104 — Hümeze Suresi
Hümeze Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup dokuz ayetten oluşmaktadır. Sûre, ilk ayette geçen ve “arkadan çekiştiren, ayıplayan, dedikodu yoluyla yıpratan kimse” anlamına gelen hümeze kavramından adını alır. Bu kavram, insan onurunu hedef alan sözlü saldırıları ve bilinçli itibarsızlaştırma pratiklerini ifade eden güçlü bir ahlâkî uyarı niteliği taşır.
Sûrede, insanları küçümseyen, alaycı bakışlarla değersizleştiren ve arkalarından konuşarak toplumsal itibarlarını zedeleyen tutumlar sert bir dille eleştirilir. Burada kınanan davranış, yalnızca bireysel bir ahlâk kusuru değil; toplumsal güveni aşındıran ve insan ilişkilerini zehirleyen bir fesat biçimidir.
Metinde aynı zamanda mala ve servete aşırı güvenme eğilimi de ele alınır. Mal biriktirmeyi hayatın merkezine koyan, serveti kalıcı bir güvence ya da üstünlük aracı olarak gören anlayışın, insanı ciddi bir yanılgıya sürüklediği vurgulanır.
Sûrenin bütününe hâkim olan temel ilke, insanın değerinin sahip olduklarının niceliğiyle değil; sözlerini ve imkânlarını nasıl kullandığıyla belirlendiğidir. Dil, insanı yüceltebileceği gibi alçaltan bir araç hâline de gelebilir; mal ise hayra yöneldiğinde anlam kazanır, aksi hâlde sahibini felakete sürükler.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1
İnsanları arkalarından çekiştirenin, onların haysiyetleriyle oynayanın vay haline!
Bkz. 49/11
-
2
O kimse ki, sürekli servet biriktiriyor ve onu sayıp duruyor.
-
3
Gerçekten servetinin kendisini sonsuza kadar yaşatacağını sanıyor.
-
4
Hayır bunlar boş hayaller! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.
İkinci ayette servet büyüten fakat sadece servetinin ne kadar büyüdüğünü takip etmeyi amaç edinenlerin inanç sıkıntısına dikkat çekiliyor. Daha fazla üret-
mek, istihdam alanlarını genişletmek ve toplumsal adalete katkı sunmak amacıyla işini büyüten; aynı zamanda kazancını infak ederek paylaşım sorumluluğunu yerine getiren bir kimsenin serveti yığma eğilimi göstermesi söz konusu değildir. Zira bu yaklaşımda mal, durağan bir birikim nesnesi değil; sürekli dolaşımda tutulan, hak sahiplerine ulaştırılan ve toplumsal faydaya dönüştürülen bir imkân olarak değerlendirilir. Böyle bir anlayışta çalıştırılanların emeği eksiksiz karşılanır, kazanç bireysel güvenceye değil ortak yarara yöneltilir.
Buna karşılık, serveti amaç hâline getiren zihniyet için üretim, istihdam, paylaşım ve sosyal denge gibi kavramlar ikincil hatta anlamsızdır. Bu bakış açısında belirleyici olan, malın bereketi ya da topluma sağladığı katkı değil; yığının büyüklüğü ve niceliksel artışıdır. Böyle bir yöneliş, adalet duygusunu zayıflatır; toplumsal sorumluluğu gölgede bırakır ve bireyi yalnızca kendi çıkarını merkeze alan dar bir perspektife hapseder. Varlıklı ile yoksul arasında fitneye ve öfkeye sebep olur.
İşte bu nedenle Kur’an, serveti bir amaç hâline getiren ve onu mutlak bir güvence olarak gören anlayışı sert bir dille eleştirir. Kur’an’da infak en sık değinilen konulardan biridir; iki yüzden fazla kez değinilen paylaşma-infak kavramı defalarca da inananın başlıca özelliklerinden biri olarak tanımlanmıştır. Malı biriktirip onunla kendini teminat altına aldığını sananların, bu yanılsamanın sonucunda ağır bir yüzleşmeyle karşılaşacakları bildirilir. Kur’an perspektifinde gerçek zenginlik, sahip olunan malın çokluğunda değil; onun nasıl değerlendirildiğinde, kimlere ulaştığında ve hangi adalet anlayışıyla paylaşıldığında ortaya çıkar. Böylece servet, insanı yücelten bir değer değil; doğru kullanıldığında anlam kazanan bir sorumluluk alanı olarak konumlandırılır.
-
5
Bilir misin, nedir o Hutame?
-
6
(O,) Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir ki,
-
7
(Onun) acısı yüreklere kadar işler.
-
8
O ateşin kapıları onların üzerine kapatılacaktır.
-
9
Uzatılmış direklere bağlanmış oldukları halde,