Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

47 — Muhammed Suresi

← Sure listesi

Muhammed Sûresi, Medine döneminde nâzil olmuş olup 38 ayetten oluşmaktadır. Sûre adını, ikinci ayette geçen ve doğrudan Hz. Muhammed’i ifade eden “Muhammed” isminden alır. Bu adlandırma, sûrenin yalnızca Peygamber’in şahsına değil; onun öncülüğünde yürütülen risalet mücadelesine, iman–inkâr ayrışmasına ve bu süreçte ortaya konan fedakârlıklara odaklandığını göstermektedir.

Sûrenin başlangıcında, inkâr edenlerin ve insanları Allah yolundan alıkoymaya çalışanların çabalarının sonuçsuz kalacağı, amellerinin boşa çıkarılacağı bildirilir. Hakikate karşı yürütülen mücadelenin, görünürde başarılı olsa bile ilahî ölçüde bir değer taşımadığı vurgulanır. Bu ifade, yalnızca bireysel inkârı değil; dine karşı örgütlü direnişi ve sistematik engelleme girişimlerini de kapsamaktadır.

Sûrede, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele eden mü’minlerin emeklerinin karşılıksız bırakılmayacağı özellikle vurgulanır. Bu kimselerin ebedî saadetle mükâfatlandırılacakları, yaptıkları hiçbir fedakârlığın zayi olmayacağı bildirilir. Böylece mü’minlere yalnızca dünyevî bir dayanışma çağrısı yapılmaz; aynı zamanda uhrevî bir mükâfat perspektifi sunularak moral ve direnç kazandırılır.

Sûrede dikkat çeken bir diğer husus, Hz. Muhammed’in yurdundan çıkarılmak zorunda bırakılmasıdır. Bu durum, yalnızca ona özgü bir tecrübe değil; önceki peygamberlerin de karşılaştığı ortak bir kader olarak sunulur. Tarih boyunca hakikatin temsilcileri, inkârcıların baskı, tehdit ve dışlamalarıyla yüz yüze gelmişlerdir. Ancak bu tutumun nihai sonucu, hak karşısında yenilgi ve inkârın çözülmesi olmuştur. Muhammed Sûresi, bu tarihsel sürekliliği hatırlatarak mü’minlere hem teselli hem de yönlendirme sunar.

Kur’an’ın hakikatine tanık oldukları hâlde akıllarını kullanmaktan kaçınan ve bile bile inkârı sürdüren kimselerin hem dünyada hem de âhirette hüsrana uğrayacakları ifade edilir. Zira bilgiye rağmen inkârda ısrar etmek, yalnızca zihinsel bir hata değil; aynı zamanda kalbî bir bozulma ve ahlaki bir sapma olarak değerlendirilir.

Bu sûrede Allah, samimi mü’minlere hitaben Allah’a ve Resulüne itaat etmelerini, sabır göstermelerini ve maddî-manevî desteklerini esirgememelerini emreder. Mücadele yalnızca savaş alanıyla sınırlı değildir; düşüncede, duyguda ve toplumsal dayanışma düzleminde de sürmektedir. Hak yola destek olmak, sözle sınırlı kalmayıp fiil, infak, sabır ve sadakatle gerçekleşen bütüncül bir tutumdur.

Sûrenin son kısmında ise açık bir uyarı yer alır: Hakikati anlayıp da ona sırt çeviren, Resul’e muhalefeti bilinçli biçimde sürdüren ve ilahî mesaja karşı cephe alan kimseler, Allah’ın rahmetinden ve bağışlamasından mahrum kalacaklardır. Zira bu tutum basit bir yanılgı değil; bilerek ve isteyerek ilahî çağrıya direnme anlamı taşır. Bu direnişin karşılığı ise âhirette ağır bir sonuç olacaktır.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    İnkâr edenler ve Allah yolundan (insanları) alıkoyanlar var ya; işte Allah, onların bütün (güzel ve iyi) işlerini (hesap gününde) değersiz kılacaktır.

    Bkz. 4/167

  2. 2

    İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapan ve Rableri tarafından Muhammed’e indirilen hakikate inananların (Allah, geçmişte işledikleri) kötü eylemlerini silecek ve kalplerini pekiştirip durumlarını düzeltecektir.

    Muhammed ismi Kur’an’da bu ayetle birlikte toplam dört yerde geçmektedir. Bu durum, onun şahsından ziyade beşerî konumu ve risalet görevinin mahiyeti üzerinde durulduğunu gösteren anlamlı bir göstergedir. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 144. ayette Hz. Muhammed’in bir peygamber olduğu ve diğer peygamberler gibi insan olduğu açık biçimde ifade edilir: “Muhammed ancak bir peygamber dir; ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.” Ayetin siyak ve sibakı dikkate alındığında, bu vurgu ile peygamberin faniliğine dikkat çekildiği, mü’minlerin şahıslara değil, ilahî mesaja bağlı kalmaları gerektiğinin hatırlatıldığı anlaşılmaktadır.

    Ahzâb sûresi 40. ayette ise Hz. Muhammed’in risalet zincirindeki konumu belirlenir: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; o, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” Bu ifade, onun nübüvvet silsilesinin son halkası olduğunu ve yeni bir peygamber gelmeyeceğini kesin bir hüküm olarak ortaya koymaktadır. Böylece ayet, risaletin tamamlandığını bildiren kavramsal bir çerçeve sunar.

    Fetih sûresi 29. ayette ise Hz. Muhammed’in etrafında oluşan mü’min topluluğun ahlaki ve toplumsal vasıfları tasvir edilir: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar kâfirlere karşı çetin, birbirlerine karşı merhametlidirler.” Bu ayet, peygamberin önderliğinde şekillenen iman topluluğunun karakterini ve kardeşlik esasına dayalı yapısını vurgular.

  3. 3

    İşte bu, inkâr edenlerin sahtenin ve yalanın arkasından gitmelerinden, inananların da Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından dolayıdır. İşte Allah, onların örnek teşkil edecek durumlarını insanlara böyle anlatır.

  4. 4

    (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen (onlar sizi öldürmeden siz onların) boyunlarını vurun. Onlara üstün geldiğiniz zaman yakaladıklarınızı sıkı bağlayın. Savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak ya da fidye ile salıverin. Allah’ın emri budur. Eğer Allah dileseydi (yaptıkları kötülüklere karşılık) onlardan başka türlü de intikam alır (onları cezalandırır) dı. Fakat böyle olması (küfre karşı mücadelenizle) sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen (şehit)lere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.

    Bkz. 2/191, 4/91, 9/5

    İslam’ın sıklıkla yanlış anlaşılan veya kasıtlı biçimde çarpıtılan alanlarından biri “savaş” meselesidir. Kur’an’ın bütüncül mesajı dikkate alındığında, savaşın İslam’da asli bir amaç değil, zorunluluk hâlinde başvurulan istisnai bir durum olarak konumlandırıldığı açıkça görülür. Esas ilke barış, adalet ve güvenliğin tesisidir; savaş ise bu değerlerin sistematik biçimde ortadan kaldırıldığı ve zulmün süreklilik kazandığı şartlarda tanınmış bir savunma hakkıdır. Bu bağlamda İslam’ı “savaş dini” olarak nitelemek hem tarihsel verilerle hem de Kur’an’ın genel yönelimiyle bağdaşmamaktadır.

    Hz. Muhammed’in yirmi üç yıllık risalet süreci incelendiğinde bu yaklaşım daha somut biçimde ortaya çıkar. Asr-ı Saadet olarak adlandırılan bu dönemde toplam seksen beş askerî faaliyetin gerçekleştiği bilinmektedir. Bunların elli yedisi seriyye olup, Hz. Peygamber’in fiilen katılmadığı, daha çok keşif ve savunma amaçlı sınırlı harekâtlardır. Geriye kalan yirmi sekizi ise gazve niteliğindedir ve Hz. Muhammed’in bizzat yer aldığı çatışmaları ifade eder. Ancak bu faaliyetlerin tamamı saldırı maksadıyla değil; canın, inancın ve toplumsal onurun korunması amacıyla yürütülmüştür.

    Söz konusu seksen beş harekâtın toplam can kaybı yaklaşık dört yüz kişiyle sınırlıdır: yüz elli Müslüman ve iki yüz elli müşrik. Bu sayı, modern savaşlar ve kitlesel şiddet biçimleriyle karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Bu durum, İslam’da hedefin soykırım değil; barışı sağlamak, adaleti muhafaza etmek ve zulmü ortadan kaldırmak olduğunu göstermektedir.

    Kur’an’ın savaş konusundaki yaklaşımı, saldırganlığı teşvik etmeye değil, saldırganlığı sınırlamaya yöneliktir. Nitekim “Size karşı savaşanlarla siz de savaşın; fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez” (Bakara, 2/190) buyruğu, savaşın hukuki ve ahlaki çerçevesini açık biçimde belirler. Bu ayetin siyak ve sibakı dikkate alındığında, savaşın barış, adalet ve insan onurunu korumaya yönelik bir savunma tedbiri olarak meşrulaştırıldığı anlaşılmaktadır.

  5. 5–6

    (Allah,) o cihad edenleri, hidayete erdirecek, durumlarını düzeltip ıslah edecek ve onları, kendilerine (önceden) tanıttığı cennete koyacaktır.

  6. 7

    Siz ey inananlar! Eğer Allah’a yardım ederseniz, (O da) size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.

    Ayette yer alan “Allah’a yardım ederseniz” ifadesi, lafzî ve yüzeysel biçimde ele alındığında hatalı anlamalara yol açabilir. Zira Kur’an’ın temel öğretisine göre Allah, her şeyin yaratıcısı ve mutlak kudret sahibidir; O’nun herhangi bir varlığa muhtaç olması, eksiklik ya da acziyetle nitelenmesi mümkün değildir. Bu sebeple söz konusu ifade, Allah’ın zatına yönelik bir yardımı değil, insanın sorumluluk alanına ilişkin ahlaki ve toplumsal bir yükümlülüğü dile getirmektedir.

    Bu bağlamda “Allah’a yardım etmek” , O’nun kudretini tamamlamak ya da fiziksel bir destek sağlamak anlamına gelmez. Kavram, Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği ilkelere sahip çıkmak, bu ilkeleri hayatta görünür kılmak ve ilahî mesajı yeryüzünde temsil etmek şeklinde anlaşılmalıdır. Başka bir ifadeyle ayetteki çağrı, insanın Allah adına adalet, merhamet ve doğruluk eksenli bir hayat inşa etmesini ifade eder. Böylece “Allah’a yardım” , özünde insanın kendi varoluş amacına uygun yaşaması ve kendi kurtuluşuna yönelmesi anlamını kazanır.

    Tarih boyunca pek çok topluluk “Allah’a yardım ettiklerini” ileri sürmüştür. Ancak Kur’an perspektifinde bu iddianın anlamlı olabilmesi, söz ile fiilin uyum içinde olmasına bağlıdır. Zira ilahî yardımın şartı, insanın ilahî ilkelere samimiyetle bağlı kalmasıdır. Ayetin yapısı, yardımın tek taraflı ve koşulsuz bir ayrıcalık değil, ahlaki ve pratik bir bağlılığa dayalı karşılıklılık ilişkisi olduğunu göstermektedir.

    Bu çerçevede ayet, Allah’ın kullarına muhtaç olduğunu değil; kulların, ilahî ölçülere sahip çıkmaya muhtaç olduğunu vurgular. Çünkü bu sahipleniş, Allah’ın zatına bir katkı sağlamaz; insanın kendi iç dünyasını inşa etmesine, hayatını anlamlandırmasına ve uhrevî sorumluluğunu yerine getirmesine hizmet eder. Sonuç olarak “Allah’a yardım etmek” , insanın kendisine yönelttiği bilinçli bir iyilik ve varoluşunu ilahî hakikatle uyumlu kılma çabasıdır.

  7. 8

    İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. (Allah,) onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.

  8. 9

    Bunun sebebi, (kendilerini yaratan ve ona göre kanunlar koyan) Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. (Allah da) onların amellerini heba edecektir.

  9. 10

    Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah, onları (yaptıkları yüzünden) yere geçirmiştir. (Ne zaman olursa olsun) Hakikati inkâr edenleri buna benzer (bir akıbet) beklemektedir.

  10. 11

    Bu böyledir. Allah, (iyi niyet ve gayretlerinden dolayı) inananların yardımcısı ve koruyucusudur. İnkârcıların ise, hiçbir yardımcısı ve koruyucusu yoktur.

    Günümüz dünyasında özellikle inanan toplulukların maruz kaldığı yoksulluk, baskı ve çaresizlik manzaraları, zihinlerde şu sorunun doğmasına yol açmaktadır: “Allah’ın yardım vaadi nerededir?” Mü’minlerin bu denli ezildiği, İslami değerlerin bu ölçüde itibarsızlaştırıldığı bir ortamda ilahî yardımın neden görünür olmadığı sorusu, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda teolojik bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.

    Bu soruya Kur’an merkezli ve ilkesel bir cevap verildiğinde, öncelikle şu temel gerçek ortaya konulmalıdır: Allah vaadinden dönmez. Nitekim Kur’an’da bu husus açık biçimde ifade edilir: “Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez” (Âl-i İmrân, 3/9). Dolayısıyla problem, ilahî vaadin geçersizliği ya da eksikliğiyle ilgili değil; bu vaadin muhatabı olan insanların tutum ve konumuyla ilgilidir. Zira ilahî yardım, mutlak ve koşulsuz bir ayrıcalık olarak değil, belirli ahlakî ve imanî şartlara bağlı bir karşılık olarak sunulmaktadır.

    Bu çerçevede Kur’an’ın ortaya koyduğu ilke şudur: Allah’ın yardımı, O’nun dinine gerçek anlamda sahip çıkanlara yöneliktir. “Allah’a yardım etmek” ifadesi, soyut bir inanç beyanını değil; imanın hayata yansımasını, ahlaki tutarlılığı ve ilahî ilkeler doğrultusunda bir duruş sergilemeyi ifade eder. Dolayısıyla mesele, “inanıyorum” demekle sınırlı bir aidiyet değil; inancın bireysel ve toplumsal hayatta görünür kılınmasıdır. Bugün yaşanan krizlerin önemli bir kısmı, bu ilkesel yüzleşmeden kaçınılmasının doğal sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

    Bu noktada soru, ilahî yardımdan ziyade insanın kendi durumuna yöneltilmelidir: Mü’minler olarak iman, ahlak, adalet, birlik ve dürüstlük bakımından ilahî yardımı hak edecek bir tutarlılık sergilenmekte midir? Din yalnızca söylem düzeyine indirgenip pratik hayattan koparıldığında; mü’min kimliği sembolik bir aidiyete dönüştüğünde, toplumsal yapıda zulüm, haksızlık ve çıkarcılık yaygınlaştığında, ilahî yardımın gecikmesi bir “yazgı” değil, ahlaki bir ikaz anlamı taşır.

    Bu nedenle Kur’an’ın sunduğu perspektif, çözümü dış koşullarda değil, insanın kendi iç dünyasında ve toplumsal pratiğinde aramayı gerekli kılar. Allah’ın rahmetinin neden tecelli etmediğini anlamak için dışsal güçleri suçlamak yerine, inananların kendi iman, ahlak ve sorumluluk bilincini sorgulaması gerekir. Zira Kur’an’a göre Allah’ın yardımı; hakkı ayakta tutan, adaleti önceleyen, dürüstçe mücadele eden ve inancını sözde değil fiilde ortaya koyan kimselerle ilişkilidir.

  11. 12

    Doğrusu Allah, inandıktan sonra iyi işler yapanları, altlarından ır maklar akan cennetlere koyar, inkârcılar ise dünya hayatında zevklenir, (herhangi bir sorumluluk almadan) hayvanlar gibi yiyip içerler. (Ahirette ise) onların kalacağı yer ateş olacaktır.

  12. 13

    (Ey Muhammed!) Seni (yurdundan) kovan bu toplumdan daha güçlü nice toplumları (yaptıkları yüzünden) yok ettik de onlara bir yardım eden de çıkmadı (çıkamazdı zaten)!

  13. 14

    Rabbinden (aldığı) açık bir kanıta (Kur’an’a) göre davranan kimse, kötü eylemleri kendisine güzel gösterilen ve yalnızca kendi keyfine göre hareket eden kimse gibi olur mu?

  14. 15

    Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan ve O’na karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ır makları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren (ama sarhoşluk vermeyen şarap) meyve suyu ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlanma vardır. Bu cennetliklerin durumu ile sürekli ateşte olup da içirildiği kaynar su ile bağır sakları parçalanan kimse bir olur mu?

    Kur’an’da cennet tasvirleri bağlamında yer alan ifadelerden biri de “içenlere zevk veren şarâb ırmakları” dır. Ancak bu ifadenin doğru anlaşılabilmesi için kavramsal ve dilsel bir ayrımın gözetilmesi gerekir. Kur’an’da geçen “şarâb” kelimesi, modern kullanımda yaygın olan ve sarhoşluk veren içkileri ifade eden “şarap” kavramıyla özdeşleştirilemez. Zira “şarâb” , Arapçada genel anlamda içecek demektir ve her tür sıvıyı kapsayan geniş bir semantiğe sahiptir. Bu bağlamda kelimenin anlam alanı, sarhoş edici bir içkiyi zorunlu olarak içermez.

    Kur’an terminolojisinde sarhoşluk veren içki için kullanılan esas kavram “hamr” dır. Bu kelime, “örtmek” anlamındaki “hamara” kökünden türemiş olup, aklı perdeleyen ve bilinci devre dışı bırakan içkileri ifade eder. Kur’an, bu tür içkileri açık biçimde yasaklamış; onları bireysel ve toplumsal düzeyde zararlı bir unsur olarak nitelemiştir. Nitekim “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” (Mâide, 5/90) ayeti, bu yasağın ahlaki ve hukuki çerçevesini ortaya koymaktadır.

    Bu kavramsal ayrım dikkate alındığında, cennette sunulan “şarâb”ın sarhoşluk veren bir içki olarak anlaşılması mümkün değildir. Zira cennet, Kur’an’ın tasvirinde, dünyevî eksikliklerden, kirden ve rahatsız edici unsurlardan arındırılmış bir varlık alanıdır. Dolayısıyla dünyada aklı örten ve zararlı sonuçlar doğuran bir unsurun, aynı mahiyetle cennette bulunması Kur’an’ın bütüncül anlatımıyla bağdaşmaz. Cennette sunulan içecek, bilinci zedeleyen değil; ferahlatan, huzur veren ve insana haz veren bir nimet olarak tanımlanır. Bu husus, “Orada kendilerine, içenlere zevk veren, beyaz renkli bir içki sunulur; ondan ne baş ağrısı olur ne de sarhoşluk” (Sâffât, 37/45–47) ayetleriyle açıkça ifade edilmiştir.

    Dolayısıyla cennet “şarâbı” , mahiyet itibarıyla dünya içkileriyle kıyaslanamayacak derecede farklıdır. Buradaki anlatım, insanın dünyada tanıdığı tatlar ve

    zevkler üzerinden ahiret nimetlerini tasavvur edebilmesine imkân veren temsilî bir dildir. Ancak bu benzerlik yalnızca isim düzeyindedir; içerik ve nitelik bakımından iki kavram arasında özsel bir aynılık söz konusu değildir. Kur’an’ın bu tür tasvirlerdeki amacı, dünyevî tecrübeyi aşan bir hakikati insan idrakine yaklaştırmak olup, cennet nimetlerini dünya nesneleriyle birebir özdeşleştirmek değildir.

  15. 16

    (Ey Muhammed!) O (müşrik)lerden seni dinlemeye gelenler de var. Sonra senin yanından çıktıkları zaman, (ashaptan) kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: “O demin ne söyledi?” diye sorarlar. İşte onlar, kalplerini (kötü niyetlerinden dolayı) Allah’ın mühürlediği, kendi heva ve heveslerine uyan kimselerdir.

  16. 17

    Doğru yola ulaşmak isteyenlere gelince, Allah, onların doğru yolda kalma arzu ve yeteneklerini çoğaltır ve Allah’a karşı sorumluluk bilinçlerinin derinleşmesini sağlar.

  17. 18

    O (inkârlarında ısrar eden)ler kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? İşte onun belirtileri geldi. O uyarıldıkları saat kendilerine gelip çatınca öğüt almaları neye yarar?

  18. 19

    Bil ki Allah’tan başka (O’nun otoritesini paylaşacak) hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın hem de öteki bütün mü’min erkek ve kadınların (günahlarının) bağışlanmasını dile! Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de (âhirette) varıp duracağınız yeri de çok iyi bilir.

    Ayette yer alan “kendi günahın için af dile” buyruğu, peygamberlerin beşer oluşuna ve yanılabilirlik imkânına işaret eden önemli bir ifadedir. Kur’an’ın çizdiği peygamber tasavvuru, mutlak anlamda hatasız ve insanüstü bir figür değil; doğruya yönelen, hatasından ders çıkaran, sorumluluk bilinciyle hareket eden örnek bir şahsiyet modelidir. Bu yönüyle peygamberler, insanlık için erişilmez bir ideal değil; bilinçli bir yöneliş ve ahlaki tutarlılık örneği olarak sunulurlar.

    Peygamberlerin diğer insanlardan temel farkı, hata ettiklerinde vahiy yoluyla uyarılmalarıdır. Onlar yanılabilirler; ancak bu yanılgılarda ısrar etmez, ilahî yönlendirme ile tutumlarını düzeltirler. Böylece hem beşerî özelliklerini korurlar hem de örnek alınabilirlik vasıflarını yitirmezler. Aksi hâlde peygamberlerin her davranışı mutlak doğruluk atfedilen bir ölçü hâline gelir ve bu durum, yanlışın meşrulaştırılması gibi ciddi bir teolojik probleme yol açabilirdi.

    Kur’an’da Hz. Âdem’in yasaklanan ağaca yaklaşması, Hz. Yunus’un görev yerini terk etmesi gibi anlatımlar, peygamberlerin yanılabilirliğine dair açık örneklerdir. Ancak bu kıssalarda esas vurgu, yapılan hatadan ziyade, hatanın ardından gerçekleşen yöneliş ve tevbe sürecinedir. Bu bağlamda peygamberler, ilahî uyarıya en hızlı biçimde karşılık veren kimseler olarak sunulmakta; böylece ümmete tevbenin anlamını fiilî örneklik üzerinden öğretmektedirler.

    Kur’an’da “af dile” emrinin bağlamsal örneklerinden biri de ağır imtihan şartlarının yaşandığı dönemlere ilişkindir. Nitekim mü’minlerin büyük bir baskı ve kuşatma altında kaldıkları bir ortam tasvir edilirken, onların ve resulün yaşadığı psikolojik gerilim şu ifadelerle aktarılır: “Öylesine sarsılmışlardı ki, mü’minlerle birlikte resul de ‘ Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” (Bakara, 2/214). Bu ayette Hz. Peygamber’in yaşadığı yoğun duygusal baskı ve beklenti, insanî bir hâl olarak yansıtılmaktadır. Ancak onun temsil makamı gereği bu tür bir tereddüdün dahi ilahî terbiye konusu yapılması, peygamberlik sorumluluğunun ağırlığını göstermektedir.

    Bu çerçevede “af dile” emri, peygamberlerin mutlak kusursuzlukla nitelendirilmediğini; bilakis ilahî ölçüler çerçevesinde sürekli gözetim ve eğitim altında bulunduklarını gösterir. Peygamberler yalnızca bireysel sorumluluk taşıyan kişiler değildir; aynı zamanda ilahî mesajın yaşayan temsilcileridir. Bu sebeple onların sözleri, tutumları ve davranışları sıradan insanlarınkine nazaran çok daha titiz bir değerlendirmeye tabi tutulur. İlahi rehberliğin taşıyıcısı olan bir elçinin hayatı, vahyin pratik hayata nasıl yansıyacağını gösteren canlı bir örnek niteliğindedir.

    Bu ayette yer alan “af dile” hitabı, yalnızca peygambere yönelik bireysel bir yönlendirme olarak görülmemelidir. Kur’an’ın üslubunda peygambere yapılan birçok hitap, aynı zamanda bütün mü’minlere yönelik eğitici bir mesaj taşır. Peygamber burada örnek kılınmakta; onun şahsında mü’minlere tevbenin adabı öğretilmektedir. Böylece ayet, tevbenin yalnızca günah işleyen kimselerin başvuracağı istisnaî bir durum olmadığını, aksine iman hayatının sürekli bir parçası olduğunu hatırlatır.

  19. 20–21

    İman edenler: “Keşke (savaş hakkında) bir sûre (vahiy) indirilseydi ya!” derler. Fakat hükmü apaçık bir vahiy indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde (şüphe ve nifaktan) bir hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa (gerçek mü’minlere düşen) itaat etmek ve (Allah’ın emri karşısında) verilmesi gereken en uygun cevabı vermektir. Sonra savaşa karar verildiğinde, Allah’a verdikleri sözde dursalardı kendileri için daha iyi olurdu.

    Bkz. 4/77

    Kur’an’da savaşla ilgili olarak inen ayetler, muhkem nitelik taşımaktadır. Bu, söz konusu ayetlerin kesin ve bağlayıcı hükümler içerdiği; yoruma açık, muğlak ifadelerden ziyade doğrudan uygulanabilir ilkesel çerçeveler sunduğu anlamına gelir. Bu ayetlerin nüzulüyle birlikte, özellikle Medine döneminde Müslüman toplum içinde yer alan münafıkların gerçek tutumları açığa çıkmıştır. Zira savaş, yalnızca sözle ifade edilen bir inanç bağlılığı değil, aynı zamanda fedakârlık ve bedel ödeme iradesi gerektiren fiilî bir imtihandır. Görünürde Müslümanlarla

    birlikte olmak kolayken, can ve mal üzerinden sorumluluk üstlenme aşamasında iç dünyadaki niyetler belirgin hâle gelmiştir. Münafıklar, inanmadıkları bir dine ve benimsemedikleri bir topluluğa aidiyet uğruna konforlarından ve menfaatlerinden vazgeçmeyi göze alamamışlardır.

    Kur’an, bu tutumu farklı ayetlerde açık biçimde teşhir eder. Savaşla ilgili hükümler, bu yönüyle bir ayıklama ve arındırma süreci işlevi görmüştür. Samimi mü’minlerle çıkar odaklı ve ikiyüzlü tutum sergileyenler birbirinden ayrılmış; bu ayetler adeta bir ölçü taşı gibi işleyerek kimin Allah’a ve resulüne gerçek anlamda bağlı olduğu, kimin ise yalnızca sosyal ortamın ve menfaatin tarafında yer aldığı görünür hâle gelmiştir.

    Bununla birlikte Kur’an, yalnızca kesin münafıklardan değil, “kalplerinde hastalık bulunanlar” şeklinde nitelenen başka bir gruptan da söz eder. Bu ifade, iman ile inkâr arasında zihinsel ve duygusal açıdan kararsızlık yaşayan kimseleri tanımlar. Bu kişiler, düşünsel düzeyde tatmin edici bir kabule ulaşamadıkları gibi, duygusal bakımdan da imanla bütünleşememişlerdir. Zihinlerinde bulanıklık, iç dünyalarında ise tereddüt ve kaçma eğilimi bulunmaktadır.

    Bu tür bir konumlanma, iman ile inkâr arasında ara bir statü üretmektedir. Ancak Kur’an’ın temel yaklaşımına göre böyle bir ara konum meşru kabul edilmez. İnsan ya iman eder ya da inkâr eder; bu ikisi arasında kararsızlık hâlinde kalmak, dinî açıdan tutarlı bir kimlik oluşturmaz. Zira iman, tereddüt üzerine değil, bilinçli yöneliş ve kararlılık üzerine inşa edilir.

    Ayette geçen “sûre” ifadesi de bu bağlamda teknik anlamda bir “sûre adı” olarak değil, vahiy veya ilahî bildirim anlamında değerlendirilmelidir. Çünkü savaşla ilgili hükümler tek bir sûreye mahsus olmayıp Kur’an’ın farklı sûrelerinde yer alan çok sayıda ayetle düzenlenmiştir. Dolayısıyla burada kastedilen, savaşa dair hüküm içeren vahiylerin bütünüdür. Bu ayetlerin inmesiyle birlikte taraflar netleşmiş; iman ile nifak arasındaki örtü kalkmış ve bireylerin gerçek yönelimleri açık biçimde ortaya çıkmıştır.

  20. 22

    (Ey münafıklar!) Şimdi siz, savaşa sırt çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmış, akrabalık bağlarınızı koparmış ve böylece (Allah’a) isyan etmiş olmaz mısınız?

    Kur’an’da yer alan bazı soru formundaki ifadeler, yalnızca bilgi talebine yönelik değildir; aynı zamanda muhatabı düşündürmeye, sorgulatmaya ve uyarmaya yönelik retorik anlatım araçlarıdır. Bu tür sorular, özellikle İslam öncesi Arap toplumunun içinde bulunduğu manevî yozlaşmaya, ahlaki çözülmeye ve anlamsız şiddet döngüsüne dikkat çeken bir işlev üstlenir.

    Bilindiği üzere, Kur’an’ın erken Mekke döneminde inen sûrelerinde bu tür sorgulayıcı ifadeler yoğun biçimde yer alır. Bu sorular, doğrudan o toplumun değer dünyasını, hayat anlayışını ve sorgulamaksızın sürdürdüğü geleneklerini

    hedef alır. Böylece vahiy, cehaletle beslenen kibri, ölçüsüz güç anlayışını ve kan dökmeyi meşrulaştıran kültürel yapıyı eleştirel bir dille açığa çıkarır.

    İslam öncesi dönemde en küçük bir onur meselesi dahi uzun süreli kabile savaşlarına yol açabilmekteydi. Kan davaları, güç gösterileri, kadını toplumsal özne olarak görmeyen anlayışlar, sosyal adaletsizlikler ve ekonomik sömürü bu dönemin belirgin nitelikleri arasında yer almaktaydı. Kur’an’daki bu tür sorular, işte tam da bu tarihsel ve toplumsal bağlam içinde, sarsıcı bir etki meydana getirmek üzere yöneltilmiştir.

    Bu sorular, görünürde bilgi isteme biçiminde olsa da özünde cevabı içinde barındıran eleştirel bir çağrı niteliği taşır. “Ne hâle geldiniz?” , “Ne uğruna savaşıyorsunuz?” ve “Hangi değeri yitirerek birbirinize kıyıyorsunuz?” anlamlarını ima eden bu üslup, bireyi ve toplumu kendi tutumlarıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Böylece Kur’an, soru yoluyla muhasebeyi ve vicdanî sorgulamayı harekete geçirir.

    Dolayısıyla ayetlerde yer alan bu tür sorular bir merak unsuru olarak değil; bir dönemin karanlığını teşhir eden, ahlaki duyarlılığı canlandıran ve insanı hakikate yönelten ilahî bir uyarı olarak değerlendirilmelidir. Kur’an’ın bu anlatım tarzı, yalnızca tarihsel olarak Arap toplumuna değil, anlam krizine sürüklenmiş bütün insan topluluklarına hitap eden evrensel bir mesaj niteliği taşımaktadır.

  21. 23

    Böyleleri, (kötü niyet ve eylemlerinden dolayı) Allah’ın, rahmetinden kovduğu, (hakikatin sesine karşı kulaklarını) sağırlaştırdığı ve (gerçeğe karşı) gözlerini körleştirdiği kimselerdir!

  22. 24

    Bunlar, Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa (Kur’an’ı anlamamak için) kalplerine kilit mi vurulmuştur?

    Bu ayet ile hemen ardından gelen ayet birlikte düşünüldüğünde, Kur’an’ın kullandığı düşündürücü üslup daha açık biçimde ortaya çıkar. “Onlar hâlâ Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı, yoksa kalplerinin üzerine kilitler mi vurulmuştur?” sorusu, insanı doğrudan muhasebeye çağıran bir ifadedir. Kur’an burada kesin bir hüküm bildirmekten ziyade, soruyla insanın kendi durumunu sorgulamasını ister. Bir sonraki ayet ise bu sorunun cevabını dolaylı biçimde verir: Kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra geriye dönen kimselere şeytan yaptıklarını süslemekte ve onları aldatmaktadır.

    Böylece Kur’an, kalpler üzerindeki “kilidin” keyfî bir ilahî müdahale değil, insanın kendi tercihleriyle oluşan bir sonuç olduğunu ima eder. Hakikat insana ulaşmış, fakat insan onu düşünmek yerine ondan yüz çevirmeyi tercih etmiş; şeytan da bu yönelişi ona cazip ve makul göstermiştir. Bu süreç devam ettikçe kalp giderek duyarsızlaşmakta ve sonunda hakikate karşı kapalı hâle gelmektedir.

    Dolayısıyla ayetler birlikte okunduğunda ortaya çıkan mesaj şudur: İnsanların Kur’an üzerinde düşünmemelerinin temel sebebi, kalplerine zorla vurulmuş

    bir kilit değil; hakikate sırt çevirip şeytanın süslediği yollara yönelmeleridir. Bu nedenle Kur’an’ın çağrısı yalnızca inkârcılara değil, bütün insanlara yöneliktir: Kalbin kilidini açacak olan şey, bilinçli bir yöneliş, samimi bir arayış ve vahyin mesajı üzerinde derinlemesine düşünme çabasıdır.

  23. 25

    Şüphesiz ki kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, ona arka dönenleri, şeytan süsleyip bezemiş ve onları sahte ve düzmece ümitlerle doldurmuştur.

  24. 26

    (Evet, münafıklar ona arka dönerler) çünkü onlar, Allah’ın vahyettiğini beğenmeyenlere; “Bazı konularda size uyacağız” demişlerdir. Ama Allah onların gizledikleri düşüncelerini bilir.

    Medine döneminde Müslümanlarla Yahudi topluluklar arasında, karşılıklı barışı ve ortak savunmayı esas alan siyasî ve toplumsal sözleşmeler yapılmıştı. Bu düzenlemeler, tarafların kendi dinî ve toplumsal kimliklerini muhafaza ederek birlikte yaşamalarını ve dış tehditlere karşı müşterek hareket etmelerini öngörüyordu. Ancak zamanla Yahudilerin bu anlaşmalara bağlılık göstermediği; özellikle münafıklarla gizli iş birlikleri kurarak Müslüman toplumu içeriden zayıflatmaya yöneldikleri ortaya çıkmıştır.

    Bu örtük ittifaklar, vahyin getirdiği yeni düzen karşısında konum ve otoritelerini kaybetme endişesi taşıyan kesimlerde karşılık bulmuştur. Yahudilerin, münafıklara şu yönde telkinlerde bulundukları anlaşılmaktadır: Peygamber’e karşı muhalefette ve onun getirdiği düzeni engellemede birlikte hareket etmek; buna karşılık vahyin bildirdiği ayetlere kulak asmamak. Böylece çıkar temelli bir dayanışma geliştirilmiş ve bu yolla İslam toplumunun iç bütünlüğü hedef alınmıştır.

    Münafıklar, bu yönlendirmeler doğrultusunda vahyi hafife almakta, gelen ayetleri görmezden gelmekte ve toplum içinde şüphe ile güvensizlik üretmeye çalışmaktadır. Bu tutum, iman ile nifak arasındaki gerilimi derinleştiren bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

    Kur’an ise bu gizli görüşmeleri ve arka plandaki ilişkileri açık biçimde ifşa etmektedir. Ayetin sonunda yer alan “Allah onların gizli konuşmalarını elbette bilmektedir” ifadesi hem bir tehdit hem de bir güvence mahiyeti taşır. Bu beyanla Müslümanlara, münafıkların örtük faaliyetlerine karşı uyanık olmaları gerektiği bildirilirken; aynı zamanda her şeyi bilen ve gözeten Allah’ın varlığı hatırlatılarak moral ve güven telkin edilmektedir.

    Bu ayet her dönem için Müslümanlara yönelik bir uyarı niteliği taşır. Zira dinî yapıyı içeriden zayıflatmaya çalışan unsurlar her çağda var olmuştur. Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilke, bu tür tutumlara karşı ilahî vahyin rehberliğinde hareket etmek ve bilinçli bir farkındalık geliştirmektir.

  25. 27

    Peki, melekler, onların yüzlerine, sırtlarına vurarak canlarını alırken halleri ne olacak?

  26. 28

    Bu, Allah’ın lanetlediği şeylere uydukları ve O’nun hoşnut olduğu şeyleri beğenmedikleri içindir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.

  27. 29

    Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar sandılar mı ki, Allah onların kinlerini meydana çıkarmayacaktır?

    Bkz. 9/64

  28. 30

    (Ey Muhammed!) Eğer dileseydik, onları sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları konuşma tarzlarından (seslerinin tonundan) da tanırsın. Allah, bütün yaptıklarınızı biliyor.

  29. 31

    Andolsun ki, içinizden, üstün gayret gösterenleri ve sıkıntılara göğüs gerenleri belirlemek için sizi imtihan edeceğiz. Ayrıca söz ve davranışlarınızın (örtüşüp örtüşmediğini de) deneyeceğiz.

  30. 32

    Gerçek şu ki, hakikati inkâr edenler, (başkalarını) Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol rehberliği tevdi edildikten sonra resule karşı gelenler Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. (Allah,) onların bütün çalışmalarını değersiz kılacak, boşa çıkaracaktır.

    Bkz. 4/167

    İyilik, insani ilişkiler bağlamında evrensel bir erdem olarak kabul edilir. Ancak Kur’an perspektifinde iyilik, yalnızca dışa yansıyan bir davranış kalıbı değil; niyetle bütünleşmiş ahlaki bir değer olarak tanımlanır. Bir fiilin Allah katında anlamlı sayılabilmesi, yalnızca biçimsel olarak “iyi” görünmesine değil; iman temelli ve samimi bir yönelişle gerçekleştirilmesine bağlıdır. Zira Kur’an’a göre bir davranışın değeri, görünen yönünden çok, arkasındaki bilinç ve içsel bağlılıkla ölçülür.

    Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde bu ilke açık biçimde ortaya konur. Nitekim Muhammed sûresinin ilk ayetinde, inkâr eden ve Allah’ın yolundan yüz çeviren kimselerin amellerinin boşa çıkarıldığı ifade edilir. Bu ilkeye göre, dış görünüş itibarıyla topluma faydalı görünen işler yapılmış olsa bile, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımayan bir tutum, bu fiillere uhrevî bir değer kazandırmaz. Böylece amel ile iman arasındaki ilişki, salt sonuç üzerinden değil, yönelim üzerinden temellendirilmiş olur.

    Bu yaklaşım, Kur’an’ın insan anlayışıyla tutarlıdır. Zira Kur’an’a göre insanın yeryüzündeki temel sorumluluğu, öncelikle Allah’a iman etmek ve bu imanı hayat pratiğine yansıtarak kulluk bilinciyle yaşamaktır. Diğer tüm faaliyetler —iyilik, yardım, üretim ve paylaşım— bu asli zemine dayandığı ölçüde anlam kazanır.

    İnançtan bağımsız gerçekleştirilen fiiller, görünürde değerli olsa bile, köksüz bir yapı gibi kalıcı bir karşılık üretmez; süreklilik ve derinlikten yoksun olur.

    Bu sebeple Kur’an’da iyilik, iman ve ihlasla birlikte değerlendirilir. Bir davranışın ebedî anlam kazanması, Allah rızası hedeflenerek yapılmasına bağlıdır. Aksi durumda fiil, yalnızca dünyevî takdirle sınırlı kalır ve uhrevî bir karşılık üretmez. Bu da insan emeğinin yönsüzleşmesi anlamına gelir.

    Dolayısıyla Kur’an, iyiliği iman ve niyetten bağımsız bir ahlaki jest olarak değil; bilinçli bir kulluk tezahürü olarak konumlandırır. Allah katında esas alınan, yalnızca “ne yapıldığı” değil, “niçin ve nasıl yapıldığı” dır. Bu ilke göz ardı edildiğinde, insanın ahirette beklenti ile sonuç arasında bir kopukluk yaşaması kaçınılmaz olur. Bu nedenle mü’minin her fiilini şu ölçüyle tartması gerekir: Bu davranış Allah rızası için mi, yoksa başkalarının takdiri için mi yapılmaktadır? Kur’an’a göre bu ayrım, dünya ile ahiret değerini belirleyen temel çizgidir.

  31. 33

    Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. (İtaatsizlik ederek) çalışmalarınızı işe yaramaz hale getirmeyin.

  32. 34

    İnkâr eden, (başkalarını) Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, işte Allah onları asla bağışlamayacaktır.

    Bkz. 4/168

  33. 35

    Sakın, (hak bir dava uğrunda mücadele ettiğinizde) korkup gevşemeyin ve siz daha üstün iken barış için (düşmanlarınıza) yalvarıp yakarmayın! Allah sizinle beraberdir. O sizin çalışmalarınızı asla boşa çıkarmayacaktır.

    Bu çerçevede barış, İslam’ın öncelikli hedeflerinden biridir. Kur’an’ın genel öğretisine göre Müslümanlar, her durumda barışı önceleyen, uzlaşmacı ve yapıcı bir tutum sergilemekle yükümlüdür. Ne var ki bu barış anlayışı, hakkın ve adaletin askıya alındığı bir teslimiyet anlamına gelmez. Zira zulme rıza göstermek, fiilen zalimin egemenliğini meşrulaştırmak demektir. Barışı engelleyen tarafın ısrarla çatışmayı dayatması durumunda, Müslümanların inandıkları değerlerden ödün vererek geri çekilmeleri ya da sırf görünürde bir sükûnet sağlamak adına haktan vazgeçmeleri Kur’anî ilkelere uygun değildir.

    Bu nedenle barış, zulmün gölgesinde oluşan bir suskunluk değil; hakkın himayesinde tesis edilen bir huzur olarak anlaşılmalıdır. Müslümanlar, barışı talep eden; ancak zorunlu hâle geldiğinde direnmekten geri durmayan bir bilinçle hareket etmekle sorumludur. Zira haklı bir davaya sahip olmak, bu davadan ne zayıflık hâlinde ne de güç elde edildiğinde vazgeçmemeyi gerektirir.

    Kur’an’ın çizdiği ideal mü’min profili; kararlı, basiret sahibi, adalet ölçüsüne bağlı, uzlaşmacı fakat dirayetli bir duruşu temsil eder. Böyle bir mü’min ne kendi hakkını terk eder ne de başkasının hakkına tecavüz eder.

  34. 36

    Doğrusu, dünya hayatı, bir oyundan ve eğlenceden ibarettir. Eğer (Allah’a) inanır ve O’na karşı gelmekten sakınırsanız (Allah) size her türlü mükâfatı verir ve sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez.

    Kur’an’da yer alan “dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir” ifadesi ile “biz gökleri ve yeri oyun olsun diye yaratmadık” ifadesi ilk bakışta bir tezat gibi görünse de gerçekte birbirini tamamlayan iki farklı bakış açısını ortaya koyar. Bu ifadeler, dünyanın mahiyeti ile yaratılışın amacı arasındaki farkı açıklamaktadır. Dünya hayatının “oyun ve eğlence” olarak nitelendirilmesi, insanın sınırlı bakış açısından dünyanın geçiciliğini ve aldatıcı yönünü vurgular. İnsan çoğu zaman kalıcı olmayan şeyleri hayatının merkezi hâline getirir; böylece geçici olanı mutlaklaştırır ve dünyanın gerçek değerini gözden kaçırır. Buna karşılık “biz dünyayı oyun olsun diye yaratmadık” ifadesi, ilahî bakış açısından yaratılışın ciddiyetini ve hikmetini ortaya koyar. Evren rastgele ya da anlamsız bir şekilde var edilmemiştir; bilakis insanın sorumluluk taşıdığı, tercihleriyle sınandığı ve sonunda hesap vereceği bir düzen içinde yaratılmıştır. Dolayısıyla Kur’an’ın bir yandan dünyanın faniliğini hatırlatması, diğer yandan yaratılışın hikmet ve ciddiyetini vurgulaması, bir çelişki değil; insanın dünya karşısındaki yanlış algısını düzeltmeye yönelik tamamlayıcı bir öğretidir.

  35. 37

    Eğer (Allah) sizden (sahip olduğunuz) her şeyi isteyip de sizi zor lasaydı (onlara) cimrice sarılırdınız. (Bu da) sizin ahlâkî zaaflarınızı ortaya çıkarmış olurdu.

    Bu ayette insanın fıtratında bulunan bencillik ve mala bağlılık eğilimine dikkat çekilmektedir. Kur’an perspektifine göre Allah, insanı kalbindeki cimrilik ve dünya sevgisi üzerinden imtihan eder; ancak onu iradesini ortadan kaldıracak biçimde zorlamaz. İlahi imtihanın özü, insanın kendi özgür tercihiyle hayra yönelip yönelmeyeceğinin ortaya çıkmasıdır. Eğer insan sahip olduğu malın tamamını vermekle yükümlü kılınsaydı, çoğu kimse bunu gönül rızasıyla değil, isteksizlik ve içsel bir dirençle yerine getirecekti. Bu durum, insan nefsinin mala bağlılık ve güven arayışı gibi zaaflarını açığa çıkaran bir gerçeğe işaret eder.

    İnsan çoğu zaman iyilik yapma arzusunu dile getirse de malının en azından bir kısmını elinde tutmak ister; kendi rahatını, geleceğini ve menfaatini önceleme eğilimi gösterir. Kur’an ise bu psikolojik eğilimi görmezden gelmez; aksine insanı bu eğilimi aşmaya çağırır. Ama bunu aşırı bir yük yükleyerek değil, makul ve ölçülü sorumluluklar getirerek yapar. Bu nedenle Kur’an, insanlardan mallarının tamamını değil, bir kısmını Allah yolunda harcamalarını ister ve böylece paylaşma bilincini ahlaki bir olgunluk hâline getirmeyi hedefler. Bu bağlamda gerçek zenginlik, mal biriktirmekte değil; Allah rızası doğrultusunda harcayabilmekte ve kalpte yer eden cimrilik duygusunu aşabilmektedir.

    Sûrenin önceki ayetleri de dikkate alındığında, bu hitabın yalnızca bireysel bir ahlak öğüdü olmadığı görülür. Zira daha önceki ayetlerde savaştan ve fedakârlıktan kaçınan, mü’minlerle dayanışma göstermeyen kimseler eleştirilmiştir. Bu bağlamda Kur’an, insanların iç dünyasıyla yüzleşmesini sağlayarak şu gerçeği hatırlatır: Allah kullarından imkânlarının ötesinde şeyler talep etmez. Onlardan sahip oldukları her şeyi bırakmalarını istemez; fakat ellerindeki nimetlerin bir kısmını hak ve adalet uğrunda harcamalarını bekler. Böylece ayet, hem insanın içsel zaaflarını ortaya koymakta hem de ilahî yükümlülüklerin insan fıtratını zorlayacak değil, onu terbiye edecek ölçüde olduğunu hatırlatmaktadır.

  36. 38

    İşte sizler (Ey inananlar!) Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz; fakat içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse o ancak kendisine cimrilik eder. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah’tır. Muhtaç olan sizlersiniz. Eğer (O’ndan) yüz çevirirseniz, başka toplumları sizin yerinize geçirir ve onlar sizin gibi yapmazlar!