar iki yüz kişiye galip gelir ve sizden böyle bin kişi çıkarsa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelir. Çünkü Allah (zulme karşı) direnenlerle beraberdir.

Tefsir otoritelerinin çoğu, bu âyetin Müslümanların zayıf olduğu Bedir Savaşı’ndan hemen sonra geldiği yönünde kanaat belirtmişlerdir. Bedir’de Müslümanlar kendilerinden sayı bakımından üç kat daha fazla olan ve silah ve teçhizat bakımından çok daha güçlü olan bir orduyu yenilgiye uğratmışlardı. Buna rağmen bu ayetlerin gelmesi ve ikinci ayette müminlerin zayıflığından bahsedilmesi aslında onların savaşı inanarak ve sabrederek kazandıklarına ama yüksek nitelikte olmadıklarına işaret edilerek uyarılması anlamına da gelir. İnsanın içinde, insanlar arasında ve evren bağlamında çalışan bu mekanizmaya ilişkin bu ayette verilen yüze iki yüz ve bine iki bin rakamlarının oranı bire ikidir. Önceki ayette ise bire ondu. Her iki ayette ifade edilen oranlar, nitelik-nicelik karşılaştırmalarında üst ve alt oranları vermektedir. Tarafların nitelik-nicelik kalitelerine bağlı olarak söz konusu oran, bire on ile bire iki arasında değişebilir. Ancak yine de bu oranlar, mutlak tavan-taban oranlar olarak görülmeyebilir.

  1. Kıran kırana gerçekleşmiş zorlu bir meydan savaşı olmadıkça bir nebiye esir almak yakışık almaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Hâlbuki Allah âhireti (kazanmanızı) istiyor. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Meydan muharebesine dönüşmeden, Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan bir savaşta alınan esirlerle ilgili Hz. Peygamber ashabıyla istişare etmişti. Hz. Ebu Bekir, esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılmasını istemiş, ama Hz. Ömer buna karşı çıkmıştı. Fidye karşılığı esirler serbest bırakılınca bu ayet nazil oldu.  Ayet, yasa koyucu üslubuyla bildirmektedir ki, özgürlüklerin savunulması için Allah yolunda girişilen savaş dışında kimse esir edilemez ve fidye karşılığı bırakılamaz. Fidye için düşman askerlerini esir almak; insan onurunu zedeleyeceği, savaş disiplinini bozacağı ve ayrıca zaferi olumsuz yönde etkileyeceği için böyle bir uygulama doğru bulunmamıştır. 

  1. Daha önceden Allah’tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, (esirleri bırakmak için) aldığınız fidyelerden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Bkz. 30/1-5
  2. Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  3. Ey Nebi! Elinizin altında bulunan esirlere de ki: “(Bu savaşta sevdiklerinizle beraber malınızı mülkünüzü kaybettiniz fakat) eğer Allah kalplerinizde iyilik görürse; sizden alınan(lardan) çok daha güzelini (ve hayırlısını) size verecek ve sizi bağışlayacaktır. Çünkü Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

Bedir savaşında alınan esirler arasında Hz. Peygamberin amcası Abbas ile yeğenleri Ebu Talip’in oğlu Âkil ve Nevfel de vardı. Hz. Muhammed Abbas’ı ve yeğenlerini diğer esirlerde olduğu gibi fidye karşılığı serbest bırakabileceğini önermişti. Abbas ise, fakir olduğunu ve fidye verecek gücünün olmadığını söylemişti. Oysa Mekke ordusunun iaşesini üstüne alan zenginlerden biriydi. Bunun üzerine Hz. Peygamber amcası Abbas’a; savaşa çıkarken ne olur ne olmaz geri dönmeyebilirim düşüncesiyle başkalarına emanet ettiği altınlarının yerini söyleyince, Abbas hayrete düşmüş ve Hz. Muhammed’in risaletini kabul etmişti. 

  1. Eğer sana hainlik etmek isterlerse (üzülme, çünkü) daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı sana imkân ve kudret vermişti. Hiç kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  2. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır. İnandığı halde (Medine’ye) göç etmeyenlere gelince, bunlar göç etmedikçe kendilerine karşı hiçbir yandaşlık, koruyuculuk (miras bırakmak) yükümlülüğünüz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında antlaşma bulunan bir topluluk aleyhinde olmamak üzere, kendilerine yardım etmeniz gerekir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

“Göçmenleri barındıranlar” ifadesi, Hz. Peygamber’den hem önce hem de sonra Mekke’den Medine’ye göç edenlere (Muhacirlere) kol kanat açıp bütün maddi ve manevi destekleriyle onların yardımlarına koşan; hiçbir maddi menfaat düşünmeden evlerini, bağlarını ve eşyalarını paylaşan Medineli Müslümanlara (Ensar’a) işaret etmektedir.

  1. İnkârcılar da birbirlerinin (yardımcıları, koruyucuları, müttefikleri ve) dostlarıdır. Eğer (siz de kendi aranızda ittifak sağlayarak) gerekeni yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olacaktır.
  2. İman edip (Medine’ye) göçenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ile bu göçmenlere barınak sağlayanlar ve yardım edenler var ya; işte bunlar gerçek mü’minlerdir ve onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.
  3. Sonradan iman ederek hicret edip de sizinle birlikte cihada katılanlar da sizdendir. Fakat Allah’ın Kitabı’na göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmaya) daha uygundur. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.  Bkz. 9/100, 59/8-9