Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

58 — Mücadile Suresi

← Sure listesi

Mücâdele Sûresi, Medine döneminde nazil olmuş olup yirmi iki ayetten oluşmaktadır. Sûre adını, ilk ayette yer alan ve “tartışmak, mücadele etmek” anlamına gelen “tücâdilü” fiilinden alır. Sûrede öncelikle Câhiliye dönemine ait, kadını haksız biçimde mağdur eden zihâr uygulaması kaldırılmış; bu tür ifadelerin hukuken geçersiz olduğu ve bu sözü sarf eden kimselerin kefaretle yükümlü kılındığı bildirilmiştir.

Bunun yanı sıra Allah’a ve Resulüne karşı gelenlerin mutlaka zilletle sonuçlanacak bir akıbete uğrayacakları ve işledikleri fiillerin karşılığının ilahî adalet tarafından eksiksiz biçimde verileceği vurgulanır. Mü’minlere ise toplumsal düzenin korunması ve bilinçli dayanışmanın sağlanması amacıyla meclis adabına riayet etmeleri ve düzenli bir toplumsal yapı oluşturmaları tavsiye edilir.

Sûrede münafıklar “şeytanın dostları” olarak nitelendirilmekte ve onların da açık inkârcılar gibi hüsrana uğrayacakları ifade edilmektedir. Hak ile bâtıl arasındaki bu mücadelede, Allah’ın ve Resulünün tarafının mutlaka üstün geleceği açıkça beyan edilir. Ayrıca kalplerine iman yerleştirilmiş olan mü’minlerin, Allah’ın tarafında yer aldıkları sürece O’nun rızasına nail olacakları; aynı şekilde onların da Allah’tan razı olacakları müjdelenmektedir.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    (Ey Resul!) Kocası hakkında seninle tartışan (hüküm için direnen) ve Allah’a şikâyette bulunan (kadın)ın sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin sür dürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Çünkü Allah gizli açık bütün konuşmaları işitir, bütün yaptıklarınızı bilir.

    Câhiliye döneminden kalan bir uygulama olan zihâr, erkeğin eşine “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesi sûretiyle onu kendisine haram kılması anlamına gelmekteydi. Bu söz, o dönemde fiilî bir boşama biçimi olarak kabul edilmekte; ancak kadını ne evlilik bağı içinde tutmakta ne de onu serbest bırakmaktaydı. Böylece kadın hem eşlik hukukundan hem de toplumsal güvenceden mahrum bırakılmakta, belirsiz ve mağdur bir konuma sürüklenmekteydi. Bu uygulama,

    İslâm’ın adalet ve merhamet esaslarıyla bağdaşmayan bir anlayışı temsil etmekteydi.

    Bu bağlamda, kocası tarafından zihâr yapılan bir kadın, yaşadığı mağduriyeti Hz. Peygamber’e arz etmiş ve içinde bulunduğu durumu dile getirmiştir. Kadın ne eşinden ayrılmak ne de çocuklarından kopmak istemekte; aile birliğinin dağılmasına karşı çıkmaktaydı. Israrla ve kararlılıkla derdini ifade etmesi üzerine Hz. Peygamber, ilk aşamada mevcut örfî uygulamaya uygun biçimde “Sen ona haramsın” şeklinde bir değerlendirmede bulunmuş; bunun üzerine kadın bu hükmün haksızlık doğurduğunu belirterek itirazını sürdürmüştür. Bu karşılıklı konuşma, yalnızca bireysel bir hak talebi değil, aynı zamanda yerleşik bir geleneğin sorgulanmasını ifade eden toplumsal bir kırılma noktası olmuştur.

    Kadının bu samimi ve ısrarlı başvurusu üzerine nazil olan ayetlerle zihâr uygulaması ilga edilmiştir. Buna göre bu tür sözlerin hukuken geçersiz olduğu, kadınların bu yolla mağdur edilemeyeceği ve bu ifadeyi kullanan erkeklerin kefaretle yükümlü kılındığı hükme bağlanmıştır. Böylece mesele, sadece bir ferdin hakkının iadesiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda İslâm’ın kadın haklarını ve aile kurumunu koruma altına alan hukukî ve ahlâkî yaklaşımını ortaya koyan örnek bir düzenleme niteliği kazanmıştır.

  2. 2

    İçinizden “zihâr” yaparak (sen bana anamın sırtı gibisin/annem kadar haramsın demek yoluyla) eşlerinden ayrılmağa kalkışan kimseler bilsinler ki, o kadınlar onların anaları değildir. Anaları, ancak onları doğurmuş olanlar dır. Bununla beraber onlar gerçekten çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Muhakkak ki Allah çok affedendir, çok bağışlayandır.

  3. 3

    Eşlerinden zihâr yaparak (sen bana annem kadar haramsın diyerek) ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azad etmeleri (tutsak bir insanı özgürlüğüne kavuşturmaları) gerekir. İşte (yaptığınız yanlışa karşı ceza olarak) sizden istenen budur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    Allah, zihâra izin veren anlayışı reddederek, “Onlar sizin analarınız değildir; analarınız ancak sizi doğuranlardır” buyurmakta; nesep ve mahremiyetin keyfî sözlerle değil, ilahî ölçülerle belirlendiğini vurgulamaktadır.

    Kur’an, bu tutumu “çirkin ve asılsız bir söz” olarak nitelendirir. Zira bu ifade hem hakikate aykırıdır hem de kadının onurunu ve aile bağını zedeleyici bir mahiyet taşır. Bununla birlikte ayetin sonunda ilahî rahmet kapısı açık tutulur: “Şüphesiz Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.” Bu beyan, söz konusu yanlışı işlemiş kimse için samimi tevbe ve telafi yolunun mümkün olduğunu göstermektedir.

    Ancak affa ulaşmanın bir sorumluluk boyutu vardır. Kur’an, zihâr yapıp sonra sözünden dönen kimseler için, eşleriyle yeniden ilişkiye girmeden önce bir köle azat etmelerini şart koşar. Bu hüküm, hatanın ciddiyetini hatırlatmakla kal-

    maz; aynı zamanda bireysel arınmayı toplumsal bir iyilikle birleştirir. Köle azadı, dönemin sosyal şartları içinde hem şahsî telafiyi hem de toplumsal adaleti gözeten bir düzenleme niteliği taşımaktadır.

    Köle azadına imkân bulunmadığında, devam eden ayetlerde oruç tutma ve muhtaçları doyurma gibi alternatif kefaret yolları zikredilmiştir. Ayrıca zihâr evlilik kurumu içerisinde cinsel şiddete örnek gösterilebilecek hukuki bir suistimaldir. Bu, evlilik bağı içindeki cinsel ve psikolojik bir hak mahrumiyetidir. İslam’daki karşılığı ise caydırıcı kefaretlerdir. Buradaki temel ilke şudur: İnsanın diliyle söylediği, özellikle de bir başkasının onurunu zedeleyen sözler, basit bir pişmanlık ifadesiyle geçiştirilemez; tevbe ile birlikte fiilî telafi gerektirir. Zira “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; kulun niyetini de telafi için gösterdiği samimiyeti de kuşatıcı biçimde bilmektedir.

    Bu ayet, yalnızca zihâr uygulamasını kaldırmakla kalmamakta; aynı zamanda aile kurumunun dokunulmazlığını, kadının onurunu ve sözün ahlâkî sorumluluğunu öğretmektedir. Böylece her söz ve davranışın ilahî adalet ölçüsünde değerlendirileceği ve karşılığını bulacağı bilinci yerleştirilmektedir.

  4. 4

    Ancak kim (köle azat etme imkânı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce art arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, (cahiliye âdetlerinden vazgeçerek) Allah’a ve Resulüne hakkıyla iman ettiğinizi ispat etmeniz için gereklidir. İşte bunlar Allah’ın çizdiği sınırlardır. (Bu sınırları) inkâr edenler için elem dolu bir azap vardır.

  5. 5

    Allah’a ve Resulüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Oysa (bu konularda) Biz apaçık ayetler indirdik. İşte (bu ayetleri) inkâr eden (ve Hakka karşı direnen)ler için alçaltıcı bir azap vardır.

  6. 6

    O (kıyamet) gün(ü) Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine (bütün ayrıntılarıyla) haber verecektir. Kendileri yaptıklarını unutmuş fakat Allah (onların yaptıklarını) kaydetmiştir. Zira Allah her şeye ayrıntısıyla şahittir.

  7. 7

    Göklerde olanları da yerde olanları da Allah’ın bildiğinin farkında değil misin? Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli bulunduğu yerde altıncıları mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra, kıyamet günü, yaptıklarını onlara haber verecektir. Doğrusu Allah her şeyi bilendir.

  8. 8

    Gizli konuşmaktan menedildikten sonra yine o menedildikleri şeyi yapmaya kalkışarak günah işlemek, düşmanlık etmek ve resule karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi?Onlar sana geldikleri zaman seni, Allah’ın selamlamadığı gibi selamlıyorlar (“Es-selâmü Aleyküm” yeri- ne, üzerine ölüm olsun manasına gelen “Es-Sâmü Aleyküm” diyorlar). Üstelik kendi aralarında; “söylediklerimizden dolayı Allah bize azap etse ya!” diy(erek de alay ediy)orlar. Cehennem onların hakkından gelecektir! Onların hepsi oraya (mutlaka) atılacaklardır. Ne kötü varış yeridir orası (bir bilseler)!

    O dönemde bazı Yahudiler ve münafıklar, Hz. Peygamber’e karşı gizli bir düşmanlık ve küçümseme tutumu sergilemekteydiler. Bu tutumu doğrudan ifade edemedikleri için, kinlerini imalı sözler ve alaycı üsluplarla dışa vurmaya çalışıyorlardı. Hz. Peygamber’in huzuruna geldiklerinde veya onunla karşılaştıklarında, zahiren selam verir gibi davranmakta; ancak kelimenin telaffuzunu bilerek değiştirerek “es-sâmü aleyküm” ifadesini kullanmaktaydılar. Bu ifade, “selam üzerinize olsun” anlamındaki “esselâmü aleyküm” yerine “ölüm üzerinize olsun” manasına gelmekteydi. Dışarıdan bakıldığında selam veriliyormuş izlenimi oluşmakla birlikte, gerçekte maksat hakaret ve tahkir idi.

    Bu tür ikiyüzlü ve saygısız davranışlara karşı Hz. Peygamber, vakar ve sükûnetini muhafaza etmiş; aynı üslupla mukabele etmeyerek yalnızca “ve aleyküm” (size de olsun) şeklinde karşılık vermiştir. Böylece ne onların seviyesine inmiş ne de sözlerini bütünüyle cevapsız bırakmıştır. Bu cevap, onların kullandığı ifadeye uygun biçimde, bedduayı yine kendilerine iade eden örtük bir anlam taşımaktadır.

    Söz konusu üslup yalnızca Hz. Peygamber’e değil, zaman zaman mü’minlere karşı da uygulanmış; bu yolla Müslümanlar küçük düşürülmek istenmiştir. Ancak bu tür alaycı ve art niyetli girişimler, ne Hz. Peygamber’in vakarını zedeleyebilmiş ne de İslam toplumunun kararlılığını sarsabilmiştir. Bu tutum karşısında sergilenen ölçülü ve ahlâkî duruş, Kur’an’ın öngördüğü edep ve bilinç anlayışının fiilî bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır.

  9. 9

    Ey inandıklarını iddia edenler! Siz baş başa gizlice konuştuğunuz zaman, günahı, düşmanlığı ve resule itaatsizliği fısıldamayın! İyiliği konuşun ve takva üzere bir araya gelin. Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!

    Bkz. 4/114

  10. 10

    (Meşrû konularda olmayan) kulis ve toplantılar, mü’minleri üzmek için şeytanın telkin ettiği davranışlardır. Aslında (münafıkların fısıldamaları), Allah’ın izni olmaksızın mü’minlere asla zarar veremez. Onun için inananlar yalnızca Allah’a güvensinler.

  11. 11

    Ey inananlar! Size: “sosyal hayatta etkin olabilmek için meclisler oluşturun!” denildiği zaman faaliyete geçin ki, Allah da sizin önünüzü açsın (sizi desteklesin). Ve size: “(Hakka hizmet için) ayağa kalkın!” denilince de harekete geçin ki, Allah, sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin! Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    “Tefessahû fil-mecâlis” ifadesini yalnızca “meclislerde yer açın” şeklinde tercüme etmek, ayetin anlam ufkunu daraltmakta ve içerdiği kapsamlı mesajı sınırlı bir fizikî düzenlemeye indirgemektedir. Zira bu ifade, yüzeysel biçimde sadece oturma düzenine ilişkin bir nezaket kuralı olarak anlaşıldığında, ayetin barındırdığı sosyal ve işlevsel boyut göz ardı edilmiş olur. Oysa ayette geçen “meclis” kavramı, yalnızca fiziksel bir mekânı değil; aynı zamanda istişarenin, fikir alışverişinin ve ortak karar süreçlerinin yürütüldüğü toplumsal yapıları ifade eder.

    Bu bağlamda “meclislerde yer açın” buyruğu, mü’minlerin birlikte hareket edebilecekleri, bilinçli biçimde organize olabilecekleri ve hak mücadelesini kolektif bir zeminde sürdürebilecekleri ortamlar oluşturmalarını teşvik eden bir içerik taşır. Dolayısıyla söz konusu ifade, sadece bireysel nezaket ve fedakârlık gibi ahlâkî erdemleri değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmayı, ortak sorumluluk bilincini ve İslâmî bilinç temelinde yürütülen organize çabayı da kapsayan bir anlam alanına sahiptir.

    Bu çerçevede ayet, mü’minlerin toplumsal hayatta etkili olabilmeleri ve hakikatin temsilcisi konumunda bulunabilmeleri için, dayanışma esasına dayalı meclisler ve yapılar oluşturmaları gerektiğine işaret etmektedir. Böyle okunduğunda ayetin hedeflediği anlam, salt mekânsal bir düzenlemenin ötesine geçmekte; sürekli geçerliliğini koruyan, işlevsel ve toplumsal boyutu olan bir ilkeye dönüşmektedir.

  12. 12

    Ey inananlar! Resul’le baş başa (özel olarak) görüşmek istediğinizde, bu hususî görüşmenizden önce (çevrenizdeki muhtaçlara) bir sadaka verin. Bu sizin yararınıza olacak ve sizin (iç) temizliğinizi sağlayacaktır. Ama buna gücünüz yetmezse (bilin ki) Allah çok affedicidir, merhameti ve ihsanı boldur.

    Yeni iman etmiş olan bazı varlıklı kimseler, Hz. Peygamber ile özel görüşme talebinde bulunmakta ve bunu sık aralıklarla, çoğu zaman zorunlu bir gerekçe olmaksızın gerçekleştirmekteydiler. Bu durum, yalnızca Hz. Peygamber’i meşgul etmekle kalmıyor; aynı zamanda diğer mü’minlerin ona ulaşmasını güçleştirerek toplumsal denge ve adalet ilkesini zedeliyordu. Hem Hz. Peygamber hem de sahâbe bu tür keyfî başvurulardan rahatsızlık duymaya başlamıştı. Bunun üzerine ilahî bir düzenleme getirilmiş ve Hz. Peygamber ile özel görüşme talep edenlerin öncesinde sadaka vermeleri emredilmiştir. Bu hüküm, gereksiz ve şahsî amaçlı başvuruları sınırlayan, yalnızca ciddi ve samimi ihtiyaçları öne çıkaran bir tedbir mahiyeti taşımaktadır.

    Bununla birlikte söz konusu düzenleme bazı kimseler tarafından yanlış yorumlanmış, bu uygulama sanki özel bir ayrıcalık ya da maddî karşılık içeren bir ilişki biçimiymiş gibi algılanmıştır. Oysa ilahî maksadın, Hz. Peygamber’in zamanını korumak ve bireysel menfaat arayışlarını sadaka yoluyla disipline etmek

    olduğu açıktır. Bu uygulama sayesinde kimin gerçekten samimi bir ihtiyaçla geldiği, kimin ise keyfî bir talepte bulunduğu belirgin hâle gelmiştir. Ancak hükmün zorluk doğurabileceği ve yanlış anlamalara açık olduğu dikkate alınarak, devam eden ayette bu uygulama kaldırılmıştır. Bununla birlikte geride, Hz. Peygamber’in konumuna saygı, zamanın değeri ve sadakanın arındırıcı işlevine dair önemli bir ilke bırakılmıştır.

  13. 13

    Baş başa konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü? Sizler bunu yapamayınca Allah da sizden bu yükümlülüğü kaldırdı. Şu hâlde namazı ikame edin, zekâtı verin ve Allah’ın ve Resulünün emirlerine uyun! Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    “Peygamberle baş başa konuşmadan önce sadaka vermekten çekindiniz mi?” hitabıyla başlayan bu ilahî beyan, sahâbe topluluğunun iç tutumlarını açığa çıkaran sorgulayıcı bir üslup taşımaktadır. Başlangıçta getirilen bu yükümlülük, Hz. Peygamber ile özel görüşmenin ciddiyetini vurgulamak ve niyetlerin samimiyetini ayırt etmek amacıyla konulmuş geçici bir tedbir niteliği taşımaktaydı. Ne var ki birçok kimsenin sadaka verme sorumluluğundan geri durması, bu taleplerin zorunluluk ve içtenlik bakımından sınırlı olduğunu fiilen ortaya koymuştur. Bunun üzerine Allah, rahmeti gereği bu uygulamayı kaldırmıştır.

    Ardından gelen buyruklar, daha kuşatıcı ve sürekli nitelik taşıyan yükümlülüklere yöneltmektedir: Namazın dosdoğru kılınması, zekâtın verilmesi ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat edilmesi. Bu yönlendirme, bireysel menfaat merkezli talepler yerine, samimi kulluk bilinciyle toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Zira Allah, her şeyi hakkıyla bilendir hem içtenlikle gösterilen çabayı hem de ihmal edilen yükümlülüğü kuşatıcı biçimde görmektedir.

    Bu bağlamda, bir önceki ayette (özel görüşme öncesi sadaka) bağlayıcı bir hüküm olarak vazedilen düzenleme, hemen ardından gelen ayetle fiilen yürür lükten kaldırılmıştır. “Mademki bunu yerine getirmediniz, Allah da size kolaylık tanıdı” anlam çizgisinde, söz konusu şart iptal edilmiş ve mü’minler namaz, zekât ve itaat gibi kalıcı ve genel sorumluluklara yönlendirilmiştir. Böylece sadaka şartı, ikinci ayetle teklif olmaktan çıkarılmış; ikinci ayet, birincinin getirdiği geçici düzenlemeyi kaldıran nâsih, birinci ayet ise hükmü kaldırılmış olması bakımından mensûh olarak değerlendirilmiştir.

    Bununla birlikte burada söz konusu olan nesh, Kur’an’da bir çelişki meydana gelmesi anlamına gelmez. Aksine bu durum, tedrîcî (aşamalı) eğitim yöntemi çerçevesinde önce bir disiplin ve niyet süzgeci konulması, ardından rahmet ve kolaylaştırma ilkesi gereği bu şartın kaldırılması şeklinde anlaşılmalıdır. Dolayısıyla burada değişen, hükmün özü değil; maslahat ve eğitim amacı gerçekleştiğinde, hükmün süreli olarak yürürlükten kaldırılmasıdır.

  14. 14

    Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan yere yemin ediyorlar.

    Burada “gazaba uğramış” olarak nitelenen topluluk, doğrudan Yahudiler değil; Müslümanlarla Yahudiler arasında aracılık yaparak söz taşıyan ve iki taraf arasındaki güven ilişkisini zedeleyen münafıklardır. Bu kimseler zahiren iman etmiş gibi görünmekle birlikte, gerçekte mü’minler arasında fitne üretmeyi amaçlamışlardır. Mü’minlerin özel konuşmalarını, iç düzenlerine dair bilgilerini ve duygusal yönelimlerini Yahudilere aktararak onları zor durumda bırakmayı, aralarındaki dayanışmayı zaafa uğratmayı ve İslâm toplumunu içeriden çözmeyi hedeflemişlerdir. Bu ikiyüzlü tutumları sebebiyle Allah tarafından “gazaba uğramış” olarak nitelendirilmişlerdir. Zira söz konusu davranış, yalnızca bireysel bir ihanet değil; aynı zamanda toplumsal huzuru ve güveni sarsan sistemli bir bozgunculuk mahiyeti taşımaktadır.

  15. 15

    Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!

  16. 16

    Onlar yeminlerini kalkan olarak kullanıp (insanları) Allah’ın dininden alıkoydular. Bunun için onlara alçaltıcı bir azap vardır.

  17. 17

    Ne dünyalık servetleri ne de soy sopları onları Allah’(ın azabın)a karşı koruyamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Hem de orada devamlı kalacaklardır.

  18. 18

    Allah’ın onların tümünü tekrar dirilteceği gün, (şimdi) senin önünde yemin ettikleri gibi, haklı oldukları zannıyla O’nun önünde de yemin edecekler. İyi bilin ki onların işi gücü yalan söylemektir.

  19. 19

    Şeytan onlar üzerinde egemenlik kurmuş ve onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanlardır.

  20. 20

    Allah’a ve Resulüne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymaya kalkışmakla) meydan okuyanlar var ya, işte onlardır en zelil ve en alçak olanlarla aynı safı paylaşanlar.

  21. 21

    Çünkü Allah: “Ben ve resullerim elbette galip geleceğiz” diye hükmetmiştir. Şüphesiz ki Allah güçlüdür, her şeyin mutlak galibidir.

  22. 22

    Allah’a ve ahiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’a ve Resulüne karşı duran hiç kimse ile isterse o kimseler babaları, çocukları, kardeşleri yahut akrabaları olsun, karşılıklı sevgi ve dostluk içinde göremezsin. Çünkü Al- lah inananların kalplerine imanı nakşetmiş ve onları katından bir ruh (vahiy) ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecek ve onlar orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın tarafında olanlardır. Ve iyi bilin ki, kurtuluşa erenler de Allah’ın tarafında yer alanlardır.

    Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kimse ile Allah’a ve Resûlüne karşı tavır alan bir kişi arasında, aralarındaki nesep bağı ne kadar güçlü olursa olsun, sahih bir dostluk ve kalbî yakınlık tesis edilemez. Zira iman bağı, bütün dünyevî aidiyetlerin önünde yer alan ahlâkî ve ilkesel bir zemine dayanır. Akrabalık ilişkileri imanla örtüşmediği takdirde, bu bağlar değer bakımından zayıflar ve zamanla işlevsiz hâle gelir. Çünkü iman, aynı inanç ve ahlâkî yönelişi paylaşmayan kimselerle derin bir gönül birlikteliğini mümkün kılmaz.

    Buna karşılık, kan ve soy bağı bulunmaksızın yalnızca iman temelinde kurulan kardeşlik, daha güçlü ve süreklilik arz eden bir ilişki biçimi ortaya koyar. Allah’a samimiyetle yönelmiş mü’minler, ortak inanç ve değerler etrafında birbirlerine kenetlenirler. Bu birlikteliği ayakta tutan unsur, nesep veya menfaat değil; müşterek iman, ortak âhiret bilinci ve Allah rızasıdır. Bu sebeple iman kardeşliği, biyolojik akrabalıktan daha derin ve daha sağlam bir bağ niteliği taşımaktadır.