Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

87 — A’la Suresi

← Sure listesi

A ‘lâ Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup on dokuz ayetten oluşur. Sûre, adını ilk ayette geçen ve “en yüce” anlamına gelen a‘lâ kelimesinden alır. Bu kavramla Allah’ın mutlak yüceliği, aşkınlığı ve her türlü eksiklikten münezzeh oluşu vurgulanır.

Sûrede evrende gözlemlenen tabii süreçlere dikkat çekilerek, bütün varlık alanının ilâhî irade ve ölçüyle işlediği hatırlatılır. Toprağın çatlaması, bitkilerin yeşermesi, canlıların rızıklandırılması gibi olaylar, doğanın başıboş değil; anlamlı ve düzenli bir sistem içinde var kılındığını gösterir.

Sûrede ayrıca Allah’ın, vahyi Hz. Peygamber’e okutacağı ve onu unutturmayacağı yönündeki ilâhî teminat yer alır. Bu ifade, Hz. Muhammed’in tebliğ görevinin doğrudan ilâhî destek altında yürütüldüğünü ve vahyin korunmuşluğunu vurgular.

Devam eden ayetlerde insanın tercihlerinin ahiret karşılığına dikkat çekilir. İlâhî mesajdan yüz çevirip kötülüğü hayat tarzı hâline getirenlerin ağır bir akıbetle karşılaşacakları bildirilirken; Allah’a yönelen, O’nu anmayı ve arınmayı merkeze alan kimselerin kurtuluşa ereceği müjdelenir.

Bu yönüyle A ‘lâ Sûresi, yalnızca teorik bir inanç bildirimi değil; insanın hayatını şekillendirmeyi hedefleyen derin bir ilâhî çağrıdır.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    Yüce Rabbinin yasalarına uygun olarak hareket et!

  2. 2

    O ki, (her şeyi) yarattı ve (insana) yaratılış amacını gerçekleştirecek bir donanım verdi.

  3. 3

    Ve O ki (her şeyin) miktarını, biçimini belirleyip hedefini gösterdi.

  4. 4

    O ki, tüm bitki örtüsünü çıkardı.

  5. 5

    Sonra da onu (çürütüp) sellerin sürüklediği morarmış bir atık haline getirdi.

    Bkz. 25/2, 54/49, 55/7

  6. 6

    (İnsanların hidayeti için Kur’an’ı kalbine yerleştirip) sana okutacağız ve (okuduklarından hiçbirini) unutmayacaksın!

  7. 7

    Ancak Allah’ın (unutmanı) diledikleri hariç; çünkü (yalnız) O’dur (insanın) kavrayışına açık olan her şeyi ve (hikmetine binaen ondan) gizli olanları bilen.

    Bu yaklaşım, vahyin statik değil; ilâhî hikmet doğrultusunda süreçsel bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Allah’ın dilediği takdirde bazı vahiyleri Peygamber’e unutturabileceği ya da yürürlükten kaldırabileceği ifade edilmekte; bunun da Kur’an literatüründe nesih (ilga/değiştirme) olarak kavramsallaştırıldığı görülmektedir. Nitekim Kur’an’da bu husus açık bir ilkeyle şöyle dile getirilir:

    “Biz yürürlükten kaldırdığımız veya unutturduğumuz herhangi bir ayetin yerine mutlaka daha hayırlısını ya da benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” (Bakara Sûresi 2/106). Bu ayet, vahyin tekâmül sürecine ve ilâhî hikmet gereği bazı hükümlerin zamanla değişebileceğine işaret ederken, asıl vurguyu Allah’ın mutlak kudreti ve insanlık için en uygun olanı belirleme iradesi üzerine yapmaktadır.

    Kur’an’da nesih kavramı, ilâhî hükümlerin belirli zaman ve şartlara bağlı olarak yürürlükten kaldırılması veya yeni bir hükümle değiştirilmesi anlamına gelir. Bu durum, vahyin insanlıkla kurduğu ilişkinin dinamik ve pedagojik niteliğinin bir yansımasıdır. Bakara Sûresi 106. ayette yer alan “daha hayırlısı veya benzeri” ifadesi, ilâhî müdahalenin keyfî değil; maslahat, hikmet ve amaç odaklı olduğunu açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla nesih, vahyin özünde bir değişkenlik değil; uygulamada bir olgunlaşma ve yönlendirme süreci olarak anlaşılmalıdır.

    Bu çerçevede nesih, çoğu zaman iddia edildiği gibi bir tutarsızlık ya da çelişki değil; aksine ilâhî hikmetin, değişen toplumsal şartlar, zihinsel olgunluk düzeyleri ve tarihsel bağlamlar doğrultusunda daha işlevsel hükümlerle müdahalede bulunmasıdır. Allah, zamanın akışına ve insanın içsel dönüşümüne hâkim olan mutlak bir kudret olarak, her dönemde en doğru ve en hayırlı olanı insanlığa sunmaktadır.

    Modern dönem Kur’an düşünürleri ise nesih kavramını daha çok vahyin bağlamsallığı çerçevesinde ele almışlardır. Bu yaklaşıma göre, bazı hükümler indirildikleri tarihsel ve toplumsal bağlamla doğrudan ilişkilidir; asıl amaç ise evrensel ahlâkî ilkeleri yerleştirmektir. Bu nedenle nesih, Kur’an’ın temel değerlerini sabit tutarken, uygulamalarda esneklik ve uyarlanabilirlik sağladığını gösteren bir mekanizma olarak değerlendirilir. Böylece vahyin hem evrenselliği hem de tarihsel gerçeklikle irtibatı, tutarlı bir bütünlük içinde korunmuş olur.

  8. 8

    Biz, (böylece nihai) huzura ve rahatlığa giden yolu senin için kolaylaştıracağız.

  9. 9

    O halde, sen, öğüt verip hatırlatmanın fayda vereceği her durumda öğüt ver ve hatırlat!

  10. 10

    (Bil ki;) Allah’a karşı derin saygı duyarak O’ndan sakınan öğüt alacaktır.

  11. 11

    Ama asi ve kötü olan ondan kaçacaktır.

  12. 12

    O en büyük ateşe atılacak

  13. 13

    Sonra orada ne ölecek ne de hayat bulacaktır.

    Bkz. 4/56, 20/74

    Bu ayetler, cehennem azabını insanın alışık olduğu ölüm–hayat ikiliğinin ötesinde, askıda kalmış bir varoluş hâli olarak tasvir eder. “En büyük ateş” ifadesi, bu azabın sıradan bir acıdan ibaret olmadığını; şiddeti, sürekliliği ve kuşatıcılığı bakımından en uç noktayı temsil ettiğini gösterir. “Orada ne ölecek ne de hayat bulacaktır” cümlesi ise bu tasvirin merkezini oluşturur: Ölüm yoktur, yani acıyı dindirecek bir unsur yoktur; fakat hayat da yoktur, yani anlamlı, üretken ve umut taşıyan bir varoluş söz konusu değildir. Böylece cehennem, ne yok oluşla rahatlatan bir son ne de yaşanabilir bir devam sunan; bilinçli ama anlamsız, süreklilik arz eden fakat çıkışsız bir hâl olarak betimlenir.

    Kur’an bu anlatımla cehennemi yalnızca fiziksel bir ceza mekânı değil, hakikatten kopuşun doğurduğu ontolojik ve ahlâkî bir çöküş durumu olarak sunar. Bununla birlikte, Kur’an’ın bütüncül mesajı ve Allah’ın rahmetini merkeze alan ilâhî tasavvur dikkate alındığında, bu azabın mutlak ve sonsuz olduğu iddiası zorunlu bir sonuç değildir. Zira Kur’an’da azabın sürekliliğini ifade eden dil, çoğu zaman fiilin niteliğine ve kişinin içinde bulunduğu hâle yöneliktir; Allah’ın rahmetinin kuşatıcılığı ise ilâhî iradenin azap üzerinde mutlak bir sınırlayıcılığa sahip olduğunu gösterir. Bu nedenle cehennem, keyfî ya da intikamcı bir ebediyet olarak değil; insanın bilinçli tercihlerinin sonuçlarını idrak etmesini amaçlayan, arındırıcı ve uyarıcı bir karşılık alanı olarak anlaşılmalıdır. Ayetlerin temel çağrısı da burada yoğunlaşır: Gerçek hayat, dünyada yapılan bilinçli tercihlerle inşa edilir; ahirette ise artık tercih değil, hakikatle yüzleşme vardır.

  14. 14

    (Manevi kirlerden) arınma gayreti içinde olanlar kurtuluşa erecektir.

  15. 15

    Rabbinin adını anan (O’nunla birlikteliği hayatın gerçeği haline getiren) ve O’na kulluk eden kimse de (kuşkusuz kurtuluşa erecektir).

  16. 16

    Fakat (buna rağmen) sizler (sadece) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

  17. 17

    Oysa ahiret (hayatı), hem çok daha hayırlı hem de devamlıdır.

  18. 18

    Kuşkusuz (bütün) bu (öğütler) önceki sahifelerde/vahiylerde bildirilmiş (evrensel mesaj)ların aynısıdır.

  19. 19

    İbrahîm’in ve Musa’nın sahifelerinde de (dile getirilen mesajlardır).