Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

52 — Tûr Suresi

← Sure listesi

Tûr Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup 49 ayetten oluşmaktadır. Sûre adını, ilk ayette zikredilen ve Hz. Musa’ya vahyin tecelli ettiği yer olarak bilinen kutsal Tûr Dağı’ndan alır. Bu dağ, yalnızca coğrafi bir mekân değil; ilahî hitabın insanlıkla temas ettiği tarihî ve manevî bir sembol niteliği taşır. Sûrenin girişinde Tûr Dağı ile birlikte çeşitli varlık ve olgulara yemin edilmesi hem muhatabın dikkatini toplamak hem de ardından gelecek haberlerin kesinliğini vurgulamak amacı taşımaktadır.

Sûrenin ana teması, Allah’ın azabının mutlaka gerçekleşeceği ve kıyametle birlikte inkârcıların derin bir pişmanlık ve acziyet içine düşecekleridir. Kozmik düzenin bozulacağı, göğün yarılacağı, dağların yerinden sökülerek savrulacağı tasvir edilerek fizikî âlemin çözülüşü gözler önüne serilir. Bu tasvirler, kıyametin dehşetini ve ilahî kudretin mutlaklığını ortaya koyarken, inkâr edenlerin karşılaşacağı akıbeti de açık biçimde bildirir.

Buna karşılık, dünya hayatında iman eden ve Allah’a ortak koşmaktan sakınan kimseler için farklı bir akıbet tasvir edilir. Bu kimseler cennet nimetleriyle mükâfatlandırılacak, yalnız bireysel olarak değil, aile fertleriyle birlikte huzur ve mutluluk içinde yaşayacaklardır. Bu durum, sadece maddî bir karşılık değil, aynı zamanda manevî bir teselli anlamı taşır. Zira dünya hayatında yaşanan sıkıntıların ve ayrılıkların ardından ahirette sevdikleriyle bir araya gelmek, mü’minler için büyük bir müjde olarak sunulmaktadır.

Tûr Sûresi, Hz. Peygamber’in karşılaştığı toplumsal baskı ve ithamlara da temas eder. Mekke müşriklerinin Resûlullah’ı “kâhin” , “mecnun” ve “şair” gibi nitelemelerle suçlamaları hatırlatılır ve bu tür iddialar karşısında onun nasıl bir duruş sergilemesi gerektiği bildirilir. Böylece sûrede, hem inkârcıların iddialarının temelsizliği ortaya konmakta hem de peygamberin tebliğ görevini sabır ve sebatla sürdürmesi yönünde ilahî bir yönlendirme yapılmaktadır.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    (Musa’nın vahiy aldığı) Tûr (Sina) dağına,

  2. 2–3

    Yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab’a,

  3. 4

    Bakımlı Ev (Kâbe’y)e,

  4. 5

    Yükseltilmiş tavana (göğe),

  5. 6

    Kabaran denize yemin olsun ki,

  6. 7

    Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.

  7. 8

    Ve onu önleyebilecek hiçbir güç de yoktur.

  8. 9

    O gün gök, sarsılıp çalkalanır.

  9. 10

    Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.

  10. 11

    Dini yalanlayanların vay haline o gün!

    Bu ifade, kıyamet gününde ilahî adaletin bütünüyle tecelli edeceğini ve o günün dehşetini haber veren son derece güçlü bir uyarıdır. Ayet, özellikle Allah’ın vahyini, hakikati ve hesap gününü inkâr edenlerin karşılaşacakları akıbeti dile getirir. Burada geçen “din” kavramı, yalnızca belli ibadet biçimlerini veya ritüel düzenlemeleri değil; Allah’ın koyduğu ilahî nizamı, insanın sorumluluk bilincini ve hak ile bâtılı ayırt etmeye imkân veren ölçüler bütününü ifade eder. Dolayısıyla bu düzeni yalanlayanlar, sadece bir inanç ilkesini reddetmiş olmaz; aynı zamanda vicdanî duyarlılığı, ahlâkî sorumluluğu ve adalet idrakini de devre dışı bırakmış olurlar.

    Mürselât Sûresi’nde bu uyarının tekrar edilmesi, mesajın önemini ve ağırlığını pekiştirme amacı taşır. “Dini yalanlayanların vay hâline o gün!” ifadesi, inkârın basit bir düşünce tercihi olmadığını; ahlâkî ve vicdanî bakımdan derin bir sapmayı temsil ettiğini ortaya koyar. Zira hakikati bilinçli biçimde reddetmek, insanın yalnızca aklî yönünü değil, kalbini ve vicdanını da köreltmesi anlamına gelir. Böyle bir tutum, sorumluluk duygusunu ortadan kaldırarak zulüm ve kötülüğe zemin hazırlar; bu zarar hem bireyin kendisine hem de toplumsal ilişkilere yansır.

    “Vay hâline…” şeklindeki ifade, kıyamet gününde inkârcıların içine düşeceği pişmanlığı, çaresizliği ve ilahî adaletin kaçınılmazlığını veciz bir biçimde dile getirir. O gün, mazeretlerin geçerliliğini yitirdiği, sonradan duyulan pişmanlığın fayda vermediği bir gündür. Hakikati bilip de onu yalanlayanlar için artık kaçış yolu kalmayacaktır. Bu sebeple ayet, yalnızca geleceğe dair bir tehdit bildirmekle kalmaz; aynı zamanda insanı düşünmeye, sorumluluklarını hatırlamaya ve hayatını adalet, doğruluk ve Allah’a kulluk bilinci üzerine kurmaya çağıran ahlâkî ve varoluşsal bir uyarı işlevi görür.

  11. 12

    Onlar (bütün hayatları boyunca) tamamen boş şeylerle oyalanıp duranlardır.

    Bu ifade, hayatını anlam ve sorumluluk bilinciyle inşa etmek yerine, bütü-

    nüyle boş ve geçici meşguliyetlerle tüketen kimselerin tutumunu tasvir etmektedir. Hakikatten uzaklaştıran her türlü oyalanma, onların düşünce dünyasını kuşatmış; sorumluluk bilincini beslemesi gereken kalpleri ise duyarsızlaştırmıştır. Ne yaratılış gayesi üzerinde tefekkür ederler ne de kendilerini bekleyen ahiret gerçeğiyle yüzleşme iradesi gösterirler. Zamanlarını eğlence, gösteriş ve çıkar hesaplarıyla geçirir; hakikatle karşı karşıya kaldıklarında ise ya onu alaya alır ya da ondan bilinçli biçimde uzak dururlar.

    Bu tutum, yalnızca zamanın verimsiz kullanılması değil; insanın fıtratına, aklına ve vicdanına yabancılaşması anlamına gelir. Bu şekilde yaşayanlar, dışarıdan bakıldığında yoğun bir meşguliyet içinde görünseler de söz konusu uğraşlar hakikatte derinlikten yoksun birer oyalanmadan ibarettir. Kur’an’ın birçok yerinde eleştirilen bu davranış biçimi, gafletin ve dünyevî aldanışın belirgin bir tezahürü olarak sunulmaktadır.

  12. 13

    O gün itilip kakılarak cehenneme atılırlar.

  13. 14

    (Onlara şöyle denir:) “İşte sizin yalanladığınız ateş budur.”

  14. 15

    (Söyleyin bakalım:) “Bu da mı büyü? Yoksa bunu da mı görmüyorsunuz?”

  15. 16

    “(Şimdi) girin oraya (bakalım)! İster dayanın ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor.”

  16. 17–18

    Allah’a karşı gelmekten sakınanlar da cennetlerde, bol nimet içinde Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rableri onları (yaptıklarına karşılık), cehennem azabından korumuştur.

    Kur’an’da birçok yerde “inananlar” ifadesi yerine özellikle “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar” (muttakîn) nitelemesinin tercih edilmesi, imanın salt zihinsel bir kabul veya sözlü bir beyanla sınırlı olmadığını; sorumluluk bilinciyle yaşanan bir hayat tarzı olarak anlam kazandığını göstermektedir. Bu kullanım, imanın yalnızca teorik bir tasdik değil; bilinci, ahlâkı, iradeyi ve fiili davranışı kuşatan bütüncül bir yapı olduğunu ortaya koyar. Nitekim Kur’an’a göre cennetle mükâfatlandırılmak ve cehennem azabından korunmak, sadece “inanıyorum” demekle gerçekleşmez; asıl belirleyici olan, bu inancın hayat pratiğine yansımasıdır.

    Bu sebeple Kur’an, ideal mü’min tipini tanımlarken sıklıkla takvâ kavramını merkeze alır. Takvâ; Allah’a karşı gelmekten sakınmak, O’nun koyduğu ölçülere titizlikle riayet etmek ve kalbî bir saygı ile sorumluluk bilinci içinde yaşamaktır. Bu hâl, imanın olgunlaşmış ve davranışla bütünleşmiş biçimini ifade eder. Dolayısıyla muttakî olmak, yalnızca iman etmiş olmak değil; aynı zamanda bu imanın gerektirdiği tutum ve davranışları bilinçli biçimde hayata geçirmek demektir.

    Kur’an’da cennetle müjdelenen kimselerin çoğunlukla “mü’min” değil, “muttakî” olarak nitelendirilmesi de bu anlamı pekiştirir. Bu kullanım, kurtuluşun

    yalnızca inanç düzeyinde değil; sabır, doğruluk, adalet ve sorumluluk bilinciyle yaşanan bir hayat üzerinden gerçekleşeceğini göstermektedir. Sonuç itibarıyla Kur’an perspektifinde iman, ancak takvâ ile tamamlandığında kurtuluşa götüren bir değer kazanır; başka bir ifadeyle, gerçek kurtuluş iman ile onun bilinçli ve süreklilik arz eden davranış biçimine dönüşmesiyle mümkündür.

  17. 19

    (Onlara:) “Dünya’da yaptıklarınızın karşılığı olarak, afiyetle yiyin için” denir.

  18. 20

    Biz, onları keskin bakışlı eşlerle/arkadaşlarla bir araya getiririz.

    Bkz. 44/54 ve dipnotu,55/72, 56/22

  19. 21

    (Dünyada) iman eden ve soyları da iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya; işte biz onların soylarını da (ahirette) kendilerine kavuşturacağız. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyeceğiz. Zira herkesin âkıbeti kendi kazancına bağlıdır (ona göre muamele görecektir).

    Bkz. 13/23, 40/8

  20. 22

    Biz onlara canlarının çektiği her şeyi, et ve meyve türünün her çeşidini sunacağız.

  21. 23

    Orada içlerindeki bütün sıkıntıyı atarlar. Orada ne boş söz söylemek ne de kötü davranışta bulunmak vardır.

    Ayette yer alan “yetenâze‘ûne” fiili, Arapçada “çekip almak, söküp çıkarmak, ayırmak” anlamlarına gelen n-z- kökünden türemiştir. Bu kökten gelen “nezenâ” fiili ise A ‘râf Sûresi 43. ayette, “Onların (cennet ehlinin) göğüslerinde kinden ne varsa hepsini söküp attık” ifadesinde kullanılmaktadır. Her iki fiil, hem lafız hem de anlam bakımından ortak bir semantik alana sahiptir ve kalpte bulunan olumsuzlukların giderilmesini, içsel rahatsızlıkların ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir.

    Bununla birlikte ayette geçen “yetenâze‘ûne” fiili, aynı kökten tefâ‘ul bâbında gelmiş olup karşılıklılık ve ortaklık (müşâreket) anlamı kazanmıştır. Bu kullanım, cennet ehlinin bir arada, aralarında hiçbir kırgınlık ve rahatsızlık kalmaksızın, huzur içinde birbirlerine içecek sunduklarını ve karşılıklı bir paylaşım ortamı içinde bulunduklarını ifade etmektedir. Fiilin bu kalıpta tercih edilmesi, onların iç dünyalarında olumsuz duyguların tamamen giderilmiş olduğunu ve bu arınmışlık hâliyle uyumlu bir topluluk olarak yaşadıklarını göstermektedir.

    Bu çerçevede “yetenâze‘ûne” ifadesi, zahirî düzlemde içecek ikramını anlatırken, mecazî boyutta içsel arınmayı tamamlamış bir topluluğun uyumunu ve huzurunu tasvir etmektedir. A ‘râf Sûresi’ndeki “nezenâ” fiili ise bu arınmanın bizzat Allah tarafından gerçekleştirildiğini vurgular. Böylece her iki ayette aynı kökten türeyen fiiller aracılığıyla, cennet ehlinin kin, gerginlik ve içsel çatışmalardan arındırılmış bir hayat sürecekleri hem bireysel hem de toplumsal düzeyde tam bir

    iç barış hâline erişecekleri bütüncül bir anlatımla ortaya konulmuş olmaktadır.

  22. 24

    Hizmetlerine verilmiş, sedefte saklı inciler gibi pırıl pırıl gençler (hizmet için onların) etraflarında pervane olacaklar.

  23. 25

    (O cennetlikler) birbirlerine dönüp (“Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?” diye) soracaklar.

  24. 26

    Şöyle derler: “Biz, bundan önce (dünyada) ailemizle birlikte (azaptan ve Allah’a karşı gelmekten) sakınırdık.

  25. 27

    Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından kor u d u .”

  26. 28

    “Gerçekten biz bundan önce de (dünyada da) sadece O’na dua ederdik. Şüphesiz O, iyiliği ve merhameti bol olandır.”

  27. 29

    (Ey Resul!) Sen tebliğ ve irşada devam et! Çünkü sen Rabbinin sana (elçilik) lütfettiği birisin. (Onların iddia ettiği gibi) ne kâhinsin ne de mecnun.

  28. 30

    Yoksa onlar: “O (Muhammed) bir şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz” mu diyorlar?

  29. 31

    Onlara de ki: “Bekleyin bakalım! Ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekliyorum!”

  30. 32

    Acaba bunu kendilerine saçma kuruntuları mı emrediyor? Yoksa bu onlar(ın bencil ve) azgın bir topluluk (olmalarının bir sonucu) mudur?

  31. 33

    Ya da: “O Kur’an’ı kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) inanmıyorlar.

  32. 34

    Eğer doğru sözlü iseler, onlar da bu Kur’an’ın bir benzerini getirsinler de görelim!

  33. 35

    Ne yani, onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır?

    Bu ifadeler, inkârcı zihniyetin tutarsızlığını açığa çıkaran istifham (sorgulayıcı) bir muhakeme biçimi ortaya koymaktadır: Sanki kendilerinden önce hiçbir varlık yokmuş gibi mi davranmaktadırlar? Anne ve babadan doğma şeklindeki biyolojik sürecin dışında, müstakil ve ayrıcalıklı bir yaratılışa sahip olduklarını mı zannetmektedirler? Bir damla sudan yaratıldıkları apaçık gerçeğini göz ardı ederek, varlıklarını sorgulamaksızın kendiliğinden ve rastgele meydana gelmiş gibi mi düşünmektedirler? Eğer durum böyleyse, bu tutum ya yaratılış hakikatinin inkâr edildiğini ya da bilgiye dayanmayan temelsiz bir iddianın benimsendiğini göstermektedir. Bu noktada asıl sorulması gereken şudur: Kendi varoluşlarının kaynağı hakkında sahih bir bilgiye sahip midirler ki bu derece kesin hükümler ileri sürebilmektedirler?

    Bu sorgulama tarzı, Kur’an’ın birçok yerinde yer alan tevhid merkezli aklî muhakemenin tipik bir örneğidir. İnsan aklına yöneltilen bu soru, onu hem kendi yaratılışı üzerinde düşünmeye hem de bu varoluşun tesadüfle açıklanamayacak ölçüde düzenli ve bilinçli bir fiil olduğunu kavramaya sevk eder. Zira kendiliğinden var olma düşüncesi hem mantıksal açıdan imkânsızdır hem de gözlemlenen hiçbir varlık alanında karşılığı bulunmamaktadır. Bu sebeple, kendisini var eden hakikati dikkate almadan yaşayan kimse ne kendi varlığını ne de evrenin anlamını doğru biçimde kavrayabilir.

  34. 36

    Ya da gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar hiçbir şey hakkında kesin bir inanca sahip değiller!

  35. 37

    Yahut Rabbinin hazineleri onların elinde de bundan dolayı mı bütün gücün kendilerinde olduğunu sanıyorlar?

  36. 38

    Yoksa onların bir merdivenleri var da (onunla göklere çıkıp) orada konuşulanları dinliyor (ve duyduklarından dolayı mı böyle bir tavır takınma gereği duyuyorlar?) Öyleyse, haydi açık ve inandırıcı delillerle birlikte dinlediklerini getirsinler de görelim!

  37. 39

    Yoksa (hoşlanmadığınız için) kız çocukları O’nun da erkekler sizin mi?

  38. 40

    Ya da sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yükün altında mı kalıyorlar?

  39. 41

    Yoksa insan idrâkini aşan bilgiler kendilerinin elinin altındadır da (oradan onlar, istediklerini) yazıyorlar?

  40. 42

    Yahut (seni çelişkilerin) tuzağına mı düşürmek istiyorlar? Oysa (kendilerini dünyada ve âhirette Allah’ın rahmetinden mahrum bırakan) inkârcılardır asıl tuzağa düşecek olanlar!

  41. 43

    Ya da onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Hâşâ! Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

  42. 44

    (Onlar inkâra öyle şartlanmışlar ki;) eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile (inatlarından bu): “Üst üste yığılmış bir buluttur” derler.

  43. 45

    Artık sen, çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hâllerine bırak.

  44. 46

    O gün, tuzakları kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve onlara yardım da edilmeyecektir.

    Hz. Peygamber’i etkisiz hâle getirmek isteyen Mekke müşrikleri, İslâm’ın yayılışını durdurmak amacıyla kolektif bir suikast planı geliştirmişlerdir. Bu plana göre, her kabileden bir genç seçilecek ve bu kişiler gece vakti birlikte hareket ede-

    rek Hz. Peygamber’i öldüreceklerdi. Böylece kanın sorumluluğu tek bir kabileye yüklenmeyecek, Hâşimoğulları’nın kime karşı misillemede bulunacağı belirsiz hâle getirilecekti. Bu yöntemle hem kabileler arası bir çatışmanın önüne geçilmesi hem de İslâm davetinin lider kadrosunun ortadan kaldırılması hedeflenmiştir.

    Kur’an, bu teşebbüsü Enfâl Sûresi’nin 30. ayetinde açık biçimde haber verir: “Onlar sana tuzak kuruyorlardı; seni bağlamak, öldürmek yahut sürmek istiyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlardı, Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Ayet, müşriklerin planlarının ilahî irade karşısında sonuçsuz kaldığını ve gerçek tasarrufun Allah’a ait olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim bu girişim boşa çıkarılmış, Hz. Peygamber hicrete yönlendirilmiş ve Medine’de yeni bir toplumsal düzenin temelleri atılmıştır.

    Bu ayet, bir yandan Allah’ın koruyucu kudretini ortaya koyarken, diğer yandan batılın ne kadar ince hesaplar yaparsa yapsın hakikati ortadan kaldıramayacağını bildirmektedir. Aynı zamanda mü’minlere yönelik bir ilke de ortaya konmaktadır: Zalimlerin kurduğu tuzaklar karşısında yılgınlığa kapılmamak gerekir. Zira nihai hüküm ve belirleyici plan Allah’a aittir; O, her türlü tertibi boşa çıkaran en üstün kudret sahibidir.

  45. 47

    Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler.

    Zulüm ve inkârda ısrar eden Mekke müşrikleri, düşmanlıklarını yalnızca kendi şehirleriyle sınırlı tutmamış; İslâm’ı ortadan kaldırma amacıyla Medine’ye kadar uzanan süreklilik arz eden bir karşı koyuş hattı oluşturmuşlardır. Mekke döneminde başlayan baskı, işkence ve tehditler, hicretten sonra Uhud, Hendek ve Tebük gibi askerî karşılaşmalarla devam etmiştir. Ancak bu teşebbüslerin tamamı sonuçsuz kalmış; kurulan planlar boşa çıkmış ve atılan her adım, bizzat kendileri için bir kayıp üretmiştir. Dünya hayatında karşılaştıkları bu başarısızlıklar, ilahî adaletin tarihsel tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Zira bu süreçte yalnızca maddî bakımdan değil, aynı zamanda manevî yönden de çözülmeye uğramış, iç huzurlarını yitirmiş ve sürekli bir tedirginlik hâli yaşamışlardır.

    Ne var ki meselenin yalnızca dünyevî boyutla sınırlı olmadığı açıktır. Asıl ve kalıcı karşılık, ahirette verilecektir. Kur’an bu gerçeği açık bir dille ifade eder: “Belki dönerler diye onlara, en büyük azaptan önce mutlaka daha yakın olan azabı da tattıracağız.” (Secde 32/21). Bu ayet, ilahî uyarının iki aşamalı işleyişine işaret etmektedir. Buna göre birinci aşama, dünya hayatında karşılaşılan mağlubiyetler, musibetler ve içsel huzursuzluklar şeklinde tezahür eden uyarıcı sonuçlardır; ikinci aşama ise inkâr ve zulümde ısrar edenler için ahirette gerçekleşecek olan kalıcı azaptır. Dünya safhasındaki bu uyarılar, insanın dönmesi ve ibret alması için bir imkân olarak sunulmuştur; ancak bu çağrıya kulak tıkayanlar için ahiret azabı kaçınılmazdır.

    Bu yönüyle ayet, bir taraftan tarihsel bir vakıanın (Mekke müşriklerinin tutum ve akıbetinin) sonucunu ortaya koymakta, diğer taraftan evrensel bir ilke bildirmektedir: Zulüm üzerine kurulu her tutum, nihayetinde çözülmeye mahkûmdur; hakikatten yüz çevirenler ise er ya da geç ilahî adaletle yüzleşecektir. Böylece Kur’an, belirli bir tarihsel bağlamdan hareketle bütün zamanlara hitap eden ahlâkî ve varoluşsal bir uyarı ortaya koymaktadır.

  46. 48

    Sen, Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret. Çünkü sen, Bizim himayemiz altındasın. Ve namaza kalktığında da Rabbini hamd ile tesbih et!

  47. 49

    Gecenin bir bölümünde ve sabaha doğru yıldızların kaybolup gitmesinden sonra da O’nu tesbih et!

    Ayette yer alan “tesbih” emri, yalnızca Allah’ı sözlü olarak yüceltmeye indirgenebilecek bir zikir faaliyetini değil; bağlamı itibarıyla belirli vakitlerde eda edilen namazları da kapsayan geniş bir anlam alanına sahiptir. Nitekim birçok müfessir, söz konusu tesbihin günün muayyen zamanlarında yerine getirilen namazlara işaret ettiğini belirtmiştir. Özellikle ayetin siyak ve sibakı içinde zaman bildiren unsurların yer alması, bu tesbihin akşam, yatsı ve sabah namazlarıyla ilişkilendirilmesini mümkün kılmaktadır. Zira bu vakitler, gecenin farklı dilimlerine dağılmış olup gündüzün sona ermesi, gecenin başlaması ve sabahın ilk aydınlığıyla irtibatlıdır.

    Kur’an’ın başka ayetlerinde de tesbih vakitleriyle ilgili ifadelerin, günün dönüm noktalarına tekabül edecek şekilde zikredilmesi dikkat çekicidir. “Güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et” şeklindeki beyanlar, sabah ve akşam namazlarına dolaylı bir gönderme olarak anlaşılmıştır. Bu kullanım tarzı, tesbihi yalnızca dilsel bir anma fiili olmaktan çıkarıp, düzenli ve bilinçli kulluğun sembolü hâline getirmektedir.

    Bu itibarla ayette geçen tesbih emri, sadece Allah’ı yüceltmeye yönelik bir sözlü zikri değil, O’na yönelişin en belirgin tezahürü olan namaz ibadetini de ihtiva etmektedir. Özellikle akşam, yatsı ve sabah gibi insanın gündelik meşguliyetler den çekilip iç muhasebeye yöneldiği zaman dilimlerinde Allah’a kulluk bilincinin canlı tutulması gerektiğine işaret etmektedir. Böylece tesbih hem kalbî yönelişi hem de fiilî ibadeti kuşatan bütüncül bir kulluk pratiği olarak sunulmaktadır.