45 — Casiye Suresi
Câsiye Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup otuz yedi ayetten oluşmaktadır. Sûre, adını yirmi sekizinci ayette geçen ve kıyamet sahnesinde bütün ümmetlerin diz çökmüş hâlde bekletileceği durumu tasvir eden “câsiye” kelimesinden alır. Bu kavram, sûrenin ana temasını oluşturan âhiret bilincini ve hesap gerçeğini sembolik bir yoğunlukla yansıtmaktadır.
Sûrede öncelikle ilahî vahyin mahiyeti ve değeri vurgulanmakta, Kur’an’ın kaynağının doğrudan Allah olduğu açıkça belirtilmektedir. Kur’an’ın yalnızca bir metin değil, hakikatin ölçüsü ve insanı doğru yola ileten bir rahmet olduğu ifade edilir. Bu rahmetten istifade edebilmenin yolu ise, vahye içtenlikle iman etmek ve onu hayatın belirleyici ilkesi hâline getirmektir.
Câsiye Sûresi, akıl sahiplerine hitap eden ve tefekküre davet eden bir muhtevaya sahiptir. Göklerdeki düzen, yeryüzündeki hayat, gece ile gündüzün ardışıklığı, denizlerde gemilerin akışı gibi tabiî olgular, Allah’ın kudretine delil olarak sunulur. Bu olgular hem aklî hem de duyusal düzlemde insanı hakikate yönelten işaretlerdir. Kur’an’ın bu delillere yaptığı atıf, düşünen ve ibret alan kimseler için açık bir rehberlik niteliği taşır.
Sûrede, zulümde ve inkârda birleşen kimselerin birbirlerine destek oldukları belirtilmekte; ancak bu dayanışmanın peygamberi görevinden alıkoyamayacağı vurgulanmaktadır. Bu ifade, iman edenlerin karşılaşacakları baskı ve engellere rağmen hakikate bağlılıkta sebat etmeleri gerektiğine işaret eder. Zira ilahî yar dım, beşerî engellerin üstündedir.
Sûre, iki farklı insan tipini karşılaştırarak son bulur: Bir tarafta iman eden, sâlih amel işleyen ve tevazu içinde yaşayan kimseler; diğer tarafta ise büyüklük taslayarak Allah’ın ayetlerini küçümseyen, gerçeği inkâr eden ve hakikatten yüz çevirenler. Birinciler ilahî rahmete ve büyük bir mükâfata erişirken, ikinciler ağır bir azapla karşı karşıya kalırlar.
Bu çerçevede Câsiye Sûresi, yalnızca kıyamete dair bir uyarı değil, aynı zamanda hayatın anlamına ilişkin bilinç kazandırmayı amaçlayan bir çağrıdır. İn-
sana hem yeryüzündeki sorumluluğunu hem de varacağı nihai akıbeti hatırlatır. Dolayısıyla sûrenin mesajı, salt uyarı içeren bir bildirim olmayıp; Allah’ın ayetlerine yönelenler için kurtuluşun mümkün olduğunu bildiren umut ve rehberlik yüklü bir hitap niteliği taşır.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1
Hâ Mîm.
Bkz. 2/1 dipnotu.
-
2
Bu Kitab’ın indirilişi, kudret ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır.
-
3
Şüphesiz göklerde ve yerde inanan(mak isteyen)ler için (Allah’ın birliğine ve kudretine dair) nice deliller vardır.
-
4
Sizin yaratılmanızda ve canlıların yeryüzünde yayılmasında, kesin olarak inanacak kimseler için (ibret dolu) deliller vardır.
-
5
Gece ve gündüzün birbiri ardına gelmesinde (dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinde), Allah’ın gökten rızık (sebebi olarak yağmuru) indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârı (değişik yönlerden aşılayıcı olarak) estirmesinde aklını işleten kimseler için nice deliller vardır.
-
6
İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık onlar, Allah’a ve O’nun ayetlerine inanmadıktan sonra daha hangi söze inanacaklar?
-
7
Kendini aldatarak günaha gömülenlerin vay haline!
“Kendini aldatarak günaha gömülenlerin vay hâline!” ifadesi, insanın karşı karşıya bulunduğu en ciddi tehlikelerden birine işaret eder: öz-aldatma. İnsan, işlediği günahları hafife alarak, yanlış davranışlarını çeşitli gerekçelerle meşrulaştırarak kalbini ve vicdanını susturma eğilimi gösterebilir. Bu durum, bireyin kendi hatalarını perdelemesi ve sorumluluktan kaçması anlamına gelir. Oysa bu, insanın kendisi için kurduğu en büyük tuzaktır. Zira kişi dışsal tehditlere karşı tedbir alabilir; ancak nefsinin ürettiği gerekçeleri hakikat olarak benimserse, asıl tehlike ile karşı karşıya kalır.
Nitekim bir kimse haksızlık yaptığında bunu “zorunluluk” veya “genel geçer uygulama” diyerek kendini rahatlatabilir; bir başkası ise yanlış davranışlarını süreklilik kazanmış alışkanlıklar hâline getirip “kusursuz insan yoktur” düşüncesiyle vicdanını bastırabilir. Bu tür savunma biçimleri, insanı hata yapmaktan uzaklaştırmaz; aksine onu daha derin bir duyarsızlık sürecine sürükler. Kalbin hakikate karşı duyarlılığı zayıflar ve yanlış davranış, giderek sıradanlaşır. Bu ifade, bireyi bilinçlenmeye ve iç muhasebeye davet eden ahlâkî bir uyarı niteliği taşır. “Kendini aldatarak günaha gömülenlerin vay hâline!” uyarısı, insanın kendi nef-
sini sorgulaması ve sorumluluk bilincini diri tutması için güçlü bir hatırlatmadır.
-
8
Allah’ın ayetlerinin kendisine okunduğunu işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç işitmemiş gibi inkârda direnir. Onu, acı bir azapla müjdele!
Câhiliye döneminde Mekke müşriklerinin sergilediği tutum, Kur’an’ın en sert biçimde eleştirdiği zihinsel sapmalardan birini teşkil etmektedir. Kendilerine tilavet edilen ayetleri ya alay konusu yapmışlar ya da kibirle görmezden gelerek inkâr yolunu tercih etmişlerdir. Zira Kur’an, onların güç, servet ve soy temelli çıkar düzenini tehdit etmekte; kurdukları toplumsal ve siyasal statükoyu sarsmaktaydı. Bu sebeple kendilerini ayrıcalıklı gören bu zümre, ilahî mesajı ya küçümsemiş ya da hiç işitmemiş gibi davranarak etkisiz kılmaya çalışmıştır.
Günümüzde özellikle servet ve toplumsal itibar sahibi olan bazı kimseler, Kur’an’ı yalnızca yoksulların, mazlumların veya başka dayanağı bulunmayanların kitabı olarak görme yanılgısına düşmektedir. Böylece Kur’an’ın evrensel hitabını sınıfsal bir çerçeveye indirgemekte, kendilerini ise onun muhatabı olmaktan muaf saymaktadırlar. Oysa tarih boyunca ilahî mesaja ilk yönelenlerin çoğu, hakikati önyargısız ve samimiyetle arayan toplumsal kesimler olmuştur.
Kur’an’ın ifadesiyle en ağır inkâr biçimlerinden biri, Allah’ın verdiği nimetleri O’na karşı gelmenin aracı hâline getirmektir. Nimet ile nankörlüğün birleşmesi, insanı salt inkâra değil, ilahî otoriteye meydan okuyan bir konuma sürükler. Bu ise insanın kendisini ilahlaştırma eğilimi anlamına gelir. Tarih boyunca Firavun ve Nemrut örneklerinde görüldüğü üzere, bu tür bir yöneliş kalıcılık kazanmamıştır.
Kur’an, yalnızca yoksulların veya mazlumların değil, akıl sahibi her insanın kitabıdır. Onun hitabı, servet ve statüye göre değil; kalbin açıklığına, aklın dürüstlüğüne ve vicdanın canlılığına yöneliktir. Bu sebeple sahih iman, Kur’an’ın muhatabı olunduğunu içtenlikle kabul etmek, onun uyarılarını her şartta ciddiye almak ve hayatı bu ilahî ölçüye göre yeniden inşa etmektir.
-
9
(Onlar) ayetlerimizden bir şeyler öğrendiklerinde hemen onu hafife alıp alay konusu yaparlar. İşte böyleleri için alçaltıcı azap vardır.
-
10
(Yaptıklarından dolayı) cehennem onların peşindedir. Kazandıkları şeyler de Allah’tan başka edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez. Onlar için büyük bir azap vardır.
-
11
İşte bu (Kur’an) bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere ise elem dolu çok acı bir azap vardır.
-
12
Allah O’dur ki hem gemiler yüzüp gitsin hem de (siz) lütfundan istekte bulunasınız ve şükredesiniz diye denizi istifadenize sunmuştur.
-
13
O, göklerde ve yerde olan her şeyi, kendinden (bir lütuf olarak) emrinize vermiştir. Bunda düşünen bir toplum için (alınması gereken önemli) ibretler vardır.
Allah’ın göklerde ve yerde bulunan varlıkları insanın hizmetine vermiş olması, üzerinde düşünülmesi gereken temel bir husustur. Güneşin doğup batmasından yağmurun yağmasına, toprağın ürün vermesinden hayvanların insana fayda sağlamasına kadar tabiattaki işleyişin bütünü, insan hayatını mümkün ve düzenli kılacak biçimde yapılandırılmıştır. Bu derece kapsamlı ve düzenli bir imkân alanının tesadüfle açıklanması aklen tutarlı görünmemektedir. Nitekim aklını işleten ve tefekkür eden insan, bu düzenin kaynağını ve amacını sorgulama ihtiyacı duyar.
İnsan, fizyolojik bakımdan diğer canlılarla ortak ihtiyaçlara sahip olsa da akıl, irade, muhakeme yetisi ve ahlâkî sorumlulukla donatılması bakımından onlardan ayrılmaktadır. Eğer insan varlığı yalnızca yeme, içme ve barınma gibi biyolojik faaliyetlerle sınırlı olsaydı, ona doğru ile yanlışı ayırt etme kabiliyeti ve değer bilinci verilmesinin anlamı kalmazdı. Diğer canlılar yaratılışları gereği fıtratlarına uygun biçimde yaşarken, insan kendi yolunu seçebilen ve bu seçimin sonuçlarından sorumlu tutulan bir varlık olarak konumlandırılmıştır.
Bu farklılığın anlamlı bir gayeye dayanması zorunludur. Zira insana tanınan imkân ve ayrıcalıklar, aynı zamanda daha büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Nimet, Kur’anî ilke gereği, hesapla birlikte anılmaktadır. Bu bağlamda “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâme 75/36) ayeti, insanın sorumsuz ve amaçsız bir varlık olarak yaratılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın kendisine sunulan bu evrensel nimetleri fark etmeden yaşaması ve bunların ardındaki hikmeti sorgulamaması, kendi varoluşunu anlamlandırmaktan uzaklaşması anlamına gelir.
Bu sebeple insan düşünmekle yükümlüdür. Bu düzenin merkezine insanı yerleştiren ilahî irade, aynı zamanda ona bir görev yüklemiştir: idrak etmek, ibret almak ve sorumluluk bilinciyle yaşamak. Dolayısıyla insan, yalnızca tüketen bir varlık olarak değil; anlam üreten, imar eden ve kendisine emanet edilen yeryüzünde bilinçli bir iz bırakan bir özne olarak yaratılmıştır.
-
14
(Ey Resul!) İnananlara söyle: Allah’ın (inkârcıları cezalandırması için kendilerine göstereceği) günlerin gelip çatacağını beklemeyenlerin sözlerine ve davranışlarına aldırış etmesinler ve onların kusurlarını bağışlasınlar. Çünkü Allah, hangi topluluk ne kazanmış ise muhakkak karşılığını verecektir.
-
15
Her kim doğru ve güzel bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur, kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Ve sonunda hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz.
-
16
Andolsun Biz, İsrailoğullarına kitap, hükümranlık (kendi kendilerini yönetme gücü) ve nebilik verdik. Onları güzel ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdık ve onları (İslam’la şereflendirerek dönemlerinin) bütün diğer topluluklarına üstün kıldık.
Hz. Musa ve Hz. Hârûn’un peygamber olarak görevlendirilmeleri, İsrailoğulları için tarihsel açıdan belirleyici bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Uzun süre Firavun’un baskı ve zulmü altında yaşayan bu topluluk, Allah’ın izni ve peygamberlerinin rehberliği sayesinde esaretten kurtulmuş, kendi iradeleriyle var olabilecekleri bir toplumsal yapıya yönelmiştir. Bu gelişme, yalnızca siyasî bir özgür leşme değil; aynı zamanda inanç ve ahlâk temelinde gerçekleşen bir yeniden inşa sürecidir.
Allah, İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmakla yetinmemiş; onlara rehberlik etmesi için Tevrat’ı indirmiştir. Bu ilahî kitap, içinde bulundukları karanlık ortamda yol gösterici bir nur işlevi görmüş; hayatı düzenleyen, adaleti esas alan ve onları hakka yönelten hükümler ihtiva etmiştir. Tevrat’ın özü, diğer ilahî kitaplarda olduğu gibi, Allah’a teslimiyet, adalet ve ahlâkî sorumluluk ilkelerine dayanmaktadır. İsrailoğulları bu ilkelerle buluştuklarında, yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal yapı bakımından da belirli bir olgunluk seviyesine ulaşmışlardır.
Kur’an’da geçen “sizi âlemlere üstün kıldım” ifadesi, tarihsel bağlamı içinde okunmalıdır. Buradaki üstünlük, ırkî ya da doğuştan gelen bir imtiyazı değil; vahye dayalı bir hayat tasavvurunu benimseyen, tevhid bilincini koruyan ve adalet merkezli bir toplumsal düzen kurma sorumluluğu taşıyan bir topluluğun kazandığı ahlâkî ve manevî konumu ifade eder. İsrailoğulları kendi dönemlerinde ilahî hitaba muhatap olmaları, vahiy eksenli bir toplumsal bilinç geliştirmeleri ve bu bilinç doğrultusunda sorumluluk yüklenmeleri sebebiyle diğer topluluklar karşısında özel bir konuma sahip olmuşlardır. Bu seçkinlik, bir üstün ırk anlayışından değil; yükümlülüğün, emanetin ve vahye muhatap olmanın doğurduğu tarihsel sorumluluktan kaynaklanır.
Bu sebeple ayetteki üstünlüğü, “bütün insanlara karşı mutlak ve değişmez bir ayrıcalık” olarak değil; kendi çağlarında vahyin taşıyıcısı olma, ilahî ahlâkı temsil etme ve tevhid bilincini canlı tutma bakımından verilmiş tarihsel bir sorumluluk ve imkân olarak anlamak daha isabetlidir. Nitekim Kur’an’ın genel mesajı da üstünlüğü soya, kavme ve geçmişe değil; iman, adalet, takva ve sorumluluk bilincine bağlar. Bu açıdan İsrailoğulları’nın üstün kılınması, bir övgüden çok bir emanetin ve ağır bir görevin ifadesidir.
Bu itibarla İsrailoğulları’nın yaşadığı tarihsel tecrübe, yalnızca belirli bir kavmin yükseliş ve düşüşünü anlatmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda bütün insanlığa yönelik evrensel bir ilkeyi ortaya koymaktadır: Allah’a samimiyetle teslim
olan, peygamberlerinin rehberliğine uyan ve adaleti esas alan toplumlar yükselir; bu ilkelerden uzaklaşanlar ise ilahî adaletin gereği olarak çözülme ve gerileme sürecine girerler.
-
17
Yine onlara din ve dünya işleriyle ilgili apaçık deliller verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki azgınlık ve kıskançlık yüzünden (tekrar) ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri konularda, kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
-
18
Sonra (Ey Muhammed!) Sana da insanların uyacakları bir hayat sistemi (şeriat) verdik. O halde bu (yolu) izle ve (hakikati) bilmeyenlerin boş arzu ve heveslerine uyma!
Bu ayette Allah, Hz. Muhammed’e bildirilen hayat düzeninin—yani şeriatın—insanlar için bağlayıcı bir yol haritası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Burada geçen “şeriat” kavramı, yalnızca hukukî hükümler bütünüyle sınırlı değildir; inanç esaslarından ahlâkî ilkelere, bireysel sorumluluktan toplumsal adalete kadar uzanan bütüncül bir ilahî düzeni ifade etmektedir.
Bu düzen, insanın hem dünya hayatını hem de ahiret saadetini kuşatacak şekilde yapılandırılmıştır. Sadece dışsal davranışları değil, niyet ve içsel yönelişi de esas alır. Ayetin devamında yer alan “bu yola uy” buyruğu, Hz. Peygamber’in şahsında bütün mü’minlere yöneltilmiş genel bir hitap niteliği taşır. Bu hitap, hayatın merkezine ilahî rehberliği yerleştirmeyi ve bu doğrultuda kararlılıkla ilerlemeyi emretmektedir.
Ayetin ikinci bölümünde ise uyarıcı bir vurgu bulunmaktadır: “Hakikati bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.” Zira vahiyden kopuk bir yöneliş, çoğu zaman geçici arzulara, bireysel eğilimlere ve toplumsal yönlendirmelere tâbi olmayı beraberinde getirir. Bu tür bir yöneliş, insanı tutarsızlığa ve sapmaya sürükler. Ayet, hakikatten yoksun olanların akıl ve vicdanla değil, hevâ merkezli tercihlerle hareket ettiklerine dikkat çekmektedir.
Dolayısıyla ayet, her dönemdeki mü’mine hitap eden evrensel bir çağrı niteliğindedir: İlahî yola yönelmek, Kur’an’ı temel ölçü edinmek ve hayatı hevâ ve hevesin değil, hakikatin rehberliğinde inşa etmek.
-
19
Allah’tan gelecek herhangi bir cezayı önleme hususunda, onlar sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Zalimler sadece birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır. Allah da kendisine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanların dostudur.
Allah ile kurulan dostluk, süreksizlik ve hayal kırıklığı barındırmaz. Zira O, merhameti ve bağışlayıcılığı daimî olan, kulunu yarı yolda bırakmayan yegâne varlıktır. Samimi bir yöneliş karşılıksız kalmaz; Allah, kendisine güvenerek yö-
nelen kulunu sahiplenir ve onu yalnızlığa terk etmez. Dostluğa yönelen kula rahmetiyle mukabele eder; çünkü O, yardım eden, karşılıksız ihsanda bulunan ve kulunun hâlini bilen bir Rabdir. Kulun zaaflarını bilmesine rağmen ona yöneliş kapısını kapatmaz; bilakis “Bana yönelin” çağrısıyla onu daima davet eder.
Kur’an, Allah’ın dostluğunu kurtuluşa vesile olan bir bağ olarak sunar. “Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (Bakara 2/257) ayeti, bu dostluğun hem dünya hayatında hem de âhirette yol gösterici ve aydınlatıcı bir işlev taşıdığını bildirmektedir. Allah ile kurulan dostluk, yalnızca duygusal bir yakınlık değil; cehaletten, sapmadan, nefsanî yönelişlerden ve varoluşsal yalnızlıktan kurtarıcı bir rehberlik sürecidir.
Bu dostluğun tesis edilmesi için karmaşık şartlar öngörülmemiştir. Allah’a iman etmek ve O’na güvenmek, bu ilişkinin kurulması için yeterli zemini oluşturur. Samimi bir inanç ve içten bir teslimiyet, ilahî dostluğun kapısını açar. Allah’a gerçekten iman eden ve O’na tevekkül eden kimse, değişmeyen, unutmayan ve terk etmeyen en sağlam dostu edinmiş olur.
Bu bağlamda insan, Allah ile dostluk kurduğunda yalnızlık duygusundan kurtulur; hayata ve ölüme bakışı anlam temelli bir istikamete yönelir. Her yönelişinde sığınılacak bir merci, her yakarışında karşılık bulacak bir merhamet ve her yükünde destek olacak bir kudret bulunduğunu idrak eder. İşte bu idrak, dünyevî nimetlerle ölçülemeyecek derecede büyük ve kalıcı bir zenginliktir.
-
20
Bu (Kur’an), insanlara (kurtuluş yollarını gösteren ve kalp gözlerini açan) kanıtlar sunmaktadır; gönülden inananlar için de bir doğru yol rehberi ve bir rahmettir.
-
21
Yoksa o kötülükleri işleyenler, inandıktan sonra güzel ve faydalı işler gerçekleştirenlere yaptığımız muameleyi, kendilerine de göstereceğimizi, hayatlarında ve ölümlerinde onları bir tutacağımızı mı sanıyorlar? (Böyle sanmakla) ne kötü bir yargıda bulunuyorlar!
-
22
Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Ve (bu hakikatin devamı olarak ahiret âlemi de gelecek ki,) herkes dünyada ne kazanmışsa karşılığını görsün. (Ayrıca bilinmelidir ki;) orada kimseye (en küçük bir) haksızlık da yapılmayacaktır.
-
23
(Ey Resul!) Kendi arzu ve isteklerini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde (yaptıkları yüzünden) Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Allah(ın onu terk etmesin)den sonra kim ona doğru yolu gösterebilir? O halde, hiç düşünüp ders almaz mısınız?
Bu ayet, insanın iç dünyasında meydana gelebilecek en derin çözülmelerden birine işaret eder: Hevâ ve hevesin ilah edinilmesi. Burada kastedilen durum, in-
sanın arzu ve tutkularını, ölçüsüz isteklerini ve kişisel çıkarlarını hayatının nihai ölçütü hâline getirmesidir. İlk bakışta bu tavır bir özgürlük iddiası gibi görünse de gerçekte insanın iradesini ilkelere değil, nefsanî eğilimlere teslim etmesi anlamına gelir. Böyle bir teslimiyet ise özgürleşme değil, insanın kendi tutkularının esiri hâline gelmesidir.
Ayetin tasvir ettiği insan tipi yalnızca ahlâkî bir zaafı değil, aynı zamanda aklî ve ruhsal bir kapanmayı da ifade eder. İnsan nefsine tâbi olmayı alışkanlık hâline getirdikçe, kişiliğinin iç dengesi zedelenir ve hakikate karşı duyarlılığı giderek zayıflar. Menfaat merkezli bir bakış açısı onun algı dünyasını şekillendirir. Böylece kişi, işine geleni doğru, hoşuna gideni meşru, çıkarına hizmet edeni hakikat olarak görmeye başlar; bunun dışındaki her şeyi ise değersiz, önemsiz veya anlamsız sayar.
Bu noktaya ulaşan insan artık yalnızca kendi iç sesini ölçü kabul eder. Hakikat kendisine çağrıda bulunsa da onu işitmez; çünkü işitme melekesi körelmiştir. Gerçek apaçık ortada bulunsa bile onu kavrayamaz; zira algı dünyası perdelenmiştir. Vicdanı zaman zaman uyarıda bulunsa da bu uyarıya karşılık vermez; çünkü kalp katılaşmış ve duyarlılığını büyük ölçüde yitirmiştir. En tehlikeli olan ise kişinin bu durumu problem olarak görmemesi, aksine onu normal ve hatta meşru kabul etmeye başlamasıdır.
Kur’an bu noktada önemli bir gerçeğe dikkat çeker: Bu hâl dışsal bir zor lamanın değil, insanın kendi tercihleriyle yürüdüğü yolun sonucudur. Kulakların mühürlenmesi, gözlerin perdelenmesi ve kalbin katılaşması, keyfî tercihlerle şekillenen bir hayatın tabiî neticesi olarak ortaya çıkar. İnsan böylece basiretini yavaş yavaş kendi eliyle işlevsiz hâle getirir.
Hevâsını mutlak ölçü hâline getiren bir kalp, ilahî mesaja kapanır. Çünkü o artık yöneldiği ilahı kendisi seçmiştir: kendi nefsi.
-
24
Ve dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Birilerimiz ölür, birilerimiz doğar (hayat böylece devam eder gider). Bizi ancak zaman yok eder (öldükten sonra da dirilmeyiz).” Oysa bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece delilsiz varsayımda bulunuyorlar.
Bkz. 6/29
-
25
Onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri/iddiaları ancak: “Doğru söyleyenler iseniz (ölmüş) atalarımızı geri getirin” demek olur.
-
26
De ki: “Size hayat veren ve sonra sizi öldüren Allah’tır. Sonunda kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü O sizi bir araya getirecektir. Fakat insanların çoğu bunu bilme(k isteme)zler.”
-
27
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün (hayatlarında anlayamadıkları) gerçekleri geçersiz kılmaya çalışanlar hüsrana uğrayacaklardır.
-
28
O gün bütün ümmetleri/insanları, bir araya toplanmış ve diz çökmüş vaziyette görürsün. Herkes, kendi hesabıyla yüzleşmeye çağrılır. (Onlara:) “Daha önce ne yaptıysanız bugün sadece onun karşılığını alacaksınız” (denir).
Bkz. 18/49
-
29
İşte bunlar Bizdeki kayıtlar; sizinle ilgili her şeyi bütün gerçekliğiyle anlatır. Çünkü dünyada iken yaptığınız her şeyin bir kopyasını alıyorduk.”
Bu ayet, insan hayatının ilahî gözetim altında nasıl kayda geçirildiğini vur gulayan açık bir hatırlatmadır. İnsanın söylediği her söz, gerçekleştirdiği her fiil ve taşıdığı her niyet ilahî ilim ve kayıt kapsamındadır; hiçbir şey gözden kaçmaz ve hiçbir ayrıntı ihmal edilmez. İnsan zamanla yaptıklarını unutabilir, bazılarını gizlemeye çalışabilir veya kendisiyle yüzleşmekten kaçınabilir. Ancak Allah’ın bilgisi ve kaydı açısından unutma ve örtme söz konusu değildir; her şey olduğu gibi muhafaza edilir.
Dünya hayatında gerçekleşen fiiller, yalnızca geçip giden hatıralar değildir; her tercih ve davranışın karşılığı bulunan bir kaydı vardır. Bu kayıt, eksiksiz ve tam bir doğrulukla tutulur ne eksiltme ne de artırma söz konusudur. İnsan kendi lehine gerekçeler üretebilir, başkalarını yanıltabilir ve hatta vicdanını susturabilir; fakat ilahî kayıt, gerçeği örten bir yapı taşımaz. Orada yalnızca fiillerin hakikati yer alır.
Bu kayıtlar, ölümden sonra insanın önüne konulacak ve herkes kendi iradesiyle ortaya koyduğu hayatla yüzleşecektir. O aşamada mazeret üretmenin bir karşılığı olmayacak; hüküm, yalnızca gerçeğin kendisine göre verilecektir. Böylece dünya hayatının, insanın sorumluluğunu belirleyen kayıtlı bir imtihan süreci olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.
Bu bilinçle insanın yapması gereken, söz ve davranışlarını bu ilahî gözetimi dikkate alarak düzenlemesidir. Zira dünya hayatı geçicidir; ancak bu hayatta sergilenen tutum ve tercihler, ebedî hayatın mahiyetini belirleyecek ölçüde belirleyici bir değere sahiptir.
-
30
İnandıktan sonra faydalı ve güzel işler yapanları Rableri rahmetinin kapsamına alır. İşte apaçık kurtuluş budur!
-
31
İnkâr edenlere şöyle denir: “Ayetlerim size okunmuştu da sizler büyüklük taslamış ve günahkâr bir toplum olmuştunuz değil mi?”
-
32
“Gerçekten Allah’ın vaadi haktır. Kıyamet günü şüphe götürmez bir gerçektir” denildiği zaman siz demiştiniz ki: “Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak birtakım tahminlerde bulunuyoruz. Onun hakkında kesin bir bilgi elde etmiş değiliz.”
-
33
Derken yaptıkları bütün kötü işler karşılarına çıkmış ve alay edegeldikleri (Cehennem gerçeği) her taraftan kendilerini kuşatmıştır.
-
34
(Onlara) şöyle denir: “Bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız, biz de bugün sizi (cennet nimetlerine kavuşturmayı) unutuyoruz. (Biliniz ki) varacağınız yer ateştir. Ve (sizi ateşten koruyacak) yardımcılarınız da olmayacaktır.”
Bkz. 32/14 ve dipnotu.
-
35
“Bunun sebebi, sizin, Allah’ın ayetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatmasıdır.” Artık o gün ne ateşten çıkarılacaklar ne de Allah’ı hoşnut etmeleri (için dünyaya geri dönmeleri) kabul edilecek.
-
36
Bütün övgüler, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.
-
37
Göklerde ve yerde azamet/büyüklük yalnız O’na mahsustur. Ve O, mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.