Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

60 — Mümtehine Suresi

← Sure listesi

Mümtehine Sûresi, Medine döneminde nazil olmuş olup 13 ayetten oluşmaktadır. Sûre, adını onuncu ayette geçen ve “imtihan eden, sınayan” anlamına gelen “mümtehine” kelimesinden alır. İçeriği itibarıyla sûrede, İslam toplumunun sosyal, siyasal ve ahlaki bütünlüğünü muhafaza etmeye yönelik ilke ve uyarılar ön plana çıkmaktadır.

Sûrenin temel mesajlarından biri, mü’minlerin, kendilerini inançları sebebiyle yurtlarından çıkaran ve açık düşmanlık sergileyen Mekke müşriklerini dost edinmemeleri gerektiğidir. Siyak–sibak dikkate alındığında, burada yasaklanan hususun yalnızca bireysel ilişkiler değil; Müslüman toplumun güvenliğini ve direncini zedeleyebilecek duygusal ve siyasal yakınlıklar olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür ilişkilerin, iman merkezli toplumsal duruşu zaafa uğratacağına dikkat çekilir.

Bu uyarılar, Hz. İbrahîm ve onunla birlikte iman edenlerin tarihsel tecrübesi üzerinden temellendirilir. Böylece, tevhid eksenli duruşun, gerektiğinde en yakın bağlar pahasına dahi olsa inanç ilkelerinden taviz vermemeyi gerektirdiği vurgulanır.

Sûrede ayrıca, Hudeybiye Antlaşması sonrasında ortaya çıkan yeni toplumsal şartlara ilişkin bir düzenlemeye yer verilir. Antlaşma sonrası Mekke’den Medine’ye hicret eden kadınların gerçekten iman edip etmediklerinin belirlenmesi meselesi ele alınır. Bu bağlamda, “mümtehine” ifadesiyle, bu kadınların samimiyetini imtihan etme görevinin Hz. Peygamber’e verildiği ve belirli ahlaki ve inançsal şartlar çerçevesinde kabul edilmelerinin istendiği görülür.

Sûrenin sonunda ise, Allah’ın gazabına uğramış kimselerle dostluk kurulmasından sakınılması yeniden hatırlatılır. Zira Kur’anî perspektifte dostluk, yalnızca bireysel yakınlığa değil; inanç, ilke ve değer ortaklığına dayanır. Bu nedenle mü’minlerin, inançlarına karşı savaş açmış kişi ve yapılarla duygusal ya da stratejik ittifaklar kurmaktan kaçınmaları ve iman merkezli bir duruşu kararlılıkla sürdürmeleri gerektiği açık bir şekilde ortaya konur.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin! Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri ve Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Resulü ve sizi (yurdunuz Mekke’den) çıkardıkları halde siz onlara sevgi(niz ve akrabalık bağları yüzünden) sır veriyorsunuz. Eğer gerçekten Benim yolumda mücadele etmek ve hoşnutluğumu kazanmak amacıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere bilgi sızdırarak onlara karşı nasıl sevgi besleyebilirsiniz? (Unutmayın ki,) Ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa (onlara sevgi gösterip sır verirse) doğru yoldan sapmış olur.

    Bu pasajda, Allah’a, Peygamber’e ve onunla birlikte İslam davası uğruna mücadele eden mü’minlere karşı bilinçli ve kasıtlı düşmanlık besleyen kimselerle, hangi gerekçeye dayanırsa dayansın —akrabalık, eski dostluklar veya stratejik hesaplar dâhil— samimi bir dostluk ilişkisi kurulmasının, onlara sır verilmesinin ve güven temelli bağlar inşa edilmesinin yanlışlığı açık bir şekilde vurgulanmaktadır. Mü’minlerin, iman karşıtlığı üzerinden düşmanlık sergileyen kimselerle gönül bağı kurmamaları ve bu tür kişilerle aralarına ilkesel bir mesafe koymaları emredilmektedir. Aynı sûrenin 9. ve 13. ayetleri de bu uyarıyı benzer bir içerikle pekiştirerek söz konusu ilkenin sürekliliğine dikkat çekmektedir.

    Bununla birlikte, 7. ve 8. ayetler incelendiğinde Kur’an’ın son derece dengeli bir yaklaşım benimsediği görülür. Kur’an, inanmayanlarla her türlü ilişkinin toptan reddedilmesini öngörmemekte; yasaklamanın kapsamını, Müslümanlara karşı aktif düşmanlık sergileyenlerle sınırlamaktadır. İnançsız oldukları hâlde Müslümanlarla savaşmayan, onları yurtlarından çıkarmaya teşebbüs etmeyen ve fiilî zarar vermeyen kimselerle adil ve iyi ilişkiler kurulabileceği açıkça bildirilmektedir. Bu ayrım son derece önemlidir; zira aksi bir yaklaşım, tebliğ görevini işlevsiz hâle getirir ve İslam’ın evrensel mesajının insanlara ulaşmasını fiilen imkânsız kılardı. Dolayısıyla Kur’an, ilke temelli fakat dışlayıcı olmayan bir toplumsal duruşu esas almaktadır.

    Bu bağlamda Hâtib b. Ebî Beltea hadisesi, söz konusu ilahî uyarıların somut bir tarihî zeminini oluşturmaktadır. Hudeybiye Antlaşması’nın bozulmasının ardından Hz. Peygamber’in Mekke’ye yönelik hazırlıkları gizlilik içinde yürütme kararı alması, bu sürecin hassasiyetini ortaya koymaktadır. Ancak bu hazırlıktan haberdar olan Hâtib, Mekke’de bulunan ailesinin güvenliği konusunda duyduğu endişeyle müşriklere bilgi ulaştırmak amacıyla gizlice bir mektup yazmıştır. Söz konusu mektup, Hz. Peygamber tarafından yolda ele geçirilmiştir. Hâtib’in Bedir Savaşı’na katılmış, samimiyeti bilinen bir mü’min olması sebebiyle niyeti sorgulanmış; düşmanlık kastı taşımadığı anlaşıldığında ise kendisi affedilmiştir. Bu-

    nunla birlikte bu olay, bireysel bir hatanın ötesinde, genel ve bağlayıcı bir ilkesel uyarının vesilesi kılınmıştır.

    Nitekim bu ayetler, Hâtib örneği üzerinden bütün mü’minlere hitap ederek, iman düşmanlarıyla samimi ilişkiler kurmanın, stratejik ve hassas bilgileri paylaşmanın ve güven zafiyeti oluşturacak girişimlerde bulunmanın ne denli ağır sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymaktadır. Niyetin iyi olması, bu tür davranışların yol açabileceği büyük ve telafisi güç zararları ortadan kaldırmamaktadır. Bu sebeple Kur’an, duygusal gerekçelerle ilkesel duruşun zedelenmesine kesin bir biçimde karşı çıkar; mü’minleri basiretli, dengeli ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeye davet eder.

  2. 2

    (Unutmayın ki) onlar size karşı bir zafer kazanacak olsalar, size (dostluk göstermezler) düşman kesilirler. Size elleriyle ve dilleriyle her türlü kötülüğü yapmaktan geri durmazlar, tekrar küfre geri dönmenizi isterler.

  3. 3

    (Kendilerini korumaya, kollamaya çalıştığınız) akraba ve çocuklarınızın kıyamet günü size asla faydası olmayacaktır. O gün yaptığınız işlere göre (Allah onlarla) aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

  4. 4

    Gerçekten İbrahîm ve ona uyanlar sizin için pek güzel bir örnektir. Onlar kendi toplumlarına şöyle seslenmişlerdi: “Kesinlikle biz sizden de Allah’tan başka bütün o taptıklarınızdan da uzağız. Sizin inandığınız her şeyi reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, tek Allah’a inanacağınız zamana kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret olacaktır!” Yalnız İbrahîm’in, (henüz menedilmemişken) babasına: “Senin (hidayete gelmen) için mutlaka bağışlanma dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez!” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana güvenip dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”

  5. 5

    “Ey Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerin zulmüne uğratma! Bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sensin mutlak üstün ve yüce olan, Sensin her hükmünde tam isabet kaydeden!”

  6. 6

    Andolsun ki, sizden Allah’ın rızasını ve âhiretin saadetini arzu eden kimseler için, onlar (İbrahîm ve beraberindekiler) pek güzel bir örnektir. Kim emrimizden yüz çevirirse, (bilsin ki) Allah hiç kimseye muhtaç değildir, bütün övgülere layık olandır.

    Hiç kuşkusuz, Allah’ın rızasını elde etmeyi ve âhiret saadetine ulaşmayı hedefleyen kimseler için Hz. İbrahîm ve onunla birlikte iman edenler en ideal örnekliği temsil etmektedir. Onların hayatı, yalnızca bireysel bir iman tecrübesi değil; aynı zamanda inanç uğruna karşılaşılan zorluklar karşısında sergilenen sabır, kararlılık ve ilkesel duruşun somut bir yansımasıdır. Allah’a bağlılıklarını,

    akrabalık ilişkileri, toplumsal baskılar veya dünyevî menfaatler karşısında zaafa uğratmadan sürdürmüş olmaları, bu örnekliğin temel dayanağını oluşturmaktadır. Bu yönüyle Hz. İbrahîm ve beraberindeki mü’minler, her çağda samimi iman sahipleri için model ve referans niteliği taşımaktadır.

    Buna karşılık, bu örnekliği görmezden gelen ve Allah’ın emir ve uyarılarına yüz çeviren kimseler bilmelidir ki Allah hiçbir sûrette kullarına muhtaç değildir. O, kullarının sadakatine, yönelişine ya da ilgisine bağlı olmayan; her hâlükârda hamde en layık, mutlak anlamda yüce ve müstağni olandır. Kulların yüz çevirmesi, O’nun yüceliğinden ve kudretinden hiçbir şey eksiltmez; zira ilahî büyüklük, insan iradesine ve tutumlarına değil, Allah’ın zatî ve mutlak varlığına dayanır. Bu ayet, ilahî mesajı ciddiyetle dikkate alanlar için güçlü bir teşvik, yüz çevirenler için ise açık ve ciddi bir uyarı niteliği taşımaktadır: Allah’ın yolundan sapmak, O’na değil, yalnızca insanın kendisine zarar verir; çünkü Allah’ın kudreti ve yüceliği, kulların tutumlarından bağımsızdır.

  7. 7

    (Müşrik akrabalarınızla ilişkinizin kesilmesine çok da üzülmeyin) gün gelir Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık besledikleriniz arasında bir sevgi bağı koyar. Çünkü Allah, her şeye gücü yetendir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

  8. 8

    Ancak Allah, sizi, (dininizden olmayan ve) din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan menetmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.

  9. 9

    Allah, sadece sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

    Allah, Müslümanlara bütün inançsızlarla ilişki kurmayı yasaklamamış; yasaklamayı, dinî gerekçelerle kendileriyle savaşan, Müslümanları yurtlarından zorla çıkaran ve bu zulme fiilen destek veren kimselerle samimi dostluk ilişkisi kurma meselesiyle sınırlamıştır. Bu yasak hem güvenlik temelli bir tedbir hem de iman eksenli ilkesel bir duruşun açık bir ifadesidir. Zira bu kimseler, salt inanç farklılığı sebebiyle değil; aktif düşmanlık, zulüm ve baskı yoluyla mü’minlerin varlığına ve özgürlüğüne kastetmişlerdir. Onlarla gönül bağı kurmak, sır paylaşmak veya samimi bir güven ilişkisi tesis etmek hem toplumsal direnci zayıflatır hem de inanç ilkesini aşındırır.

    Ayetin devamında, bu açık yasağa rağmen söz konusu kimseleri dost edinenlerin, zalimlerle aynı safta yer almış sayılacağı ifade edilmektedir. Çünkü zulme ortak olmak, yalnızca fiilî eylemlerle değil; kalbî yakınlık, destek ve meşruiyet kazandırma yoluyla da gerçekleşebilir. Kur’an, inanç farklılığı bulunan kimselerle adil ilişkileri yasaklamazken; inananlara karşı düşmanlık sergileyenlere karşı net, onurlu ve kararlı bir duruş benimsenmesini emretmektedir.

  10. 10

    Ey inananlar! Mü’min kadınlar hicret ederek size gelirlerse, Allah onların inancından tam haberdar (olduğu halde) siz yine de onları deneyin. Eğer inandıklarına tam emin olursanız, onları inkârcılara geri göndermeyin, (çünkü) onlar (artık) eski kocalarına helal (değiller) ve onlar da bunlara helal (değildir). Ayrıca, onlar (hanımlarına mehir olarak) ne verdilerse hepsini iade edin! Ve siz bu kadınlarla mehirlerini verdikten sonra evlenirseniz bir günah işlemiş olmazsınız. Diğer taraftan, hakikati inkâr (etmeye devam) eden kadınlarla evlilik bağınızı sürdürmeyin ve onlara (mehir olarak) ne verdiyseniz (iade etmelerini) isteyin. Aynı şekilde ötekiler (hanımları size gelmiş olanlar da) harcadıkları her şeyi talep etme hakkına sahiptir. Bu, Allah’ın hükmüdür. Zira Allah her şeyi hakkıyla bilen, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

    Bkz. 2/229

    Bu ayet, Mekke’den Medine’ye hicret eden mü’min kadınların statüsü, evlilik bağının hukuki ve ahlaki mahiyeti ile hak–adalet dengesi konusunda ilahî bir hüküm ortaya koymaktadır. Hicret sürecinde iman eden bazı kadınların müşrik eşlerini geride bırakarak Medine’ye gelmeleri hem dinî sadakat hem de aile hukuku açısından ciddi bir sınamayı beraberinde getirmiştir. Bu durum, bireysel inanç özgürlüğü ile toplumsal düzenin nasıl dengeleneceği sorusunu gündeme taşımıştır. Ayet, bu karmaşık tabloya hem mü’minlerin vicdanını koruyan hem de adaleti esas alan bütüncül bir çözüm sunmaktadır. Buna göre, hicret eden kadınların inançlarının samimiyeti araştırılacak; imanlarının gerçekliği kesinlik kazandığında ise artık inkârcı eşlerine geri gönderilmeyeceklerdir. Zira iman ile küfür, evlilik bağı içinde sürdürülebilir bir birliktelik oluşturamaz; bu aşamadan sonra ne o kadınlar eski kocalarına helaldir ne de eski kocaları onlara.

    Ayetin dikkat çeken yönlerinden biri, bu ayrılığı salt dinî bir kopuş olarak ele almaması; hukuki ve mali sorumlulukları da adalet temelinde düzenlemesidir. Mü’min kadınların inkârcı eşlerinden ayrılmaları sebebiyle, erkeklerin daha önce verdikleri mehirlerin kendilerine iade edilmesi emredilmiştir. Böylece taraflar dan hiçbirinin haksızlığa uğramaması ve emeğinin karşılıksız kalmaması amaçlanmıştır. Aynı ilke, mü’min erkekler için de geçerlidir: İman etmeyen eşlerinden ayrılan mü’minler, verdikleri mehirlerin iadesini talep edebilme hakkına sahiptir. Bu düzenleme, bireysel inanç tercihi korunurken, toplumsal ve hukuki hakkaniyetin de ihmal edilmediğini göstermektedir. Ayet, bu yönüyle Allah’ın ilminin ve hikmetinin her yönü kuşattığını vurgulayan bir adalet anlayışı ortaya koymaktadır.

    Bu ilahî hüküm, iman ile evlilik bağının birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini ve inanç birliğinin aile kurumunun temel unsurlarından biri olduğunu hatırlatmaktadır. Evlilik, yalnızca sosyal veya biyolojik bir birliktelik değil; aynı zamanda ortak bir değer dünyasının paylaşımıdır. İnanç ve temel değerlerde derin ayrışmaların bulunduğu bir evlilikte, tarafların birbirlerine manevi anlamda

    destek olmaları ve huzur üretmeleri son derece güçleşmektedir. Ayet, aile yapısını bu nedenle inanç zemini üzerine sağlam bir şekilde inşa etmeyi hedeflemektedir.

    Öte yandan ayet, karşılıklı hakkaniyet ilkesini merkeze alarak evrensel bir ahlaki ölçü de sunmaktadır. Günümüzde hukuk sistemlerinde ayrılık ve boşanma süreçlerinde mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların adalet esasına göre düzenlenmesi bu ilkenin çağdaş yansımalarıdır. İnsanlar yollarını ayırdıklarında dahi birbirlerinin hakkını gözetmekle yükümlüdür. Ayetin mehir iadesine yaptığı vurgu, bu ahlaki sürekliliğin altını çizer: İnanç değişebilir; ancak adalet ve ahlak ilkesinin değişmesi kabul edilemez.

  11. 11

    Eğer eşlerinizden biri (dininden çıkıp) sizden kâfirlere kaçar da sonra siz (o kâfirlerle savaşarak) ganimet alırsanız, zevceleri (kâfirlere) gitmiş olanlara (önceden bu zevcelerine) sarf etmiş oldukları mehir kadar (bu ganimetten) verin. Ve inandığınız Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.

    Bir Müslüman erkeğin eşi, dininden dönerek İslam’a karşı aktif düşmanlık sergileyen inkârcı saflara katıldığında, yani hem iman bağını koparıp hem de fiilî olarak düşman cephesine geçtiğinde, aradaki evlilik bağı hukuken ve fiilen sona ermiş kabul edilir. Böyle bir durumda, düşman tarafın —özellikle Müslümanlara karşı savaş hâlinde bulunan inkârcıların— terk edilen Müslüman kocaya herhangi bir tazminat veya hak iadesinde bulunması beklenemez. Zira ortada ne adil bir hukuk düzeni ne de karşılıklı yükümlülüklere riayet edecek bir irade bulunmaktadır. Bu şartlar altında ortaya çıkan mağduriyetin giderilmesi, bireysel bir talep olmaktan çıkarak toplumsal bir sorumluluk hâlini alır ve Müslüman toplumun, dolayısıyla İslam devletinin yükümlülüğüne dönüşür.

    Bu çerçevede, söz konusu zararın, imkânlar ölçüsünde savaş ganimetlerinden yahut kamu hazinesinden karşılanması öngörülmüştür. Amaç, hem terk edilen bireyin uğradığı maddi kaybı telafi etmek hem de toplumsal adalet ilkesini korumaktır. Rivayetlere göre Asr-ı Saadet’te bu duruma düşen, yani dininden dönerek İslam düşmanlarının tarafına geçen kadınların sayısı sınırlı olup altı vakayla ifade edilmektedir. Bu vakaların her birinde, Muhammed’in talimatıyla, terk edilen Müslüman eşe, evlilik sırasında kadına ödemiş olduğu mehir miktarı kadar ödeme yapılmış ve böylece mağduriyet giderilmiştir.

    Bu uygulama, İslam’ın sosyal adalet anlayışını ve bireysel kayıpların toplumsal dayanışma yoluyla telafi edilmesini esas alan yaklaşımını açık biçimde yansıtmaktadır. Bireyin iradesi dışında gelişen bu tür kayıplar, toplum tarafından paylaşılmış; böylece hem adalet ilkesi korunmuş hem de inanç uğruna katlanılan fedakârlıkların sahipsiz bırakılmadığı gösterilmiştir.

  12. 12

    Ey Nebi! Mü’min kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hır sızlık yapmamak, zina etmemek, (kız) çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında hiç yoktan yalan uydurup iftira atmamak, (bulduğu bir ço- cuğu, kocasına isnat etmemek veya gayrı meşrû bir çocuk dünyaya getirip onu kocasına dayandırmamak) ve (bildireceğin) hiçbir hakikate karşı çıkmamak konusunda sana bağlılıklarını bildirirlerse, onların bağlılık taahhütlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile! Çünkü Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

  13. 13

    Ey inananlar! Allah’ın gazabına uğramış bir topluluğu dost edinmeyin! Çünkü (âhireti inkâr edenler) kabir ehliyle bir daha görüşüp bir araya gelmekten nasıl ümitsizse, onlar da (kalıcı ve aşağılayıcı azabı gerektiren suçları sebebiyle) ahiretten öyle ümitsizdirler.