Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

81 — Tekvir Suresi

← Sure listesi

Tekvîr Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup yirmi dokuz ayetten oluşur. Sûre, adını ilk ayette geçen ve “dürülmek, sarılmak” anlamına gelen küvviret fiilinden alır. Bu ifade, kıyametin başlangıcında evrensel ölçekte meydana gelecek köklü dönüşümü sembolize eder. Sûre, kıyamet gününde yaşanacak büyük altüst oluşu art arda gelen çarpıcı sahnelerle tasvir ederek başlar: Güneşin dürülmesi, yıldızların sönüp dağılması, dağların yerinden sökülmesi, denizlerin kaynatılması, vahşi hayvanların bir araya toplanması ve diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının hangi suçla öldürüldüklerinin sorulması. Bu sahneler, kozmik düzenin çözülüşüyle birlikte ahlâkî hesaplaşmanın da başlayacağını ortaya koyar.

Bu sarsıcı tasvirlerin ardından sûre, insanın ebedî hayata hazırlığına dikkat çeker. Kıyamet günü, her bireyin dünyada yaptıklarının bilincine varacağı; hiçbir davranışın, tercihin ve niyetin karşılıksız kalmayacağı bir yüzleşme anı olarak sunulur.

Devam eden ayetlerde Kur’an’ın ilâhî kaynağı vurgulanır. Yörüngelerinde akıp giden gezegenlere, karanlığıyla geceye ve aydınlığıyla sabah vaktine yemin edilmesi, bu mesajın evrendeki düzeni kuran ilâhî iradeden geldiğini pekiştirir.

Sûre, inkârcıların Hz. Muhammed’e yönelttikleri “mecnun” (deli) ithamına da açık bir cevap verir. Onun, muhatapları tarafından “arkadaşınız” olarak bilinen, doğruluğu ve güvenilirliğiyle tanınan biri olduğu hatırlatılır.

Sûrenin son bölümünde yöneltilen soru hem güçlü bir uyarı hem de insanın kendi yönelişini sorgulamasına çağrı niteliği taşır. Kur’an, bu bağlamda yalnızca okunacak bir metin değil; samimiyetle doğruyu arayan herkes için bir öğüt, bir hidayet rehberi ve ahlâkî bir uyarıcı olarak tanımlanır.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    Güneş dürüldüğü (ve ziyası söndürüldüğü),

  2. 2

    Yıldızlar kararıp döküldüğü,

  3. 3

    Dağlar yürütüldüğü,

  4. 4

    Gebe develer kendi başlarına terk edildiği,

  5. 5

    Vahşi hayvanlar (korkudan) bir araya geldiği,

  6. 6

    Denizler kaynayıp birbirine karıştığı,

  7. 7

    Ruhlar (yeni) bedenlerle birleştirildiği,

  8. 8

    Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

  9. 9

    “Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü”

  10. 10

    Amel defterleri (Sabit Diskler) açıldığı,

  11. 11

    Göğün örtüsü sıyrıldığı (her şeyin gün yüzüne çıktığı),

  12. 12

    Cehennem (suçlular için) körüklendiği,

    Bu ayetlerde tasvir edilen sahneler dikkatle değerlendirildiğinde, kıyametin insan açısından iki boyutlu bir gerçeklik olarak ele alındığı görülür. Metin, hem insanın dünyada yaşadığı ölüm sürecini —bir anlamda bireysel kıyameti— hem de ahirette diriliş ve hesapla karşılaşacağı büyük kıyameti aynı anlatı içinde sunmaktadır. Bu yönüyle ayetler, kozmik yıkım ile bireysel yüzleşmeyi birbirinden kopuk değil, iç içe geçmiş bir süreç olarak resmeder.

    “Denizlerin kaynatılması ve birbirine karışması” gibi tasvirler, evrendeki düzenin çözülmesini, fiziksel varlık alanının sona erişini ve dünyanın işleyişinin nihai çöküşünü ifade eder. Bu sahneler, yaratılmış düzenin son bulduğu ilk safhaya, yani kozmik anlamda kıyametin kopuşuna işaret eder. Buna karşılık “ruhların bedenlerle eşleştirilmesi” ya da “yeniden bir araya getirilmesi” ifadeleri, ölümden sonra gerçekleşecek dirilişi ve ahiret hayatının başlangıcını temsil eder. Bu ikinci safha, artık ilâhî adaletin tecelli ettiği, hesap ve karşılığın ortaya konduğu varoluş düzlemidir.

    Aynı şekilde, diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna hangi suçtan dolayı öldürüldüğünün sorulması ve amel defterlerinin açılması gibi sahneler, yıkımın ötesinde, hesap ve adalet boyutuna geçildiğini açıkça gösterir. Bu aşamada artık sadece fiziksel düzenin sona ermesi değil; ahlâkî sorumluluğun ortaya çıkması söz konusudur. Dolayısıyla söz konusu ayetler, yalnızca bir felaket anlatımı değil, aynı zamanda mutlak adaletin sahne aldığı ikinci safhaya dair güçlü bir hatırlatmadır.

    Bu bütünlük içinde anlaşılan şudur: Kıyamet, insan bilinci açısından tek bir olay gibi algılansa da iki yönlü bir hakikati barındırır. Bir yönüyle dünya hayatının sona erdiği büyük kozmik yıkımı; diğer yönüyle ise ölümle başlayan sürecin tamamlanarak diriliş ve hesapla sonuçlandığı nihai yüzleşmeyi ifade eder. İlâhî kudret açısından bu iki safha birbirinden kopuk değildir. Zira Allah katında zaman ve mekân sınırlamaları geçerli değildir; insan için ölümle başlayan süreç, di-

    rilişle arasındaki zaman algısını ortadan kaldırır. Kur’an’ın kıyamet tasvirleri, bu yönüyle insanı hem evrensel son hakkında hem de kendi varoluşsal sorumluluğu hakkında düşünmeye sevk eden güçlü bir bilinç çağrısıdır.

  13. 13

    Cennet (inananlara) yaklaştırıldığı zaman,

  14. 14

    Herkes, önceden (iyi ve kötü) ne hazırlamışsa (onu) görecektir.

  15. 15

    Hayır (iş onların sandığı gibi değil)! Yemin olsun donup duran yıldızlara,

  16. 16

    Yörüngelerinde akan ve kaybolan gezegenlere,

  17. 17

    Karanlık çöken geceye,

  18. 18

    Teneffüs eden (seher yeli esmeye başlayan) sabaha ki,

  19. 19

    Bu Kur’an (Allah katında) kerim (şerefli) olan bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür.

  20. 20

    O elçi, güçlüdür. Kudret ve egemenlik tahtının sahibi (olan Allah) katında çok itibarlıdır.

    Bkz. 53/5-10

  21. 21

    O, (bütün meleklerce) saygı gören ve güvenilen biridir.

  22. 22

    (Ey Kureyşliler!) Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir (vahyi böyle güvenilir ve saygın bir melek vasıtasıyla almıştır).

  23. 23

    Şüphesiz (Muhammed) onu (Cebrail’i) apaçık ufukta görmüştür.

    Bkz. 53/13-16 ve dipnotları.

  24. 24

    Kaldı ki O (Cebrail), aldığı gayb bilgilerinin hiçbirini gizlemez (bu konuda töhmet altında bırakılamaz).

    Bkz. 16/103, 25/4

  25. 25

    O (Kur’an, iddia ettiğiniz gibi) asla kovulmuş şeytanın sözü değildir.

    Bkz. 22/52

  26. 26

    O halde, (ey insanlar), hakikat buyken nereye gidiyorsunuz?

  27. 27

    O (Kur’an), bütün âlemler için bir öğüttür.

  28. 28

    Özellikle de içinizden dosdoğru olmayı dileyenler için (bir hidayet ve rahmet kaynağıdır).

  29. 29

    Zaten siz ancak, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın iradesinin tecellisine uygun olması halinde, iradenizi ve tercihinizi kullanabilirsiniz.

    Bkz. 74/56, 76/30 ve dipnotu.

    Bu ifade, Kur’an’ın insan iradesine yaklaşımındaki dengeyi açık biçimde ortaya koyar. Buna göre insan iradesi bütünüyle yok sayılmamış; ancak mutlak, sınırsız ve bağımsız bir güç olarak da tanımlanmamıştır. İnsan, tercih edebilen ve karar alabilen bir varlık olarak konumlandırılır; fakat bu tercih, Allah’ın koyduğu varlık yasaları ve ilâhî dilemenin sınırları içinde gerçekleşir. Nitekim Kur’an’da bu gerçek, “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” ifadesiyle dile getirilir (Tekvîr Sûresi 81/29). Bu ayet, insanın iradesini inkâr etmez; aksine onun varlığını kabul etmekle birlikte, bu iradenin Allah’ın mutlak kudreti ve hâkimiyeti altında işlediğini bildirir.

    İnsan bir fiili gerçekleştirmek istediğinde aklını kullanır, vicdanıyla değer lendirir ve bilinçli bir tercihte bulunur. Ancak bu sürecin tamamı, Allah’ın dilediği ve mümkün kıldığı bir alan içinde cereyan eder. Başka bir ifadeyle Allah, insana sorumluluk yükleyebileceği bir irade alanı tanımış; fakat bu alanı kendi mutlak egemenliğinden bağımsız bırakmamıştır. Böylece insan ne iradesiz bir varlık hâline indirgenmiş ne de ilâhî iradeden kopuk, kendi başına işleyen bir güç olarak tasarlanmıştır.

    Bu denge, “Kim bir iyilik yaparsa kendisi için, kim bir kötülük yaparsa yine kendisi içindir” buyruğunda da açıkça görülür (Câsiye Sûresi 45/15). Bu ayet, bireyin kendi fiillerinin ahlâkî ve hukûkî sorumluluğunu taşıdığını ortaya koyarken; Tekvîr Sûresi’ndeki ifade, bu fiillerin imkân alanının ilâhî dilemeye bağlı olduğunu hatırlatır. Böylece insanın sorumluluğu ile Allah’ın mutlak iradesi arasında tutarlı bir ilişki kurulmuş olur.

    Sonuç olarak Kur’an’a göre hiçbir insan, Allah’tan bağımsız bir güç değildir. Bununla birlikte insan, iyiyi ya da kötüyü tercih edebilecek bir iradeye sahiptir ve bu tercihleri sebebiyle sınanmaktadır. Kur’an’ın bu yaklaşımı hem Allah’ın mutlak egemenliğini zedelemeden hem de insanın ahlâkî sorumluluğunu ortadan kaldırmadan, iki alanı dengeli ve tutarlı bir çerçevede bir arada düşünmeyi mümkün kılar. Bu denge, Kur’anî düşüncenin en incelikli ve derin boyutlarından birini oluşturmaktadır.