Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

17 — İsra Suresi

← Sure listesi

İsrâ Sûresi, ağırlıklı olarak Mekke döneminde nazil olmuş olup 111 ayetten oluşmaktadır. Bununla birlikte, 26, 32, 33, 57 ve 73–80. ayetlerin Medine dönemine ait olduğu yönünde yaygın bir kabul bulunmaktadır. Sûre, adını ilk ayette geçen ve “gece yürüyüşü” anlamına gelen “isrâ” kelimesinden alır. Bu ifade, Hz. Muhammed’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gece vakti gerçekleştirdiği mucizevî yolculuğa işaret etmektedir. Ayrıca sûrede İsrailoğulları’nın tarihine ve sergiledikleri tutumlara geniş yer verilmesi sebebiyle “Benî İsrail Sûresi” adıyla da anılmıştır.

Sûrenin başlangıcında İsrâ hadisesine yer verilerek Hz. Peygamber’in risaletinin ilahî bir tasarruf ve özel bir seçilmişlik çerçevesinde gerçekleştiği vurgulanır. Ardından İsrailoğulları’nın tarihsel süreç içerisinde işledikleri azgınlıklar, yeryüzünde çıkardıkları bozgunculuklar ve bu tutumların kaçınılmaz sonucu olarak karşılaştıkları yıkımlar hatırlatılır. Bu anlatımlar, yalnızca tarihsel bilgi aktarmakla sınırlı olmayıp, geçmiş toplumların tecrübeleri üzerinden evrensel uyarılar ve ibretler sunar.

Sûrede bireysel sorumluluk ilkesi açık ve net bir biçimde ortaya konur. Her insanın kendi fiillerinden sorumlu olduğu, kıyamet günü herkesin amel defteriyle yüzleşeceği ve hiçbir kimsenin başkasının günahını yüklenemeyeceği vurgulanır. Kur’an’ın adalet anlayışının temelini oluşturan bireysel hesap ilkesini yeniden pekiştirir.

İsrâ Sûresi, ahlaki ilkeler ve toplumsal sorumluluklar bakımından da son derece kapsamlı bir içerik sunar. Tevhid vurgusunun hemen ardından anne-babaya iyilik emredilir; akrabalara, yoksullara ve yolda kalmışlara yardım edilmesi istenir. Cimrilik ile israf arasında dengeli bir tutum benimsenmesi, geçim korkusuyla çocukların öldürülmesinin yasaklanması gibi sosyal duyarlılık taşıyan hükümler yer alır. Bunun yanı sıra zina gibi toplumsal yapıyı tehdit eden davranışlardan kaçınılması, cana kıymanın haram kılınması, yetim malına yaklaşılmaması, ölçü ve tartıda dürüstlük, yeryüzünde kibirle yürünmemesi gibi bireysel ve toplumsal

ahlakın temel esasları ayrıntılı biçimde ortaya konur. Bu davranışların tümü, Allah katında hoş karşılanmayan fiiller olarak nitelendirilir.

Sûrede ayrıca İblis’in, Âdem’e secde etmeyi reddederek ilahî emre karşı çıkışı ve bunun ardından insanları saptırma yönündeki iddiası aktarılır. Ancak Allah, İblis’in samimi ve erdemli kullar üzerinde bir hâkimiyet kuramayacağını bildirerek iman edenlere güven verir.

Kur’an’ın ilahî kaynaklı oluşu da sûrenin önemli temalarından biridir. İnsanlar ve cinler bir araya gelseler dahi Kur’an’ın benzerini ortaya koyamayacakları ifade edilerek vahyin eşsizliği ve beşer üstü niteliği güçlü bir meydan okumayla dile getirilir.

Bütün bu çerçevede İsrâ Sûresi, hem geçmiş toplumların akıbetlerinden dersler çıkarılmasını sağlayan tarihsel bir bilinç kazandırır hem de bireysel ahlak, toplumsal adalet ve Allah’a kulluk ekseninde insanın nasıl bir hayat sürmesi gerektiğini bütüncül bir yaklaşımla ortaya koyar.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulu (Muhammed’)i bir gece, kendisine bazı ayetleri göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü. Muhakkak ki O, (evet) O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir.

    “İsrâ” kelimesi, Arapçada “geceleyin yürümek, geçmek, sevk etmek” anlamlarını taşıyan s-r-y kökünden türemiştir. Bu kökten gelen “isrâ” , sözlük anlamı itibarıyla “gece vakti gerçekleştirilen yürüyüş/yolculuk” demektir. İsrâ Sûresi de adını bu kelimeden alır ve Hz. Muhammed’in gece vakti Mescid-i Haram’dan başka bir mescide yönlendirilmesini ifade eder. Ancak ayetin dilsel yapısı ve sûrenin genel bağlamı dikkate alındığında, bu hadisenin salt fiziksel bir yer değiştirmeden ziyade, derin sembolik ve manevî anlamlar içeren bir tecrübe olduğu anlaşılmaktadır.

    Kur’an’da “ayet” kavramı yalnızca sûreleri oluşturan lafızları değil; aynı zamanda delil, işaret, gösterge ve hakikate işaret eden sembolik unsurları da kapsar. Bu bağlamda İsrâ hadisesi, Allah’ın Peygamberine gösterdiği olağanüstü “ayetlerden” biri olarak sunulmuştur. Ayette geçen “ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye” ifadesi, bu tecrübenin fiziksel bir yolculuktan ziyade, ilahî hakikatlere işaret eden metafizik boyutlu bir gösterim olduğunu düşündürmektedir. Bu göstergelerin mahiyeti ise insan idrakinin sınırlarını aşmakta ve bilinmezliğini korumaktadır.

    Ayetin merkezinde yer alan “Mescid-i Aksâ” ifadesi, kelime kökeni itibarıyla ayrıca dikkat çekicidir. “Aksâ” kelimesi, “en uzak, sınırın ötesinde, en uç nokta” anlamlarına gelir. Kur’an’da bu kelimenin Enfâl (8/42), Meryem (19/22), Kasas (28/20) ve Yâsîn (36/20) sûrelerindeki kullanımları da bu anlamı teyit etmektedir.

    Bu çerçevede “Mescid-i Aksâ” , “Mekke’den uzak bir mescid” anlamını taşır. Ayetin nazil olduğu dönemde Kudüs’teki mabedin “Beytü’l-Makdis” olarak adlandırıldığı bilinmektedir. “Mescid-i Aksâ” isminin Kudüs’teki yapı için yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ise Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervan dönemine, yani İsrâ hadisesinden yaklaşık yarım asır sonrasına rastlamaktadır. Bu nedenle ayette geçen “Mescid-i Aksâ” ifadesinin tarihsel olarak doğrudan Kudüs’teki mabede indirgenmesi ihtiyatla ele alınmalıdır.

    İsrâ hadisesinin mahiyeti konusunda da tefsir literatüründe farklı yaklaşımlar mevcuttur. Olayın bedensel olarak gerçekleştiğini savunan yorumların yanı sıra, İsrâ Sûresi’nin 60. ayetinde geçen “rüya” ifadesi ve bağlamsal bütünlük, bu tecrübenin manevî bir rüyet veya ruhsal bir yolculuk olduğu yönündeki görüşü desteklemektedir. Bu çerçevede, Hz. Peygamber’in ruhunun ilahî tasarruf altında, sembolik anlamlar taşıyan bir tecrübe yaşadığı söylenebilir.

    Sonuç olarak İsrâ hadisesi, Hz. Peygamber’e zor bir dönemde verilen manevî bir destek olmanın ötesinde, risaletin ilahî kaynağını pekiştiren, Allah’ın kudret ve hâkimiyetini gösteren derin anlamlı bir ayet olarak değerlendirilmelidir. Bu yönüyle İsrâ, tarihsel bir olay anlatımından ziyade, vahyin sembolik ve eğitici boyutunu yansıtan çok katmanlı bir ilahî tecrübe niteliği taşımaktadır.

  2. 2

    Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve onu “Benden başkasını vekil (Rab) edinmeyin!” diyerek İsrailoğullarına doğru yol kılavuzu yaptık.

  3. 3

    (Ey) kendilerini Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızın evlatları! Gerçek şu ki, (Nuh) çok şükreden bir kuldu.

  4. 4

    Biz İsrailoğullarına kitapta (Tevrat’ta) hükmettik ki: “Muhakkak ki siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracak ve küstahça böbürlenip azgınlık yapacaksınız!”

  5. 5

    Nihayet bu iki bozgunculuktan birincisinin vakti gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan bazı kullarımızdan gönderdik. Onlar (sizi yakalamak için) evlerinizin arasına kadar sokuldular. (Bu,) yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.

    “Güçlü olan bazı kullarımız” ifadesi, İsrailoğullarının ilahî uyarılara kayıtsız kalmaları, zamanla dinî ve ahlâkî sorumluluklarından uzaklaşmaları neticesinde, Allah tarafından üzerlerine gönderilen bir cezalandırma gücünü anlatır.

    Ayetin lafzında geçen “kullarımız” ifadesi, bu gücün doğrudan ilahî irade doğrultusunda hareket ettiğini; “şedîdü’l-be’s” (büyük güç ve kuvvet sahibi) nitelemesi ise, söz konusu topluluğun askerî ve siyasî bakımdan üstünlüğünü vurgular. Siyak ve sibak dikkate alındığında, ayetin İsrailoğullarının bozgunculuklarına karşılık gelen tarihsel bir karşılığı olduğu görülür.

    Tefsir literatüründe, ayette kastedilen “güçlü kullar”ın kimliği konusunda

    farklı yorumlar bulunsa da hâkim kanaat bunun tarihsel süreçte gerçekleşmiş iki büyük istila hareketine işaret ettiği yönündedir. Bunlardan ilki, M.Ö. 7. yüzyılda Filistin bölgesine hâkim olan Asur istilasıdır. İkincisi ise, yaklaşık bir asır sonra Kudüs’ü kuşatarak şehri büyük ölçüde tahrip eden Babil saldırısıdır. Bu ikinci felaket sırasında kutsal metinlerin yakıldığı, Mescid-i Aksâ’nın yıkıma uğradığı, dinî önderlerin öldürüldüğü ve geniş kitlelerin sürgüne gönderildiği tarihsel kaynaklarda yer almaktadır.

    Kur’an merkezli tefsir anlayışında bu olaylar, yalnızca tarihsel yıkımlar olarak değil; ilahî adaletin, sünnetullah çerçevesinde toplumsal düzeyde tezahür etmesi olarak değerlendirilir. Müfessirler, söz konusu ayetin İsrailoğullarına özgü bir anlatımla sınırlı olmadığını; verilen nimetlerin sorumluluk bilinciyle korunmaması hâlinde, ilahî vaadin her toplum için geçerli olacağına dair evrensel bir uyarı içerdiğini özellikle vurgularlar.

  6. 6

    Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik ve sayınızı daha da çoğalttık.

    Ayetin işaret ettiği tarihsel seyir dikkate alındığında, İsrailoğullarının M.Ö. 6. yüzyılın sonlarına doğru Babil esaretinden kurtularak yeniden özgürlüklerine kavuştukları görülür. Pers hükümdarı Kiros’un Babil’i fethetmesiyle birlikte, sürgün edilen Yahudilere yurtlarına dönme ve mabedi yeniden inşa etme izni verilmiş; böylece uzun süren esaret sona ermiştir. Bu süreçte İsrailoğulları, dinî ve toplumsal yapılarının yeniden inşasına yönelmiş, siyasî açıdan da toparlanarak kendi yönetim düzenlerini kurma imkânı bulmuşlardır.

    Kur’an merkezli tefsir perspektifinde bu gelişme, ilahî cezalandırmanın ar dından gelen bir rahmet tecellisi olarak değerlendirilir. Siyak ve sibak bütünlüğü içinde ele alındığında, önceki sapmaların ve bozgunculukların ardından verilen bu yeni imkân, yalnızca tarihsel bir dönüş değil; aynı zamanda arınma, ıslah ve yeniden sorumluluk bilinci kazanma sürecine işaret eden ilahî bir fırsat olarak anlamlandırılır. Bu yönüyle ayet, toplumsal yükseliş ve çöküşlerin ilahî adalet ve rahmet dengesi içerisinde gerçekleştiğini ortaya koyan bütüncül bir anlam çerçevesi sunar.

  7. 7

    Eğer, iyilik ederseniz, kendiniz için edersiniz, eğer kötülük ederseniz, o da kendiniz içindir. Çıkaracağınız diğer (ikinci) kargaşaya ilişkin cezanın vadesi gelince üzerinize salacağımız başka saldırganlar acınızın yüzlerinize yansımasına yol açarlar. İlk seferinde gelenlerin yaptıkları gibi Mescide (Beyt’ül-Makdis’e) girerler ve ele geçirdikleri her şeyi yerle bir ederler.

    Ayetlerde yer alan “ikinci sefer” ifadesi, tarihsel bağlamda Beyt-i Makdis’in (Süleyman Mabedi’nin) ikinci kez tahrip edilmesine işaret etmektedir. Bu yıkımın, bazı tarihsel değerlendirmelere göre M.Ö. 168 yılında gerçekleştiği ileri sürülse de daha güçlü kanaat bunun M.S. 70 yılında Roma komutanı Titus’un

    Kudüs’e düzenlediği büyük saldırı sırasında meydana geldiği yönündedir. Söz konusu kuşatma esnasında şehir ağır bir yıkıma uğramış, geniş çaplı bir katliam yaşanmış ve mabed tamamen yerle bir edilmiştir. Bu tahribattan geriye, bugün “Ağlama Duvarı” olarak bilinen bölüm dışında kayda değer bir yapı kalmamıştır. Tefsir geleneğinde bu hadise, İsrailoğulları için ikinci büyük ilahî ikaz ve cezalandırma süreci olarak yorumlanmıştır.

    Bu gelişmelerden yaklaşık altı asır sonra Kudüs, M.S. 638 yılında II. İslam Halifesi Hz. Ömer döneminde İslam yönetimine girmiştir. Fetih öncesinde şehir Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaydı. Hz. Ömer’in Kudüs’e girişiyle birlikte şehir, barışçı bir yöntemle İslam topraklarına katılmış; kutsal mekânların dokunulmazlığı korunmuş ve farklı din mensuplarının inançlarını özgürce yaşayabildiği adil bir idarî düzen tesis edilmiştir. Bu süreç, Kudüs’ün tarihsel ve dinî kimliğinde yeni bir safhayı temsil eden önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilir.

  8. 8

    (Tevbe ederseniz) umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi inkârcılar için bir zindan kıldık.

  9. 9

    Gerçekten bu Kur’an (insanları) en doğru yola götürür, dürüst ve er demli davranışlar ortaya koyan mü’minler için büyük mükâfat olduğunu müjdeler.

  10. 10

    Ahirete inanmayanlara da kendileri için can yakıcı bir azap hazırladığımızı (bildirir).

  11. 11

    İnsan (çoğu zaman) iyilik için dua ediyormuşçasına (kendi aleyhine olacak şekilde kızarak ya da anlamadan) kötülük için dua eder. Çünkü insan, (işin derinliğini düşünmeyecek kadar) acelecidir.

    İnsan, yaratılış itibarıyla aceleci bir tabiat üzere var edilmiştir (Enbiyâ, 21/37). Bu acelecilik, onun beklemeyi ve süreci kuşatıcı bir bilinçle değerlendir mesini zorlaştırır; sabrı bir erdem olarak değil, çoğu zaman katlanılması gereken bir yük olarak algılamasına neden olur. Öfke ve sıkıntı anlarında ölçüsüz tepkiler vermesi, karşılaştığı geçici zorlukları nihai bir son gibi değerlendirmesi bu yapısal zaafın tezahürlerindendir. Zorluklar karşısında direnç göstermek yerine kolayca çözülmesi, küçük engellerde dahi umudunu yitirmesi, insanın olayları bütüncül bir perspektifle değerlendirmekte zorlandığını ortaya koyar.

    Bu aceleci tutum, insanın dua anlayışında da kendini gösterir. Yaptığı duanın derhal karşılık bulmasını bekler; sonucun gecikmesi hâlinde ise itiraz ve hoşnutsuzluk eğilimi belirir. Oysa Kur’an, insanın hoşlanmadığı bazı şeylerde hayır, arzuladığı kimi hususlarda ise şer bulunabileceğine dikkat çekerek, insan bilgisinin

    sınırlılığına işaret eder. İnsan bu sınırlılığı çoğu zaman göz ardı eder; hayır ile şerri, fayda ile zararı birbirine karıştırır ve bu nedenle isabetsiz tercihlerde bulunur. Duygusal boşalım amacıyla yersiz ve zamansız beddualara yönelmesi de bu bilinç eksikliğinin bir başka sonucudur.

    Dünya hayatına bakışında da benzer bir zihinsel yönelim söz konusudur. İnsan, tıpkı ticari tercihlerinde olduğu gibi, peşin olanı ve hemen elde edileni öncelemeye meyillidir. Bu sebeple sabır, emek ve süreklilik gerektiren ahiret nimetlerini çoğu zaman ikinci plana iter. Dünya hayatını daha cazip görmesinin temelinde, onun somut, gözle görülür ve anlık hazlar sunan yapısı yer alır. Evrenin kusursuz düzenine ve ilahî sanata şahit olduğu hâlde ahireti sorgulaması, hatta onu bir ihtimal olarak görmesi, insanın aklî muhakemeden ziyade arzu ve eğilimleriyle hareket ettiğini gösterir.

  12. 12

    Biz gece ile gündüzü varlığımızın ve yetkin gücümüzün iki somut göstergesi olarak yarattık. Sonra Rabbinizin lütfu peşinde koşasınız ve yılların sayısı ile takvim hesabını bilesiniz diye geceyi karartarak gündüzü aydınlık yaptık. İşte biz her şeyi ayrıntılı biçimde anlattık.

    Söz konusu ifade ile, gök cisimlerinin belirli yörüngeler dâhilinde, ölçüye dayalı ve süreklilik arz eden bir düzen içinde hareket ettirildiği; bunun da insanın zamanı idrak edebilmesi ve hesaplayabilmesi için ilahî bir imkân olarak takdir edildiği anlamı kastedilmektedir. Nitekim insan, güneşin konumuna bakarak günün vakitlerini, ayın evrelerini takip ederek ayın günlerini ve yılın aylarını, mevsimlerin düzenli dönüşümünü gözlemleyerek de yılların seyrini kavrayabilmektedir.

    Bu kozmik düzen, yalnızca astronomik bir işleyişe işaret etmekle kalmaz; zamanın ölçülmesini ve buna bağlı olarak insan hayatının planlanmasını mümkün kılan temel bir çerçeve sunar. Güneşin doğuş ve batışı, ayın safhaları ve mevsimlerin istikrarlı biçimde birbirini takip etmesi, adeta ilahî bir takvim gibi işler. Bu takvim sayesinde insanlar tarımsal faaliyetlerini düzenler, ibadet vakitlerini belirler, toplumsal hayatlarını planlar ve tarihsel sürekliliklerini kayıt altına alırlar.

    Kur’an merkezli bakış açısıyla değerlendirildiğinde, göklerdeki bu kusursuz düzen yalnızca fiziksel bir zorunluluğun sonucu değil; insanın hayatını anlamlandırmasına, sorumluluklarını düzenlemesine ve zaman bilinci geliştirmesine hizmet eden ilahî bir rehberlik olarak ortaya çıkar. Bu yönüyle kozmik nizam, insanı hem evrensel düzen üzerine düşünmeye hem de kendi hayatını bu ölçü ve denge bilinciyle inşa etmeye davet eden anlamlı bir işaret niteliği taşır.

  13. 13

    Her insanın kuşunu kendi boynuna bağladık (yaptıklarını kaydeden sabit diskini boynuna taktık). Kıyamet günü herkes için onu, (önünde) açıl- mış olarak (dünyada yaptıklarını) bulacağı bir kitap (hayat filmi) halinde çıkaracağız.

    Ayetin ilk cümlesi lafzen, “Her insanın kuşunu kendi boynuna bağladık” şeklinde tercüme edilmelidir. Bununla birlikte, anlamın daha açık hâle gelmesi amacıyla meallerde çoğu zaman açıklayıcı bir ifade tercih edilmektedir. Zira bu deyim, nüzul döneminin kültürel ve zihinsel arka planıyla doğrudan ilişkilidir. Cahiliye toplumunda yaygın olan inanca göre, kişinin kaderi kuşların uçuş yönleri ve davranışlarıyla belirlenir; bir kuşun sağa ya da sola yönelmesi, o günün uğurlu veya uğursuz olacağına dair bir işaret kabul edilirdi. Kur’an, bu batıl telakkiyi reddetmekle birlikte, muhatapların aşina olduğu dili ve deyimi kullanarak, kavrama yeni ve sahih bir anlam yüklemektedir.

    Bu bağlamda ayet, kaderin dışsal alametler ve rastlantısal işaretlerle değil, insanın kendi iradesi ve fiilleriyle şekillendiğini açıkça ortaya koyar. “Kuş” metaforu ile kastedilen, kişinin hayatına yön veren sorumluluk alanıdır; bu sorumluluk doğrudan insanın kendisine aittir ve ondan ayrılmaz biçimde “boynuna bağlanmıştır.” Siyak ve sibak bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ayetin temel vurgusu bireysel sorumluluk ilkesidir: Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez, hiçbir iyilik de sahibinden başkasına isnat edilmez.

    Bu ifade tarzıyla Kur’an, insanı edilgen, kaderci ve dış etkenlere bağımlı bir anlayıştan uzaklaştırarak; özgür irade, bilinçli tercih ve eylemlerin sonuçlarına katlanma sorumluluğu temelinde bir inanç ve ahlak tasavvuruna yöneltir. Böylece insan, kendi hayatının öznesi olarak konumlandırılır ve ilahî adaletin bireysel sorumluluk esasına dayandığı güçlü bir şekilde vurgulanmış olur.

  14. 14

    (Ve o gün ona şöyle diyeceğiz:) “(Şimdi) oku sicilini (seyret yaşadıklarını). (Çünkü) bugün kendi hesabını kendin görecek durumdasın!”

  15. 15

    Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa yine kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr bir başkasının suç (ve günah) yükünü yüklenmez (ve onunla yargılanarak azap görmez). Ve biz, (uyarıcı olarak) bir resul göndermeden (günahları sebebiyle hiçbir kimseye ve hiçbir topluma) azap etmeyiz.

    Kur’an, Allah’ın hiçbir toplumu uyarısız bırakmadığını açık bir ilke olarak ortaya koyar: “Hiçbir toplum yoktur ki içlerinden bir uyarıcı çıkmamış olsun.” (Fâtır, 35/24). Bu ayet, tarih boyunca yaşamış her toplumun, doğrudan ya da dolaylı biçimde ilahî mesajla muhatap kılındığını ifade eder. Ancak bu uyarıcıların mutlaka Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden biri olması veya tarihsel kayıtlarda “peygamber” unvanıyla tanınması zorunlu değildir.

    Ayetin anlam çerçevesi dikkate alındığında, bir toplumun içinden çıkıp insanları iyiliğe, doğruluğa ve adalete çağıran; zulme, haksızlığa ve bozgunculuğa karşı duran; toplumsal barışı ve erdemli bir hayat anlayışını teşvik eden kimselerin de uyarıcı fonksiyonu icra ettiği anlaşılır. Bu kişiler, vahiy alan peygamberler olmasalar dahi, ilahî iradenin hayra yöneltici çağrısını temsil eden kimseler olarak değerlendirilir ve bu yönleriyle Allah’ın dininin yardımcıları konumunda yer alırlar.

    Zira Kur’an merkezli bakışta esas olan, hakikatin savunulması ve hayrın toplumda hâkim kılınmasıdır. Bu misyonun yalnızca peygamberlere özgü olduğu söylenemez. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, adalet duygusunu canlı tutmak ve toplumsal sorumluluk bilinci oluşturmak, bütün erdemli bireylerin ortak yükümlülüğüdür. Nihayetinde iradeleri yönlendiren, kalpleri evirip çeviren ve insanlara doğruyu ilham eden Allah’tır. O, mesajını dilediği topluma dilediği vasıtalarla ulaştırır; bazen bir peygamber aracılığıyla, bazen bir bilge vasıtasıyla, bazen de vicdanını diri tutan sıradan bir insan üzerinden.

  16. 16

    Biz bir toplumu (yaptıkları yüzünden) helak etmek istediğimizde, o toplumun servet ve nimetle şımarmış seçkinlerini yöneticiler yaparız da onlar orada bozgunculuk çıkarırlar. Böylece o toplum cezayı hak eder, bunun ardında biz de orayı yerle bir ederiz.

  17. 17

    Biz Nuh’tan sonra gelen nice nesilleri (yaptıkları kötülükler yüzünden) helak ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla bilen ve gören olarak Rabbin yeter.

  18. 18

    Kim geçici dünyanın mutluluğunu isterse dilediğimiz kimselere orada dilediğimiz kadar nimet veririz. Fakat (dünyalık nimetlerle şımararak yaptığı kötülüklere karşılık) sonra onu cehenneme yollarız, o da horlanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak oraya girer.

  19. 19

    Kim(ler) de inanmış olarak ahireti ister ve orası için gereği gibi çalışırsa, işte onlar da çalışmalarının karşılığını tam olarak göreceklerdir!

    Bkz. 2/201

  20. 20

    Rabbinin lütfundan her birine; (dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) veririz. Rabbinin lütfu (kimseden) kısıtlanmış değildir (kim ne isterse ve ne için çalışırsa karşılığını alır).

  21. 21

    Bak, onların kimini kimine (rızık, kabiliyet ve makam bakımından) nasıl üstün kıldık. Muhakkak ahiret, ulaşılacak dereceler bakımından daha büyüktür, elde edilecek faziletler bakımından da daha üstündür.

    Kur’an’da sıkça kullanılan “faddale” fiili; üstün kılmak, farklılaştırmak ve be-

    lirli bir alanda fazlalık vermek anlamlarına gelir. Bu kavram, bağlama göre Allah’ın bazı kullarına veya varlıklara diğerlerinden farklı imkânlar ve yetiler vermesini ifade eder. Söz konusu ayette ise “faddale” kelimesi, özellikle dünya hayatında insanların rızık, servet, makam, güç ve sosyal statü gibi alanlarda birbirlerinden farklı konumlara sahip kılındığını ortaya koyar. Bu farklılık, ahlâkî veya ontolojik bir üstünlükten ziyade, geçici ve imtihana konu olan bir durumdur.

    Ayetin devamında yapılan vurgu ise bu dünyevî farklılıkların göreceli ve sınırlı niteliğini açıkça ortaya koyar. Asıl üstünlüğün ve gerçek faziletin, ahiret hayatında elde edilecek dereceler ve nimetler olduğu belirtilir. Bu ifade, dünya hayatında sahip olunan imkânların kalıcı bir değer ölçüsü olmadığını; aksine ahiret nimetlerinin hem mahiyet hem de derece bakımından çok daha yüce olduğunu göstermektedir. Zira ahiretteki lütuflar, insan idrakinin sınırlarını aşan ve gerçek değerini ancak Allah’ın bildiği ebedî karşılıklardır.

    Bu çerçevede Kur’an, insanı dünya hayatındaki yüzeysel farklılıklara odaklanmaktan alıkoyarak, değer ölçüsünü ahiret perspektifiyle yeniden inşa etmeye yönlendirir. Gerçek kıymetin, zahirî üstünlüklerde değil; kalıcı olan ahiret derecelerine ve Allah katındaki fazilet ölçülerine bağlı olduğu vurgulanır. Böylece üstünlük anlayışı, geçici ve maddî göstergelerden arındırılarak, bâtınî, ahlâkî ve ebedî bir zemine taşınmış olur. Sâlih kul bunu adaletsiz bir hak dağılımı olarak görüp isyan bahanesi yapmak yerine kanaatkarlık ve sabır için bir vesile yaparak kazançlı çıkabilmelidir.

  22. 22

    Allah’la beraber başka (varlıkları) ilah edinme, yapayalnız ve horlanmış olarak oturup kalmayasın!

    Buradaki hitap, lafzen Hz. Peygamber’e yöneltilmiş görünmekle birlikte, Kur’an’ın genel üslubu ve hitap mantığı gereği onun şahsında bütün insanlığı kapsamaktadır. Mesaj nettir: Allah’a iman edildiği iddiası, O’na ait sıfatların başka varlıklara paylaştırılmasıyla, kulluğun bölünmesiyle veya ilahî yetkinin dolaylı biçimde başkalarına devredilmesiyle geçerlilik kazanmaz. İbadet ve kulluk, yalnızca Allah’a tahsis edilmesi gereken bilinçli bir yöneliştir.

    Bu bağlamda, “Ben günahkâr ve eksik bir kulum; Allah’a doğrudan nasıl yönelirim?” düşüncesiyle O’nunla doğrudan ilişki kurmaktan kaçınmak ve araya aracılar yerleştirmek, Kur’an’ın reddettiği bir anlayıştır. Zira Allah, insana dışsal ve uzak bir varlık değil; aksine ona şah damarından daha yakın olan bir kudrettir. İnsan ile Allah arasındaki ilişki, herhangi bir kişi, makam veya nesneye ihtiyaç duyan dolaylı bir bağ değil, doğrudan ve bireysel bir sorumluluk ilişkisidir.

    Kur’anî perspektife göre insan, iyiliğiyle de kötülüğüyle de yalnızca Allah’a aittir. Bu nedenle insanı Allah’a yaklaştıracak olan da ondan uzaklaştıracak olan da bizzat kendi tutumları, tercihleri ve yönelişidir. Hiç kimsenin bir başkası adına bağışlanma talep etme, günahları yüklenme ya da ilahî huzurda ayrıcalık sağlama

    yetkisi yoktur. Araya konulan hiçbir aracı, insanı Allah’a daha yakın kılmaz; aksine sorumluluğun bireysel niteliğini gölgeler.

    Bu yönüyle kulluk, başkasına devredilebilen bir temsil ilişkisi değil; insanın kendi iradesiyle attığı bilinçli bir adımdır. Yönelişin samimiyeti, bilinci ve özgürlüğü doğrudan bireyin kendisine aittir. Kur’an’ın inşa ettiği kulluk anlayışı, aracısız, doğrudan, sahici ve sorumluluğu üstlenen bir teslimiyeti esas alır.

  23. 23

    Rabbin ancak kendisine kulluk etmeni ve ana-babaya iyilikte bulunmanı emretmiştir. Onlardan biri ya da ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara “öf!” bile deme! Onları sakın azarlama! Onlara hep güzel ve iç açıcı sözler söyle!

  24. 24

    Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Ey Rabbim! Beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!”

  25. 25

    (Bu öğütlere karşı) içinizde olanı en iyi Rabbiniz bilmektedir. Eğer dürüst ve erdemli kimseler iseniz, şunu bilin ki Allah kötülüklerden tevbe edenlere karşı son derece bağışlayıcıdır.

  26. 26

    Akrabaya (yakınında bulunanlara), yoksula ve yolda kalmışa haklarını ver! (Elindeki imkânları) gereksiz yere saçıp savurma!

    Bkz. 16/90 ve dipnotu

  27. 27

    (Servetlerini, zamanlarını, imkân ve yeteneklerini) boş yere saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Unutmayın ki Şeytan Rabbine karşı nankörlük etmiştir (böyle yapmakla siz de Rabbinize karşı nankörlük etmiş olursunuz).

  28. 28

    Rabbinden gelecek olan bir rahmeti (darlık ve sıkıntı içindeyken) beklerken (ihtiyaç sahiplerine) ilgi gösteremeyecek durumda isen; o zaman hiç değilse onlara gönül alıcı ve yumuşak bir söz söyle.

    Maddi imkânlardan yoksun bazı sahabeler, geçimlerini sağlayacak yeterli gelirleri bulunmadığından zaman zaman Hz. Peygamber’den destek talebinde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber ise elinde verecek bir imkân bulunmadığı durumlarda derin bir mahcubiyet hisseder; bu utancı muhataplarına yansıtmamak için yüzünü çevirir, onları incitmemek adına durumu örtük biçimde geçiştirmeye çalışırdı. Ne var ki bu ince ve zarif tutum, bazı kimseler tarafından yanlış yorumlanmış; söz konusu davranış, Peygamber’in kendilerinden rahatsız olduğu yahut yüz çevirdiği şeklinde algılanmıştır.

    Bu bağlamda nazil olan ayette, Allah Resulüne ve onun şahsında bütün mü’minlere temel bir ahlâk ilkesi hatırlatılır: “Onlara gönül alıcı ve yumuşak bir söz söyle.” (İsrâ, 17/28). Ayetteki bu ifade, yalnızca Hz. Peygamber’e yönelik bir yönlendirme değil; imkânsızlık hâllerinde dahi insan onurunu korumayı esas

    alan evrensel bir ahlâkî ölçüdür. Zira maddî yardımda bulunulamayan durumlarda dahi, kırıcı olmayan, incitmeyen ve muhatabın onurunu zedelemeyen bir dil kullanmak ahlâkî bir sorumluluktur.

    Ayet, yokluğun getirdiği sıkıntılara incitici tutumların eklenmemesi gerektiğini vurgulayarak, sözün ve tavrın insan üzerindeki etkisine dikkat çeker. Bu çerçevede Kur’an, imkânların sınırlı olduğu anlarda bile nezaketin, merhametin ve gönül alıcı bir üslubun korunmasını öğütler. Nitekim kimi zaman içten bir söz, anlayışlı bir yaklaşım ve samimi bir tutum, maddî bir yardımın sağlayabileceği tesirden daha derin ve kalıcı bir etki bırakabilir.

  29. 29

    Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme! Sonuna kadar açıp büsbütün varını yoğunu da ortaya koyma! Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.

    Bkz. 25/67

    Allah’ın insana lütfettiği nimetler, mutlak mülkiyetin değil, emanet bilincinin konusudur. Bu nedenle insan, elindeki imkânları paylaşmaktan kaçınarak cimriliğe sapmamalı; ancak infak ederken de ölçüsüz davranarak bütün varlığını hesapsızca tüketmemelidir. Zira cimrilik, kişiyi toplumsal vicdan nezdinde kınanan bir konuma düşürürken; savurganlık, nihayetinde pişmanlık, yoksunluk ve başkalarına muhtaç olma sonucunu doğurur. Ayetin uyardığı husus, infak niyetiyle dahi olsa, denge gözetilmeden yapılan harcamaların kişiyi çaresizliğe sürükleyebileceğidir.

    Bu çerçevede Kur’an, harcamalarda ifrat ve tefritten kaçınılmasını, itidal ve denge ilkesinin esas alınmasını öğütler. Mü’min, ne eli sıkı olacak kadar cimri ne de kontrolsüzce harcayacak kadar müsriftir. İslam’ın benimsediği ahlâk anlayışı, hayatın her alanında olduğu gibi infakta da bilinçli, dengeli ve sorumluluk temelli bir tutumu esas alır. Allah katında makbul olan, kişinin kendisini ve sorumluluğunu yok sayacak ölçüde her şeyini tüketmesi de değildir; başkalarının ihtiyacına kayıtsız kalacak derecede malına sarılması da değildir. Gerçek erdem, infakta da adaletli, ölçülü ve dengeli bir yol izlemekte tezahür eder.

  30. 30

    Kuşkusuz Rabbin, dilediğine rızkı bolca verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır, onların hallerini görendir (kime ne için ne kadar vereceğini ve bundaki hikmeti bilendir).

  31. 31

    Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı biz veririz. Kuşkusuz onları öldürmek büyük bir günahtır/suçtur.

    Bu ayet, geçim endişesi, ekonomik zorluklar yahut geleceğe dair kaygılar gerekçe gösterilerek çocuk sahibi olmaktan kaçınılmasını ve bu doğrultuda doğacak bir hayatın engellenmesini açık biçimde reddeder. Kur’an’ın bu konudaki vurgusu, hayat hakkının kişisel hesaplara ve dönemsel korkulara feda edilemeyeceği temel ilkesine dayanır. “Bakamam, yetiştiremem, düzenim bozulur, rahatım kaçar” gibi öznel gerekçeler, masum bir canın yaşama hakkını ortadan kaldırmayı

    meşrulaştıran sebepler olarak görülmez.

    Ayetin merkezî sorgulaması, insanın kendi gelecek tasavvurunu mutlaklaştırarak ilahî takdire müdahale etme eğilimidir. Oysa rızkı veren, hayatı sürdüren ve geleceği şekillendiren kudret insanın değil, Allah’ın elindedir. Kur’anî perspektifte bir çocuğun dünyaya gelişi, yalnızca maddî imkânlarla ölçülen bir olgu değildir; her yeni hayat, sorumlulukla birlikte gelen bir imtihan olduğu kadar ilahî bereketin de bir tezahürüdür.

    Tarihsel arka plan da bu ayetin neden bu kadar güçlü bir uyarı içerdiğini anlamamıza yardımcı olur. Cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesi (ve’ d) bütün Arap toplumunda yaygın bir uygulama değildi; daha çok aşırı yoksul kabilelerde veya soy gururunu aşırı derecede önemseyen bazı çevrelerde görülüyordu. Bunun arkasındaki en somut gerekçelerden biri ekonomik kaygılardı. O dönemin sosyal yapısında kadınlar ticari hayatta çoğu zaman aktif rol almıyor, savaşlarda da yer almadıkları için miras ve ganimet sisteminde belirleyici kabul edilmiyorlardı. Bu nedenle kız çocukları, bazı aileler tarafından ekonomik üretime katkısı olmayan bireyler gibi görülüyordu.

    Buna ek olarak savaş kültürü de bu algıyı güçlendiriyordu. Savaşlarda kadınların ve çocukların esir alınması, bazen ancak yüksek fidyeler karşılığında serbest bırakılmaları gibi uygulamalar, kız çocuklarının aile açısından ekonomik bir risk olarak algılanmasına yol açabiliyordu. Böylece bazı çevrelerde kız çocukları doğdukları andan itibaren bir “yük” gibi değerlendiriliyor ve bu trajik zihniyet, onları yaşama hakkından mahrum bırakabilecek kadar ileri gidebiliyordu.

    Kur’an’ın bu pratiğe karşı çıkışı, yalnızca belirli bir tarihsel uygulamayı eleştirmekten ibaret değildir. Aynı zamanda insanın hayatı fayda–zarar hesabına indirgeme eğilimine yöneltilmiş evrensel bir eleştiridir. Öyle ki bir hayatın değerini ekonomik üretkenlik, sosyal statü veya gelecekte sağlayacağı fayda üzerinden ölçmeye başlamak, insanın kutsallığını zedeleyen tehlikeli bir bakış açısıdır.

    Bu çerçevede kişisel kaygılar sebebiyle henüz doğmamış bir hayatı ortadan kaldırmaya yönelmek, ilahî düzenle bağdaşmayan ciddi bir sorumsuzluk olarak değerlendirilir. İnanan insan için doğru tutum; korku ve faydacı hesaplarla değil, sabır, tevekkül ve merhamet bilinciyle hareket etmek; Allah’ın verdiği canı korumayı ve yaşatmayı ahlâkî bir sorumluluk olarak üstlenmektir. Rızık korkusuyla hayatı sonlandırmak değil, hayatı korumak ve ona imkân tanımak insanın gerçek kulluk bilincinin bir parçasıdır.

  32. 32

    Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.

    “Zinaya yaklaşmayın” ifadesiyle başlayan bu ayet, yalnızca zina fiilini yasaklamakla yetinmeyip, bu fiile götüren bütün süreçleri ve zeminleri de kapsam altına alan bütüncül bir yasak ortaya koymaktadır. Ayetin dikkat çekici yönü, doğru-

    dan “zina etmeyin” buyruğu yerine “yaklaşmayın” ifadesini tercih etmesidir. Bu tercih, zinanın sadece sonuç itibarıyla değil; ona götüren her türlü ortam, tutum ve yönelişle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Böylece ayet, zinaya zemin hazırlayan davranışları, niyetleri ve şartları da açıkça dışlamaktadır.

    Bu bağlamda “yaklaşmamak” ifadesi, yalnızca fiziksel fiilden uzak durmayı değil; bakış, söz, düşünce, niyet ve zihinsel yönelim düzeyinde de bu günaha kapı aralamamayı ifade eder. Mahremiyet sınırlarını aşan her türlü sözlü ve görsel etkileşim, cinsel arzuları kışkırtan ortamlar, ölçüsüz ilişkiler ve insanı nefsine yenik düşürecek sosyal pratikler, ayetin kapsamına giren risk alanları olarak değerlendirilir. Kur’an’ın bu üslubu, günahı yalnızca gerçekleştiği anda değil, onu doğuran süreçleriyle birlikte ele alan önleyici bir ahlâk anlayışını yansıtır.

    Nitekim haramların çoğu, doğrudan haz ve arzu ile bağlantılıdır. Bu nedenle başlangıç çoğu zaman masum görünen bir merak, bir bakış, bir yakınlık ya da bir ortamla başlar. Fakat bu süreç, bir girdabın dış çemberine benzer: İnsan ilk başta yalnızca çevresinde dolaştığını zanneder; fakat her adım onu merkeze biraz daha yaklaştırır. Dış halkada merak vardır, iç halkada ise daha güçlü bir arzu ve daha uygun bir zemin oluşur. İnsan bu sürecin farkına varmadan, kalbinin duyarlılığı zayıflamaya ve iç direnci kırılmaya başlar.

    İşte bu noktada kalbin kararması ve vesveseye açık hâle gelme süreci hızlanır. İnsan başlangıçta kendisine çok uzak görünen bir günahın, zamanla zihninde normalleştiğini ve hatta cazip hâle geldiğini fark edebilir. Sonunda ise bir zamanlar “asla yapmam” dediği davranışın tam ortasında kendini bulabilir. Kur’an’ın “yaklaşmayın” şeklindeki uyarısı tam da bu psikolojik ve ahlâkî süreci dikkate alan bir tedbir niteliğindedir. Yani insan daha düşünce ve merak aşamasındayken bile kendisini uyanık olmaya çağıran bir bilinç oluşturulmak istenir.

    Siyak ve sibak dikkate alındığında ayetin temel amacı, bireysel ve toplumsal düzeyde iffet bilincini korumak, aile yapısını güvence altına almak ve ahlâkî çözülmenin önüne geçmektir. Bu yönüyle ayet, cinselliği başıboş bırakmayan; onu sorumluluk, sınır ve denge çerçevesinde düzenleyen bir ilke ortaya koyar.

    Kur’an’ın hedeflediği şey, insanı arzularının sürüklediği edilgen bir varlık olmaktan çıkarıp, bilinçli tercihler yapabilen, iradesini koruyabilen ve ahlâkî sorumluluk taşıyan bir özne hâline getirmektir. Böylece insan yalnızca fiillerinden değil, o fiillere götüren düşünce ve yönelimlerden de sorumluluk duyan bir bilinç düzeyine çağrılmış olur.

  33. 33

    Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın! Kim haksızlığa uğramış olarak öldürülürse, biz onun aile temsilcisini (kısas hakkını istemeye) yetkili kıldık. Ama o da “cana karşılık can” sınırlarını aşmasın! Çünkü (dinin verdiği yetki ile) kendisine zaten yardım edilmiştir.

    Öldürülen bir kimsenin velisi, İslam hukukunda kısas talebinde bulunma hakkına sahiptir. Bu hak, failin suçu kesin biçimde sabit olduğunda, öldürme fiiline karşılık aynı cezanın uygulanmasını talep etme imkânı tanır. Ancak bu yetki, bireysel intikam anlayışı çerçevesinde değil; yargı süreci işletilerek, deliller değerlendirilip hüküm tesis edildikten sonra ve devlet otoritesi eliyle kullanılabilir. Aksi hâlde herkesin kendi adaletini kendisinin sağlamaya yönelmesi kaçınılmaz olur ki, bu durum toplumsal düzenin bozulmasına, kan davalarının yaygınlaşmasına ve hukuksuzluğun hâkim olmasına yol açar.

    Kur’an’da yer alan “cana can” ilkesi (Bakara, 2/178), öfkeyi tatmin etmeye değil, adaletin tesisine yöneliktir. Bu ilke, cezalandırmayı keyfîliğin ve duygusal tepkilerin alanından çıkararak hukukî denetim altına alır. Ayette geçen “sınırların aşılmaması” uyarısı da bu bağlamda anlam kazanır; suçun şahsîliği ilkesini esas alır. Buna göre, failin tespit edilemediği durumlarda onun ailesinden, akrabalarından ya da çevresinden herhangi bir kimsenin cezalandırılması kesinlikle meşru değildir. Suç bireyseldir ve sorumluluk yalnızca suçu işleyene aittir.

    Bu yaklaşımıyla Kur’an hem adalet ilkesini korumakta hem de toplumda kin, intikam ve keyfî cezalandırma eğilimlerinin önüne geçmeyi hedeflemektedir. Böylece hukuk, ölçülülük ve sorumluluk bilinci merkeze alınarak, toplumsal barışın ve güvenliğin sürekliliği güvence altına alınmış olur.

  34. 34

    Erginlik çağına erişinceye kadar yetimin malına ancak (o malı koruyup çoğaltmak için) niyetlerin en güzeli ile yaklaşın. Ahde vefa gösterin (sözünüzü tutun ve yapılan sözleşmelere uyun)! Çünkü (verdiğiniz sözlerden, yaptığınız sözleşmelerden) muhakkak sorguya çekileceksiniz.

  35. 35

    Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.

  36. 36

    Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan (o peşine düştüğün şeyden) sorumlu tutulacaktır.

    Bkz. 49/12

  37. 37

    Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.

  38. 38

    Bütün bu (sayıla)nlar, Rabbinin katında asla hoş görülmeyen (çirkin) davranışlardır.

  39. 39

    Bunlar, Rabbinin sana, doğrunun ve eğrinin ne olduğuna dair vahiy (yoluyla) bildirdiği hikmetlerdendir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme! Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

  40. 40

    Rabbiniz erkek çocukları size seçip ayırdı da kendisine meleklerden kız çocukları mı edindi? Gerçekten çok büyük (ve çirkin) bir söz söylüyorsunuz.

    Bkz. 2/116, 5/17, 9/30, 19/88, 43/15, 53/21, 72

  41. 41

    Andolsun ki biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye bu Kur’an’da farklı şekillerde gerçekleri açıkladık. Fakat (inatları yüzünden) bu onların sadece kaçışlarını artırıyor.

  42. 42

    De ki: “Eğer onların iddia ettiği gibi, Allah’la beraber (başka) ilâhlar olsaydı, o zaman bu ilahlar Arş’ın sahibi olan Allah ile boy ölçüşmenin yolunu arayacaklardı.”

  43. 43

    Allah, her türlü eksiklikten uzaktır, onların söylediklerinin ötesindedir, yücedir.

  44. 44

    Yedi kat gök, yer ve buralardaki varlıkların tümü O’nu tesbih eder (O’nun verdiği vazifeyi icra eder). Evrendeki her varlık, O’nu överek tesbih eder (aldığı görevi yerine getirir), fakat siz bu varlıkların tesbihini (ne yaptıklarını) anlayamazsınız. Hiç kuşkusuz O, kullarına karşı çok müsamahalıdır (ceza vermekte acele etmez), çok bağışlayandır.

    “Tesbih etmek” kavramı çoğu zaman dil ile yapılan zikirle, yani “Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber” gibi ifadelerin tekrar edilmesiyle sınırlandırılarak anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’daki kullanım bağlamı dikkate alındığında, tesbihin yalnızca sözlü bir ibadet olmadığı görülür. Tesbih, aynı zamanda varlıkların kendilerine yüklenen işlevi eksiksiz biçimde yerine getirmeleri, yaratılış amaçlarına uygun şekilde hareket etmeleri ve ilahî düzene uyum içinde varlıklarını sürdür meleri anlamını da taşır. Bu yönüyle tesbih, sözle sınırlı olmayıp düzeni, işleyişi ve ahengi kapsayan daha geniş bir anlam alanına sahiptir.

    Bu çerçevede evrendeki bütün varlıklar tesbih hâlindedir. Gök cisimlerinin hareketi, tabiat olaylarının işleyişi, canlıların fıtratlarına uygun davranışları; her biri ilahî iradenin tecellisini ortaya koyan birer tesbih biçimidir. Bu varlıklar, bilinçli bir sözlü ifade kullanmasalar da hâlleri ve işlevleriyle Allah’ın kudretine tanıklık eder, O’nun hükümranlığını fiilî olarak ortaya koyarlar. Kur’an’ın vurguladığı tesbih anlayışı, işte bu sessiz fakat sürekli işleyişi kapsar.

    İnsan için ise tesbih, bu evrensel düzene bilinçli bir şekilde katılmayı ifade eder. İnsanın yaratılış amacına uygun bir hayat sürmesi, sorumluluklarını yerine getirmesi ve hem diliyle hem davranışlarıyla Allah’a yönelmesi, gerçek tesbihin temelini oluşturur. Bu anlamda tesbih, yalnızca tekrar edilen sözlerden ibaret değil; fıtrat, niyet, eylem ve sorumluluk bilinciyle bütünleşmiş bir kulluk hâlidir.

  45. 45

    Kur’an okuduğun zaman, (hakkı anlamaya niyetli olmadıkları için) seninle ahirete inanmayanların arasına (gözle) görünmeyen (manevi) bir perde çekeriz.

    Bu ayet, anlama niyeti taşımayan; özellikle ahiret ve hesap bilincini reddeden kimselerin Kur’an’ın mesajını kavrayamamasını konu edinir. Ancak burada söz konusu edilen “anlayamama” hâli, dışsal bir engelleme ya da keyfî bir cezalandırma değil; kişinin içsel yöneliminin doğal bir sonucu olarak tasvir edilir. Ayetin işaret ettiği durum, bilginin muhataba ulaşmaması değil, muhatabın bilince kapalı bir tutum sergilemesidir.

    Ayetlerde geçen “perde” tasviri, literal değil mecazî bir anlatımdır. Modern kavramsallaştırmalarla ifade edilecek olursa, bu durum bir tür bilişsel filtreleme yahut gönül körlüğü olarak açıklanabilir. İnsan, duymak ya da görmek istemediği bir hakikate karşı zihinsel savunma mekanizmaları geliştirir. Ahiret sorumluluğunu kabul etmeyen, hesap fikrinden kaçan bir bilinç, Kur’an’ın yüklediği ahlâkî ve varoluşsal sorumluluğu içselleştirmek istemez. Bu istemeyiş, mesaj ile kişi arasında sembolik bir “perde” oluşmasına yol açar.

    Kur’an’da iman, çoğu zaman salt zihinsel bir kabullenişten ziyade ahlâkî bir tercih olarak sunulur. Bu ayet de söz konusu ahlâkî gerçeği vurgular: Ahirete inanmayan, hesap bilinci taşımayan bir zihin için Kur’an etkisiz kalır. Bu durum, ilahî bir keyfiyetin değil, insanın kendi tercihlerinin sonucudur. Bu bağlamda Kur’an’da geçen “Allah kalplerini mühürledi” gibi ifadeler, sebep bildiren değil; sonucu tasvir eden mecazî anlatımlardır. Yani mühür, kaderin başlangıcı değil; bilinçli tercihin tabiî neticesidir.

  46. 46

    Onların kalplerini (kötü niyetlerinden dolayı) onu anlamalarına mâni olacak şekilde bir kılıfla kaplarız ve kulaklarının işitme yeteneğini zayıflatırız. Bu yüzden, Kur’an okurken ne zaman Rabbinin tek bir ilah olduğundan söz etsen nefretle arkalarını dönüp giderler.

    Bkz. 6/25, 39/45

    Hakka karşı bilinçli bir inkâr tutumunu benimseyen ve küfrü tercih eden kimselerin bu ısrarlı duruşları, zamanla iç dünyalarında belirgin bir manevî körleşme ve duyarsızlaşma meydana getirir. Hakikati işitmeye yönelik algıları körelir, kalpleri ise gerçeği kavrama kabiliyetini yitirir. Kur’an’ın tasvir ettiği bu durum, ilahî mesaj ile kişi arasına mecazî bir “perde”nin girmesi şeklinde ifade edilir. Zira hakikate karşı süreklilik arz eden bir reddediş, zihinsel ve ruhsal algı kanallarını işlevsiz hâle getirir ve kişiyi ilahî rehberliğe yabancılaştırır. Bunun sonucu olarak da Kur’an’ın uyarılarına karşı sağır ve kör bir tavır ortaya çıkar.

    Ne var ki bu hâl, söz konusu kimselerin mazur görülebileceği anlamına gelmez. Aksine, yaşanan manevî kapanma, onların bilinçli tercih ve ısrarlı tutumlarının tabiî bir neticesidir. Kur’an’da kalplerin mühürlenmesi, kulakların ağır laşması ve gözlerin körleşmesi şeklinde dile getirilen ifadeler, Allah’ın keyfî bir

    engellemesini değil; inkârda ısrar eden, kibirli ve dirençli bir duruşun yol açtığı dönüşümü betimleyen mecazî anlatımlardır. Allah, hiç kimseyi hakikati kavramaktan maksatlı olarak alıkoymaz; aksine bu tür ruhsal körlükler ve zihinsel tutulmalar, ilahî adalet çerçevesinde insanın kendi tercihleriyle şekillenen bir kar şılık olarak ortaya çıkar.

    Bu itibarla ayetlerde anlatılan hakikatten uzaklaşma süreci, dışsal bir dayatmanın değil; iradî bir sapmanın doğal ve kaçınılmaz sonucudur. Kalplerin ve kulakların işlevsiz hâle gelmesi, sürekli inkâr, küçümseme ve hakikate sırt çevirme tavrının bir bedeli olarak anlam kazanır.

  47. 47

    Onlar seni dinlerlerken hangi maksatla dinlediklerini, kendi aralarında konuşurlarken de o zalimlerin (senin hakkında): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliyoruz.

    Bkz. 21/3, 41/26

  48. 48

    (Ey Resul!) Bak, senin için (sihirbaz, kâhin, mecnun gibi) ne türlü benzetmeler yaptılar da saptılar. Artık onların doğru yolu bulmaya güçleri kalmamıştır.

    Bkz. 25/9

  49. 49

    Ve onlar (bir de şöyle) dediler: “Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaradılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?”

  50. 50

    De ki: “(Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir (mutlaka yeniden yaratılacaksınız)!

  51. 51

    Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız gibi gelen başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.)” Diyecekler ki: “Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek?” De ki: “Sizi ilk defa yaratan (kimse O döndürecek)!” Bunun üzerine başlarını sana (alaylı bir tarzda) sallayacaklar ve “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!”

  52. 52

    O gün (Allah) sizi çağıracak ve siz de O’nun çağrısına saygıyla uyacaksınız ve (dünyada) çok az bir süre kalmış olduğunuzu sanacaksınız.

  53. 53

    (Mü’min) kullarıma söyle: “(İnancı ne olursa olsun insanlara) sözün en güzel olanını söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Muhakkak ki, şeytan insanın apaçık düşmanıdır!

  54. 54

    Rabbiniz sizi daha iyi bilir. (Durumunuza göre) dilerse size merhamet eder, dilerse sizi cezalandırır. (Resulüm!) Biz seni onlara (zorlayıcı) bir vekil olarak göndermedik.

  55. 55

    Ve Rabbin göklerde ve yerde bulunan kimseleri çok iyi bilmektedir. Andolsun, peygamberlerden her birine diğerinden farklı olarak üstün nitelikler verdik. Tıpkı, Davud’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) Zebur’u ver diğimiz gibi.

    Ayette yer alan “göklerde ve yerde bulunan kimseler” ifadesi, yaratılışın yalnızca yeryüzüyle sınırlı olmadığına işaret eden kapsamlı bir anlatıma sahiptir. Bu ifade, Allah’ın yaratma kudretinin kozmik ölçekte tecelli ettiğini; insanın bilgisi ve tecrübesiyle sınırlı olmayan, evrenin farklı bölgelerinde yahut boyutlarında başka canlı türlerinin de var olabileceğini ima eder. Kur’an bu yönüyle, insanın bakışını dar bir dünya algısından çıkararak, yaratılışı bütüncül ve evrensel bir perspektiften düşünmeye davet eder.

    “Peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık” ifadesi ise, peygamberler arasındaki farkın ontolojik ya da kişisel bir üstünlükten ziyade, kendilerine yüklenen görevlerin mahiyetiyle ilgili olduğunu ortaya koyar. Bu üstünlük; aldıkları vahyin kapsamı, muhatap oldukları toplulukların genişliği ve tarihsel süreç üzerindeki etkileriyle ilişkilidir. Bu çerçevede, bazı peygamberlerin belirli bir kavme ve zamana gönderilmiş olmalarına karşılık, Hz. Muhammed’in bütün insanlığa ve tüm zamanlara hitap eden bir risaletle görevlendirilmiş olması, bu farklılığın belirgin bir örneğini teşkil eder. Kur’an’da “ulu’l-azm” olarak anılan Nuh, İbrahîm, Musa, İsa ve Muhammed peygamberler de taşıdıkları bu ağır ve kapsamlı sorumluluk sebebiyle diğerlerinden ayrılırlar.

    “Davud’a da Zebur’u verdik” söylemi, bu farklılığın somut bir örneği olarak sunulmaktadır. Kureyş müşriklerinin, Yahudilerle iş birliği yaparak “Musa’dan sonra peygamber, Tevrat’tan sonra da kitap gelmemiştir” şeklindeki iddialarına karşılık, Kur’an bu ayette Hz. Davud’u ve kendisine verilen Zebur’u hatırlatarak bu dar ve dışlayıcı anlayışı reddeder. Burada dikkat çekici olan husus, Hz. Davud’un hem peygamber hem de hükümdar olmasına rağmen, ayette onun siyasî gücünün değil, kendisine verilen ilahî kitabın öne çıkarılmasıdır. Bu vurgu, Allah katındaki değerin servet, iktidar veya dünyevî makamla değil; vahiy, ilim ve hikmetle belirlendiğini açıkça ortaya koyar.

    Hz. Davud, İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamber olup, Yakup’un oğlu Yehûda’nın soyuna mensuptur. Kudüs’te doğmuş, hayatını orada sürdürmüş ve yine orada vefat etmiştir. Aynı zamanda Hz. Süleyman’ın babasıdır. Kur’an’da ismi on altı defa anılan Hz. Davud’un güçlü bir sese sahip olduğu, dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih ettiği bildirilir. Kendisine İbranice Zebur’un verilmiş olması, onu kitap sahibi peygamberler arasında konumlandırır.

  56. 56

    De ki: “O’ndan başka kendilerine tanrısal özellikler vehmettiğiniz (ve Allah yerine onlardan yardım dilendiğiniz) varlıkları çağırın. (Göreceksiniz ki) onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilecek ne de değiştirebilecekler.”

    Bkz. 27/59, 34/22

  57. 57

    Onların yalvardıkları (Mesih ve Üzeyir gibi daha sonradan da azizleştirilmiş) kim varsa hepsi, “hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü onun azabı gerçekten sakınılması gereken korkunç bir şeydir!

    Ayette yer alan “vesile arayın” ifadesi, yaygın bazı yorumlarda olduğu gibi Allah ile kul arasına kişi veya varlıklar yerleştirmeyi ifade etmez. Kur’an bağlamı dikkate alındığında bu ifadenin asıl anlamı, Allah’a yakınlaşmaya imkân veren, O’nun rızasına uygun amel ve tutumları benimsemektir. Dolayısıyla vesile aramak; Allah’ın hoşnut olacağı davranışları bilinçli bir sorumluluk anlayışıyla hayata geçirmek, erdemli bir duruş sergilemek v e yaşanılan dünyaya anlamlı katkılar sunmaktır.

    Bu çerçevede vesile, soyut bir aracı değil; insanın kendi iradesiyle ortaya koyduğu somut ahlâkî ve amelî çabaları ifade eder. İyiliği yaymak, adaleti gözetmek, insanlara faydalı olmak, doğayla uyumlu bir yaşam sürmek, kalıcı ve yararlı işler üretmek gibi eylemler bu anlamda vesile kapsamına girer. Ayetin işaret ettiği yöneliş, insanı pasif bir beklentiye değil; aktif bir sorumluluk bilincine çağırır.

    Kur’an’ın genel öğretisiyle uyumlu olarak gerçek vesile, kulun Allah’a yaklaşmak için kendi iradesiyle, bilinçle ve samimiyetle attığı adımlardır. Dua, ibadet, ilim, infak, sabır, tevazu ve hizmet gibi eylemler, insanı Allah’a yaklaştıran sahih vesilelerdir. Bu anlayışta kulluk, başkasına devredilen bir temsil ilişkisi değil; doğrudan bireyin kendi sorumluluğunda olan bir yöneliştir. Dolayısıyla vesile aramak, bir aracı edinmekten ziyade, kişinin kendisini dönüştürmesi ve Allah’a layık bir kul olma çabasını sürdürmesidir.

  58. 58

    (Yoldan çıkmış) ne kadar millet/toplum varsa hepsini kıyamet gününden önce (günahkârca gidişinden ötürü) ya ortadan kaldıracağız ya da şiddetli bir azapla cezalandıracağız. Bu hüküm, varlık kanunlarının kaydedildiği kitapta evrensel bir yasa olarak yazılmıştır.

  59. 59

    (Kureyş toplumunun iman etmek için istediği) o mucizeleri gönder mekten bizi alıkoyan da yoktur. Ancak bu mucizeleri, evvelki ümmetler yalanladılar (yine imana gelmediler). Biz, Semûd kavmine, açık bir mucize olarak o dişi deveyi verdik ve (onu öldürdüler de) bu yüzden zalim oldular. Hâlbuki biz, o mucizeleri, ancak (ahiret azabından) korkutmak için göndeririz.

    Bkz. 7/73, 26/141

  60. 60

    Hani (peygamberliğin ilk yıllarında) sana demiştik ki: “Muhakkak Rabbin, (ilmiyle, kudretiyle) insanları çepeçevre kuşatmıştır (kimsenin sana zarar vermesine müsaade etmeyecektir)!” Sana gösterdiğimiz o rüyayı/müşahedeyi de Kur’an’da lânetlenmiş bulunan ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları (o ağaçla) korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırıyor.

    Burada zikredilen “rüya” yahut “müşahede” , İsrâ Sûresi’nin ilk ayetinde anlatılan “Gece Yolculuğu”ndan sonra Hz. Peygamber’e bazı ayetlerin gösterildiği tecrübeye işaret etmektedir. Bu tecrübe, İsrâ hadisesini takip eden bir görsel idrak süreci olarak sunulur. Ancak ayette kullanılan dil ve kavramsal çerçeve dikkate alındığında, bu müşahadenin fiziksel ve bedensel bir yolculuk şeklinde anlaşılması isabetli görünmemektedir. Zira ayette özellikle “rü’yâ” kelimesi tercih edilmiştir. Bu kelime Arapçada yalnızca uykuda görülen rüyayı değil; görme, temaşa etme ve bir hakikate şahit kılınma anlamlarını da içeren geniş bir anlam alanına sahiptir. Bu kullanım, yaşanan tecrübenin maddî değil, manevî ve vahiy boyutlu bir idrak olduğunu düşündürmektedir.

    Nitekim Kur’an’da Hz. Peygamber’e uykuda veya olağan idrak sınırlarının ötesinde vahyedilen sahnelere dair örnekler bulunmaktadır. Bu bağlamda İsrâ hadisesi sırasında gösterilenlerin, fiziki bir mekân değişiminden ziyade, ilahî mesajın görsel ve sembolik bir boyutta sunulduğu bir vahiy tecrübesi olarak değer lendirilmesi daha tutarlıdır. Bu olayın ardından bazı kimselerin aklî sınırları zorlayan bu anlatım sebebiyle tereddüde düşmeleri, bazılarının ise bunu imanlarını derinleştiren bir işaret olarak görmeleri, ayette geçen “insanları sınamak” ifadesinin anlamını da açıklığa kavuşturur. Burada söz konusu olan sınama, mahiyeti tam kavranamayan bu olağanüstü tecrübe karşısında insanın tutumunu ortaya çıkaran bir imtihandır.

    Aynı ayetin devamında geçen “lanetli ağaç” ifadesi ise, cehennem tasvirleriyle bağlantılı sembolik bir anlatımdır. Bu ağaç, Sâffât (37/62), Duhân (44/43) ve Vâkıa (56/52) sûrelerinde zikredilen ve cehennem azabını temsil eden “Zakkum” ağacıdır. Buradaki “lanetli” nitelemesi, ağacın kendisinden ziyade, temsil ettiği cehennem gerçekliğine yöneliktir. Ayetin bütünlüğü içinde bu ağaç, ilahî rahmetten uzaklığı ve azabı simgeleyen bir unsur olarak yer almakta; lanetlenmiş oluşu da bu bağlamda, cehennemin dehşetini ve uyarıcı niteliğini pekiştiren sembolik bir anlam taşımaktadır.

  61. 61

    Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik, onlar da secde etmişlerdi. Yalnız İblis secde etmemiş ve “Hiç ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim?” demişti.

    Bkz. 2/34 ve secde ile ilgili dipnot, 7/12, 18/50, 20/116, 38/76

  62. 62

    İblis dedi ki: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak. Yemin ederim ki, eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen, onun soyunu, pek az bir bölümü dışında, kontrolüm altına alacağım.”

    İblis’in bu sözleri, basit bir itaatsizliğin ötesinde, kibir merkezli bir akıl yürütmeyi yansıtır. “Beni ateşten, onu çamurdan yarattın” şeklindeki önceki kıyası,

    burada “şu benden üstün kıldığına bak!” ifadesiyle sürdürülür. Bu söylem, değeri Allah’ın takdiriyle değil, kendi sübjektif ölçüleriyle belirleme çabasını ortaya koyar. Nitekim bu tutum, günümüzde de sıkça karşılaşılan “Ondan ne farkım var?” yahut “Neden o tercih edildi?” şeklindeki itirazlarla benzer bir zihniyetin tezahürüdür. Ayet, insanın iç dünyasında yer alan değersizlik hissinin ve nefsî rahatsızlığın, şeytani bir savunma mekanizmasıyla nasıl birleşebildiğini gözler önüne serer.

    Bu bağlamda ayet, insanın içsel mücadelesini ve şeytanın izlediği yöntemi anlamaya imkân veren derin bir metafor sunar. İblis, kıskançlık ve kibir temelli bu bakış açısıyla insana düşmanlık besler ve onu saptırmaya yönelik bir tutum benimser. Ancak bu çabanın etkili olabilmesi, insanın fıtratından uzaklaşmasına ve ilahî rehberlikle bağını zayıflatmasına bağlıdır. Aklını ve vicdanını diri tutan, iradesini bilinçli biçimde kullanan ve sorgulayıcı bir tutum sergileyen kimse ise bu tür yönlendirmelere karşı direnç gösterebilir. Böylece ayet, insanın şeytani telkinlere karşı korunmasının yolunun bilinç, irade ve ahlâkî farkındalıktan geçtiğini vurgular.

  63. 63

    Allah buyurdu ki: “Defol git! Ancak, haberin olsun ki, onlardan sana uyanlarla beraber hepinizi bekleyen ceza, yaptıklarınızın tam karşılığı olmak üzere, cehennem olacaktır!”

  64. 64

    (Haydi) “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yoldan çıkar. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Servet ve evlat edinirken onlara ortak ol. Onlara (yalan yere) vaatlerde bulun.” Zaten Şeytanın vadettiği her şey sadece akıl çelmek içindir.

    Ayette geçen “sesinle” ifadesi, literal anlamda işitilen bir seslenişten ziyade, vesvese, fısıltı ve zihinsel yönlendirme anlamına gelen mecazî bir kullanımı ifade eder. Bu kavram, şeytanın insana doğrudan bir zorlamada bulunmadan; onun iç dünyasında şüpheler uyandırarak, düşünce ve niyetlerini bozacak telkinlerde bulunması şeklinde etkide bulunduğunu ortaya koyar. Nitekim Nâs Sûresi’nde “insanların kalplerine vesvese veren o sinsi fısıldayıcı” dan söz edilmesi (114/4-5), şeytanî etkinin mahiyetini açıkça ortaya koyar. Buna göre şeytanın “sesi” , dışsal bir baskıdan çok, içsel bir kışkırtma ve yönlendirme biçimidir.

    Ayetin devamında yer alan “atlılarınla ve adamlarınla onların üzerine yürü” ifadesi ise, şeytanın insanı saptırmak için tüm imkânlarını seferber ettiğini anlatan güçlü bir metafordur. Burada savaş dili kullanılarak, şeytanın çok yönlü ve kuşatıcı bir strateji izlediği tasvir edilir. Bu strateji, yalnızca bireysel vesveselerle sınırlı olmayıp; insan sûretindeki iş birlikçileri, toplumsal yapılar, ideolojiler, çıkar ilişkileri, şehvet ve kibir gibi unsurlar üzerinden de işlemektedir. Böylece ayet, şeytanî etkinin bireysel olduğu kadar toplumsal boyutlarına da dikkat çeker.

    “Servet ve evlat konusunda onlara ortak ol” ifadesi ise, şeytanın insanın mal edinme ve nesil yetiştirme süreçlerine değer ve yönelim düzeyinde müdahil olma

    çabasını anlatır. Buradaki “ortaklık” , fiilî bir sahiplikten ziyade, yönlendirme ve değer aşılama anlamı taşır. Haram kazanca teşvik, haksız yollarla servet edinme, çocukların ahlâkî ve manevî gelişimden uzaklaştırılması gibi tutumlar, bu ortaklığın somut tezahürleri olarak değerlendirilir. Ayet, bu yönüyle şeytanın hedefinin yalnızca bireyin kendisi değil; onun geçimi ve nesli üzerinden toplumun bütününü ifsat etmek olduğunu ortaya koymaktadır.

  65. 65

    “Şüphesiz ki benim (erdemli) kullarım üzerinde senin hiçbir etkin olmayacaktır. (Onlara) vekil olarak Rabbin yeter!”

    Bkz. 15/40

    Şeytanın etkisi, mutlak ve zorlayıcı bir güç olarak değil; yalnızca ona yönelen, çağrısına bilinçli ya da bilinçsiz şekilde karşılık veren kimseler üzerinde söz konusu olan sınırlı bir etki alanı olarak tanımlanır. Bu nedenle şeytanın nüfuzu, insan iradesini iptal eden bir zorunluluk değil; insanın kendi tercihlerinin sonucunda ortaya çıkan bir yöneliştir. Şeytan ancak vesvese verebilir; zorlayamaz, dayatamaz ve insanı istemediği bir yola mecbur edemez. Onun çağrısına icabet etmek ya da onu reddetmek, bütünüyle insanın iradesine bırakılmıştır.

    Kur’an bu gerçeği açık ve net bir biçimde ortaya koyar: “Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42). Bu ayet, Allah’a yönelmiş, bilinçli kulluk bilinci geliştirmiş kimseler üzerinde şeytanın herhangi bir denetim veya zorlayıcı etkiye sahip olmadığını kesin bir dille ifade eder. Benzer şekilde, “Şeytanın, iman eden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde hiçbir etkisi yoktur.” (Nahl, 16/99) ayeti de iman ve tevekkülün şeytani yönlendirmelere karşı güçlü bir koruma zemini oluşturduğunu vurgular.

    Bu çerçevede şeytanın hâkimiyeti, insanın kendi iradesini teslim etmesiyle başlar. Aklını, vicdanını ve sorumluluk bilincini devre dışı bırakmayan; Rabbine güvenle bağlanan bir mü’min, şeytanın tuzaklarına karşı direnç kazanır. Kur’an’ın ortaya koyduğu bu tablo, asıl mücadelenin dışsal bir çatışmadan ziyade, insanın kendi iç dünyasında verdiği bilinçli ve iradî bir direniş olduğunu göstermektedir.

  66. 66

    Rabbiniz odur ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor. O, size karşı gerçekten çok merhametlidir.

  67. 67

    Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda bütün taptıklarınız (sizi yüzüstü bırakıp) kaybolur, yalnız Allah kalır (size yardım edecek). Fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür.

    “Bütün taptıklarınız kaybolur” ifadesi, Allah’tan başka yönelinen, sığınılan veya kendisinden medet umulan hiçbir varlığın hakikatte insana fayda sağlayamayacağını bildiren kesin bir uyarı niteliği taşır. Buradaki “taptıklarınız” kavra-

    mı, yalnızca somut putlarla sınırlı değildir; kutsallık atfedilen kişiler, ruhani figürler, evliya, velî ya da uhrevî güç vehmedilen her türlü aracı unsur bu kapsama dâhildir. Ayet, zor zamanlarda yönelinen bu varlıkların tamamının, ilahî hakikat karşısında anlamını yitireceğini ve insana gerçek bir destek sunma yetkisine sahip olmadığını vurgular.

    Ayetin devamında yer alan “yalnız Allah kalır” ifadesi ise, yardımın, kudretin ve tasarruf yetkisinin mutlak sûrette Allah’a ait olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyar. Bu vurgu, dua ve yardım talebinin yönünün başka varlıklara çevrilmesini açıkça reddeder. Zira Kur’an’a göre dua, doğrudan Allah’a yöneltilmesi gereken bir kulluk eylemidir. Allah’tan başka hiçbir varlık, bağımsız olarak yardım etme, şefaatte bulunma ya da ilahî yetki kullanma gücüne sahip değildir; hatta kendi varlığı üzerinde dahi mutlak bir tasarruf hakkı bulunmamaktadır.

  68. 68

    (Acaba denizden çıktıktan sonra) kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.

  69. 69

    Yahut O’nun, sizi bir kez daha denize gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı sizin adınıza bize hesap soracak hiç kimse de bulamazsınız.

  70. 70

    Andolsun ki biz, Âdemoğlunu (pek çok meziyetlerle donatarak) üstün konuma getirdik. Ona karada ve denizde (çeşitli araçlarla yolculuk yapma imkânı) bahşettik. Onu tertemiz besinlerle rızıklandırdık ve onu yarattığımız akıllı varlıkların pek çoğundan üstün kıldık.

    Bu ayet, insanoğluna sahip olduğu imkân ve ayrıcalıkları hatırlatarak onu sorumluluk bilincine davet eden güçlü bir uyarı içermektedir. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak üstün yetilerle donatılmış; ulaşım ve hareket kabiliyeti bakımından emsalsiz imkânlara kavuşturulmuş; temiz, helal ve çeşitli rızıklarla desteklenmiştir. Akıl, irade ve vicdan gibi bilinçli tercihi mümkün kılan niteliklerle öne çıkarılmış; ayrıca güneşten aya, yeryüzünden içindeki canlı-cansız varlıklara kadar pek çok unsur onun hizmetine verilmiştir. Ayetin temel sorgulaması ise açıktır: Bu denli lütuf ve imtiyaz, sorumluluktan bağımsız düşünülebilir mi?

    Eğer insanın varoluş amacı yalnızca biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak, haz almak, çoğalmak ve zamanla tükenmek olsaydı, bu durum onu diğer canlılardan ayıran niteliklerle açıklanamazdı. Zira bu tür bir hayat tarzı, bilinçten ve ahlâkî sorumluluktan yoksun varlıkların da sürdürdüğü bir yaşam biçimidir. Böyle bir durumda, insana bahşedilen akıl ve irade gibi üstün yetilerin anlamsız kalacağı ve yaratılışta bir dengesizlik ortaya çıkacağı açıktır.

    Bu nedenle insan, kendisine verilen ayrıcalıkların farkına varmalı; onları geçici arzular uğruna heba etmeden, yaratılış amacına uygun biçimde değerlendir-

    melidir. Ayetin çağrısı, insanın durup düşünmesini; varoluşunun anlamını, yöneldiği hedefleri ve geride nasıl bir iz bırakmak istediğini sorgulamasını gerekli kılar. Zira insanı diğer canlılardan ayıran asıl özellik, sahip olduğu aklı, vicdanı ve sorumluluk bilincini hayata yansıtabilmesidir. Ancak bu bilinçle şekillenen bir yaşam, insana gerçek değer kazandırır ve onu yaratılış gayesiyle uyumlu hâle getirir.

  71. 71

    Biz o gün bütün insanları önderleri ile birlikte (huzurumuza) çağıracağız. Kimin kitabı (Sabit Diski) sağ taraftan verilirse, onlar kitaplarını sevinerek okurlar (seyrederler) ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar.

  72. 72

    Her kim bu dünyada (gerçekleri görmede) kör olarak yaşamış ise, işte o ahirette de (oranın güzelliklerini görmede) kör olacak, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı (dünyadan) daha da beter olacak.

  73. 73

    (Bu inkârcılar,) az kalsın, sana vahyettiğimiz (Kur’an) dışında birtakım sözler uydurup bize yakıştırman (ve Kur’an’ın ayetleriymiş gibi insanlara okuman) için seni fitneye düşüreceklerdi. (Bunu başarabilselerdi) o zaman seni dost edineceklerdi.

    Bu ayet, müşriklerin Hz. Peygamber’e yönelik planlı ve sistemli baskı girişimlerini, özellikle inanç eksenli saptırma çabalarını açığa çıkarmaktadır. Temel hedefleri, Hz. Peygamber’i kendisine vahyedilen ilahî çizgiden uzaklaştırmak ve onun diliyle kendi bâtıl inançlarına meşruiyet kazandırmaktı. Bu doğrultuda çeşitli yollar deneyerek Peygamber’i etkilemeye ve söyleminde bir esneklik oluşturmaya çalışmışlardır.

    Kureyş müşrikleri bu amaçla uzlaşma teklifleri sunmuş; Hz. Peygamber’den Lât, Uzzâ ve Menât gibi kabile putlarını tanımasını, hatta bu kabulü Allah adına meşrulaştırmasını istemişlerdir. Buna karşılık olarak da onun peygamberliğini tanıyacaklarını ve sözde bir toplumsal barış ortamı oluşturacaklarını ileri sür müşlerdir. Böylece hak ile bâtıl arasında bir orta yol oluşturmayı, kendi çıkarlarını korurken İslam’ın dönüştürücü etkisini sınırlamayı hedeflemişlerdir.

    Ancak bu tekliflerin mahiyeti bir uzlaşma değil, açık bir saptırma girişimidir. Zira Kur’anî perspektifte hakikat ile bâtıl arasında ilkesel bir uzlaşma mümkün değildir. Ayet, bu tür girişimlerin arkasındaki niyeti deşifre ederek Hz. Peygamber’i uyarmış ve ilahî koruma altına almıştır. Aynı zamanda bu mesaj, hakikati savunan herkes için evrensel bir ilke ortaya koyar: İlahi mesaj, çıkar hesaplarıyla, tavizlerle veya pragmatik uzlaşmalarla eğilip bükülemez. Tevhid inancı, özü itibarıyla şirkle herhangi bir ortak zemini kabul etmez.

  74. 74

    Eğer senin imanını güçlendirmemiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim gösterecektin.

    Hz. Peygamber’i muhatap alan bu ayetler dikkatle değerlendirildiğinde, ilahî rehberlikten mahrum kalan bir insanın haktan sapmasının ne denli kolay olabileceği açıkça ortaya çıkar. Allah’tan doğrudan vahiy alan, kalbi sürekli ilahî yönlendirmeyle desteklenen bir peygambere dahi müşriklerin tekliflerine meyletme ihtimalinin hatırlatılması, bu tehlikenin ciddiyetini göstermektedir. Böyle bir hatırlatma, sıradan bir insanın benzer yönelimlere kapılmasının çok daha muhtemel olduğunu düşündürür. Bu durum, hak yolda sebat etmenin yalnızca iyi niyetle değil, kesintisiz bir ilahî beslenmeyle mümkün olduğunu ortaya koyar.

    Bu çerçevede, Hz. Peygamber’in imanındaki istikrarı ve kararlılığı sürdürebilmesinin temelinde, beslendiği kaynağın mahiyeti yer almaktadır. Onun hayatının merkezinde Kur’an bulunmakta; sözleri, davranışları ve ahlâkı bu ilahî mesaj doğrultusunda şekillenmekteydi. Dolayısıyla aynı istikameti koruyabilmek için, onun bağlı kaldığı kaynağa yönelmek ve Kur’an’ı rehber edinmek zorunludur. Aksi hâlde ilahî bağdan uzaklaşan her bilinç, zamanla zayıflamaya ve yönünü kaybetmeye açıktır. Hakikate tutunmanın yolu, Peygamber’i ayakta tutan ilahî kaynakla sahih ve sürekli bir bağ kurmaktan geçmektedir.

  75. 75

    O zaman da hayatın ve ölümün azabını katlayarak sana tattırırdık. Sonra da kendine bize karşı bir yardımcı bulamazdın.

  76. 76

    (Ey Resul!) Seni (ikna edemediklerini görünce) o yerden (Mekke’den) sürüp çıkarmak için taciz etmeye çalışacaklar. Bu durumda, onların kendileri de orada pek fazla kalamayacaklar (helak olacaklar).

  77. 77

    Senden önce gönderdiğimiz resullerimiz için izlediğimiz yol da buydu (onları da yerlerinden çıkaranlar helak olmuştu). Bizim kanunlarımızın uygulanmasında hiçbir sapma ve bozulma bulamazsın.

  78. 78

    Güneşin (tepe noktasına gelip batıya doğru) kaymasından, gecenin kararmasına kadar (belli vakitlerde) gereği gibi namazı ikame et. Bir de şafak ışığının toplandığı vakitte sabah (namazı) okuyuşunu, unutma ki sabah okuyuşu, (insanı her tür mânevî) algıya açık hâle getirir.

    Bu ayette işaret edilen vakitler, İslam’daki beş vakit namazın zaman dilimlerini kapsayan bütüncül bir çerçeve sunmaktadır. “Güneşin zevalinden sonra” ifadesiyle öğle ve ikindi namazlarına; “gecenin kararmasına kadar” ifadesiyle akşam ve yatsı namazlarına; “şafağın ışığının toplandığı vakit” ifadesiyle de sabah namazına işaret edilmektedir. Bu yönüyle ayet, yalnızca namazların vakitlerini bildirmekle kalmayıp, günün farklı dilimlerinde Allah’ı hatırlamanın ve O’nunla bağı diri tutmanın önemini vurgulamaktadır. Zira söz konusu vakitler hem fiziksel hem de ruhsal dönüşümlerin yaşandığı zaman aralıklarıdır ve ayet, mü’mine hayatını ilahî ölçüler doğrultusunda, istikamet üzere sürdürmesi gerektiğini hatırlatır.

    Namaz vakitleri, insanın iç dünyası üzerinde derin etkiler bırakan özel zaman dilimleridir. Gecenin sona ermesi, gündüzün başlaması ve güneşin zirveden batıya yönelmesi gibi tabiat olayları, insan bilincinde anlamlı çağrışımlar uyandırır. Bu anlar, evrendeki düzeni ve ilahî yasaların sürekliliğini tefekkür etmeye elverişli vakitlerdir. Özellikle sabah vaktinde, fecrin aydınlığı ve günün ilk serinliğiyle birlikte ruhun daha dingin, zihnin daha berrak olduğu gözlemlenir. Bu sebeple bu vakitte eda edilen namaz, sadece şekli bir ibadet değil; aynı zamanda ruhsal arınma ve bilinç tazelenmesi işlevi görür.

    Müfessirlerin çoğunluğuna göre, sabah namazının “meşhûd” yani “şahitli” olarak nitelendirilmesi, gece ve gündüz meleklerinin bu vakitte hazır bulunmasıyla ilişkilidir. Gece görevli melekler, sabah namazıyla görevlerini tamamlayarak yerlerini gündüz meleklerine bırakırlar. Bununla birlikte bu nitelendirme, sabah vaktinin ruhsal algıya en açık, zihinsel farkındalığa en elverişli zaman dilimi olduğunu da ifade eder. İnsanın duyuları bu vakitte manevî derinliğe daha yatkın, iç dünyası ise tefekküre daha açıktır. Bu yönüyle sabah namazı hem manevî huzur hem de zihinsel uyanış açısından ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.

  79. 79

    Geceleyin yalnız sana mahsus bir armağan olarak (uykuna ara vererek teheccüd et) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama yükseltir.

    Bkz. 73/20, 76/26

    “Teheccüd” kelimesi sözlükte, “uykuyu terk etmek” yahut “uyuduktan sonra uyanmak” anlamına gelir. Bu bağlamda teheccüd namazı, gecenin bir bölümünde, özellikle gecenin ortasında veya sonlarına doğru uykudan kalkılarak eda edilen bir ibadeti ifade eder. Kur’an bağlamında bu namaz, Hz. Peygamber için bağlayıcı bir sorumluluk olarak zikredilmiş; ümmeti için ise farz kılınmamış, ancak yüksek fazilet taşıyan nafile bir ibadet olarak teşvik edilmiştir. Teheccüd, kulun Rabbine gecenin sükûnetinde yönelmesini sağlayan, bilinç ve teslimiyeti derinleştiren özel bir ibadet niteliği taşır.

    Ayetin devamında yer alan “Makâm-ı Mahmud” (övülmüş makam) ifadesi, geleneksel yorumlarda çoğunlukla kıyamet gününde Hz. Peygamber’e verileceği bildirilen özel bir makam olarak ele alınır. Kur’an’da “makam” kavramının kullanım alanı dikkate alındığında, bu ifadenin dünyevî bir karşılığa da işaret ettiği görülmektedir. Zira Kur’an’da “makam” kelimesi sıklıkla yerleşilen, barınılan veya ikamet edilen yer anlamında kullanılır. Furkân Sûresi 25/66 ve 25/76 ile Duhân Sûresi 44/51. ayetlerde bu kullanım açık biçimde görülmektedir.

    Ahzâb Sûresi 33/13’te yer alan “Ey Yesrib halkı! Artık burası sizin için durulacak bir makam değildir” ifadesi de “makam” kelimesinin yurt edinme ve korunma bağlamında kullanıldığını teyit etmektedir. Bu çerçevede, Hz. Peygamber’e vaad edilen “övülmüş makam”ın, Allah’ın kendisi için güvenli bir yurt kıldığı Me-

    dine şehri olarak anlaşılması daha doğrudur.

    Bu yönüyle Medine, Hz. Peygamber’in dünyada övüldüğü, misyonunun kurumsallaştığı ve ilahî vaadin tarihsel karşılığını bulduğu bir “makam” olarak değerlendirilebilir. Nitekim ayetin devamındaki ifadelerin bu yorumu destekler mahiyette olması, Makâm-ı Mahmud’un Hz. Peygamber’in hayatında gerçekleşen ilahî bir vaadin dünyevî tezahürü olarak anlaşılması daha doğru olacaktır.

    İnternet ve modern iletişim imkânlarının bulunmadığı bir dönemde, tebliğ edilen mesajın yaklaşık yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede Arap Yarımadası’nda geniş bir karşılık bulması, tarihsel açıdan dikkat çekici bir olgudur. Vefatını takip eden süreçte ise bu mesajın doğuda Çin sınırlarına, batıda Atlas Okyanusu’na kadar ulaşması, sadece siyasî genişleme ile değil; aynı zamanda güçlü bir anlam aktarımı ve toplumsal karşılık bulma kapasitesiyle açıklanabilecek bir yayılımı ifade eder.

    Bu etkinin yalnızca inananlarla sınırlı kalmadığı, farklı inanç ve düşünce çevrelerinden isimlerin değerlendirmelerinde de görülür. Nitekim Michael H. Hart, The 100: A Ranking of the Most Influential Persons in History adlı çalışmasında Hz. Muhammed’i listenin ilk sırasında konumlandırırken, onun hem dinî hem de toplumsal alanda eş zamanlı ve kalıcı bir etki oluşturmuş olmasına dikkat çeker.

    Günümüzde ise bu etki, süreklilik arz eden bir hatırlanma biçimiyle tezahür etmektedir. Dünyanın farklı coğrafyalarında okunan ezanlarda onun adının zikredilmesi, tarihsel bir şahsiyetin yalnızca geçmişte kalmadığını, aksine kolektif bilinçte canlı bir şekilde varlığını sürdürdüğünü gösterir. Bu yoğun ve yaygın anılma hâli, herhangi bir bireysel yüceltmeden ziyade, tebliğ ettiği mesajın insanlar nezdinde karşılık bulmasının ve süreklilik kazanmasının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

  80. 80

    Ve şöyle niyaz et: “Ey Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla! (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar! Katından bana yardımcı bir kuvvet ver!”

  81. 81

    Ve yine de ki: “Değişmeyen gerçek (hak) geldi, sahte ve tutarsız olan (batıl) yıkılıp gitti. Zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!”

  82. 82

    Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. O (Kur’an, inatları yüzünden), zalimlerin ancak yıkımını artırıyor.

    Bkz. 9/125, 10/57 ve açıklaması, 41/44

  83. 83

    İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir. Kendisine kötülük dokununca da umutsuzluğa düşer.

  84. 84

    De ki: “Herkes kendi varlık yapısına/kabiliyetine/istidadına/mizacına göre iş yapar. Şu hâlde içinizden kimlerin en doğru yolda olduğunu bilen (ve hangi yolun izlenmesi gerektiğine karar veren) Rabbinizdir.”

  85. 85

    Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindedir. (Onun hakkında) size çok az bilgi verilmiştir.”

    İnsanlık tarihi boyunca “ruh” , felsefenin, teolojinin ve bilimin anlamlandırmaya çalıştığı temel meselelerden biri olmuştur. Söz konusu ayet, ruhun mahiyetinin beşerî bilgiyle bütünüyle kuşatılamayacağını açık biçimde ortaya koyar. Kur’an bu noktada, bilginin sınırlarını kabul etmenin bizzat bir hikmet ve bilinç göstergesi olduğunu öğretir. Nitekim modern bilim maddî yapıyı çözümleme konusunda büyük ilerlemeler kaydetmiş olsa da bilincin kaynağı, kişiliğin özü ve yaşam enerjisinin hakikî mahiyeti gibi konular hâlâ açıklığa kavuşmuş değildir. Ayetin “ruh Rabbimin emrindendir” ifadesi, bu sınırlılığın ilahî bir takdir olduğunu vurgular; ruh, fiziksel ve gözlemlenebilir alanın ötesine ait bir gerçekliktir: varlığı açık, mahiyeti ise insan idrakine kapalıdır.

    Günümüzde bazı bilimsel yaklaşımlar ruhu, yalnızca beyin faaliyetleri veya sinirsel süreçlerle açıklamaya çalışmaktadır. Oysa Kur’an, ruhu bundan çok daha derin bir boyutta ele alır ve onu ilahî bir nefha olarak tanımlar (Secde, 32/9; Hicr, 15/29). Bu yaklaşım, insan varlığının yalnızca biyolojik ve maddî unsurlarla sınırlandırılamayacağını ortaya koyar.

    Ayet aynı zamanda, insanı yalnızca etten ve kemikten ibaret gören indirgemeci anlayışın yetersizliğine dikkat çeker. Modern çağda teknolojik ilerlemeyle birlikte manevî boyutun ihmal edilmesi, anlam boşluğu, ruhsal tatminsizlik ve varoluşsal krizler gibi sorunları beraberinde getirmiştir. Kur’an’ın ruh vurgusu, insanın çok boyutlu bir varlık olduğunu hatırlatan temel bir uyarı niteliği taşır.

    “Size az bir bilgi verilmiştir” ifadesi ise, insanın bilgi karşısındaki konumunu ve sınırlarını hatırlatır. Bilgiye erişimin arttığı çağımızda, insanın her şeyi bilebileceği yönündeki yanılsaması güçlenmiştir. Ancak bu ayet, bilginin mutlak olmadığını; bazı alanların yalnızca Allah’ın ilminde bulunduğunu bildirerek, insanı epistemolojik bir tevazuya davet eder.

  86. 86

    Andolsun ki, eğer isteseydik sana vahyettiğimizin tamamını giderir dik (senin hafızandan silerdik) ve onun sana tekrar verilmesi için (bize hesap soracak) bir kimse de bulamazdın.

  87. 87

    Ancak Rabbinden bir rahmet olarak böyle yapmadık. Çünkü O’nun sana olan lütfu ve ihsanı büyüktür.

  88. 88

    De ki: “Andolsun ki, görünen ve görünmeyen bütün iradeli varlıklar bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”

    Bu ayet, Kur’an’ın inkârcılara yönelttiği en kapsamlı meydan okumayı ifade eder. Söz konusu meydan okuma yalnızca Kur’an’ın fesâhat ve belâgat bakımından ulaşılamaz bir seviyede oluşuna ya da nazım ve tertip yönünden benzerinin getirilememesine indirgenemez. Asıl vurgu, Kur’an’ın çok boyutlu, derinlikli ve kuşatıcı yapısıyla beşerî sözden mahiyet itibarıyla ayrıldığı gerçeğine yöneliktir.

    Kur’an’ın i‘câzı sadece dilsel üstünlükle sınırlı değildir; ele aldığı konuların evrenselliği, iç tutarlılığı ve bütüncül yaklaşımı da bu meydan okumanın temel unsurlarını oluşturur. İnsan varoluşunun anlamından toplumsal adalete, ahlâkî ilkelerden hukuka, bireysel sorumluluktan sosyal düzenin inşasına kadar geniş bir alanda sistemli ve dengeli bir çerçeve sunar. Üslubu aynı anda hem yalın hem derin hem akla hitap eden hem de vicdanı harekete geçiren bir nitelik taşır. Bunun yanında bilimsel verilerle çelişmemesi, hatta bazı gerçekliklere erken dönemlerde işaret etmesi de kaynağının beşer üstü olduğuna dair önemli göstergeler arasında değerlendirilir.

    Kur’an’ın geçmiş toplumlara dair aktardığı bilgilerin tarihsel verilerle örtüşmesi, geleceğe yönelik bazı bildirimlerinin zaman içinde gerçekleşmesi de bu metnin sıradan bir insan ürünü olmadığını düşündüren unsurlar arasında yer alır. Ancak Kur’an’ın en dikkat çekici yönlerinden biri, yalnızca bilgi veren bir metin olmaması; aynı zamanda insanın iç dünyasına nüfuz ederek vicdanı uyandıran, ahlâkî sorumluluk bilinci inşa eden ve insanın ruh dünyasını dönüştüren bir etki gücüne sahip olmasıdır. Bu yönüyle Kur’an, bireysel ve toplumsal problemlere geçici çözümler üretmekten ziyade kalıcı ve ilkesel bir yönelim sunar.

    Sosyal hayatın biçimleri değişebilir, toplumlar farklılaşabilir, insanlık teknolojik ve kültürel açıdan büyük dönüşümler yaşayabilir. Ancak insanın temel fıtratı, adalet ihtiyacı, anlam arayışı, iyilik–kötülük mücadelesi ve ahlâkî sorumluluğu değişmez. Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler de tam olarak bu değişmeyen insan doğasına hitap eder. Bu nedenle tarihsel şartlar ne kadar değişirse değişsin, insan fıtratının maddî ve manevî ihtiyaçlarını aynı anda karşılayabilecek, dengeli, tutarlı ve zamanlar üstü bir metin ortaya koymanın ne kadar zor olduğu daha iyi anlaşılır.

  89. 89

    Andolsun ki, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.

  90. 90

    Dediler ki: “Sen, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.”

    Bu ayet, inkârcıların iman etmeleri için öne sürdükleri olağanüstü ve duyusal mucize taleplerinin neden karşılanmadığını ortaya koyar. Yerden su kaynakları fışkırtılması, gökten hazineler indirilmesi ya da fiziksel anlamda hayranlık uyandıran mucizelerin gösterilmesi, iman için zorunlu görülmemiştir. Zira Kur’an’a göre iman, gözle zorla kabul ettirilen bir olgu değil; akıl, vicdan ve kalbin özgür

    yönelişiyle gerçekleşen bilinçli bir tercihtir. Bu sebeple iman, mucize baskısıyla değil, hakikatin idrak edilmesiyle anlam kazanır.

    Buna rağmen tarihsel süreçte, bazı çevrelerin Hz. Peygamber adına olağanüstü fiziksel mucizeler isnat ettikleri görülmektedir. Oysa Kur’an merkezli bakış açısına göre Hz. Peygamber’in risaletini doğrulamak için bu tür anlatılara ihtiyaç yoktur. Çünkü onun en büyük, en sürekli ve evrensel mucizesi, kendisine vahyedilen Kur’an’dır. Kur’an, belirli bir ana ve mekâna sıkışmış geçici bir mucize değil; her çağda akla hitap eden, muhatabını düşünmeye davet eden ve kendini sürekli yeniden doğrulayan ilahî bir hitaptır.

    Kur’an’ın nazil olmaya başladığı dönemde insanlık düşünsel açıdan yeni bir eşiğe ulaşmıştı. Yazı kültürü yaygınlaşmış, felsefî düşünce gelişmiş, gözlem ve akıl yürütmeye dayalı bilgi üretimi belirginleşmişti. Dönem insanı artık yalnızca gördüğünü algılayan değil, gördüğünü yorumlayan ve düşüncesi üzerine düşünebilen bir varlık olduğunun farkına varan bir canlıydı. Bu nedenle artık Kur’an’ın delil sunma biçimi de büyük ölçüde akla, tefekküre ve gözleme dayanır.

    Kur’an bu yöntemi temellendirirken iman anlayışını da açıklığa kavuşturur: İman, zorlamayla oluşan bir kabulleniş değil; özgür irade ve bilinçli yönelişle ortaya çıkan bir tercihtir. Duyusal mucizeler insanı etkileyebilir, fakat imanı garanti etmez. Nitekim geçmiş toplumların anlatılarında, mucizeleri gördüğü hâlde yine inkâr eden toplulukların varlığından söz edilir. Bu durum, imanın yalnızca gözle görülen olağanüstü olaylara değil, aklın ve vicdanın ikna olmasına dayandığını gösterir.

    Bu nedenle Kur’an, geçici ve anlık bir mucize yerine sürekli varlığını sürdüren bir delil olarak kendisini ortaya koyar. Onun asıl mucizevî yönü, yalnızca lafzının edebî gücünde değil; aynı zamanda ortaya koyduğu ilke, öğreti ve değerler sisteminde de kendini gösterir. İnsan varoluşunun anlamına dair sorulara cevap veren, bireysel ahlâkı inşa eden ve toplumsal adaleti hedefleyen bir çerçeve sunması, Kur’an’ın dönüştürücü niteliğini ortaya koyar.

    Bu yönüyle Kur’an, insanı pasif bir hayranlık duygusuna değil; aktif bir düşünme ve sorumluluk bilincine çağırır. Çünkü onun mesajı yalnızca hayret uyandırmak için değil, insanın düşünce dünyasını, ahlâkını ve toplumsal hayatını dönüştürmek için vardır.

    Bu sebeple Kur’an’a iman eden bir kimsenin, imanını pekiştirmek için sürekli yeni mucizeler araması, aslında Kur’an’ın i‘câzını ve dönüştürücü gücünü tam olarak kavrayamadığını gösterebilir. Kur’an’ın mucizeyi akla ve tefekküre dayandıran yaklaşımı ise insanın düşünsel kapasitesine duyulan güveni ve inananlardan beklenen feraseti ortaya koyar. Böylece iman, geçici bir şaşkınlık duygusuna değil; bilinçli bir kavrayışa ve derin bir idrake dayanmış olur.

  91. 91

    “Ya da sana ait hurmalıkların ve üzüm bağların olmalı ve bunların arasından ırmaklar akıtmalısın.”

  92. 92

    “Veya iddia ettiğin gibi göğü parçalara ayırıp başımıza düşürmelisin ya da Allah’ı ve melekleri kefil (olarak karşımıza) çıkarmalısın.”

  93. 93

    “Yahut altından bir köşkün olmalı veya göğe çıkmalısın. Ancak (gökten) okuyacağımız bir kitabı bize indirmedikçe senin göğe çıktığına asla inanmayız!” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece Resul olan bir beşerden başka ne olabilirim ki?”

  94. 94

    İnsanlara doğru yol rehberi (olan Kur’an) geldikten sonra ona inanmamalarının tek gerekçesi, onların: “Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?” demeleri olmuştur.

  95. 95

    De ki: “Eğer yeryüzünde, yurt tutup dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.”

    Bkz. 6/9, 23/24

    Bu ayet, peygamberlerin neden insanlardan seçildiği sorusuna son derece aklî ve sade bir cevap verir. Kur’an burada temel bir ilkeye işaret eder: Muhatap hangi varlık türünden ise, rehber de aynı türden olur. Çünkü gerçek bir rehberlik ancak aynı şartları yaşayan, aynı sınavın içinde bulunan ve aynı sınırlılıklara sahip olan bir varlık tarafından yapılabilir.

    Eğer yeryüzünde yaşayanlar insanlar değil de melekler olsaydı, o zaman onlara gönderilecek peygamber de bir melek olurdu. Fakat insanın muhatap olduğu bir dünyada melek peygamber gönderilmesi, rehberliğin pratik anlamını büyük ölçüde ortadan kaldırırdı. Çünkü melekler insanın sahip olduğu zayıflıklara, ar zulara ve sınanma koşullarına sahip değildir. Böyle bir durumda insanlar şöyle diyebilirdi: “Sen bizim gibi değilsin; bizim yaşadığımız iç çatışmaları yaşamıyorsun, bizim şartlarımızı bilmiyorsun.”

    Dolayısıyla ayet, rehberliğin inandırıcılığı ve uygulanabilirliği açısından önemli bir ilkeye dikkat çeker: İnsanlara gönderilen peygamberlerin insan olması, mesajın anlaşılabilir ve yaşanabilir olmasını sağlar. Peygamber açlığı, korkuyu, sevinci, toplumsal baskıyı, hatayı ve tevbeyi yaşayan bir insan olarak örneklik sunar. Böylece mesaj soyut bir öğreti olmaktan çıkar, yaşanmış bir hayat modeli hâline gelir.

    Bu yönüyle ayet, peygamberliğin doğasını rasyonel bir temele oturtur. Rehberlik, uzaktan verilen teorik talimatlarla değil; aynı hayatı paylaşan bir örneklikle gerçekleşir. İnsanların kendi cinslerinden bir peygamberle muhatap olması da tam olarak bu nedenle daha mantıklı ve daha işlevseldir.

  96. 96

    De ki: “Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”

  97. 97

    Allah (niyet ve eylemlerine göre) kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de (yaptıkları yüzünden) sapıklıkta bırakırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü dirilteceğiz. (Onların) varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi dindikçe, onlar için çılgın ateşi canlandıracağız.

    Bkz. 2/18 ve dipnotu, 171 ve açıklaması, 6/39, 8/22, 20/125

  98. 98

    İşte onların cezaları budur. Çünkü ayetlerimizi yalanladılar ve: “Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaratılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?” dediler.

  99. 99

    Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın onları kendi sûretleri (eşkâlleri) üzere yeniden yaratacak güce sahip olduğunu ve onları yeniden diriltmek için bir gün sona ereceğinde kuşku bulunmayan bir süre koyduğunu kavrayamıyorlar mı?  Ama zalimler inkârcılıktan başkasını kabullenmez.

  100. 100

    Onlara de ki: “Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, bu hazineler tükenir kaygısı ile kesinlikle cimrilik eder (kimseye bir şey vermez) diniz. Zaten insan son derece cimridir.”

    Bu ayet, Kur’an’ın eleştirdiği zihniyetin yalnızca tarihsel bir olgu olmadığını; her çağda ve her toplumda farklı biçimlerde yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır. Ayetin hedef aldığı tutum, insanın sahip olduğu imkânlara rağmen doyumsuzluk içinde yaşaması, mal biriktirmeyi hayatın merkezine yerleştirmesi ve bu süreçte ahlâkî sınırları göz ardı etmesidir. Kur’an’ın eleştirisi, malın çokluğundan ziyade, mala yüklenen anlam ve onun kullanım biçimi üzerinedir.

    Bu bağlamda ayetin işaret ettiği zihniyet, kişinin kendisine ve sonraki nesillerine yetecek ölçünün çok ötesinde bir servete sahip olmasına rağmen, hâlâ tatmin olmaması ve biriktirmeye devam etmesiyle somutlaşır. Bu hırs, zamanla helal-haram ayrımının silikleşmesine, kazancın kaynağına ve başkalarının hakkına karşı duyarsızlaşmaya yol açar. Kur’an’ın eleştirdiği husus, insanın yaşının ilerlemiş olması veya ailesini düşünmesi değil; geleceği gerekçe göstererek bugünün muhtaçlarını görmezden gelmesi, toplumsal sorumluluğu ertelemesi ve serveti paylaşım yerine yığma aracı hâline getirmesidir.

    Oysa Kur’an’a göre mal, mutlak mülkiyet değil; emanet bilinciyle değerlendirilmesi gereken bir imtihan aracıdır. Bu emanetin toplumsal bir boyutu vardır ve asıl muhatapları, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselerdir. Servetin dolaşı-

    ma girmemesi, ihtiyaç sahiplerine ulaşmaması ve dar bir soy zinciri içinde tutulması, Kur’an’ın açıkça eleştirdiği bir anlayıştır. Bu tutum, ileri görüşlülük olarak değil; emanet sorumluluğunun ihlali olarak değerlendirilir.

    Kur’anî perspektiften bakıldığında, malı yalnızca biriktirilecek ve miras bırakılacak bir değer olarak görmek; onunla övünmek ve paylaşım sorumluluğunu ihmal etmek, kalbin katılaşmasının ve ahlâkî körlüğün bir göstergesidir. Ayet, bu tür bir zihniyeti eleştirerek insanı mal karşısında tevazuya, sorumluluğa ve adalet bilincine davet etmektedir.

  101. 101

    Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona: “Ben senin kesinlikle büyülendiğini biliyorum ey Musa!” demişti.

    Kur’an’da Hz. Musa’ya verilen mucizelere birçok sûrede değinilmekte; özellikle Neml Sûresi 12. ayette kendisine “dokuz açık ayet” verildiği bildirilmektedir. Bu ayetler, yalnızca olağanüstü hadiseler olarak değil; Allah’ın kudretini, peygamberliğin doğruluğunu ve hakikatin inkârcılar karşısındaki delillerini ortaya koyan açık göstergeler olarak sunulur. Kur’an’da farklı bağlamlarda ve parçalar hâlinde aktarılan bu mucizeler, bütüncül olarak değerlendirildiğinde şöyle sıralanabilir:

    Asanın ejderhaya dönüşmesi: Hz. Musa’nın asasının büyük bir yılana dönüşmesi, Firavun ve sihirbazlar karşısında ortaya çıkan ilk mucizelerdendir (Şuarâ, 26/32). Bu hadise, ilahî kudretin beşerî sihri geçersiz kılışını simgeler.

    Elin nur saçması: Hz. Musa’nın elini koynuna sokup çıkardığında parlak bir ışık saçması (Şuarâ, 26/33), onun ilahî bir görevle desteklendiğinin açık bir delili olarak sunulur.

    Denizin yarılması: Firavun ordusundan kaçış sırasında denizin ikiye ayrılması (Şuarâ, 26/63), yalnızca bir kurtuluş değil; zulmün ilahî irade karşısında yenilgisinin sembolüdür.

    Taştan on iki pınarın fışkırması: Çölde susuz kalan İsrailoğulları için on iki pınarın ortaya çıkması (A ‘râf, 7/160; Bakara, 2/60), ilahî rahmetin ve düzenin bir tezahürüdür.

    Tûr Dağı’nın üzerlerine kaldırılması: Sözleşmeye bağlılıklarını pekiştirmek amacıyla Tûr Dağı’nın üzerlerine kaldırılması (Bakara, 2/63), uyarı ve sorumluluk bilincini vurgulayan bir mucizedir.

    Kudret helvası ve bıldırcın indirilmesi: Çölde İsrailoğullarına verilen bu rızık (Bakara, 2/57; Tâhâ, 20/80), nimetin aynı zamanda bir imtihan olduğunu gösterir.

    Dilsel güçlüğün giderilmesi: Hz. Musa’nın konuşma zorluğunun hafifletilmesi ve Hz. Harun’un destekçi olarak görevlendirilmesi (Tâhâ, 20/25–35), risaletin ilahî hikmetle yürütüldüğünü gösterir.

    Çekirge, ekin kurdu, kurbağa ve kan musibetleri: Firavun kavmine gönderilen bu felaketler (A ‘râf, 7/133), inkârın sonuçlarını hatırlatan uyarıcı ayetlerdir.

    Ürünlerde büyük azalma ve kıtlık: Kuraklık ve ekonomik çöküş (A ‘râf, 7/130), maddî gücün ilahî irade karşısındaki kırılganlığını ortaya koyar.

    Bu dokuz mucize, tarihsel anlatımın ötesinde, Kur’an’ın muhataplarına ahlâkî, sosyal ve ruhsal dersler sunan sembolik içerikler taşır. Her biri, inkâr kar şısında hakikatin üstünlüğünü ve sabırla yürütülen mücadelenin ilahî destekle nasıl sonuçlandığını gösterir. Kur’an’ın bu mucizeleri tekrar tekrar hatırlatması, asıl amacın mucizeyi görmekten ziyade, onun mesajını kavramak ve doğurduğu sorumluluğu bilinçle üstlenmek olduğunu vurgular.

  102. 102

    (Musa Firavuna dedi ki:) “Bu mucizelerin, göklerin ve yerin Rabbi tarafından gönderildiğini kesin olarak biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin kesinlikle bütünüyle ziyan içinde olduğunu biliyorum!” .

  103. 103

    Bunun üzerine (Firavun) onları yurtlarından sürmek istedi, biz de onu yanındakiler ile birlikte (yaptıkları yüzünden) denizde boğduk.

  104. 104

    Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: “Bu topraklarda oturun, ahiret günü gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.”

    “Bu topraklarda oturun” ifadesi, ayetin siyak ve sibakı dikkate alındığında Kudüs ve çevresini, yani Filistin topraklarını işaret etmektedir. Hitap, Firavun’un zulmünden kurtarılan İsrailoğullarınadır. Hz. Musa önderliğinde Mısır’dan çıkarılan, denizi geçerek uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından bu bölgeye yönlendirilen İsrailoğulları, ilahî bir takdirle kendileri için belirlenen topraklara yerleşmişlerdir. Kur’an’da bu coğrafya “mukaddes topraklar” olarak anılmakta; söz konusu yerleşim süreci de tarihsel bir olay olmanın ötesinde, ilahî rehberlik çerçevesinde sunulmaktadır.

    İsrailoğullarının Mısır’la olan ilişkisi, Hz. Yusuf dönemine kadar uzanmaktadır. Hz. Yusuf ’un Mısır’da yönetici bir konuma yükselmesi ve ailesini yanına aldırmasıyla birlikte, İsrailoğulları bu bölgeye yerleşmiş; zamanla sayıca artmaları ise onları Firavun yönetimi nezdinde bir tehdit unsuru hâline getirmiştir. Bunun sonucunda ağır baskı ve zulümlere maruz kalan bu topluluk, Hz. Musa’nın risaletiyle birlikte bu esaret düzeninden kurtarılmış ve yeniden atalarının yurdu olan Filistin topraklarına yönlendirilmiştir.

    Bu bağlamda “Bu topraklarda oturun” emri hem tarihsel bir yönlendirmeyi hem de ilahî bir yerleşim çağrısını ifade etmektedir. Aynı zamanda bu ifade, İsrailoğullarının Mısır’da yaşadıkları uzun esaret döneminin sona erdiğini ve kendi kimlikleriyle varlık gösterebilecekleri bir yurdun kendilerine tahsis edildiğini bildiren anlamlı bir ilahî bildirim niteliği taşımaktadır.

  105. 105

    Biz, Kur’an’ı, hakça bir düzeni gerçekleştirmek için indirdik. O da bütün hakikatleri ihtiva ederek (ihtiyaçlara cevap verecek şekilde) muhatabına ulaştı. Seni de (bu Kur’an ile) ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönder dik.

  106. 106

    Kur’an’ı insanlara sindire sindire (ağır ağır) okuyasın diye bölümlere ayırdık ve (gerektikçe) bölüm bölüm indirdik.

    Bkz. 25/32

    Bu ayetler, Kur’an’ın hakikati eksik yansıttığı yahut insanların onu anlayamayacağı yönündeki iddialara açık ve doğrudan bir cevap niteliği taşır. Zira Allah, Maide Sûresi 3. ayette “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” buyurarak, gönderilen vahyin tamamlanmış, eksiksiz ve insanlık için yeterli olduğunu açıkça beyan etmiştir. Bu ilahî bildirimden sonra Kur’an’ın yetersiz, kapalı veya anlaşılmaz olduğu iddiasında bulunmak, vahyin mahiyetine ve Allah’ın kelamına yönelik ciddi bir çelişki ve isnat anlamı taşır.

    Bununla birlikte Kur’an, mesajının insanlar tarafından anlaşılması ve üzerinde düşünülmesi için özellikle kolaylaştırıldığını da vurgular. Kamer Sûresi’nde dört kez tekrar edilen “Andolsun Biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık; düşünen yok mu?” (54/17 vd.) ifadesi, bu hususu güçlü bir şekilde ortaya koyar. Benzer biçimde Meryem Sûresi 97. ayette, Kur’an’ın Peygamber’in diliyle kolaylaştırıldığı belirtilerek, mesajın muhatabına uygun ve anlaşılır kılındığı ifade edilir. Bu ayetler, Kur’an’ın bilinçli bir kapalılık değil, bilakis bilinçli bir açıklık taşıdığını göstermektedir.

    Bu durumda Allah’ın bir yandan kitabını tamamladığını, kolaylaştırdığını ve insanlara yol gösterici kıldığını bildirmesi; diğer yandan onun anlaşılamaz olduğunu ima etmesi düşünülemez. Kur’an’da böyle bir çelişkinin bulunması mümkün değildir. Kur’an, sade, açık ve evrensel mesajlara sahip bir rehberdir. Elbette insanların bilgi birikimi, kavrayış düzeyi ve zihinsel donanımı farklıdır; bu sebeple Kur’an’ın derinlikli boyutlarının herkes tarafından aynı ölçüde kavranamaması tabiidir. Ancak bu durum, Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu anlamına gelmez. Aksine Kur’an, her seviyeden insanın kendi kapasitesi nispetinde pay alabileceği bir açıklık ve kapsayıcılığa sahiptir.

    Kur’an’ın Arapça olarak indirilmiş olması da bu bağlamda bir engel değil, ilk muhataplar açısından bir kolaylıktır. Yusuf Sûresi 2. ayette “Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik” buyurulması ve yine Kur’an’ın “apaçık (mubîn) bir kitap” olarak nitelendirilmesi, onun hem dil hem de içerik bakımından açıklığını vurgular. “Mubîn” vasfı, yalnızca lafzî açıklığı değil, aynı zamanda mesajın başka dillere aktarılabilir ve evrensel nitelikte olmasını da kapsar.

  107. 107

    De ki: “Ona ister inanın ister inanmayın (bu tutumunuz, Kur’an’ın hak kitap olduğunu değiştirmez). Şu bir gerçektir ki (bu Kur’an’ı tanımadan) daha önce kendilerine ilim verilmiş olan (dürüst ve erdemli Yahudi ve Hıristiyan)lara Kur’an (ayetleri) okunduğu zaman derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.

  108. 108

    Ve derler ki, “Rabbimizin şanı yücedir, O’nun verdiği söz (elçinin gelmesi ve Kur’an’ın inmesi) kesinlikle gerçekleşmiştir.”

  109. 109

    İşte (böyle) ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar ve (Kur’an okuyarak Allah’tan yana gösterdikleri bilinç ve duyarlılık) onların saygı ve sakınmasını artırır.

  110. 110

    De ki: “(Rabbinize) ister ‘ Allah’ diye dua edin, ister ‘Rahman’ diye yalvarın. Hangisiyle dua ederseniz edin (yeter ki dualarınıza birilerini karıştırmayın), nihayet (O birdir ve) en güzel isimler/sıfatlar O’nundur.” Duanda sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi arasında bir yol tut.

  111. 111

    Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya ihtiyaç duymayan Allah’a mahsustur.” İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an!