44 — Duhan Suresi
Duhân Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup elli dokuz ayetten oluşmaktadır. Sûre, adını onuncu ayette geçen ve “duman” anlamına gelen duhân kelimesinden alır. Söz konusu ayette, inkârda direnen kimseleri kuşatacak ilahî bir uyarıya dikkat çekilmektedir.
Sûrede öncelikle Kur’an’ın indirilişinin ilahî bir rahmet olduğu vurgulanmakta; bu vahyin, karanlıklar içinde yön arayan insanlık için bir hidayet ve aydınlanma kaynağı olduğu ifade edilmektedir. Buna karşılık Mekke müşriklerinin, bu ilahî mesaja rağmen sergiledikleri inatçı, düşünceden uzak ve ıslaha kapalı tutum eleştirilir. Onların kibir ve inkâr temelli tavırlarının, geçmişte benzer tutumlar sebebiyle helâk edilen toplumların akıbetiyle örtüştüğü belirtilir.
Bu bağlamda Firavun ve toplumunun uğradığı felaketler hatırlatılarak tarihsel ibret vurgusu yapılır. Firavun’un azgınlığı ve zulmüne karşılık, Allah’ın onu ve taraftarlarını nasıl helâk ettiği; geride bıraktıkları servet ve imkânların İsrailoğulları gibi başka topluluklara miras kılındığı ifade edilir. Bu anlatım, zulme dayalı gücün kalıcı olmadığını ve ilahî adaletin er ya da geç tecelli edeceğini göstermektedir.
Sûrede ayrıca Kureyş’in Hz. Peygamber’e yönelik yalanlamaları ve düşmanca tutumları dile getirilir. Ölümden sonra dirilişi ve âhirette hesap vermeyi inkâr edenlerin karşılaşacakları azap tasvir edilirken, Allah’ın buyrukları doğrultusunda yaşayan kimselerin ise huzur, güven ve sürekli nimetlerle mükâfatlandırılacağı bildirilir.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1
Hâ Mîm.
Bu harflerle ilgili olarak 2/1 ayetinin dipnotuna bakabilirsiniz.
-
2–3
(Hükümleri) apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indir(meye başla)dık. Başından beri (insanları) vahiyle uyaran zaten Biziz.
“Mübarek bir gecede” ifadesiyle kastedilen zaman diliminin Kadir gecesi mi
yoksa halk arasında Berat gecesi olarak adlandırılan gece mi olduğu konusunda farklı rivayet ve yorumlar bulunmaktadır. Bununla birlikte ayetin bağlamı dikkate alındığında, vurgunun gecenin kendisine değil, o gecede başlatılan vahiy sürecine yöneldiği anlaşılmaktadır. Nitekim metnin merkezinde belirli bir zaman diliminin kutsanmasından ziyade, Kur’an’ın nüzulünün insanlık tarihi açısından taşıdığı anlam ön plana çıkarılmaktadır. Bu çerçevede belirleyici unsur, gecenin hangi takvimsel güne tekabül ettiği değil, onu değerli kılan hadisenin Kur’an’ın indirilmeye başlanmasıdır. Başka bir ifadeyle Kur’an, önceden kutsal kabul edilen bir gecede indirildiği için değer kazanmamış; aksine söz konusu gece, Kur’an’ın nüzulüne sahne olması sebebiyle mübarek olarak nitelendirilmiştir. Bereketin ve değerin kaynağı zamanın kendisi değil, vahyin muhtevasıdır. Bu nedenle gecenin bereketi, doğrudan doğruya vahyin insanlığa kazandırdığı anlam ve yönlendirme gücünden kaynaklanmaktadır.
Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına bir defada indirildiği, ardından yirmi üç yıl boyunca parça parça vahyedildiği yönünde bazı rivayet ve yorumlar bulunmaktadır. Ancak bu yaklaşım, insan iradesi ve tarihsel süreçle ilgili Kur’anî ilkeyle tam anlamıyla uyumlu görünmemektedir. Zira vahyin baştan sona tamamlanmış bir metin hâlinde önceden indirilmiş olduğu varsayımı, insanın tarih içindeki fiillerini ve tercihlerini tali bir unsur hâline getirmektedir. Böyle bir anlayış, insanı aktif bir özne olmaktan çıkarıp, önceden belirlenmiş bir metnin edilgen unsuru konumuna indirger. Oysa Kur’an’ın genel öğretisine göre insan, irade sahibi, sorumluluk taşıyan ve tarihsel süreç içinde tercihlerde bulunan bir varlıktır. Bu nedenle vahyin, insanlık tarihinden ve toplumsal şartlardan bağımsız, statik bir metin şeklinde tasavvur edilmesi Kur’an’ın kendi iç tutarlılığıyla bağdaşmamaktadır.
Kur’an perspektifinde ne Allah bir senarist gibi önceden yazılmış bir metni uygulamaya koymakta, ne Kur’an bir senaryo metni niteliği taşımakta, ne de insanlar bu metni zorunlu olarak canlandıran oyuncular konumundadır. Aksine vahiy, insanın yaşadığı somut şartlarla ilişki kurarak, ortaya çıkan olaylara ve problemlere cevap veren dinamik bir rehberlik süreci şeklinde tecelli etmiştir. Bu bağlamda Kur’an, hem indiği dönemin fiilî şartlarını dikkate almış hem de insanlığın ilerleyen dönemlerde karşılaşacağı ahlaki, toplumsal ve düşünsel sorunlara ilke düzeyinde çözüm sunacak biçimde yirmi üç yıl boyunca tedricî olarak indirilmiştir. Bu yönüyle Kur’an, yalnızca tarihsel bir döneme hitap eden sınırlı bir metin olmamış; aksine kendi çağını aydınlatırken aynı zamanda bütün insanlık için evrensel bir rehberlik fonksiyonu üstlenmiştir.
Bu çerçevede Kur’an’ın bir gecede bütün olarak indirildiği varsayımı kabul edildiğinde, metin içerisinde yer alan tarihsel ve aktüel olaylara ilişkin ifadelerin, insanın özgür tercihleriyle ortaya çıkan süreçlere bağlı olmadığı sonucu doğmaktadır. Böyle bir yaklaşımda insan, yaşanan olayların gerçek faili olmaktan çıkarak,
önceden belirlenmiş bir anlatının pasif muhatabı konumuna indirgenmiş olur. Bu durum ise insanın sorumluluk bilincini ve ahlaki yükümlülüğünü anlamsızlaştırma riskini taşır. Zira Kur’an’ın temel öğretisine göre insan, fiillerinden sorumlu olan bilinçli bir özne olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla vahyin tedricî olarak inmesi hem insan iradesini muhafaza eden hem de tarihsel gerçekliği dikkate alan bir ilahî pedagojinin sonucu olarak değerlendirilebilir.
-
4
O gecede (Kur’an’ın inmeye başlamasıyla) hikmetli ve önemli her iş batıldan ayrılmıştır.
-
5
Katımızdan konulan bir yasa gereği, hiç kuşkusuz Biz elçiler gönder mekteyiz.
-
6
Bunu Rabbinden insanlara bir rahmet olarak yapmaktayız. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (he şeyi) hakkıyla bilendir.
-
7
Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah,) göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
-
8
O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, diriltir ve öldürür. (O,) sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.
-
9
Ama onlar, (ahireti umursamadan) şüphe içinde eğlenip duruyorlar.
-
10
Öyleyse sen, gökyüzünde (son saatin yaklaştığını) haber veren bir duman tabakasının belireceği günü bekle!
-
11
Öyle ki; insanları kuşatıp saran, o (duman tabakası) inletici bir azaptır.
-
12
İnsanlar: “Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır, çünkü biz artık inanıyoruz” diyecekler.
-
13–14
Artık onlar nasıl düşünüp öğüt alacaklar? Öğüt alma zamanı geçti. Oysa kendilerine gerçeği açıklayan peygamber de gelmişti. Fakat ondan yüz çevirmişler ve: “Bu (kendisine birtakım şeyler) öğretilmiş delinin biridir!” demişlerdi.
-
15
Şimdi Biz, az bir süre için (bu) azabı (sizden) kaldıracak olsak, siz hemen eski halinize dönersiniz.
-
16
(Bütün suçluları) şiddetli bir hamle ile (cezalandırmak için) yakalayacağımız gün, (onlardan da yaptıklarının cezası olarak) intikam alacağız!
-
17
Andolsun, onlardan önce Firavun kavmini sınamıştık. Onlara değerli bir resul (Musa) gelmişti.
-
18
O resul onlara şöyle demişti: “Allah’ın kullarını (esaretiniz altındaki İsrailoğullarını) bana verin. Çünkü ben size gönderilmiş güvenilir bir resulüm!”
-
19
“Allah’a karşı büyüklük taslamayın! Zira ben size apaçık bir delil/kanıt getiriyorum.”
-
20
“Şüphesiz ki ben, beni taşlayarak öldürmenizden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”
-
21
“Bana inanmıyorsanız da benden uzak durun!”
-
22
(Firavun ve oligarşisi Musa’nın talebini reddedince, Musa:) “Bunlar (gerçekten) günaha batmış bir toplumdur!” diye Rabbine seslendi.
-
23
(Allah şöyle buyurdu:) “O halde kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin yola çıkar, çünkü siz (Firavun ve ordusu tarafından) takip edileceksiniz.”
-
24
“Denizi yarıp (ashabını geçirdikten sonra) onu olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar boğulmayı hak etmiş bir ordudur.”
-
25–27
Onlar (boğulunca) geride neler bıraktılar neler! Nice bahçeler, pınarlar, çiftlikler, güzel konaklar! Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!
-
28
İşte böyle! Onlara başka bir toplumu mirasçı kıldık.
Bkz. 26/57-57
-
29
(Onların bu acıklı haline) gökyüzü ve yeryüzü (üzülüp) ağlamadı ve kendilerine mühlet de verilmedi (ve onlar kendi inat ve ihtiraslarıyla beraber boğulup gittiler).
-
30–31
Andolsun ki biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan, Firavundan kurtardık. Çünkü o, haddi aşan, büyüklük taslayan bir zorba idi.
-
32
Musa’ya bağlı olan (İsrailoğullarını gönderdiğimiz vahiy ile) o devir deki diğer bütün insanlara üstün kıldık.
-
33
Biz onlara (denizin yarılması, bulutların gölge yapması, kudret helvası ve bıldırcın gibi) her biri aşikâr bir imtihan vesilesi olan nice ayetler verdik.
-
34–36
(Mekkeli müşrikler diyorlar ki:) “Bu (önümüzde bulunan ölüm,) bizim ilk (ve tek) ölümümüzdür. Biz diriltilecek de değiliz. Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin (de görelim)!”
-
37
Onlar mı daha güçlü kuvvetli, yoksa Tübba halkı ve onlardan önceki toplumlar mı? Suç işledikleri için biz onların hepsini helak ettik.
Ayette adı geçen “Tübba” , Güney Arabistan’da, özellikle Yemen havzasında hüküm süren Himyerî krallarına verilen bir unvandır. Bu adlandırma, zamanla bireysel bir özel isim olmaktan çıkmış; siyasal iktidarı temsil eden kurumsal
bir unvan niteliği kazanmıştır. Bu yönüyle “Tübba” unvanı, tıpkı “Firavun” veya “Kayser” gibi, belirli bir hanedanı ve siyasi otoriteyi sembolize eden bir başlık hâline gelmiştir. Himyerî kralları, uzun süre babadan oğula intikal eden bir hanedan sistemi içinde hüküm sürmüş; bu nedenle kurdukları siyasal yapı tarih literatüründe “Himyeri Devleti” olarak anılmıştır.
Himyeri Devleti, askerî kapasitesi, ekonomik kaynakları ve jeopolitik konumu itibariyle Arap Yarımadası’nın en güçlü siyasî oluşumlarından biri olmuştur. Gelişmiş tarım tekniklerine, etkin ticaret yollarına ve örgütlü bir toplumsal yapıya sahip olmaları, onları Mekke ve çevresindeki kabile topluluklarına kıyasla daha ileri bir medeniyet düzeyine taşımıştır. Bu imkânlar sayesinde Himyerîler yalnızca yerel ölçekte değil, aynı zamanda dönemin bölgesel güç dengeleri içinde etkili bir aktör konumuna yükselmişlerdir.
Ne var ki sahip oldukları bu maddî imkânlar ve siyasî güç, tarih sahnesinden silinmelerine engel olmamıştır. Kur’an’ın birçok yerde vurguladığı ilahî ilke çerçevesinde, güç, zenginlik ve ihtişam, hakikatten koparıldığında insanı kurtarıcı bir fonksiyon icra etmez. Himyerî kralları da kendilerinden önce helâk edilen toplumlar gibi, inkârı, azgınlığı ve adaletsizliği esas alan bir yönelişi tercih etmişlerdir. Bu tercih, onları hem toplumsal düzlemde hem de tarihsel hafıza bakımından sorumluluk altında bırakmıştır.
Nitekim miladî IV . yüzyılda Habeşliler tarafından mağlup edilerek siyasi hâkimiyetlerini kaybeden Himyerî kralları, bir zamanlar egemen oldukları topraklarda tarihsel bir silinme sürecine girmişlerdir. Bu sonuç, yalnızca bir siyasî çöküş olarak değil, aynı zamanda ilahî adalet ve hikmete dayalı düzenin işleyişine dair ibret verici bir örnek olarak okunmalıdır. Kur’an’da Tübba kavmine yapılan göndermeler, salt tarihsel bir bilgi aktarmaktan öte, insanlık için evrensel bir uyarı niteliği taşır: Hiçbir medeniyet, gücün verdiği sarhoşlukla hakkı göz ardı edip zulmü meşrulaştırdığı takdirde kalıcılık iddiasında bulunamaz.
Bu çerçevede Tübba örneği, bugünün insanına yöneltilmiş ahlâkî ve düşünsel bir uyarıdır. Zira Kur’an’ın tarih anlayışı, geçmişi yalnızca kronolojik bir veri olarak sunmaz; onu, bugünü anlamaya ve geleceği inşa etmeye rehberlik eden bir ibret alanına dönüştürür. Bu yönüyle Tübba kıssası, tarihsel bir vakıa olmanın ötesinde, güç ile hakikat arasındaki ilişkinin ilahî ölçüler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan evrensel bir öğretidir.
-
38
(Ey insanlar bilin ki) Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlence olsun diye yaratmadık.
-
39
Biz onları ancak yüce bir amacı gerçekleştirmek için yarattık. Ama onların çoğu bunu bilmezler.
İnsanın yaratılışındaki temel gaye, Allah’ı tanımak (ma‘rifetullah), O’nu doğru bir şekilde idrak etmek ve hayatını ilahî irade doğrultusunda düzenleyerek O’nun rızasını kazanmaktır. Bu amaç, insanın varoluşunu sıradan bir biyolojik süreç olmaktan çıkararak, bilinçli ve sorumluluk temelli bir anlam alanına taşır. Zira insan, yalnızca dünyada sınırlı bir süre yaşamak üzere var edilmiş bir varlık değildir. İnsanın akıl, irade ve değer bilinciyle donatılmış olması, onun daha derin ve kuşatıcı bir varlık amacına yönlendirildiğini göstermektedir. Bu bağlamda insanın yaratılışı, salt dünyevî faydayla açıklanamayacak ölçüde aşkın bir anlam taşır.
Bu anlamın tutarlı biçimde kavranabilmesi, ebedî hayatın varlığına iman edilmesini ve bu hayata yönelik bir bilinç geliştirilmesini gerekli kılar. Zira Kur’an perspektifinde ahiret, yapılan her fiilin karşılığının eksiksiz olarak verileceği bir varoluş merhalesidir. Eğer insan için ölümle her şeyin sona erdiği kabul edilirse, iyilik ile kötülük, adalet ile zulüm, fedakârlık ile çıkarcılık arasında ahlâkî bakımdan bağlayıcı bir fark kalmaz. Bu durum ise insanı kaçınılmaz olarak anlamsızlık duygusuna, içsel boşluğa ve adalet düşüncesinin zedelenmesine sürükler.
İnsan, yaratılmış varlıklar arasında seçkin bir konuma sahiptir. Akıl, irade, vicdan, merhamet ve sorumluluk bilinci gibi niteliklerle donatılmış olması, onun sırf biyolojik varlığını sürdürmek için yaratılmadığını göstermektedir. Böylesi çok yönlü yetilerle kuşatılmış bir varlığın, yalnızca dünya hayatıyla sınırlı bir kaderle tanımlanması hem potansiyeliyle hem de kendisine yüklenen sorumlulukla bağdaşmaz. Ölümle her şeyin sona erdiğini varsayan bir anlayış, insanın kendi varlığını indirgemesi ve onu anlamdan yoksun bir varlık düzeyine hapsetmesi anlamına gelir. Oysa insanı insan yapan temel özellik, onun sonsuzlukla kurduğu anlam ilişkisidir. Bu ilişki, insanın değer üretmesini, ahlâk geliştirmesini ve kendini aşan bir hedef doğrultusunda yaşamasını mümkün kılar.
-
40
Şüphesiz bütün hesapların görüleceği o karar günü, hepsinin buluşacağı gündür.
-
41
O gün ne bir dostun diğer bir dosta yararı dokunacak ne de kendilerine yardım ulaşacak. (Herkes dünyada yaşadığının karşılığını alacak).
Dünyada itibar atfedilen isimlerin, unvanların ve otoritelerin orada belirleyici hiçbir gücü olmayacak, o gün hüküm yalnızca Allah’a ait olacak ve O’nun adaleti eksiksiz şekilde tecelli edecektir.
Buna rağmen başkalarının şefaatine dayanarak günah işlemeyi sürdürenler, ya Kur’an’ın bu açık mesajlarını kabul etmemekte ya da kabul eder görünerek yüzleşmekten kaçınmaktadır. Oysa gerçek iman, kişiyi kendi sorumluluğunu üstlenmeye sevk eder. Yapılması gereken, başkasına güvenmek değil, insanın kendi iradesini kullanması ve Allah’ın rızasına uygun bir hayat sürmesidir. Çünkü ahiret, kolektif bir kurtuluş alanı değil, bireysel muhasebe günüdür.
Bu bakımdan Allah’a ve Kur’an’ın hükümlerine gerçekten iman eden kimse, şefaat arayışına yönelmek yerine dua ve sâlih amel yolunu tercih eder. Başkalarının hoşnutluğunu kazanmakla değil, Allah’ın rızasına yönelmekle huzur bulur. İnsanların önünde eğilmek, beşerî otoritelerden medet ummak yerine, yalnızca Allah’a yönelir, O’na güvenir ve O’nun rahmetine sığınır. Amellerini Allah’a arz eder, beklentisini yalnızca O’na bağlar ve tek gerçek otoritenin rızasını kazanmaya çalışır.
Bu bilinçle sürdürülen bir hayat anlayışında, kimsenin şefaatine ihtiyaç duyulmaz. Zira insan bilir ki kurtuluş, başkalarının desteğiyle değil, kendi ihlaslı çabası ve Allah’ın rahmetiyle mümkündür. Böyle bir iman ve idrak, kişiyi temelsiz umutlara ve dünyevî bağımlılıklara bağlanmaktan kurtarır; onu sahih kulluğa ve gerçek özgürlüğe yöneltir.
-
42
Yalnız, Allah’ın rahmet ettiği kimseler bunların dışındadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhamet edendir.
-
43–44
Şüphe yok ki zakkum ağacı suçluların yemeğidir.
Bkz. 17/60 ve dipnotu.
-
45–46
Erimiş maden gibidir o. Kaynar suyun fokurdadığı gibi karınlarında fokurdar.
-
47
(Allah, görevli meleklere şöyle der:) “Tutun onu, cehennemin ortasına atın!”
-
48
“Sonra da azap olarak başından kaynar su dökün.”
-
49
(Deyin ki:) “Tat bakalım! Hani sen güçlüydün, şerefliydin!
-
50
İşte bu; doğrusu şüphelenip durduğunuz şeydir.”
-
51
Allah’ın emirlerine uygun olarak yaşayanlar, kendilerini emniyet içinde bulacaklar.
-
52–53
Bahçelerde ve çeşme başlarında ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı oturacaklardır.
-
54
İşte böyle. Biz onları keskin bakışlı/ceylan gözlü eşlerle/arkadaşlarla bir araya getireceğiz.
Ayette geçen “ūrīn-īn” ifadesi, çoğu zaman indirgemeci ve tek boyutlu yorumlara konu edilmiştir. Oysa bu tabir, yalnızca fiziksel bir niteliği değil, cennet ehline sunulacak nitelikli ve anlamlı birliktelikleri ifade eden çok katmanlı bir anlam alanına sahiptir. Arapçada “ūr” , gözün siyahı ile beyazı arasındaki belirgin kontrastı sebebiyle “keskin ve etkileyici bakışlara sahip” varlıklar için kullanı-
lırken; “īn” ise iri ve anlam yüklü bakışlara sahip olmayı ifade eder. Bu terkibin Kur’an’da dört yerde geçmesi ve tamamının Mekke dönemine ait olması, kavramın daha ziyade ahiret tasavvuru ve manevî mükâfat çerçevesinde ele alındığını göstermektedir.
Bazı meallerde söz konusu ifade “iri gözlü güzel kadınlar” şeklinde çevrilmiş, kimi tefsirlerde ise cennette erkeklere sunulan bedensel nimetler üzerinden yorumlanmıştır. Ancak Kur’an’ın bütüncül dil yapısı dikkate alındığında, bu tür yaklaşımların eksik ve indirgemeci olduğu görülür. Zira ilgili bağlamlarda kullanılan “zevvece” fiili yalnızca evlendirmek anlamına gelmez; birleştirmek, eşleştirmek ve uygun olanları bir araya getirmek mânalarını da içerir. Aynı kökten türeyen “ezvâc” kelimesi ise sadece karı-koca ilişkisini değil, “denk olan eşler” ve “uyumlu yoldaşlar” gibi daha geniş bir anlam alanını kapsar. Nitekim bu kelime, Sâffât sûresi 22. ayette doğrudan “arkadaşlar” anlamında kullanılmıştır.
Bu itibarla cennette söz konusu edilen “eşleştirme” , salt cinsiyet temelli bir birlikteliği değil; uyum, dostluk, ruhsal yakınlık ve süreklilik arz eden bir saadeti ifade eder. Allah’ın kullarını cennette sevgi, huzur ve güven ortamında bir araya getirmesi; onların yalnız bırakılmayacağı, yoldaşsız kalmayacağı ve kalplerine uygun kimselerle buluşturulacağı anlamına gelir. Bu ilke hem erkek hem de kadın mü’minler için geçerlidir. Kur’an, cennet nimetlerini hiçbir yerde cinsiyet merkezli bir ayrıma tabi tutmaz; bilakis iman eden her bireyin karşılığını eksiksiz alacağı ebedî bir mutluluğu vaat eder.
Bazı kadınların “eşlerinin hurilerle evlendirileceği” şeklindeki ifadeler sebebiyle cennete dair tereddüt yaşamaları, konunun dünya merkezli ve bedensel arzulara indirgenmiş bir tasavvurla ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Oysa Kur’an, cenneti tasvir ederken orada “nefsin arzu ettiği her şeyin bulunacağını” bildirir; bu arzu alanı yalnızca bedensel değil, aynı zamanda ruhsal tatmini de kapsar.
Cennet, nefsini arındırmış, hayatını ilahî rıza doğrultusunda yönlendirmiş kimselerin yurdudur. Bu sebeple orada kimse incitilmez, kimse hüzne sürüklenmez. Erkek veya kadın her mü’min, kendi yapısına ve amelinin karşılığına uygun bir mutlulukla mükâfatlandırılır. Cenneti erkek merkezli bir arzu mekânı, kadınların ise bu arzulara maruz kalacağı bir alan şeklinde tasavvur etmek, Kur’an’ın adalet anlayışıyla da genel ruhuyla da bağdaşmaz. Kur’an’da ceza ve mükâfat ayetlerinde mümin kadınlar ve mümin erkekler çoğu kez birlikte zikredilir; Allah’ın vaadi cinsiyet ayrımı gözetmeden iman ve sâlih amel şartına bağlanır. (Mü’min 40, Ahzâb 35, Nahl 97) Bu yaklaşım, Allah’ın vaadinin evrensel ve cinsiyetler üstü olduğunu gösterir.
Unutulmamalıdır ki cennet, ilahî adaletin kemale erdiği ve rahmetin en yüksek düzeyde tecelli ettiği yerdir. Orada ne gönül kırıklığı ne ayrımcılık ne de dış-
lanma söz konusu olacaktır. Bu nedenle cenneti, dünyadaki eksik ilişkilerin veya bastırılmış arzuların telafi alanı olarak değil; insanın fıtratına uygun, ruhunu doyuran ve Allah’ın rızasına dayalı ebedî bir saadet yurdu olarak anlamak gerekir.
-
55
Orada, güven içinde, (dünyada işledikleri fiillerinin) bütün meyvelerini (meşru şekilde) isteyip tadacaklar.
-
56
Ve orada (dünyadan ayrılırken tattıkları) ilk ölümden sonra (başka) bir ölüm de tatmayacaklar. Ayrıca Allah, onları yakıcı ateşin azabından da koruyacak.
-
57
(Bu nimetler kendilerine) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir). Asıl büyük kazanç ve kurtuluş işte budur.
-
58
(Ey Resul!) Biz o (Kur’an’)ı (aklını işleterek anlamaya çalışanlar için) senin dilinle kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar.
-
59
(Hala akıllarını kullanmazlarsa) artık sen (onların başına gelecekleri) bekle! Unutma ki, onlar da (senin anlattıklarının ne zaman boşa çıkacağını) beklemektedirler.