9 – Tevbe

Tevbe Suresi 128 ve 129. ayetler hariç Medine döneminin sonlarında, hicretin dokuzuncu yılında indirilmiş olup 129 ayettir. Sûrenin büyük bölümü, Tebük seferiyle ilgili konuları ele alır. Adını da bu sefere katılamayanların tevbelerini dile getiren 104. Ayetten almıştır. Surede, yaptıkları anlaşmalara bağlı kalmayan düşmanlarla ilişkilerin kesilmesi, Ehl-i Kitap’le ilişkiler, cizre ve zekât hükümleri, Allah’ın elçisiyle birlikte hareket edenlerin kurtuluşa erecek olması, Muhacir ve Ensar ile onlara tam uyanlardan Allah’ın razı olacağı ve onların da Allah’tan hoşnut kalacağı, Kur’an’ın Müslümanlar üzerindeki etkileri konu edilmektedir

Kur’an’da başında besmele olmayan tek suredir. Başında besmele bulunmamasının birkaç sebebi vardır. Bunlardan birincisi: Tevbe suresi uzun bir aradan sonra nazil oldu ve muhteva bakımından Enfal suresinin devamı niteliğindedir. İkincisi: Sure müşriklere ve münafıklara karşı tehditler içerdiği ve müşriklere karşı savaş ilânı ile başladığı için rahmeti, selâmeti ve barışı ifade eden Besmele surenin başında yer almamıştır. Üçüncüsü ise: Bu sure ile Müslümanların daha önce ortak savunma ve benzeri hususlarda müşriklerle yaptıkları antlaşmaların tamamen kaldırıldığı beyan edildiği için başına Besmele konmamıştır.

  1. (Bu ilân,) Allah ve Resulü tarafından, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere (ateşkes hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını bildiren) bir ültimatomdur!
  2. (Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha rahatça dolaşın. Ama şunu bilin ki siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız. Hem Allah, mutlaka inkârcıları rezil edecektir.

Ayette geçen dört ay haram aylardır. İslam öncesi Arabistan’da yaygın olan örfe göre, haram aylarda (Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları) savaş olmazdı. Kur’an, bu saldırmazlık dönemlerini korumak ve çoğu zaman birbiriyle kavgalı olan kabileler arasında barışı sağlamak amacıyla bu eski örfü bozmamış, bilakis barışa vesile olur düşüncesiyle destekleyip güçlendirmiştir.

  1. Ve (bu ültimatom her kabileden çok sayıda kişinin bir araya geldiği) büyük hac gününde, insanlara Allah’tan ve Resul’ünden bir bildiridir. (Herkes bilsin ki;) Allah ve Resulü, artık müşriklerden uzaktır. Şu hâlde (Ey müşrikler) eğer tevbe ederseniz; bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer yüz çevirirseniz; bilin ki siz, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. (Resulüm!) Küfredenleri elem verici bir azapla müjdele!
  2. Ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden, size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onlarla yaptığınız antlaşmaya, sürenin sonuna kadar bağlı kalın. Şüphesiz ki, Allah, sorumluluk bilinciyle yaşayanları sever.
  3. Haram aylar bitince; (antlaşmaya ihanet eden ve öldürmek niyetiyle size saldıran) müşrikleri kıstırdığınız yerde katledin. Onları yakalayın, hapsedin, gelip geçecekleri bütün yolları tutun. Eğer tevbe ederler, Hakk’ tan yana olduklarını davranışlarıyla gösterirler ve zekâtı verirlerse kendilerini serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir. Bkz.2/191, 4/91, 47/4

Bu ayette, inananlara karşı öteden beri saldırı halinde bulunan ve Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan ve onların güçsüz zamanlarını kollayan, şartlar kendi lehlerine geliştiği zaman antlaşmaları bozan müşriklere bir tehdit var. Bazı müşriklerin esir alınması ve hapsedilmesi stratejiktir. Ele geçirilen düşman askerlerinden bir kısmının daha sonra salıverilmek kaydıyla esir olarak tutulması, bilgi akışının sağlanması ve düşmanın planlarının deşifre edilmesi açısından çok önemlidir. İslam ordusunun belirlediği hedefe varması bakımından Allah, inanan kullarına bu şekilde bazı taktikler veriyor.

Âyette geçen “katele” kelimesi her yerde öldürmek anlamına gelmez. Bakara Suresi’nin 2/54. âyetinde “fektulu enfuseküm” cümlesindeki “katele” fiilinin emr-i hazırı burada öldürmek anlamında kullanılmamıştır. Eğer öyle olsaydı, “kendinizi öldürün” demek olurdu ki bu doğru olmazdı. Ama ıslah edin, etkisiz hâle getirin anlamı verirsek -ki doğru olan da budur- işte o zaman manâ oturur. Yani “…içinizdeki kötülükleri öldürün (ıslah edin, etkisiz hâle getirin) …” Çünkü Hz. Musa’nın kavminin buzağıya tapmakla kendilerine büyük kötülük ettiklerini, onun için hemen Allah’a tövbe ederek içerlerindeki kötülüğü ıslah etmelerini istemiştir. Bu âyetteki “katledin” ifâdesini “etkisiz hâle getirin” olarak almak daha doğru olur. Çünkü yakalanan esirlerle ilgili aşama aşama yol gösteriliyor. Sırasıyla size zarar vermemeleri için etkisiz hâle getirin, kaçmaya fırsat vermeden yakalayın, yeniden zararlı ve etkin hale gelmemeleri için hapsedin, diğer arkadaşlarıyla tekrar irtibata geçmemeleri için bütün yolları kesin. Eğer öldürün anlamı çıksaydı bu aşamalar sıralanmazdı.

  1. Eğer müşriklerden biri (ister savaş isterse barış halinde olsun) senden can güvenliği konusunda yardım isterse kendisine can güvenliği sağla (onu korumana al) ki, (senin yanına kaldığı müddetçe) Allah’ın kelamını işitme imkânı bulsun. Sonra da onu kendisinin güvende yaşayabileceği bir yere ulaştır. Çünkü onlar gerçekleri bilmeyen bir topluluktur.

“Allah’ın kelâmını işitme imkânı bulsun” vurgusu, cihadın amacına işarettir. Nitekim İslâm’ın tek hedefi vardır o da insanı kazanmak ve onun hayatını yeniden inşa etmektir. İslam’da savaş zulme karşı gelişin, baskılara boyun eğmemenin, dik durmanın eyleme dönüşmüş halidir.  Eğer hayatlar Allah’ın istediği şekilde inşa edilirse zulmün ve zorbalığın yerini adalet ve hakkaniyet, dayatmanın ve baskının yerini dayanışma ve özgürlük alır ve artık savaşa da gerek kalmaz.

  1. Mescid-i Haram yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında, o (sözünden dönen) müşriklerin Allah katında ve Resul’ünün yanında nasıl (geçerli) bir sözleşmeleri olabilir? Şu hâlde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz ki Allah, kendisine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanları sever.
  2. (Başka) nasıl olabilirdi ki? Eğer (düşmanlarınız) size üstün gelselerdi (size karşı) ne bir sorumluluk ne de yaptıkları antlaşmayı tanıyacaklardı. (Şimdi de ahde bağlılıktan bahsederek) dilleriyle sizi razı etmeye çalışıyorlar ama kalpleriyle kötülüğünüzü istiyorlar. Zaten onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.

Yani size karşı onların eline bir fırsat geçse bırakın sözlerinde durmayı, gözünüzün yaşına bakmadan, şahsi hukukunuzu da gözetmeden sizi bir kaşık suda boğarlar. Onların her şeyi yapmacıktır, insanlıkları dillerinin ucunda sahte ifadeden ibarettir. Onların kalplerinden geçenlerle, ağızlarından çıkanlar aynı kişiye ait değilmiş gibi taban tabana zıttır.

  1. Basit bir kazanç uğruna Allah’ın ayetlerini gözden çıkardılar ve halkı O’nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şeyler ne kötüdür.

Dünyanın ve dünyalıkların cazibesine kendilerini kaptırarak Allah’ın âyetlerini umursamadılar ve vahyin belirlediği sınırların dışına çıktılar. Hayır adına ne varsa hepsinden uzak kaldılar. Kötülük adına da ne varsa hepsine yakın oldular. Böylece hayrın değil şerrin temsilcileri oldular.

Aynı durum bugünün bazı Müslümanları için de geçerlidir. Dünyalık geçici çıkarlar için Mushaf’ına çok fazla değer verdikleri halde Kur’an’daki ilahi mesajları önemsemiyorlar, hoşnutsuzluğuna vesile olacak davranışlar sergiliyorlar, ona itibar etmiyorlar, direktiflerini ciddiye almıyorlar, hükümlerini görmezlikten geliyorlar, en önemlisi onu hayat nizamı olarak görmüyorlar, onun için hayatlarına taşımıyorlar, emirlerini icra etmek ve yasaklarından uzak durmak konusunda gerekli hassasiyeti göstermiyorlar. Kur’an için savaşmayı hatta can vermeyi göze alıyorlar, onun için slogan atmayı ve gösteri yapmayı ihmal etmiyorlar ama fani dünyanın ucuz menfaatlerine sıra gelince onun belirlediği sınırları kolayca çiğneyebiliyorlar.

  1. Onlar bir mü’min hakkında ne ettikleri yemini tanırlar ne de imzaladıkları antlaşmayı. İşte onlar o kadar zalim kimselerdir.
  2. Eğer tevbe ederler (ve bu tevbenin göstergesi olan) namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı hakkıyla verirlerse sizin din kardeşleriniz olurlar. Biz ayetlerimizi, bilen bir topluluk için böyle açık seçik ortaya koyarız.

Hangi dinden ve görüşten olursa olsun, pişmanlık duyarak tevbe eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı ikame eden ve zekâtı verenler dinde kardeş sayılırlar. Burada yalnız tevbe ederek İslam’a girmek yani Müslümanların safında yer almak yeterli bulunmamıştır. Çünkü namaz ve zekât imanla küfür arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin özelliklerdendir. Namazını vaktinde ikame eden ve zekâtını da gerektiği gibi veren bir insanın küfürden yana davranış sergilemesi mümkün değildir.

  1. Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlar, yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. O zaman belki (azgınlıklarından) vaz geçerler. Bkz. 2/190, 9/29
  2. (Ey inananlar!) Yeminlerini bozan, resulü (yurdundan) çıkarmak için ellerinden geleni yapan ve üstelik size (sıcak) saldırıyı ilk defa kendileri başlatan bir topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Onlardan (yoksa) korkuyor musunuz? Eğer inanıyorsanız, bilin ki, Allah(‘ın azabı) korkulmaya daha layıktır. Bkz. 8/30, 17/76, 60/1

14-15. Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara galip kılsın ve inanan toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah (insanların iyi niyet ve amellerine göre) dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Bir önceki âyette savaşın gerekçesi ortaya konuyor. “Yeminlerini bozan!” yani antlaşma yaptıkları halde sözleşmelerine uymayan, “Rasulü (yurdundan) çıkarmak için ellerinden geleni yapan!”, Allah’ın elçisine görevini yapıyor diye yaşama hakkı tanımayan, “Saldırıyı ilk defa kendileri başlatan!” yani “Durup dururken, savaş için herhangi bir haklı sebep yokken sadece Müslümanları yok etmek için ilk saldırıyı başlatan!” diyor. Üstelik bu durumda; “Böyle bir topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız?” şeklinde uyarıda bulunarak savaşmanın da bir sosyal sorumluluk olduğu anlatılıyor. Burada savaşmanın gerekçeleri bir bir sıralanıyor. Ve şartlar gerçekleştikten sonra artık savaş kaçınılmaz hâle geliyor. Hattâ savaştan korkmanın ve kaçmanın bir itaatsizlik olacağı vurgulanıyor. Çünkü Müslüman mazlum olamadığı gibi zulme seyirci kalamaz, hayatı akışına bırakamaz, “Garip ve mazlum olarak yaşarsam cennet bana hak olur…” diyemez, ümitsizliğe de düşemez. Zalimin karşısına dikilmezse zulme rıza göstermiş olur. Zulme rıza zulümdür. Âyetteki, “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın!” ifâdesi, hem zulmün bertaraf edilmesi hem de zalimlerin mutlaka cezalandırılması ve bu cezanın da sorumluluk alan inananların eliyle verilmesi gerektiği anlatılıyor.

  1. (Ey inananlar!) Yoksa siz, içinizden cihad edip Allah’tan, Resulünden ve mü’minlerden başkasını dost (ve yardımcı) edinmeyenleri ortaya çıkarmadan (refah içinde yaşayarak kendi halinize) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Ayette geçen dostluğun ne anlama geldiğini daha iyi kavramak için A. İmran 3/28 ve Nisa 4/139 ayetlerine ve bunların dipnotlarına bakabiliriz. Enfal 8/72. ayetinde hicret eden Müslümanlarla hicret etmeyen Müslümanlardan bahsederken “İnandıkları halde (Medine’ye) göç etmeyenlere gelince, bunlar göç etmedikçe kendilerine karşı hiçbir yandaşlık, koruyuculuk yükümlülüğünüz yoktur” buyruluyor. Burada kast olunan dostluk, destek, iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma konusundadır. Zaten ayetin devamında da “din konusunda sizden yardım isterlerse, kendilerine yardım etmeniz gerekir” buyrulmaktadır. Buna göre, “İslam Devletinin kurulduğu Medine’deki Müslümanlar ile Medine’ye hicret etmeyen Müslümanlar arasında bu bağlamda bir dostluk kurulamaz. Aynı zamanda buradan da anlıyoruz ki; Müslümanlar ile Yahudi ve Hristiyanlar arasında -Medine’deki İslâm devletinin ilk yıllarında var olan, ancak sonradan- yasaklanan dostluk da iş birliği ve dayanışma bağlamındaydı. Aynı durumu Kur’an’ı rehber edinerek, evrensel ahlak ve hukuk kurallarına uyularak bugüne de uyarlamak gerekir.

  1. Hakkı inkâr ettiklerine bizzat kendileri şahitken, Allah’ın mescitlerini onarmalarına (ve bunu istemelerine hak ve yetkileri) yoktur. İşte onların yaptıkları boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedi kalacaklardır.

Yani müşrikler, kendilerinin inkârcı olduklarını bildikleri halde Allah’a ibadet maksadıyla yapılan Kâbe’yi onarmalarına asla imkân ve ihtimâl yoktur.

“Allah’ın mescitleri” anlatımı, sadece Mescid-i Haram-ı değil yeryüzündeki bütün mescitleri ihtiva eden bir ifadedir. O gün müşrikler Kâbe’ye sahip çıkıyorlardı, bugün de cami ile pek bir alakası olmayan insanlar cami inşa ederek günah çıkartmaya çalışıyorlar.

  1. Allah’ın mescitlerini; ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı ikame eden, zekâtı veren ve Allah’(ın azabın)dan başka hiçbir şeyden korkmayan onarır. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.
  2. (Siz ey müşrikler! Alışkanlık haline getirdiğiniz Kâbe’de) Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını üstlenmeyi; Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Allah yolunda cihat edenle(rın yaptığı işler)le bir mi tutuyorsunuz? Allah katında bunlar asla bir olamazlar. Ve Allah, (kendisine eş koşan) zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.
  3. (Allah’a, elçisine ve gönderdiği kitaba yürekten) inanan, (sonra da onların istediği gibi bir hayat yaşamak için) hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri çok büyüktür. İşte gerçek kurtuluşa erenler onlardır.
  4. Rableri onları kendi katından bir rahmetle, hoşnutlukla ve içinde daimî ve kesintisiz nimet bulunan cennetlerle müjdeler.
  5. (Onlar) orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz en büyük mükâfat Allah katındadır!
  6. Ey inananlar! Eğer küfrü imana tercih ederlerse (ve İslâm’a karşı bir mücadelenin içinde olurlarsa), babalarınızı ve kardeşlerinizi bile veli edinmeyin! İçinizden kim(ler) onları (küfrü imana tercih ettikten sonra) veli edinirse, işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir. Bkz. 3/28, 4/139, 144, 5/51, 57, 19/81, 29/25, 58/22, 60/1

“Onları veli edinmeyin” yani onların velayeti altına girmeyin, onlardan yardım istemeyin, işlerinizi onlara havale etmeyin, onları koruyucu olarak görmeyin, desteklerini, ilgilerini beklemeyin. Zira onlar, inandıklarınızın düşmanı olduğu için sizi yanlış istikamete yönlendirirler.

  1. De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler sizlere Allah’tan, O’nun resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Şüphe yok ki Allah, günaha batmış bir topluluğu asla doğru yola erdirmez.”
  2. Andolsun ki; Allah, size (samimiyetinizden dolayı) birçok yerde ve Huneyn (savaşı) gününde yardım etmişti. Hani, çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz.

Huneyn, Mekke yakınında bir vadinin adıdır. Huneyn savaşı Müslümanlarla Havazin ve Sakif kabileleri arasında gerçekleşmiştir. Mekke’nin fethinden sonra İslam ordusunun güçlendiğini gören bazı Müslümanlar; “bu ordu artık yenilmez” diyerek kendilerini büyük görüp rehavete kapılmıştı. Bu sebeple savaşta fazlaca rahat hareket ederek çokluklarına güvenmişlerdi. Böylece İslam ordusu büyük bir bozguna uğrayarak hızla geri kaçmaya başlamıştı. Daha sonra Hz. Peygamberin, gayreti ve askeri dehası ile İslam ordusu yeniden toparlanarak galip gelmişti. Buradan günümüz Müslümanlarının alacağı büyük ibret ve dersler olduğu açıktır.

  1. (Bu bozgundan) sonra Allah, Resulünün ve mü’minlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur ve güven veren rahmetini) indirdi, görmediğiniz ordular gönderdi ve Hakka karşı direnenleri de azaba uğrattı. İşte inkârda direnenlerin cezası budur!

Bu savaşta Müslümanlar 5 şehit verirken, düşman ordusundan 70 kişi hayatını kaybetti, 6000’e yakın kişi de esir düştü. Düşman harp meydanına kadınları ve çocukları da getirdiği için esirlerin çoğu kadınlardan ve çocuklardan oluşuyordu. Hz. Muhammed bazı sahabeleri Mekke’ye göndererek esirler için elbise aldırdı ve esirleri giydirdi. Esirlerin yakınları tarafından alınması için haber gönderdi. Birkaç gün bekledikten sonra gelen-giden olmadığı için esirler, Müslümanlar arasında bölüştürüldü. Bölüştürülme işi bittikten sonra Havazin Kabilesi’nden bir heyet esirleri almak üzere Hz. Muhammed’in huzuruna geldi. Yapılan görüşmeler neticesinde Hz. Muhammed 6.000 esiri hiçbir karşılık istemeden gelenlere teslim etti.    

  1. Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  2. Ey inananlar! (Bilin ki) müşrikler ancak birer murdardır (soyut pisliktir). Bu yüzden, bu yıl (yaptıkları hac)larından (Hicretin dokuzuncu yılından) sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer (onların Kâbe’ye gelmemesinden dolayı) yoksul olmaktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

“Müşrikler ancak birer murdardır” ifadesi, onların maddi varlıklarının yani bedenlerinin, elbiselerinin pis olduğu anlamında değil, batıl inançları, manevi ve ahlâkî telakki ve davranışları bakımından soyut anlamda pis sayılmalarındandır. Mescid-i Harama girmeleri bu bakımdan yasaklanmıştır.

“Kâbe’yi ziyarete gelmemelerinden dolayı yoksul kalmaktan korkmak” cümlesinden anlıyoruz ki; Kâbe’yi ziyarete gelenlerin bugün olduğu gibi zamanına göre iktisadi anlamda çevreye ciddi katkıları oluyordu. Bu katkıların bitmesinden endişelenen Müslümanları teselli etmek için “Allah sizi zenginleştirir” ifadesi kullanılmıştır.

  1. Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla, Allah’ın ve O’nun elçisinin haram kıldığını haram kabul etmeyenlerle, kendilerine kitap verilenlerden hak dini din olarak benimsemeyenlerle (size karşı savaş başlatırlarsa), boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın! Bkz. 2/190, 9/12

“Cizye” sözcüğü “bedel” anlamında bir nevi güvenlik vergisidir. Bu vergi, İslâm devleti ya da toplumu bünyesinde yaşayan gayri Müslim vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınmaktadır. Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, körler, topallar ve yaşlılar cizye ödemezler. Cizye veren kişi İslâm’a girer ve Müslüman olursa cizye vermekten kurtulurdu.

Bu uygulama aynı zamanda gösteriyor ki; kimse dinini değiştirmeye zorlanamaz. Öyle olsaydı cizye vermek kaydıyla dinini yaşamaya devam eden insanlara dinlerini yaşama müsaadesi verilmezdi. Cizye vermelerinin sebebi; kendilerinin korunma konusunda herhangi bir sorumlulukları olmadığı halde İslâm devleti ya da toplumu tarafından korunmalarının sağlanmasıdır.

Bu ayeti, daha iyi anlamak için Muhammed 47/4 ayetiyle bir araya getirmek gerekir: “(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen (onlar sizi öldürmeden siz onların) boyunlarını vurun. Onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayın (onları esir alın). Savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak ya da fidye ile salıverin…” (Muhammed 47/4)

  1. Yahudiler: “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise: “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin! Nasıl da haktan çevriliyorlar! Bkz. 2/116, 5/17 ve dipnotu, 72, 16/57, 43/15, 53/21, 72
  2. (Yahudiler) Allah’la beraber (aşırı yücelttikleri din adamları olan) hahamlarını ve (Hıristiyanlar da aynı şekilde kendi) rahiplerini Allah’tan ayrı birer Rab konumuna getirdiler. Meryem oğlu (İsa) Mesih’i de (zaten Allah’ın oğlu ilan ederek) rab edinmişlerdi. Hâlbuki onlara yalnız bir tek ilah (olan Allah’)a kulluk etmeleri emredilmiştir. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır/yücedir. Bkz. 1/4, 4/36, 5/17, 51/56

Ayette geçen “ahbar” terimi, “hebr” sözcüğünün çoğuludur. Bu terim “Kitap ehlinin bilginleri” -daha çok Yahudi bilginleri- anlamına gelir. “Ruhban” terimi ise “rahip” sözcüğünün çoğuludur, Hıristiyanlarda genellikle manastırlarda yaşayan din adamları için kullanılır. Aynı zamanda insanlardan uzaklaşıp uzlete, riyazete çekilerek dünyalıkları ve dünya zevklerini terk eden ve kendini aşırı derecede ibadete veren kişiler anlamına gelir.

Yahudilerin hahamlarını, Hıristiyanların rahiplerini ilah edinmelerinden maksat, Allah’ın mesajlarını bırakarak sahte ilah edindikleri bu kişilerin vahiy dışındaki söylemlerine itibar etmeleri ve onların kişisel emir ve yasaklarına uymaları demektir ki bu da onların, din adamlarına kulluk etmesi anlamına gelmektedir. Ayetin devamında Allah: “Hâlbuki onlara yalnız bir tek ilah (olan Allah’)a kulluk etmeleri emredilmişti” buyuruyor.

Aynı öldürücü tehlike bugünün Müslümanları için de geçerlidir. Allah ve resulü adına birçok şey farklı isimler altında Müslümanlara dayatılmaya çalışılıyor. Kur’an’la çelişmesine rağmen uydurma hadislerle Hz. Peygamber üzerinden meşrulaştırılarak bazı hurafeler Müslümanların hayatına sokulmak isteniyor. Hahamlarda ve rahiplerde görüldüğü gibi kişiler, özellikle bazı din adamları aşırı derecede yüceltilerek kendilerine tanrısal özellikler yükleniyor. Kutsanan bu kişiler üzerinden yanlış dini telkinlerle mütedeyyin insanlar yozlaştırılıyor ve bağnaz bir toplum meydana getiriliyor. Onun için kim tarafından ve hangi adla olursa olsun söylenenleri, yaşananları, Kur’an’a ve onun yaşanmış hali olan sünnete -ki sünnet Kur’an’ın kendisidir, ahlakıdır- giderek sorgulamalıyız. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum çünkü sünnet diye şişirilmiş ve içi hurafelerle, bidatlerle, uydurma mucizelerle doldurulmuş bir peygamber hayatıyla da karşılaşabilirsiniz. Müslümanlar olarak bilgili ve uyanık olmalıyız, aksi takdirde bizim de yukarıdaki sınıflardan bir farkımız kalmaz.

  1. (İnkârcı gruplar) ağızlarıyla (boş ve mesnetsiz söylemleriyle) Allah’ın nurunu (Kur’an’la gönderilen hakikatin aydınlığını karanlıkla) söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.
  2. Müşrikler istemese de Allah, dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayetle ve hak dinle gönderendir. Bkz. 41/53, 48/28, 61/9

“Müşrikler istemese de Allah, nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez” ifadesi, kâfirlerin zoruna gitse de müşriklerin canı sıkılsa da Allah’ın, nurunu (dinini) mutlaka tamamlayacağı ve buna kimsenin engel olamayacağı anlamına gelmektedir. Bu vaad, sadece asr-ı saadette değil, geçmişten günümüze her zaman mü’minlerin kalplerine güven ve huzur aşılamıştır ve onların geçilmez gibi görülen engelleri aşarak yollarına devam etmelerini, inkârcıların bütün hile ve tuzaklarına rağmen, insani normları aşan gayretleriyle hedeflerine doğru ilerlemelerini sağlamıştır. Çünkü Allah, İnananların mutlaka galip geleceğini ve kendisinin her zaman onlara yardım edeceğini ve böylece nurunu tamamlayacağını müjdelemiştir. Yalnız bütün bunlar inananların gayretine, samimiyetine ve duruşuna bağlı olduğu açıktır.

  1. Ey inananlar! Doğrusu (Yahudi) hahamların ve (Hıristiyan) rahiplerin pek çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve (onları) Allah yolundan alıkoyarlar. (Bir de) altını ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları pek acıklı bir azapla müjdele!

Bu din istismarının devam edebilmesi ve sömürü sektörünün ayakta kalabilmesi için dinin kaynağına doğrudan ulaşmak isteyenleri yanlış dini telkinlerle, aslı astarı olmayan fetvalarla Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Aynı durum İslâm dünyası için de geçerlidir. Nikâh ve sünnet merasimleri, cenaze ve kabir başı organizasyonları, mevlit okumalar ve hatim indirmeler, ıskat-ı salât ve telkin aldatmacaları, muska yazmak, vs. gibi hiçbir dini dayanağı olmayan ritüeller icat edip fiyat borsaları oluşturulmaktadır. Bunları ve benzerlerini hahamlar ve rahipler yaptığı zaman yanlış oluyor da Müslüman sözde din adamları yaptığı zaman neden doğru oluyor?  Din sömürüsü yaparak insanları gerçek dininden uzaklaştıran hahamlar ve rahipler azabı hak ederken, aynı işi yapan İslâm’ın sözde temsilcileri neden cenneti hak ediyor?

  1. O gün (biriktirdikleri altın ve gümüşler) cehennem ateşinde kızdırılacak da onlarla alınları, yan tarafları ve sırtları dağlanacak ve kendilerine: “Bunlar biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Hadi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı” (denilecek).

Bu ayetle Ali İmran 3/180. ayet arasında; cimrilik ederek ve tamahkârlık göstererek Allah’ın kendisine emanet ettiği nimetleri sahiplerine teslim etmeyen yani Allah’ın emanetine ihanet eden kimseleri ahirette bekleyen azap konusunda ciddi bir paralellik olduğunu görmekteyiz.

  1. Şüphesiz gökleri ve yeri yarattığı günden beri koyduğu yasalar uyarınca Allah katında ayların sayısı on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan (hürmet gereken Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce) aylarıdır. İşte doğru hesap budur. O halde onlarda (Allah’ın koyduğu yasağı delerek) nefislerinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl toplu olarak savaşıyorlarsa, siz de onlarla (öylece) toplu olarak savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.

 

Haram aylar, Arabistan’da yaygın olan ve Hz. İbrahim’den bu yana uygulanan Hz. Muhammed’in elçiliğinden önceki bir örfe göre, savaşılması, kan dökülmesi yasak olan saldırmazlık aylarıdır. Bunlar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Ay sistemine göre yani hilalin doğup batması arasında geçen süre bir aydır ve bu şekilde bir yılda on iki ay vardır ve bunlara “kameri aylar” denir. Bu ayların isimleri sırasıyla şöyledir: 1. Muharrem, 2. Safer, 3. Rabiülevvel, 4. Rabiülahır, 5. Cemaziyülevvel, 6. Cemaziyülâhır, 7. Recep, 8. Şaban, 9. Ramazan, 10. Şevval, 11. Zilkade ve 12. Zilhicce.

  1. (Savaşmak için) haram ayların yerini değiştirip sonraya bırakmak, küfrün ileri noktasıdır ki, onunla inkârcılar (daha derin bir) sapıklığa düşüyorlar. Allah’ın kutsal saydığı ayların sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helal kılmak için (haram ayını) bir yıl helal, bir yıl da haram sayarlar. (Böylelikle) Allah’ın haram kıldığını helal kılmış olurlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine çekici ve süslü gösterilmiştir. Allah, küfre batan bir topluluğu (kötü niyet ve eyleminden dolayı) doğru yola iletmez.

İslâm dünyasında yaygın olan Haram Aylar; Recep, Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Yani Kameri takvimin 7, 11, 12 ve 1. aylarıdır. Arap toplumu, bu ayları haram kabul eder ve bu aylarda savaş yapmazlardı. Ay takvimi ile güneş takvimi arasındaki yıllık 11 günlük fark nedeniyle hac mevsimi her sene 11 gün geri geliyordu. Ancak Araplar bu durumdan rahatsızdı. Çünkü onlar kendilerinin avantajlı olduğu ılıman bir mevsimde haccı sabitlemek istiyorlardı. Ayrıca haram aylardan üç tanesi art arda geldiğinden bu kadar uzun süre savaşmadan ve yağmalamadan duramıyorlardı. Hem haccı işlerine gelen bir mevsimde yapabilmek hem de ayların arasını açabilmek için haram ayların süresini kısaltır ve sırasını değiştirirlerdi. Bu yüzden haram ayların arasına fazladan bir ay katmak, bir senenin haram ayını bir başka seneye ertelemek gibi düzenlemelerle, kendi akıllarınca işi kitabına uydururlardı. Bu uygulama H. 8. yılında bu âyet indirilinceye kadar devam etmişti. Hz. Peygamberin veda haccı, gerçek hac mevsimine denk gelmiş ve o yıldan beri hac gerçek tarihinde yapılmaktadır.

  1. Ey inananlar! Size ne oluyor ki: “Allah yolunda seferber olun (savaşa çıkın)!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Yoksa ahiretten (vazgeçip yalnız) dünya hayatına mı razı oldunuz? (Unutmayın ki) dünya hayatının nimeti ahirete oranla pek azdır.

Bu ve bundan sonraki ayetler Tebük Seferi ile ilgili olarak inmiştir. Öyle ki bu sefer, gerçek Müslümanlarla münafıkları birbirinden ayırmıştır.

Bizans İmparatorluğu, Müslümanların hicretten sonraki başarılarından kaygılanmaya başlamış ve Hz. Muhammed öncülüğündeki İslam’ın yayılmasından ciddi rahatsızlık duymuştu. İslam’ın daha fazla kitlelere ulaşmasına engel olmak için Hristiyan olan Arapların da desteğini alarak bir çalışma başlatmıştı. Tam böyle bir zamanda Suriye’de bulunan Hristiyanlar, Bizans İmparatoru Heraklius’a bir mektup göndererek; “Muhammed’in öldüğünü, İslam coğrafyasında kıtlığın baş gösterdiğini, Müslümanların dağılmaya yüz tuttuğunu, dolaysıyla Medine’ye sefer düzenlendiği takdirde Müslümanların karşı koyamayacağını ve Hristiyanlık inancına katılabileceklerini…” bildirmişlerdi.

Bunun üzerine Müslümanları yok etmeyi planlayan Bizans İmparatoru 40.000 kişilik bir ordu hazırlayarak Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Hicretin dokuzuncu yılında (M. 630’da) Bizans İmparatorunun Müslümanlara karşı büyük bir saldırı plânladığını haber alan Allah’ın Elçisi, genel bir seferberlik ilan ederek derhâl hazırlıklara başlanmasını emretmişti. Fakat münafıklar Romalılara karşı savaşmanın bir intihar olacağını ortaya atarak kendileriyle beraber yeni Müslüman olanların da bu sefere katılmamasını sağlamışlardı. Bütün olumsuz şartlara ve münafıkların engellemesine rağmen, Hz. Peygamber, sadık ve samimi Müslümanların gayretiyle topladığı 30.000 kişilik İslam ordusuyla Tebük’e doğru yola çıktı. İslam Ordu Tebük’e kadar gelmişti ki, Bizanslıların savaştan vazgeçtiği haberini aldılar. Hem tedbir hem de tebliğ amaçlı İslam ordusu yirmi gün boyunca orada kaldılar. Bu zaman zarfında, bölgedeki kabilelere Allah’ın dini anlatılarak temsille tebliğler yapıldı ve bölge halkının çoğu İslâm’ı kabul etti ve bölge İslâm devletinin egemenliği altına alındı. Bu seferde savaş olmamış ama Hz. Muhammed çok güçlü ve disiplinli bir ordu ile Bizans’ı püskürterek askerî ve siyasî açıdan önemli bir zafer kazanmıştır. Böylece Müslümanlar, Arap coğrafyasının en büyük gücü olduklarını herkese kabul ettirmiştir.

  1. Eğer (emrolunduğunuz bu savaşa) seferber olup çıkmazsanız, (Allah) sizi elem verici bir azapla cezalandırır ve yerinize başka bir millet getirip koyar da siz ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye gücü yetendir.

Tebük Seferi’ne katılacak olan Müslümanların işi oldukça zordu. Çünkü hem gidecekleri yer uzak hem de havalar sıcaktı. Savaşacakları düşmanları da güçlüydü. Kıtlık ve yokluk vardı. Genel seferberlik ilan edilmesine rağmen Müslümanların bir kısmı bu sefere sıcak bakmıyordu. Onun için sefer hazırlıkları uzun sürdü. Ancak Müslümanlar, kıtlığı, kuraklığı, sıcaklığı, uzaklığı bahane etmeden mutlaka bu sefere katılmalıydı, imanlarının ve sadakatlerinin gereğini yerine getirmeliydi. Aksi takdirde cezalandırılacakları bu âyetle kendilerine bildiriliyordu.

Demek, gerektiği zaman zulme karşı koymak, terörü engellemek, insan hak ve özgürlüklerini korumak, başka bir ifâde ile meşru savunma anlamındaki önleyici savaş da bir farzdır. Bizans’a karşı böyle bir vecibenin icrası için Müslümanların bir kısmı korkak ve ürkek davranarak sefere katılmak istemeyince bu defa hem teselli hem de uyarı amaçlı bir sonraki ayet nazil oldu.      

  1. Eğer siz (Allah yolunda savaşa çıkarak) o (nebi)ye yardım etmezseniz (mühim değil, Allah ona yardım edecektir). Hani vaktiyle inkârcılar onu iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir’le birlikte Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona Allah yardım etmişti. Onlar (Sevr dağında) mağarada bulunurken, o arkadaşına: “Tasalanma, çünkü Allah bizimle beraberdir” demişti. Bunun üzerine Allah da o(na yardım etmiş ve arkadaşının kalbi)ne huzur ve güven indirmişti. Ve onu görmediğiniz ordularla desteklemişti. Böylece inkâr edenlerin sözünü (davasını) alçaltmıştı. Allah’ın sözü en yücedir. Çünkü Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu ayet, Hz. Peygamber’in, M.S. 622 yılında Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’den Medine’ye hicretini anlatıyor. Ayette geçen; “İkinin ikincisi” ifadesi bir hiyerarşiyi îma etmiyor, iki kişiden birini anlatıyor. Yani Hz. Peygamberi işaret ediyor.

  1. (Ey inananlar!) Kolay da olsa zor da olsa savaşa çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda yürekten çaba gösterin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
  2. Eğer o (cihad) kolay bir kazanç ve normal bir yolculuk olsaydı elbette senin arkana düşerlerdi. Fakat o meşakkatli (mesafe) onlara uzak geldi. Gerçi onlar: “Gücümüz yetseydi herhalde biz de sizinle beraber çıkardık” diye yemin edecekler. Onlar bu yalanla kendilerini felakete sürüklüyorlar. Allah, onların yalancı olduklarını elbette bilmektedir.
  3. Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sence iyice bilinip, yalancılar belli oluncaya kadar (beklemeden seferden geri kalmaları için) onlara neden izin verdin?

“Allah seni affetsin!” deyişi bir suçlama ya da sorumlu tutma ifadesi değil, bir bağışlama ifadesidir. Söz konusu meselede serbest hareket ettiği kaygısıyla kendisini suçlu hisseden Hz. Peygamberi rahatlatmak için teselli anlamında kullanılmış bir ifadedir. Burada Tebük savaşına çıkmamak için mazeret uyduran münafıkların savaştan geri kalmalarına izin vermesi kastediliyor ki bu Hz. Muhammed’in yöneticiliğinin yetersiz olduğu ya da ahlakî bir zaafın yer aldığı anlamına gelmez. Ayette de belirtildiği gibi yalancıların bilinmesi ve tanınması bakımından onlara izin vermemesinin daha doğru olacağı bildiriliyor.

  1. Allah’a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah, emrine uygun olarak yaşayanları çok iyi bilir. Bkz. 24/62

Allah’a ve ahirete inananlar, inandıklarıyla ilgili iddiaları, çalışmaları gerek ulusal ve gerekse uluslararası arenada doğru yöntem ve araçlarla savunmak, karar mekanizmalarındaki kişi ve kurumları ikna etmek ve inandırmak konusunda toplantılar düzenlemek ve bu toplantıların düzenleneceği meclisler, şûralar oluşturmak durumundadır. “Mallarıyla canlarıyla savaşırlar” söylemi, bu anlamda mü’minlerin olması gereken bir özelliğini ortaya koyuyor.

  1. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler (savaşa katılmamak için) senden izin isterler.
  2. Eğer onlar (gerçekten) sefere çıkmak isteselerdi, bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, (korkaklıkları yüzünden) sefere çıkmaya kalkışmalarını istemediği için onları böyle bir girişimden alıkoydu. Kendilerine: “Peki, (sizler de kadın, çocuk, yaşlı ve hasta gibi) oturanlarla beraber evlerinizde oturun bakalım” denildi.
  3. Eğer onlar da sizinle beraber (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, o zalimleri hakkıyla bilendir.

Tebük Seferiyle Müslümanlar çok büyük kazanımlar elde etti. Çünkü Bizans İmparatorluğunu dize getiren bir İslam Ordusunun Allah’ın izniyle sırtı yere gelmeyecekti. Bundan böyle başta Arap Yarımadası olmak üzere Müslümanlar ciddi bir şekilde güçlenmeye başladı. Güçlendikleri için de Bizanslılara yardım eden kabileler Müslümanlarla antlaşmalar yapmak zorunda kaldı. Müslümanların büyüdüğünü gören kabileler İslam devletine karşı hayranlık duyarak gruplar halinde Müslüman oldu.

  1. Gerçekten onlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler, sana karşı çeşitli entrikalar çevirmişlerdi. Nihayet hak yerini buldu ve Allah’ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı.
  2. Onlardan bazıları da: “Bana izin ver (bu savaştan geri kalayım), beni fitneye (günaha) düşürme!” diyor. Haberiniz olsun ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Şüphe yok ki cehennem, inkârcıları mutlaka kuşatacaktır.

Tebük Seferine katılmak istemeyenlerin çoğu İnkârcı oldukları halde Müslüman görünen münafıklardı. Bunların ileri gelenlerinden birisi de Abdullah b. Ubey b. Selul’dü. “Beni fitneye düşürme!” derken, “Bana baskı yapma, beni böyle zor bir sınava tabi tutma!” demek istemişti. Savaş, münafıklar için zordu. Çünkü inanmadıkları bir dava için kendileri gibi düşünenlere karşı savaşacaklardı.

  1. Eğer sana (zafer gibi) bir iyilik erişirse; bu (durum) onları üzer. Eğer başına bir kötülük gelse: “Biz, (savaşa katılmayarak) baştan tedbirimizi almıştık (bizi ilgilendirmez)” diyerek (sizi sıkıntılarla baş başa bırakarak) keyif içerisinde dönüp giderler.
  2. De ki: “Allah’ın bizim için takdir ettiği şeylerden başkası bize asla isabet etmez. O, bizim yardımcımızdır/dostumuzdur. Onun için inananlar yalnız Allah’a güvensinler.”

İnsanın başına gelen her şey Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Allah, kulu istemedikçe kötülük yaratmaz. Yarattığını ya kul hak etmiştir ya da hayırlı bir geleceğin habercisidir. Onun için inanan insan, Allah’tan gelen her şeye layık olduğunu bilmeli, en büyük yardımcısının, koruyucusunun, yol göstericisinin ve güvenilir dostunun Allah olduğuna inanmalı. Ayetteki “tevekkül”, yan gelip yatarak işi Allah’a bırakmak değil; her türlü çabayı gösterip gerekliliklerini yerine getirdikten sonra sonucu Allah’a bırakmaktır, Onu vekil etmek ve Ona güvenmektir.

  1. (Onlara) de ki: “Siz bizim için iki güzellikten (şehitlik veya zaferden) birinin dışında başka bir şey mi beklemektesiniz? Biz ise Allah’ın, ya (doğrudan doğruya) kendi tarafından veya bizim ellerimizle sizi cezalandırmasını bekliyoruz. Bekleyin bakalım (neler olacakmış), biz de (sizinle beraber akıbetinizin ne olacağını) bekliyoruz!”

Yani size göre biri (ölüm) kötü olabilir ama sizin, bizim için beklediklerinizin ikisi de bizim için güzeldir. Ölürsek şehit oluruz ki gideceğimiz yer gittiğimiz yerden çok daha güzeldir ve kalıcıdır, kalırsak gazi oluruz ki bu bizim için bir şereftir. Ama siz, bunların ikisinin de mutluluk olduğunu bilemezsiniz ve sadece geçici olanına sevinirsiniz.

  1. (O münafıklara) de ki: “(Gösteriş için harcadıklarınızı) ister gönüllü verin isterse gönülsüz, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz, gerçekten yoldan çıkan bir kavim oldunuz.”

Bu ayetten anlıyoruz ki; münafıklardan ve kâfirlerden İslâm’a hizmet adına asla yardım talep edilemez. Birtakım fonlar aracılığıyla onlar yardım etmek isteseler de asla kabul edilemez.

  1. Onların harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resulünü (içten içe) inkâr etmiş olmaları, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve harcadıklarını gönülsüzce vermeleri engel olmuştur. Bkz. 4/142-143
  2. Artık onların (kendilerine sınamak için verdiğimiz) malları ve çocukları sakın seni hayrete düşürmesin! Allah bütün bu (baştan çıkarıcı imkâ)nlarla onları bu dünya hayatında (yaptıklarından dolayı) cezalandırmak istemekte ve canlarının kâfir olarak çıkmasını murad etmektedir. Bkz. 9/85

Onların malları, servetlerini, ekonomik güçlerini, evlatları ise etraflarındaki güçlü, kuvvetli ve etkili adamlarını işaret etmektedir.

  1. (O münafıklar) mutlaka sizden (yana) olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden (taraf)I değillerdir, ancak (onlar) korkularından öyle söyleyen bir topluluktur.
  2. Eğer (sizden kaçıp) sığınabilecekleri (güvenli) bir yer, (barınabilecekleri) bir mağara hatta (başlarını sokabilecekleri) bir delik bulsalardı muhakkak ki onlar koşarak oralara yönelirlerdi.
  3. Onlardan kimi de zekâtlar(ın bölüştürülmesi hususun)da sana dil uzatır. Eğer o sadakalardan kendilerine pay verilse hoşlanırlar, onlardan kendilerine pay verilmezse hemen kızarlar.

Müslümanlar mallarından %2,5 zekât veriyordu ve bu da fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere Beytülmal ’de toplanıyordu. Münafıklar ihtiyaçları olmamasına rağmen bunlardan kendilerine pay ayrılmasını ya da ayrılan payın daha çok olmasını istiyorlardı. İstekleri yerine getirilmeyince de “Peygamber zekât paralarını kendi akrabalarına dağıtıyor” şeklinde dedikodu çıkarıyorlardı.

  1. Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olsalardı ve: “Allah bize yeter, Allah bolluk ve bereketinde dilediğini bize verecektir, Resulü de bize verilmesini (sağlayacaktır), biz umudumuzu yalnız Allah’a bağlamışız” deselerdi (bu elbetteki kendileri hakkında daha iyi olurdu).
  2. Zekâtlar yalnızca yoksullara, düşkünlere, zekât toplamakla görevli memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılmak istenenlere, sözleşmeli (azad edilecek) köle ve esirlere, (borcunu vermeyecek kadar fakir düşen) borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalmış kimselere verilir. Bu paylaştırma sırası Allah tarafından belirlenmiştir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Bkz. 2/177, 215

Ayette geçen sekiz kategori, zekâtın verilebileceği bütün alanları göstermektedir. Zekât ya da sadaka zenginlerin sekiz kategoride yer alan kesimlere bir ihsanı değil, zenginlerin malının üzerinde hakkı olan ihtiyaç sahiplerinin payıdır.

Bu kategoride bulunanlar: Temel ihtiyaçlarını gideremeyecek kadar yoksul olanlar, hiç çalışamayacak durumdaki özürlü, hasta, yaşlı, yatalak ve benzeri durumda olanlar, zekât toplamakla memur olup ihtiyaçları topladıkları zekâtlardan karşılananlar, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen ve Müslüman olmaya meyilli kişiler, başkalarının boyunduruğu altında ezilen işçi, hizmetçi, esir ve köleler, borcunu ödeyemeyecek kadar sıkıntıya düşmüş ve acil paraya ihtiyacı olanlar, Allah’ın dinine hizmet için yola çıkmış ama ihtiyaçlarını karşılamakta zorlananlar, evinden, yurdundan uzak, memleketine dönemeyecek şekilde yolda kalmış kimselerdir.

  1. (Yine) o münafıklardan kimileri de: “O, her şeye kulak veriyor (inanıyor)” diyerek nebiyi incitirler. De ki: “O hakkınızda hep iyi sözlere kulak veren biridir. Allah’a iman eder, mü’minlere inanıp güvenir. (O) içinizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah’ın Resul’ünü incitenler var ya; işte onlar için acıklı bir azap vardır.”

İslam toplumu içinde, çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati gereği kendini Müslüman göstererek Allah’a, Resulüne ve müminlere düşmanlığını gizleyen (Bakara, 2/8; Âli İmrân, 3/167; Mâide, 5/41) münafıklar hemen her konuda Hz. Peygambere muhalefet ederek, ona sınırsız sadakat gösteren Müslümanların güvenini sarsmaya çalışıyorlardı. Ayette ifade edildiği gibi “her şeye kulak veriyor (inanıyor)” diyerek; Peygamberin olmayan ve mantıklı düşünce ile izah edilemeyen birtakım sesler işittiğini ve yanılarak bunları insanlara vahiy olarak yansıttığını söylüyorlardı.

  1. (Münafıklar) sizin hoşnutluğunuzu kazanmak ve kendilerini (size) kabullendirmek için Allah’a yemin ederler. Oysa onlar mü’min olsalardı, Allah’ın ve Resulünün hoşnutluğunu kazanmayı daha gerekli görürlerdi.
  2. Bilmiyorlar mı ki, kim Allah’a ve Resulüne karşı koymaya kalkarsa ona, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşi vardır? İşte en büyük aşağılanma budur.

Allah’a ve resulüne karşı koymaya kalkmak; onlara meydan okumaktır, onların hayata müdahalesine karşı çıkmaktır, her konuda söz sahibi olamayacaklarını söylemektir, Kur’an’ın sadece bedevi bir Arap toplumuna geldiğini ve Hz. Muhammed’in yaşadığı çağın çok gerilerde kaldığını iddia etmektir. “Allah’a ve Resulü’ne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldıkları gibi alçaltılacaklardır” (Mücadele 58/5)

  1. Münafıklar, kendileri hakkında, kalplerinde olan şeyleri ortaya çıkaracak bir surenin üzerlerine indirilmesinden korkuyorlar (ama ona rağmen alay etmeye devam ediyorlar). De ki: “Siz alay etmeye devam edin. Ama Allah o (içinizdeki söylemekten) çekindiğiniz şeyleri mutlaka ortaya çıkaracaktır.” Bkz. 47/29, 58/8

“Münafıkların haklarında bir surenin gelmesinden korkması”, onların vahye inandığını ama gereklerini yerine getirmediğini gösteriyor.

  1. Şayet kendilerine (neden alay ettiklerini) soracak olursan: “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk” diyecekler. De ki: “Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Resulüyle mi eğleniyordunuz?”

Tebük Seferi öncesi, Hz. Peygamberin azmini gören münafıklar kendi aralarında: “Şu adamın haline bakar mısınız, kocaman Bizans İmparatorluğunu yenecek ve dünyaya hâkim olacak!” diyerek onu alaya alıyorlardı. Onların bu tavrı vahiy yoluyla Hz. Peygambere bildirilince kendilerine neden böyle saçmalıklarla uğraştıkları sorulunca onlar da ayette ifade edildiği gibi uydurma bir cevap verdi.

  1. (O halde ey münafıklar! Boşuna) özür dilemeye kalkmayın. Çünkü siz inandığınızı (açıkladıktan) sonra (bile bile yeniden) küfre saptınız. İçinizden (bilinçsizce bu konuşmalara katılan) bir grubu (tevbeleri sebebiyle) affetsek bile, (diğer) bir topluluğu (ısrarla) suç işlemeye devam ettikleri için (kesinlikle) cezalandıracağız.

Buradan anlıyoruz ki; sadece gevezeliğinden dolayı bu tür konuşmaları yapanlar ya da hoşlandığı için gevezelik yapanları dinleyenler belki affedilebilir. Ama Allah’ın dinini kasten alay konusu yapanlar asla affedilmeyecektir.

  1. Münafık erkeklerle, münafık kadınlar (hangi toplumda olursa olsun) birbirlerindendir (hepsi aynıdır). Kötülüğü teşvik edip iyiliği engellerler ve cimriliklerinden dolayı ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu (rahmetsiz bıraktı). Gerçekten münafıklar günaha gömülmüş kimselerdir!

Burada bir anlamda münafıkların özellikleri sıralanmaktadır: Her daim kötülerin başarısını ve kötülüklerin egemen olmasını isterler, bunun için de doğrudan ya da dolaylı kötülüğü teşvik ederler. İyilere ve iyiliklere sürekli karşı çıkarlar, iyiliğin yayılmaması için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Olabildiğince cimridirler, gösteriş yapmanın dışında kimseye bir zırnık koklatmazlar, insanların yoksulluğundan zevk alırlar ve bunun devam etmesi için farklı planlar yapar, komplolar kurarlar. Yaşamlarında, Allah yokmuş gibi hareket ederler, Allah’ın iradesinin hayatlarına müdahalesini asla istemezler.

Ayette geçen “Allah’ı unuttular, O’da onları unuttu” ifadesi, mecazi bir deyiş olup, ikiyüzlülüğü içselleştirmiş olan münafıklardan Allah’ın yardımını ve merhametini keserek onları terk edilmiş bir vaziyette bırakması demektir. Allah’a “unutmak” gibi bir eksikliği izafe etmek ya da O’nu bu tip zayıflıklarla nitelendirmek asla caiz değildir. Bu ayette olduğu gibi, Araf 7/5, Taha 20/126, Casiye 45/34’de ve daha birçok ayette de “unutmak” teriminin diğer bazı kelimeler gibi mecazi anlamda kullanıldığı görülmektedir.

  1. Allah, münafık erkeklerle, münafık kadınlara ve inkârcılara içinde daimî kalacakları cehennem ateşini vadetmiştir. O (cehennem ateşi), onlara yeter. Ve Allah, onlara (yaptıkları yüzünden) lanet etmiştir. Onlara sonu gelmeyen bir azap vardır.

Lânet etmek, mahrum etmek, ilgilenmemek, yoksun bırakmak demektir. Allah’ın lânet etmesi, rahmetinden yoksun bırakması ve nimetlerini esirgemesidir.

  1. (Onlara de ki:) “Sizler de sizden önce yaşayıp gitmiş kimseler gibisiniz. Onlar (kendi zamanlarında) kuvvetçe sizden daha güçlü, servetçe daha zengin ve sayıca daha kalabalıktılar. Onlar (bu dünyadan) kendi paylarını aldılar; siz de öncekilerin paylarını aldıkları gibi kendi payınızı alıp yararlandınız ve onlar gibi (dünya zevklerine) dalıp gittiniz. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir ve onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
  2. Onlara kendilerinden önceki toplumların (yani) Nuh, Ad, Semud ve İbrahim kavminin, Medyen halkının ve yurtları altüst edilenlerin bilgileri gelmedi mi? Bu toplumlara, resulleri açık ve anlamlı mesajlar getirmişlerdi. Allah’ın (durup dururken) onlara zulmetmesi düşünülemezdi fakat onlar kendilerine zulmettiler. Bkz. 3/117, 10/44 ve dipnotu 16/33, 29/40

Kur’an’da birçok kez tekrarlanan bu ve bunun gibi geçmiş peygamberlerin kıssaları ders almamız için vahiy yoluyla bize anlatılıyorsa, bizim yaşadıklarımız da bizden sonrakilere tarih yoluyla intikal edecektir. Geçmiş kavimlerin yaşadıklarına baktığımızda isyan kokan ve zulüm içeren bütün davranışlarının onların helak olmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Allah’ın dini için ortaya çıkan Hak ve halk kahramanlarının çalışmalarına baktığımızda da gayretlerinin boşa gitmediğine tanık oluyoruz. Eski ümmetlerin güzel eylemleri bizim tekâmül etmemize nasıl katkı sağlıyorsa, bizim faydalı eylemlerimiz de bizden sonraki insanların kemâle ermesine öylece katkı sağlamalıdır. Yani Allah’ın rızasını kazanmak, övgüsüne mazhar olmak ve bizden sonraki insanların duasını almak için model insan olmak durumundayız.

  1. Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin dostu, koruyucuları ve yardımcılarıdır. Bunlar iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar, namazı ikame ederler, zekâtı verirler, Allah’a ve resulüne itaat ederler. İşte Allah bu kimselere rahmet edecek (onları bağışlayacak ve destekleyecek)tir. Şüphesiz ki Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Burada kadın olsun, erkek olsun dostluk ve yardım konusunda müminlerle ilgili bir gerçek ortaya konuyor. Müşrikler ve münafıklar birbirlerinin dostu ve yardımcısı ise mü’min olan kadın ve erkeklerin de dost olmaktan ve birbirlerine yardım etmekten başka çareleri yoktur. İnananlar arasındaki dostluk ve yardımlaşma, öncelikli olarak iyiliği hayata geçirme ve kötülüğü bertaraf etme alanında görülmelidir. İşte tam bu noktada inananlar tek vücut gibi olmalıdır.

Burada bir anlamda gerçek mü’minin özellikleri sıralanıyor: Öncelikle mü’min, mü ‘minin dostu ve kardeşi olmalıdır. (Hucurat 49/10). İyiliğin yayılması ve egemen olması için gayret göstermeli, kötülüklerin ortadan kaldırılması ve engellenmesi için mücadele vermelidir. Kendisine hayat hakkı veren ve yaşamını sürdürebilmesi için hesapsız nimetler bahşeden Yüce Yaratıcısıyla belli zamanlarda mutlaka bir araya gelerek hasbıhal etmelidir yani namazını kılmalıdır. Allah’ın kendisine lütfettiği nimetleri ihtiyaç sahipleriyle paylaşırken cömert olmalıdır, zekâtı ve infakı ihmal etmemelidir. Allah’a ve elçisine kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz teslim olmalı ve itaatte asla kusur etmemelidir.

  1. Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde tertemiz barınaklar vaat etmiştir. (Ancak) Allah’ın rızası (hoşnutluğu) ise bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu, en büyük kurtuluştur ve en yüce bahtiyarlıktır. Bkz. 10/26, 48/5, 57/12

Kur’an’da birçok kez bahis konusu edilen “adn cennetleri” Allah’ın murad ettiği şekilde ömrünü tamamlayarak rıza-i ilahiye mazhar olmuş erdemli kişilerin ahiret âleminde gidecekleri müstesna yerlerdir. Sınırsız ilahi nimetlerin bulunduğu Adn ve Firdevs cennetleri gibi yerlerin mahiyeti konusunda çok fazla detaya girmek doğru olmaz. Zira dünya algısıyla cenneti ve cennetteki nimetleri anlamaya çalışmak sadece nefsin iğreti istekleri doğrultusunda cılız tasvirler ortaya çıkarır ki bunlar cenneti anlamak için yeterli olmaz. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz kamaştırıcı nimetlerin saklı olduğunu hiç kimse bilmez. (Secde 32/17)

  1. Ey Nebi! İnkârcılarla ve münafıklarla mücadele et, onlara sert davran (taviz verme)! Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir! Bkz. 9/123, 48/29, 66/9
  2. (Münafıklar, senin aleyhinde) kötü bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki kendilerini küfre götüren o (çirkin) sözleri kesinlikle söylediler ve (böylece) Müslüman olduktan sonra yeniden kâfir oldular. Ayrıca başaramadıkları şeye (sana suikast düzenleyerek seni öldürmeye) de yeltendiler. Münafıkların resule ve müminlere kin beslemelerinin tek sebebi, Allah’ın lütuf ve ihsanıyla inananların ihtiyacını gidermiş olmasıdır. Eğer (pişman olup) tevbe ederlerse, kendileri için daha hayırlı olur. Fakat yüz çevirir (aynı kötülüklere devam eder)lerse, Allah onları hem bu dünyada hem de ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde bir dost ve yardımcı yoktur. Bkz. 5/59, 7/126, 85/8

Münafıklardan Cülas b. Süveyd ve Vadia b. Sabit, “Eğer Muhammed’in hakkımızda söyledikleri doğru ise eşeklerden daha beter olalım” şeklinde sözde kendilerine beddua ederek inananların kafasını karıştırmaya çalışıyordu. Konuşulanlara tanık olan Hz. Mus’ab, durumu Hz. Peygambere haber verdi. Hz. Peygamber, Cülas’ı çağırıp konuşulanların doğru olup olmadığını sordu. O da öyle bir konuşmanın olmadığına dair Allah adına yemin ederek Hz. Mus’ab’ı yalancı durumuna düşürdü. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu ve böylece Cülas’ın münafık olduğu ve Hz. Mus’ab’ın doğru söylediği anlaşıldı.

“Başaramadıkları şeye yeltendiler” ifadesi, öldürmek maksadıyla Hz. Peygambere düzenlenmek istenen suikaste işarettir. Tebük seferi dönüşünde münafıklar Hz. Peygamberi gecenin karanlığında bir tepenin üzerinden geçerken vurup uçuruma atmayı planladırlar. Münafıkların bu planını haber alan Hz. Muhammed tepelerin üzerinden giderken, ordunun çevredeki yolları izlemesini istedi. İzciler, yolda yüzleri örtülü bazı münafıkların kendilerini takip ettiğini görünce durumu peygambere haber verdiler. Böylece suikast önlenmiş oldu.

  1. Onlardan bazıları: “Eğer Allah bize lütfundan bol mal verirse, sadaka verenlerden ve iyi amel edenlerden olacağımıza yemin ederiz” diye Allah’a söz vermişlerdi.

“Allah bize lütfundan bol mal verirse” ifadesi, Münafıkların bazılarının, Hz. Peygamber’e ve o’nun tebliğ ettiği dine ilgi duymaktan çok, Hz. Peygamberin ve onun getirdiği dinin onlara sağlayabileceği maddî nimetlere karşı ilgi duymalarına işaret ediyor.

  1. Ne zaman ki Allah, lütuf ve kereminden onlara verdi, onlar da cimrilik ettiler ve (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek (verdikleri sözden caydılar ve) dönüp gittiler.
  2. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söyleyip durmaları yüzünden, Allah da kendisine kavuşacakları güne kadar onların kalplerinde münafıklığı yerleştirdi.
  3. (Münafıklar) bilmiyorlar mı ki, onların bütün sırlarından, (mü’minlerin aleyhine yaptıkları) bütün gizli görüşmelerinden Allah’ın haberi var? (Ve yine bilmiyorlar mı ki,) Allah, insan idrakini aşan, bilinmeyen ve görünmeyen şeyler hakkında eksiksiz bilgi sahibidir?
  4. Sadaka vermek hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Bu ayetler münafıkların yersiz ve anlamsız tepkilerinden bahsediyor. Hz. Peygamber mü’minleri sadaka vermeye teşvik ettiğinde; bazıları ellerindekinin çoğunu, bazıları da çok azını getirip teslim ediyordu. Münafıklar çok verenler için “gösteriş yapıyorlar”, az verenler için de “Allah’ın bunların sadakasına ihtiyacı yoktur” diyerek işi sulandırmaya çalışıyorklardı.

  1. (Ey Resul!) Onlar için ister af dile ister af dileme. Onlar için yetmiş defa da af dilesen Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah’ı ve resulünü inkâr etmelerindendir. Çünkü Allah, böylesine kötülüğe batmış bir topluluğu doğru yola çıkarmaz. Bkz. 9/113

Münafıkların başı durumunda olan Abdullah b. Ubeyy yatağında ölümle pençeleşirken oğlu Abdullah, Hz. Peygambere gelerek babasının bağışlanması için af dilemesini istemişti. İyi bir Müslüman olan Abdullah’ın hatırı için Peygamberimiz Abdullah b. Ubeyy için dua etmişti. Bunun üzerine Hz. Allah bu ayeti göndererek Müslümanların en yakınındaki anne-babası dahi olsa inanmayanların ve inanmamakta direnenlerin affedilmeyeceği konusunda kesin hükmünü vermiştir. Ayette geçen “yetmiş” sayısı, çokluktan kinayedir. Mesajın etkisini güçlendirmek için mübalağa sanatıyla pek çok anlamında kullanılmış bir ifadedir. Zira Arapçada “yetmiş” sayısı genellikle “çok, pek çok” anlamında da kullanılır. “Sen onlar için ne kadar çok af dilersen dile” demektir. “Akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra müşrikler için Allah’tan af dilemek, peygambere de müminlere de yakışmaz.” (Tevbe 9/13)

Hz. Peygamberin kendi akrabaları için bile şefaat etmesi söz konusu değilken, Müslümanlar peygamber şefaatine sığınarak hangi cüretle günah işleyebiliyor? Bu şefaat beklentilerini hangi ayete dayandırıyorlar? Hz. İbrahim babasına şefaat edemedi (Mümtehine 60/4), Hz. Nuh oğlunu kurtaramadı (Hud 11/45-46). Çünkü “o gün kimseden şefaat kabul edilmeyecek, kimseden fidye alınmayacak ve kimseye yardım edilmeyecektir. (Bakara 2/48)

  1. Allah’ın Resulüne muhalefet ederek (Tebük seferine çıkmayıp) geri kalanlar, (Medine’de) oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve: “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. (Onlara) de ki: “Cehennemin ateşi sıcaklık bakımından (bundan) daha şiddetlidir.” Keşke (gerçeği) anlasalardı.

Tebük Seferine, meşru mazeretleri olmadan bir takım temelsiz bahanelerle katılmayıp Hz. Muhammed’i ve arkadaşlarını yalnız bırakan o günün sözde Müslümanları, bu ve bundan sonraki ayetlerle şiddetle kınanmaktadır. Çünkü zalimin zulmüne rıza göstermek de zulümdür, karşı koymak ise bütün insanlar üzerinde bir zorunluluktur.  Bunun için Müslüman olmaya da gerek yoktur. Dini, mezhebi, meşrebi, ırkı, düşüncesi ne olursa olsun kimsenin kimseye haksızlık etme lüksü yoktur. Yapılan haksızlıklara karşı çıkmak, hak ve özgürlüklerin korunması için dik durmak, mücadele etmek herkesin vazifesidir.

  1. Bundan böyle artık az gülsünler, çünkü yaptıklarından ötürü çok ağlayacaklar.
  2. Eğer Allah seni (Tebük’ten) döndürür de o (savaşa gitmeyen münafık)lardan bir grupla karşılaşırsan, onlar da (başka bir savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: “Artık benimle birlikte hiçbir zaman (savaşa) çıkamayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla savaşamayacaksınız. Mademki ilk defa (Tebük seferinde) oturup geri kaldınız, haydi şimdi de geri kalanlarla birlikte oturun!”
  3. Onlardan ölen hiçbirinin asla (cenaze) duasını yapma (namazını kılma), kabrinin başında (gömülürken veya daha sonra dua etmek için) durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar ve (dünyalıklarla) yoldan çıkmış olarak öldüler.

Bu ve 80. ayet münafıkların elebaşı Abdullah b. Ubey için nazil olmuştur. Oğlu Abdullah, babası ölüm döşeğinde iken onun affedilmesi için Hz. Peygamberden dua istemişti, Allah buna izin vermemişti. Bu defa da ölen babasının cenazesine katılarak dua etmesini istiyor, Allah buna da müsaade etmiyor.

Bu âyetler, dünyayı ve dünyalıkları “Tanrı” edinmiş, nefsin istek ve arzularına kul-köle olmuş, egosunu her şeyin üstünde gören bugünün sorumsuz sözde Müslüman’larına da ciddi mesajlar veriyor. Bugün dünyada milyonlarca insan -dini, ırkı, rengi, dili ne olursa olsun- açlık ve sefalet içinde yaşıyor, sağlık sorunları yüzünden her gün on binlerce insan yaşamını yitiriyor… Ama Yyine bugün aynı dünyada, altın kaplama arabalarla safari yapan, özel jetlerle dünya turuna çıkan, modern ve yelkenli yatlarla okyanusları geçmeye çalışan, prestij için milyonlarca dolarlık yalılarda oturan bazı Müslüman olduğunu iddia edenler de vardır. İşte bu Müslümanlar ile Tebük Seferi’nden kaçan o günün sözde Müslümanı arasında çok fark var mıdır?

  1. Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla (yaptıklarından dolayı) onlara dünyada sıkıntı ve azap çektirmek istemekte ve canlarını inkârcı olarak almak istemektedir. Bkz. 9/55 ve açıklaması.
  2. “Allah’a (yürekten) iman edin ve resulü ile birlikte cihada katılın” direktifini içeren bir pasaj/ayet indiğinde onların içinde servet sahibi olanlar senden izin isteyerek: “Bizi bırak evlerinde oturan (şu kadınlarla, çocuklarla ve hasta)larla birlikte kalalım” demişlerdi.
  3. Onlar (kalplerindeki nifaktan dolayı) evlerinde oturan güçsüzlerle (kadınlarla ve çocuklarla) birlikte (geri) kalmaya razı oldular. (Bunun için) kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar anlayamazlar.
  4. Fakat resul ve onunla beraber olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün iyilikler onlarındır ve kurtuluşa erenler de onlardır.
  5. Allah, onlara içinde kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.
  6. (Medine çevresindeki çöllerde yaşayan) bedevilerden mazeret öne sürenler, hiç değilse gelip kendilerine (savaşa katılmama) izni verilmesini talep ettiler. Allah’a ve Resulüne yalan söyleyen (kabile)ler ise (evlerinde) oturmayı tercih ettiler. Onlardan nankörlükte ısrar edenlere, er geç elim bir azap isabet edecektir.
  7. Zayıflar, hastalar ve (kendilerine savaş için donanım sağlama) imkânına sahip olmayanlar, Allah’a ve Resulüne karşı bağlı kaldıkları takdirde sorumlu tutulmayacaklardır. İyilikte bulunan kimselerin (kınanması için) bir sebep yoktur. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
  8. Bir de kendilerine (savaşa katılabilecek malzeme ve) binek temin etmen için sana her gelişlerinde: “Size verecek binek bulamıyorum” dediğin ve (binek ve savaş malzemesi satın alabilmek için) harcayacak bir şey bulamayıp üzüntüden gözlerinden yaş dökerek geri dönenlere de (sorumluluk) yoktur.

Tebük Seferine katılmak isteyen fakat yiyecek, giyecek ve binek bulamayan bazı fakir Müslümanlar Hz. Peygamber’e gelerek yardım istemişlerdi. Ancak imkânların kıtlığından Hz. Peygamber kendilerine yardımcı olamayacaklarını söylemişti. Onlar da sefere katılamamanın üzüntüsüyle ağlayarak evlerine dönmüştü. Bu ayetle hem sorumluluktan kurtulacakları ve hem de Allah’a ve Resulüne olan sadakatlerinden dolayı kendilerine mükâfat verileceği ifade ediliyor.

  1. Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde (sefere katılmamak için) senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (güçsüz, kadın ve çocuk)larla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Öyle ki, artık onlar ne yaptıklarını dahi bilmiyorlar.

“Zengin oldukları halde, (sefere katılmamak için) senden izin isteyen” ifadesi; malî yeterlilik yanında bedeni elverişliliği ve sağlığı da kapsamaktadır. Dolaysıyla burada, hem bedenî yeterlik ve sağlık olarak sefere katılmak konusunda müşkül durumda bulunmayanlar, hem de maddi gücüyle kendi silah, teçhizat ve bineğini sağlayabilecek durumda olduğu halde sefere katılmak istemeyenler şiddetle kınanmaktadır.

  1. (Seferden) geri döndüğünüzde (münafıklar) size özür belirttiler. De ki: “Özür belirtmenize gerek yok, size kesin olarak inanmıyoruz. (Zira) Allah bize, sizinle ilgili her şeyin içyüzünü bize bildirdi. (Bundan böyle) yaptığınızı Allah da Resulü de sizin ne yaptığınıza bakacak. Sonra da görünen ve görünmeyen her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptıklarınızı size haber verecektir.

“Sizin ne yaptığınıza bakacak” yani geçmişte olduğu gibi ikiyüzlülüğünüze devam mı edeceksiniz yoksa aklınızı başınıza devşirerek yaratılıştaki safiyetinize, fıtratınıza mı döneceksiniz. Bunun için, kendi özgür iradenizle dünyada bir süre daha kalacaksınız.

  1. (Seferden) dönüp yanlarına vardığınız zaman kendilerini (kınama ve ayıplamadan) vazgeçesiniz diye Allah’a yemin edecekler. Onları azarlamayınız, bir şey olmamış gibi davranınız. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onların hepsi murdardır (soyut pisliktir). İşledikleri kötülüklerin karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir.

Bu ayet, hiçbir haklı gerekçeleri olmadığı halde sadakatsizliklerinden ve rahatlarının bozulmamasından dolayı Tebük Seferine katılmayan fakat Allah’a yemin ederek asılsız ve uydurma mazeretler ileri süren münafıklarla ilgili olarak inmiştir. Allah, onların sadece yalan söylemediklerini, aynı zamanda soyut birer pislik olduklarını ve bu pisliklerden uzak durulması konusunda inananların dikkatli olmaları gerektiğini vurguluyor.

  1. Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Bilesiniz ki, siz onlardan razı olsanız bile Allah yoldan sapmış olan o topluluktan asla razı olmayacaktır.
  2. Bedevîler (Medine çevresindeki çöllerde yaşayan ve okuma yazma bilmeyen göçebe Araplar) inkâr ve nifak bakımından (şehirde yaşayan Araplardan) hem daha beter hem de Allah’ın Resulüne indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Yerleşik hayat tarzı, göçebe hayat tarzından her zaman daha üstündür. Göçebe hayat tarzına sahip olan bedeviler, ahlakî emir ve yaptırımlara ayak uydurmak konusunda yerleşik insanlara göre daha başarısızdır. Bu bakımdan bedevilerin dini öğretileri/talimatları kavraması ve pratik hayata taşıması şehirlerde yaşayan insanlara nazaran daha zor gerçekleşmekte, inkâr ve nifakları da o derece kötü olmaktadır.

Göçebe Araplar (Bedevîler), görünüşte İslâm’ı kabul etmiş olsalar da iman kalplerine tam yerleşmemişti. Nitekim Hucurat 49/14. ayetinde de “Göçebe Araplar: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz’ (Onun için; ‘iman ettik’ demeyin) fakat ‘boyun eğdik (teslim olduk/Müslüman olduk)’ deyin” buyrularak bedevilerin imanlarının kalplerine henüz oturmadığı, Müslüman olmanın avantajlarına sahip olmak için Müslüman kimliğini kabul ettikleri anlatılıyor. Onun için göçebe Araplar savaşlara sadece yağmalamak ve ganimet elde etmek için katılıyorlardı, namaz kılmaya, zekât ve sadaka vermeye yanaşmıyorlardı.

  1. Bedevilerden öyleleri de vardır ki; infak edeceğini angarya sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini bekler. Fakat (o bekledikleri) belalar kendi başlarına gelecektir! Allah her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.

Bedeviler İslam’ı yalnız siyasi bir tavır olarak benimsedikleri ve Müslüman olmayı kendileri açısından yararlı gördükleri için özellikle zekât ve sadaka gibi parasal konularda harcadıklarını boşa gitmiş bir kayıp olarak görüyorlardı. Bu durumdan kurtulmak için Müslümanların başına felaketlerin gelmesini istiyorlardı.

  1. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe (yürekten) inanırlar, harcadıklarını, Allah katında yakınlığa ve resulün dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu (harcadıkları mallar Allah katında) onlar için tam bir yakınlıktır. Allah, onları rahmeti (ile şereflendirecek ve cenneti)ne sokacaktır. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  2. (Allah yolunda cihadda) öncü olan Muhacirler ve Ensar ile iyilikte onların izinden gidenler var ya; işte Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut ve memnun olmuşlardır. (Allah,) onlara altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur. Bkz. 8/75, 59/8, 9

Muhacirler; Mekke’nin fethine kadar geçen süre içinde, inançları uğruna, evlerini-barklarını, mallarını-mülklerini, ailelerini, kabilelerini, akrabalarını Mekke’de bırakarak müşriklerin ve inkârcıların baskılarından dolayı Medine’ye hicret etmek zorunda kalan Müslümanlardır. Ensar ise, Mekke’den Medine’ye göç ederek kendilerine sığınan din kardeşlerine kucak açan ve her türlü fedakârlığı göstererek onları evlerinde barındıran ve mallarını onlarla paylaşan Medineli Müslümanlardır.

  1. Gerek çevrenizdeki bedeviler içinde ve gerekse Medine halkı arasında ikiyüzlülükte uzmanlaşmış münafıklar vardır. Sen onları bilmezsin, ancak biz biliriz. Onları iki kez azaba çarptıracağız, sonra da (ahirette) büyük azaba uğratılacaklardır.

“Biz onları iki kez azaba çarptıracağız” yani hem İslâm’ın zaferini görüp kahrolacaklar hem de ihanetleri tespit edilip itibarları yerle bir olacak, böylece daha ölmeden dünyada iken iki kez azaba uğramış olacaklar. Sonra da cehenneme atılacaklardır.

  1. (Müslümanlardan Tebük seferine katılmayan) diğerleri ise (tevbe ederek) günahlarını itiraf ettiler ve iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. Umulur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Tembellik ederek Tebük seferinden geri kalan fakat münafıklar gibi yalandan mazeret uydurmayan bir grup, yaptıklarının yanlış olduğunu ve sefere çıkmamakla çok büyük hata ettiklerini anladıktan sonra, kendilerini mescidin direklerine bağlayarak cezalandırdılar. Allah Resulü çözmedikçe kendilerini çözmeyeceklerine dair yemin ettiler. Seferden dönen Hz. Peygamber, onların pişmanlığını görünce vahyin gelmesini bekledi. Bu ayet nazil olunca da onların çözülmesi talimatını verdi.

  1. Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onları destekle çünkü senin desteğin onlar için bir huzur ve gönül ferahlığı olacaktır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Onların mallarından sadaka alınması sadakatlarının bir göstergesidir. Çünkü “sadaka” “sıdk” kökünden türetilmiş bir kelime olup temelinde sadakat vardır. Sadakatin olmadığı yerde sadaka olmaz. Kişinin bağlılığı ve dürüstlüğü sadakatle ifade edilir. Ayette kastedilen sadaka, bağlılığı kanıtlayan, teslimiyeti ifade eden sadakadır. Yani vermek zorunda olduğu mali bir yükümlülük olan zekât değil, tamamen gönülden kopup gelen ve sadece sadakati kanıtlamaya özgü maddi bir fedakârlıktır.

Hz. Peygamberin onları desteklemesi, pişmanlıklarının ciddiye alındığı ve İslâm peygamberinin kendilerini sahiplendiği anlamına gelir ki bu onlar için büyük bir ferahlıktır.

  1. (Pişmanlıkla kendisine yönelen) kullarının tevbesini ancak Allah’ın kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah’ın tevbeleri çokça kabul eden ve merhameti bol olan (bir ilah) olduğunu bilmiyorlar mı?
  2. Onlara de ki: “İstediğiniz gibi davranınız, yaptığınız işleri Allah da Resulü de mü’minler de görecektir. Sonra görünür, görünmez her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız ve O size neler yaptığınızı haber verecektir.”
  3. Savaşa katılmayanların bir başka bölümü daha vardır ki, onların işleri doğrudan doğruya Allah’ın iradesine kalmıştır. O, onları ya azaba çarptırır ya da tevbelerini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
  4. Ve (birtakım) zararlı eylemlerde bulunmak, dinden çıkmayı örgütlemek, inananlar arasına ayrılık sokmak ve başından beri Allah’a ve Resulüne karşı savaş tavrı içinde bulunanlara bir gözetleme (kulis) yeri sağlamak için (ayrı) bir mescit (Mescid-i Dırâr) kuranlar (var). Bunlar muhakkak ki, şöyle yemin edecekler: “Biz (bununla) sadece iyilerin iyisini yapmak istemiştik!” Oysa Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

“Mescid-i Dırâr”, Kuba mescidinin karşısında münafıkların inşa ettikleri, fitne ve fesat yuvası ve mühimmat deposu olarak kullandıkları ve fakat mescit diye adlandırdıkları bir yerdir. Sözlükte “zarar vermek, muhalefet etmek, karşı çıkmak, problem çıkarmak” anlamlarına gelen “dırâr” sözcüğü “mescid” kelimesiyle birlikte “zararlı mescid” anlamına gelmektedir. Müslümanlara zarar verme amacıyla kurulduğu için Kur’an’da Mescid-i Dırâr olarak nitelenmiş ve daha sonra da hep bu adla anılmıştır.

Münafıklar İslâmiyet’in Medine’de güçlenerek yayılmasından rahatsızlık duyuyor ve bu gelişmeyi önleyemedikleri için kahroluyorlardı. İslâm aleyhindeki faaliyetlerini açıkça ve rahatça yapamadıkları için Müslümanların takibinden kendilerini koruyacak, gizli ve sinsi çalışmalarını yürütmeye elverişli bir merkeze ihtiyaç duyuyorlardı. Medineli münafıklar planlarını gerçekleştirebilmek için Hristiyan bir rahip olan Ebu Amir’in görüşünü aldılar. O da onlara mescit şeklinde bir merkez kurmaları tavsiyesinde bulundu. Bunun üzerine münafıklar, M. 630 senesinde Medine’de Kubâ Mescidi’ne yakın bir yerde sözde bir mescit inşa ettiler. Yaptıkları bu yerde -mescit olduğu intibaı hâsıl olsun diye- Hz. Peygamber’in namaz kılmasını istediler. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu ve Hz. Peygamber, Malik b. Duhşüm ile Asım b. Adiy’e “Şu cemaati zalim olan yere (mescide) gidiniz, orayı yakıp yıkarak yerle bir ediniz” diye talimat verdi. Onlar da gidip binayı yıkarak yerle bir etti.

  1. (Ey Resul!) Böyle bir yerde (Mescid-i Dırar’da) asla namaz kılma! İçinde namaz kılacağın en uygun mescit, daha ilk günden beri Allah’ın emrine ve rızasına uygun olarak yükseltilen mescittir (Kuba Mescididir). Onda, (manevi kirlerden) arınmayı içten arzulayan kişiler vardır. Allah günahtan arınmış tertemiz (kullarını) sever.

Ayet günümüz Müslümanlarına da temeli takva ile inşa edilmemiş, iyi niyetle yapılmamış, kibir, gösteriş, riya vb. maksatlarla yapılmış ibadethanelere girilmemesi, namaz da kılınmaması gerektiği mesajını vermektedir.

  1. Binasını, Allah’a karşı sağlam bir sorumluluk bilinci ve O’nun rızasını/hoşnutluğunu kazanmak çabası/temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını, çökmek üzere bulunan bir yar kenarına kurup da onunla beraber cehennem ateşine yıkılıp giden mi? Allah zulmeden topluluğu doğru yola eriştirmez.

Bugün de dünyanın değişik yerlerinde bazı devletler ve hükümetler hem dini istismar hem de dini ve dindarları kontrol altında tutmak ve onların desteğini çekmek için camiler yaparlar. Ancak camilerin fonksiyonlarını icra ederek cemaatin uyanmasından kaygı duydukları için daima korku duyarlar. Nitekim bazı İslam ülkelerinde hükümetler tarafından kurulmuş olan camiler aynı hükümetlerin devrilmesine sebep olmuştur.

  1. Kalpleri paralanıncaya kadar kurdukları bina yüreklerinde kuşku kaynağı olmaya devam edecektir. Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

Yukarıda her iki ayette geçen “Kurdukları yapı” ifadesi, temsili bir anlatım tarzı içinde insanların bütün davranışlarını, bütün eylemlerini ihtiva ediyor. “Parça parça oluncaya kadar” deyişi ise, “ölünceye kadar” demektir.

  1. Hiç şüphesiz Allah, inananlardan karşılığında onlara cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır (barter yapmıştır). (Şöyle ki;) onlar Allah yolunda savaşırlar, (kendilerini öldürmeye kalkan zalimleri) öldürürler ve gerekirse (bu uğurda seve seve) can verirler. Bu Allah’ın Tevrat’ta da İncil’de de Kur’an’da da üzerine aldığı gerçek bir vaadidir. Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (Ey inananlar!) yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte en büyük kurtuluş, en büyük başarı budur!
  2. (Gerçek mü’minler; Allah’a yönelerek günahlarından) tevbe edenler, (yalnız Ona) kulluk/ ibadet edenler, (O’na) hamd edenler, (O’nun için) seyahat edenler, yalnızca O’nun önünde eğilip, sadece O’nun huzurunda yere kapananlar, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. (İşte böyle) mü’minleri müjdele! 

“Seyahat edenler” yani iyiliği önermek ve yaşayarak göstermek, kötülükten sakındırmak ve yanlışların karşısında olmak için sorumluluk alarak yola koyulanlar, vahiy ile insanları tanıştırmak ve onlara Kur’an’daki evrensel ahlaki değerleri anlatmak için seyahat edenler, inandıkları doğruları hayata geçirmek ve başkalarının da doğrulara sahip çıkması için hicret edenler, şirkin, zulmün ve zalimin karşısında Hakkı, haklıyı ve adaleti savunduğu için sürgüne gönderilerek yollara düşenler, insanları eğitmek, helâl kazanç sağlamak ve haramın önüne geçmek için sefere çıkanlar, yeryüzünde Allah’ın kudretini, birbirinden güzel mucize eserlerini, yarattıkları üzerindeki rahmetinin tezahürünü, hayatın canlılığını görmek ve farklı kültürün insanlarıyla tanışarak onlarla fikir teatisinde bulunmak için yolculuk edenler.  

  1. Akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra müşrikler için Allah’tan af dilemek, nebiye de müminlere de yakışmaz. Bkz. 9/80

Bu âyetin Hz. Muhammed’in amcası Ebû Tâlip hakkında indiği rivayet edilir. Hz. Peygamber, ölüm döşeğinde olan amcasından iman etmek teklifinde bulunur ama beklediği cevabı alamaz. Bunun üzerine onun affı için Allah’tan mağfiret diler. Fakat gelen bu ayetle Hz. Peygamberin af talebi reddedilir. Şimdi bu âyetle tanıştıktan sonra Şefaat sancakları kuranlara ve şefaat sertifikası dağıtanlara sormak lazım; amcasını kurtarma yetkisi alamayan bir peygambere hangi gerekçe ile şefaat yetkisi veriyorsunuz? Hz. Peygamberin şefaati Allah’tan aldığı vahiydir. Eğer Kur’an hayata geçirilirse şefaatçi arama ihtiyacı duyulmaz. Ama ona hayat hakkı tanınmazsa şefaatçi aramak beyhudedir. Allah’ın bağışlaması olmadıktan sonra, babasını kurtaramayan Hz. İbrahim de oğluna faydası olmayan Hz. Nuh da ve diğer bütün peygamberler de bir araya gelse hiç kimseye bir faydası olmaz.

  1. İbrahim’in babası için istiğfarına gelince, bu sırf (önceden) ona verdiği bir söz yüzündendi. Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu ona belli olunca, İbrahim ondan uzaklaştı (ve istiğfar etmeyi bıraktı). Şüphesiz ki İbrahim, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı bir kişiydi. Bkz. 19/47, 26/86-87, 60/4

Hz. İbrahim babasına; “Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim” (Meryem, 1947) diye söz verdiği için ona dua etmişti. Yaptığı dua; “Babamı da bağışla (ona tevbe ve hidayet nasip eyle)! Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır” (Şuara, 26/86) şeklindedir. Babası müşrik olarak ölünce Allah’tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığını açıkça ifade etmiştir (Mümtehine, 60/4).

  1. Allah bir toplumu doğru yola ilettikten sonra, nelerden sakınacaklarını açıkça belirtmedikçe (günahları yüzünden) onları sapıklığa düşürmez (sorumlu tutmaz). Hiç kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
  2. Muhakkak ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
  3. Andolsun ki Allah, nebinin ve o zor anda onun peşinden giden muhacirlerle Ensar’ın tevbelerini kabul etti. O sırada onlardan bir grubun kalpleri kaymanın eşiğine gelmişti. Arkasından O, onların tevbelerini de kabul etti. Çünkü O, onlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidir.

Ayette geçen; “tevbelerini kabul etti” ifadesi, Hz. Peygamber’in ve onunla beraber bulunan Müslümanların günah işledikten sonra tevbe ettikleri anlamına gelmez. Çünkü tevbe etmek için illa da günah işlemek gerekmiyor. Daha uygun olanı yapamamaktan, daha güzel ve daha şuurlu ibadet edememekten, Allah’a ve O’nun Kitabına karşı gösterilmesi gereken sadakati ortaya koyamamaktan dolayı da tevbe edilir.

“Onlardan bir grubun kalpleri kaymanın eşiğine gelmişti” ifadesi, Hz. Peygamber’in Tebük seferine katılma çağrısına, haklı mazeretleri olmadığı halde sadece mevsimin sıcaklığını ileri sürerek olumlu bir tepki göstermeyen, sonra da pişmanlık duyup tevbe eden bir kısım mü’minler için söylenmiştir.

  1. (Savaştan) geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıkıştırmıştı. Böylece Allah’tan başka sığınacak hiçbir şey olmadığını anlamışlardı. Sonra eski (iyi) hallerine dönsünler diye (Allah) onların tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir ve merhameti bol olandır.

Tebük Seferine ihmalcilik yüzünden katılamayan bu üç kişinin Ka’b bin Malik, Hilal bin Ümeyye ve Murara bin Rabi adlı sahabeler olduğu söylenir. Ka’b bin Malik, Bedir Savaşı dışında bütün savaşlara katılmış ve çok büyük kahramanlıklar göstermişti. Diğer ikisi ise Bedir Savaşı’nda cengâverce savaşan kahramanlardandı. Bunlar da herhangi bir mazeret bildirmeden, ihmalkârlıkları yüzünden Tebük Seferi’ne katılmamışlardı. Başta Hz. Peygamber olmak üzere seferden dönen bütün sahabeler kendilerine katılmayan bu üç kişiden yüz çevirmişti. Herhangi kötü bir niyetleri olmadan geri kaldıkları ve bir de pişmanlık duyarak tövbe ettikleri için Allah onları da bağışlamıştır.           

  1. Ey inananlar! Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayın ve hep doğru kimselerle beraber olun!

Sosyal bir varlık olan insan, doğası gereği diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Bu birlikte yaşama işi aile ile başlar, çevre ile devam eder. Aile bireyin ve toplumun fonksiyonlarında en önemli birimdir. Onun için psikolojik ve zekâ gelişimi, kültürel ve ahlaki değerleri kazanma gibi konularda ailenin birey üzerindeki etkisi çok büyüktür. Ancak aile ile birlikte çevre de çok önemlidir. Okulda, mahallede, ticarette ve daha pek çok sahada herkesin sırlarını paylaştığı, dertlerini anlattığı, hemhal olduğu, teselli gördüğü, derman bulmaya çalıştığı arkadaşları vardır. Bireyin hayatında bunların da aile kadar, belki de aileden de çok birey üzerinde etkisi bulunmaktadır. Bu etkinin pozitif olması için seçilen arkadaşların erdemli kişilerden oluşması gerekir. Onun için ayette; “Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşarken beraber olduğunuz kimselerin doğru ve erdemli kişilerden olmasına dikkat edin” buyruluyor.

  1. Bu şehrin halkına ve çevresinde (göçebe kabileler halinde) yaşayan bedevilere, Allah’ın resulünü (mücadelesinde) yalnız bırakmak, kendi canlarını onun hayatından üstün tutmaları yakışmaz. Çünkü onlar Allah yolunda ne zaman susuzluk, yorgunluk ya da açlık çekseler; ne zaman hakkı inkâr edenleri şaşırtan bir adım atsalar ve ne zaman başlarına gelmesi mukadder olan şeye düşman eliyle uğratılsalar (sonuç ne olursa olsun) bu onların lehine kaydedilmektedir. Çünkü Allah, iyilik yapanların emeklerini asla boşa çıkarmaz.
  2. Allah onları, yaptıklarının en güzeli ile ödüllendirmek için, küçük büyük (Allah için) yaptıkları her harcamayı, geçtikleri her vâdiyi mutlaka onların lehine kaydediyor. Bkz. 24/38, 29/7

Ayette geçen “vâdî” terimi klasik Arapçada çok defa “yeryüzü/arazi” anlamında kullanılır. Burada “kataa” “kesti” fiiliyle birlikte kullanılması “yol tepmek”, “yolculuğa devam etmek” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu itibarla, “geçtikleri her vadiyi” ifadesini “ne zaman yeryüzünde yol kat etseler” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. 

Tebük seferi, inananlar için ciddi bir imtihan olmuştu. Sefere katılanlar Allah tarafından övgü dolu ifadelerle anılmış, katılmayanlar şiddetle uyarılmıştı. Bazılarının tevbesi kabul edilmiş, bazıları kovulmuştu. Bu duruma tanık olan Müslümanlar seferden geri kalanlarla ilgili inen ayetlerin de etkisiyle daha sonraki seferlere hep birlikte katılmışlardı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

  1. Mü’minlerin hepsinin (savaş zamanı) toptan sefere çıkmaları gerekmez. Onların her bölge halkından bir grup din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve (savaşa çıkanlar) geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.

Bu ayet; din hususunda ve ahlakî anlamda eğitim ve öğretimin toplumsal bir vecibe olduğunu, savaş zamanında da olsa bu vecibenin mutlaka birileri tarafından yerine getirilmesi gerektiğini beyan eder. Ancak toplumun sadece dînî ve ahlakî hayatlarını değil, sosyal, ekonomik ve siyasi hayatının sorumluluğunu üzerine alan farklı alanlarda görev yapan eğitimciye, gazeteciye, yöneticiye, iş insanına, sanatkâra da ihtiyacı vardır. Seferberlik ilân edilmedikçe hayatın devam etmesi için iş bölümü yapılarak bazı insanların savaştan geri durması gerekir.

  1. Ey inananlar! (Size düşmanlık eden) inkârcılardan (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde (sarsılmaz bir iman) bir sertlik ve kararlılık görsünler. Bilin ki Allah, zalimlere karşı dik duran ve Allah’ın emirlerini yerine getirenlerle beraberdir. Bkz. 9/123, 48/29, 66/9

İslam dini, savaşın en son çare olduğunu ve insanların her zaman barıştan yana olması gerektiğini vurgular. Nitekim dinin temel kaynağı olan Kur’an’da İslam’ın barış, hoşgörü, uzlaşı ve müsamaha dini olduğunu gösteren pek çok ayet mevcuttur. Barışın ve uzlaşmanın daha hayırlı olacağı Nisa 4/128. ayetinde belirtilmiştir. Bu itibarla Müslümanca yaşamanın ve Müslüman zihniyetin temelini barış oluşturmaktadır. Müslüman; barışı hayata geçirmeyi ve barış içerisinde yaşamayı prensip edinmiştir. Ancak düşman; savaşı kaçınılmaz kılacak derecede zulmetmeye devam eder, manevi ve ahlaki ilkeler konusunda baskı yapar ve hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmaz ve böylece hayatı çekilmez hale getirirse işte o zaman son çare olarak savaş zorunlu olur. 

  1. Her ne zaman (Kur’an’dan) yeni bir sure indirilse münafıklardan bazıları (alaylı bir şekilde): “Bu (sure) hanginizin imanını artırdı?” diye sorarlar. Gerçek şu ki, o (sure) inananların imanını artırmış (kuvvetlendirmiştir) ve onlar (her inen vahiyle) sevinç duyarlar. Bkz. 8/2

Vahiy, yaratılış safiyetini kaybeden, nefsin ve şeytanın tesirinde kalarak ve kötülüklerden etkilenerek fıtratıyla çelişen davranışlar sergileyen toplumların tekrar aslına ve özüne dönmesi için Allah’ın merhametinin bir tecellisidir. Gelen her ayet ya da sûre insanların düzenli hayat yaşaması içindir. Her ilahi öğretinin temelinde insanın önünü açmak ve onu mutlu etmek vardır. Yani vahiy barışın ve esenliğin kaynağıdır. Onun için vahyin ilk muhatapları gelen her ayetle sevinç duymuşlar ve bayram havası yaşamışlardır. Aslında aynı heyecanı belki daha da fazlasıyla bugünün Müslümanı da yaşamalıdır. Zira 23 yıllık vahyin tamamı bir kitap halinde şu an elindedir. Dolaysıyla o ilk muhatapların yaşadığı yüzlerce bayramı her gün yaşamalıdır. Ancak bu sevinci yaşaması için önce Kur’an’ı anlaması gerekir. Anlaşılmayan hiçbir şey hayata heyecan katamaz, etki edemez. Fakat günümüz Müslüman’larının çoğu ömrü boyunca Kur’an mektubuna sadece baktı durdu. Bir defa olsun gönderenin ona ne yazdığını merak etmedi. Sadece çok değerlidir ve Allah’tan geliyor diyerek özel koruma altına aldı. Yani geliş amacıyla hiç ilgilenmedi. Oysa ahirette gönderenin huzuruna çıktığı zaman “Ondan sorguya çekileceksiniz!” (Zuhruf, 43/44) ayetine muhatap olacaktır.

  1. Kalplerinde (şirk ve münafıklık gibi) bir hastalık bulunan kimselere gelince, (inen vahiy) onların inançsızlıklarına inançsızlık katar ve böylece hakkı tanımama tutumu içindeyken ölüp giderler. Bkz. 17/82, 41/44
  2. Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl, bir veya iki kez (çeşitli belalarla) imtihan ediliyorlar. Böyle iken yine de tevbe etmiyorlar ve bundan ibret de almıyorlar (ders çıkarmıyorlar).
  3. (Münafıkların durumunu bildiren) bir sure indirilince birbirlerine, “Acaba sizi bir gören var mı?” diye sorarlar, sonra da sıvışıp giderler. (Hakkı) anlamayan (ve anlamak istemeyen) bir kavim oldukları için Allah onların kalplerini (imandan) çevirmiştir.
  4. Andolsun ki, size kendi içinizden gayet izzetli bir resul geldi. Zorlanmanız ve sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O size son derece düşkündür, inananlara karşı şefkatli ve merhametlidir. Bkz. 2/129, 3/164
  5. Buna rağmen sana inanmaktan yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; ancak O’na güvenip dayanırım. Çünkü O’dur en yüce hükümranlığın Rabbi.”

“Allah bana yeter” diyebilmek ve buna içtenlikle inanabilmek kadar büyük bir zenginlik olamaz. Çünkü âciz bir varlık olan insan, bütün âlemlerin tek Yaratısı ve tek hâkimi olan Allah’ın güvenini kazanıyor, rahmetine mazhar oluyor ve desteğini alarak O’nun gücünden faydalanıyor. “Ancak O’na güvenirim” ifadesi, son noktayı koyuyor. İnsanın güveneceği ve sığınacağı tek varlığın Allah olduğunu anlatıyor.