Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

102 — Tekasür Suresi

← Sure listesi

Tekâsür Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup sekiz ayetten oluşmaktadır. Sûre, ilk ayette geçen ve “çoğaltma tutkusu, biriktirme yarışı” anlamına gelen tekâsür kavramından adını alır.

Sûrede, çoğaltma hırsının insanı aldattığı, onu gerçek amaçtan oyaladığı ve ölümle yüzleşinceye kadar farkındalığını körelttiği vurgulanır. Bu bağlamda eleştirilen husus, çalışmak veya imkân sahibi olmak değil; dünya hayatını mutlaklaştırarak ahiret bilincini ihmal etmektir.

Bununla birlikte sûre, nimetlerin tümüyle değersizleştirildiği bir yaklaşım sunmaz. Aksine, insana verilen imkânların birer emanet ve imtihan unsuru olduğu hatırlatılır. Malın, mülkün ve diğer dünyevî kazanımların anlamı, onları hangi niyetle ve hangi yönde kullandığıyla belirlenir.

Bu çerçevede Tekâsür Sûresi, insanı bir yandan dünyaya körü körüne bağlanmaktan sakındırırken, diğer yandan sahip olduklarını iyilik ve sorumluluk bilinciyle değerlendirmeye çağırır.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    Mal mülk ve evladın çokluğuyla övünmek sizi oyalayıp durdu.

  2. 2

    Öyle ki mezarlıklara varıncaya kadar onlarla övünüyorsunuz.

    Günümüz insanının dikkat çeken tutumlarından biri, sahip olduğu servet ve evlat üzerinden kendisini yüceltme eğilimidir. Oysa malı da evladı da insana bahşeden Allah’tır; insanın payı, yalnızca kendisine sunulan imkânlar dâhilinde sebeplere yönelmekten ibarettir. Buna rağmen, özellikle ekonomik başarıyı merkeze alan söylemlerde, bireyin kendi çabasını mutlaklaştırdığı ve ilahî takdiri göz ardı eden bir dilin yaygınlaştığı görülmektedir. “Bugünlere kolay mı geldim?” türü ifadeler, emeği bütünüyle sahiplenerek nimetin kaynağını unutan bu zihniyetin yansımalarıdır.

    Bu zihniyetin en uç örneklerinden biri, ölüm gerçeğinin dahi bir gösteriş unsuruna dönüştürülmesidir. Cenazede kalabalıkla övünme, mezar taşlarında unvanların sergilenmesi ve hayat boyu biriktirilen dünyevî statünün ölümden sonra da devam ettirilmek istenmesi, insanın faniliği kabullenmekte zorlandığını gösterir. Oysa ölüm, bütün dünyevî iddiaların sona erdiği ve insanın yalnızca amelleriyle baş başa kaldığı bir eşiktir.

    Bu çerçevede sûre, insanı hem sahip olduklarıyla gurura kapılmamaya hem de kendisine emanet edilen imkânları hak, adalet ve sorumluluk ölçüsünde kullanmaya çağırır. Değerin ölçüsü, çoklukta ya da görünür başarıda değil; nimetin nasıl algılandığı ve hangi amaçla değerlendirildiğinde ortaya çıkar.

  3. 3

    Hayır! (Bunun doğru olmadığını) yakında göreceksiniz!

  4. 4

    Evet, evet! Siz, (bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu) yakında bileceksiniz!

  5. 5

    İş, sizin bildiğiniz gibi değil! Eğer siz bu övünmenin neye mal olduğunu tam kavramış olsaydınız (böyle yapmaz, mal mülk ve evlat gibi dünyalıklarla övünmezdiniz).

  6. 6

    Elbette ki (siz bu yersiz övünmelerinizden dolayı) dünyayı cehenneme çevirdiğinizi göreceksiniz!

    “Dünyayı cehenneme çevirdiğinizi göreceksiniz” ifadesi, yalnızca mecazî bir uyarı değil; insanlığın yanlış tercihleri neticesinde sürükleneceği toplumsal ve ahlâkî çözülüşün çarpıcı bir tasviridir. Bu söylem, daha fazla zenginlik, güç ve görünür başarı uğruna etik ve hukuki sınırların ihmal edileceğini; değerlerin araçsallaştırılarak amaç hâline getirileceğini haber verir. Böyle bir yönelişte başarı, ahlâkî ilkelere bağlılıkla değil; sonuç üretme kapasitesiyle ölçülmeye başlanır.

    Bu zihniyetin doğal sonucu olarak bireyler, çocuklarını ve yakınlarını avantajlı konumlara taşıma arzusuyla torpil, kayırmacılık ve hak ihlallerini meşrulaştırma eğilimine girer. Bireysel kazanç ve statü arayışı, toplumsal adaletin önüne geçer; hakkaniyet geri plana itilirken liyakat, yerini ilişkilere ve sadakat temelli bağlara bırakır. Böylece adalet, sistemin kurucu ilkesi olmaktan çıkar; istisna hâline gelir.

    Bu tür bir toplumsal yapı, yalnızca ekonomik eşitsizlik üretmez; aynı zamanda güven duygusunu aşındırır ve insan ilişkilerini zayıflatır. İnsanlar birbirini rakip, tehdit ya da araç olarak görmeye başlar; ortak değerler çözülür, toplumsal bağlar parçalanır. Ortaya çıkan tablo, huzurun ve vicdanın yerini güvensizlik ve yabancılaşmanın aldığı bir yaşam alanıdır.

    Bu bağlamda “cehennem” tasviri, fiziksel bir azaptan ziyade, insan eliyle inşa edilen adaletsiz, huzursuz ve vicdansız bir dünya düzenini temsil eder. İfade, in-

    sanı yalnızca bireysel ahlâk açısından değil; kolektif sorumluluk açısından da sorgulamaya davet eder. Zira cehenneme dönüşen bir dünya, münferit hataların değil; değerlerini kaybetmiş, adaleti ve vicdanı ikincilleştirmiş toplumların ortak ürünüdür.

  7. 7

    Daha sonra, onu (cehennemi) kendi gözlerinizle kesin olarak (ahirette) göreceksiniz!

  8. 8

    Nihayet o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz!