38 — Sad Suresi
Sâd Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuş olup 88 ayetten oluşmaktadır. Adını ilk ayette yer alan “Sâd” harfinden almaktadır. Kur’an’ın değeri ve etkileyici gücüne vurgu ile başlayan sûrede, inkârcıların tutarsız ve çelişkili yaklaşımları ele alınmakta; özellikle vahyin kendi içlerinden biri olan Hz. Muhammed’e indirilmesini kabullenememeleri ve bu durumu küçümsemeleri tenkit edilmektedir.
Sûrede, Hz. Dâvûd ve oğlu Hz. Süleyman’ın maruz kaldıkları imtihanlar neticesinde Allah katında yüksek mertebelere eriştikleri örnek olarak sunulmaktadır. Bunun yanında Hz. Eyyûb, Hz. İbrahîm, Hz. İshak, Hz. Yakub, Hz. İsmail, Hz. Elyesa ve Hz. Zülkifl’in hayatlarından kesitler verilerek, peygamberlerin sabır, teslimiyet ve mücadele yoluyla üstün bir ahlâk seviyesine ulaştıkları vurgulanmaktadır.
Sûrede ayrıca, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla iman edip sâlih amel işleyen ve takva sahibi olanların Allah nezdinde asla eşit tutulmayacağı açıkça ifade edilmektedir. Allah’a, resulüne ve mü’minlere saygı gösterenlerin mükâfatlandırılacağı, onların varacakları cennetin nitelikleri tasvir edilmektedir. Buna karşılık, sınır tanımayan inkârcıların ve azgınların cehennemdeki akıbetleri çarpıcı bir üslupla dile getirilmektedir.
Sûrenin son bölümlerinde Hz. Âdem’in yaratılışı ve İblî s’in ona karşı ser gilediği kibir ve isyan ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır. Bu anlatım, insanın imtihanla şekillenen varoluşuna ve şeytanın saptırıcı rolüne dikkat çekmektedir. Ayrıca Mekke’de mü’minlere yönelik baskı ve eziyetlere karşı sabırla ve yumuşak bir tutumla karşılık verilmesi emredilmekte; ilahî hakikatin zamanla herkesçe idrak edileceği ve Allah’ın dininin mutlaka üstün geleceği mesajı sûrenin genelinde güçlü biçimde vurgulanmaktadır.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1–2
Sâd. Öğüt dolu olan Kur’an’a andolsun ki inkârda direnenler yersiz bir gurura kapılarak (doğru yolu bırakıp) yanlış ve eğri yollara sapmışlardır.
“Sâd” harfi “ile ilgili Bakara sûresinin birinci ayetinin dipnotuna bakabilir siniz.
-
3
Onlardan önce nice nesilleri (yaptıkları yüzünden) helak ettik. Ve kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (bize nasıl) yalvarıyorlardı (bir görseydin)!
-
4–5
Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. O inkârcılar dediler ki: “Bu yalancı bir sihirbazdır. O, bütün ilahları (reddedip) bir tek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!”
-
6
Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün (ve varın Muhammed’in üzerine)! İlâhlarınız(a ibadet) konusunda diretin, pes etmeyin ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin. Yapılacak tek şey budur!”
-
7
“Doğrusu biz bu tevhid inancını çağdaş inanç sistemlerinin hiçbirinde duymadık. Bu sırf bir uydurmadır!”
-
8
“Ne yani! İçimizden (başka kimse bulunamamış da) Kitap ona mı inmiş?” Hayır, hayır! Onlar, (sırf kibir ve gururları sebebiyle) Benim mesajım konusunda şüphe içinde bocalamaktadır. Gerçekte onlar, henüz azabımı tatmadılar, (tatsalardı böyle yapmazlardı).
-
9
Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
-
10
Ya da göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı, onların elinde midir? Öyleyse (akıllarına gelebilecek) her türlü vasıta ile (göklere) yükselsinler (de Kur’an’ın sana indirilmesine mâni olsunlar) bakalım!
-
11
Onlar, burada ne kadar (sıkı şekilde) bir araya gelmiş olsalar da (hakikati kabule yanaşmazlarsa) bozguna uğratılacaklardır.
-
12
Onlardan önce Nuh kavmi, Ad kavmi ve (piramitlerle dünyaya) kazık çakan Firavun da yalanlamıştı.
-
13
Semud kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanlamıştı. İşte bunlar da (elçilere) karşı birleşen kabilelerdi.
-
14
Hepsi de resulleri yalanladılar ve bu yüzden azabı hak ettiler.
-
15
Ve o (hakikati inkâr ede)nleri, tek bir (bela) çığlığı beklemektedir. O, (vakti gelince) bir an bile gecikmeyecektir.
-
16
(Müşrikler alay ederek:) “Rabbimiz! Bizim azap payımızı hesap gününden önce ver” diyorlar.
-
17
(Ey Muhammed!) Onların söyledikleri her şeye sabırla katlan ve (bu konuda) güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davud’u da hatırla! Çünkü o, tam bir teslimiyetle sürekli Allah’a yöneliş halinde idi.
Sabır, yalnızca Hz. Peygamber’e özgü bir erdem olmayıp, bütün peygamberlere ve onlara iman eden mü’minlere tavsiye edilen temel bir ahlaki ilkedir. Kur’an’da sabır, imanla birlikte zikredilen ve insanın karşılaştığı zorluklar karşısında direncini besleyen bir değer olarak öne çıkar. Allah’ın Hz. Dâvûd örneği üzerinden yaptığı vurgu, sabrın teslimiyetle birlikte anlam kazandığını göster mektedir. Zira teslimiyetin bulunmadığı bir durumda sabır, bilinçli bir tutum olmaktan çıkarak, insan için ağır ve yıpratıcı bir bekleyişe dönüşür.
Peygamberler, maruz kaldıkları eziyet, zulüm, dışlanma ve sıkıntılara yalnızca tahammül etmekle yetinmemiş; bunlara ilahî iradeye tam bir yöneliş ve güven içerisinde karşılık vermişlerdir. Bu teslimiyet, onların sabrını pasif bir katlanma hâli olmaktan çıkararak, bilinçli bir direnç ve tevekküle dayalı bir bekleyiş biçimine dönüştürmüştür. Bu bakımdan sabır, sadece zamanın geçmesini beklemek değil; teslimiyetle birlikte hayatın yükünü taşımak ve mücadeleyi terk etmeksizin ilahî takdire güvenle yol almak anlamına gelmektedir.
-
18
Biz dağları onunla birlikte buyruk altına almıştık. Her sabah ve her akşam, onunla birlikte dağlar da kudret ve ihtişamımızı dillendirir (işlevlerini yerine getirirler)di.
Güneşin doğuşu ve batışı esnasında dağların oluşturduğu manzara, dikkat çekici bir tabiat tasvirine karşılık gelmektedir. Sabah vakti güneşin dağın ardından yavaşça yükselmesi, gündüzün başlangıcını haber vermekle birlikte yeryüzündeki canlılık sürecini de harekete geçirmektedir. Bu doğuş, yalnızca görsel bir olgu değil; tabiatta genel bir uyanışın işareti olarak tezahür etmektedir. Nitekim bu esnada kuşların ötüşü, hayvanların hareketlenmesi ve insanların günlük faaliyetlerine yönelmesi, hayatın yeniden canlanmasına eşlik eden göstergeler hâlini almaktadır. Güneşin dağın gerisinden doğmasıyla birlikte, yeryüzü adeta yeni bir varoluş döngüsüne girmektedir.
Akşam vaktinde ise bu süreç tersine işlemektedir. Güneş, gün boyu süren aydınlatıcı etkisini geride bırakarak dağın ardına doğru çekilmekte; ışığın zayıflamasıyla birlikte yeryüzünde sükûnet hâkim olmaktadır. Canlılar barınaklarına yönelirken, sessizlik ve dinginlik geceyle birlikte belirginleşmektedir. Bu geçişler, yalnızca astronomik bir döngüyü ifade etmekle kalmamakta; aynı zamanda ilahî kudretin, düzenin ve yaratılıştaki ölçünün gözlemlenebilir tezahürleri olarak anlam kazanmaktadır.
Bu bağlamda dağlar, söz konusu kozmik düzenin sessiz şahitleri konumundadır. Güneşin doğuşu ve batışıyla birlikte üstlendikleri bu görünüm, Allah’ın kudretini ve yaratmadaki inceliğini temsil eden tabiî işaretler niteliği taşımak-
tadır. Dağlar, yalnızca yeryüzünün sabit unsurları değil; aynı zamanda gök ile yer arasında tefekküre imkân veren bir bağlam oluşturarak insanı varlık düzeni üzerine düşünmeye sevk eden sembolik unsurlar olarak değerlendirilebilir.
-
19
Kuşlar da toplu olarak onunla beraberdi. Bunların hepsi de daima O’na yönelmişlerdi (Allah’ın istediği şekilde görevlerini yapıyorlardı)!
-
20
Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma yeteneği vermiştik.
-
21
(Davud’un ibadet ettiği) mabedin duvarlarına tırmanan (iki) davacının kıssasından haberin oldu mu?
-
22
Hani Davud’un yanına girmişlerdi de Davut onlardan korkmuştu. Onlar: “Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet! Haksızlık etme ve bizi hak yola ilet!” demişlerdi.
-
23
(İçlerinden biri şöyle dedi:) “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken: ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni bastırdı.”
-
24
(Davud) dedi ki: “Bu (adam) senin koyununu kendi koyunları arasına katmak istemekle sana haksızlık yapmıştır. Zaten, malda ortak pek çok kimse vardır ki, birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar bunun dışındadır. Onlar da pek azdır.” Davud, (bununla) bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken hemen Rabbinden af diledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tevbe ederek O’na yöneldi.
Hz. Dâvûd, kendisine başvuran iki taraf arasındaki ihtilafta yalnızca şikâyetçi olanı dinleyip karşı tarafı dinlemeden hükme yöneldiğinde, bunun adalet ilkesine aykırı olduğunu idrak etmiş ve hatasını fark ederek Allah’a yönelip tevbe etmiştir. Zira adalet, ancak tarafların her birinin dinlenmesi ve meselenin bütün yönleriyle değerlendirilmesi sûretiyle tesis edilebilir. Tek taraflı beyanlar çoğu zaman eksik, yanıltıcı veya maksatlı biçimde kurgulanmış bilgiler içerebilir; şikâyetçi konumundaki kişi, bilerek gerçeği çarpıtmış yahut kendi lehine bazı hususları gizlemiş olabilir.
Bu kıssa, Hz. Dâvûd’un tevazu ve öz eleştiri bilincini ortaya koymakla birlikte, adaletin asli şartının tarafsızlık, denge ve dikkatli muhakeme olduğunu da açık biçimde vurgulamaktadır. Kur’an, bu örnek üzerinden özellikle yöneticiler başta olmak üzere bütün insanlar için geçerli evrensel bir adalet ölçüsü sunmaktadır.
-
25
Biz de onun bu husustaki hatasını bağışladık. Çünkü onun yanımızda yüksek bir değeri (kredisi) ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardı.
-
26
(Ona dedik ki:) “Ey Davud! Gerçekten Biz seni yeryüzünde halife yaptık. Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet! Boş arzu ve heveslere uyma! Sonra onlar seni Allah yolundan saptırır. Şurası bir gerçek ki, Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününü unutmuşlardır ve bu sebeple de kendileri için çok çetin bir azap vardır.”
-
27
Biz göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkârcıların kuruntusudur. Vay o inkârcıların ateşteki haline!
-
28
İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutsaydık? Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları yoldan sapmışlarla bir mi saysaydık?
-
29
(Bu Kur’an,) ayetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.
-
30
Biz Davud’a (oğul olarak) Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel bir kuldu! O, her daim hayatını Allah’a göre yaşardı.
-
31
Hani, gün batımına doğru kendisine (cihad için beslenen,) durduklarında sakin, koştuklarında süratli safkan atlar sunulmuştu.
Atın üç ayağını yere sağlam biçimde basıp dördüncü ayağının tırnağını dik olarak yukarıda tutmasıyla ortaya çıkan duruş, Arapçada “sufûn” olarak adlandırılmaktadır. Bu duruşu sergileyen ata “sâfin” , bu nitelikteki atların çoğuluna ise “sâfinât” denilmektedir. Söz konusu kavram, yalnızca atın fiziki pozisyonunu değil; aynı zamanda zarafetini, dengeli duruşunu ve vakarını ifade eden bir anlam alanına sahiptir.
Buna karşılık “ciyâd” kelimesi, yarışlarda öne çıkan, koşuda son derece hızlı ve çevik olan nitelikli atları tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu çerçevede Kur’an’da geçen “sâfinât” ifadesi, atın duruşundaki asalet ve heybeti; “ciyâd” ise hareket hâlindeki süratini, gücünü ve atılganlığını temsil etmektedir. Böylece bu iki nitelik hem sükûnet hâlinde hem de hareket esnasında mükemmelliği yansıtan bir varlık tasvirini ortaya koymakta; estetik ile kudretin birleşimini sembolik biçimde ifade ederek Allah’ın yaratışındaki hikmete dikkat çekmektedir.
-
32
(Onları bir süre izleyen Süleyman), “Benim bu atlara olan sevgim Rabbimi hatırlattıkları (ve O’nun adını yaymaya hizmet ettikleri) içindir.” dedi. Ve atlar, gözden kayboluncaya kadar (onları izlemeye devam etti). Ardından:
-
33
“Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de onların) bacaklarını ve boyunlarını şefkatle okşadı.
-
34
Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bı- raktık. Sonra tekrar tevbe ile önceki haline döndü.
Tefsir âlimlerinin büyük bir kısmı, Hz. Süleyman’ın tahtı üzerine bırakıldığı bildirilen “ceset” ifadesini, zahirî anlamda onun bedeniyle, mecazî anlamda ise sahip olduğu hükümranlık otoritesiyle ilişkilendirmektedir. Bu yoruma göre ahlaki temelden yoksun bir güç ve iktidar, dış görünüş itibarıyla ne denli ihtişamlı olursa olsun, içi boş ve ruhsuzdur; hayat emaresi taşımayan bir beden gibidir. Nitekim klasik Arap dilinde de ahlaki değerlerden uzaklaşması sebebiyle iradesi zayıflayan kimseler için “cansız beden” benzetmesinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu çerçevede ayet, Hz. Süleyman’a verilmiş olan büyük mülk ve kudretin aynı zamanda onun için bir imtihan vesilesi olduğuna işaret etmektedir. Zira Allah, kullarını kimi zaman vererek, kimi zaman mahrum bırakarak, kimi zaman da verdiklerini geri almak sûretiyle sınamaktadır. Hz. Süleyman da kendisine bahşedilen geniş imkânlar üzerinden bir bolluk imtihanına tabi tutulmuştur. Ayetlerin bütününden anlaşıldığı üzere, zaman zaman beşerî zaaflara işaret eden bazı durumlar ortaya çıkmış olsa da o hiçbir zaman isyan eden yahut sahip olduklarıyla sınırı aşan bir tutum sergilememiştir. Bilakis bu tür hâllerden sonra Allah’a yönelmiş, tevbe etmiş ve kulluk bilincini derinleştirmiştir. Bu durum, onun yalnızca kudretli bir hükümdar değil, aynı zamanda olgun ve sorumluluk bilinci yüksek bir kul olduğunu göstermektedir.
-
35
(Süleyman:) “Rabbim, beni bağışla! Bana, (Sen’in yolunda) hizmet için öyle bir hükümdarlık lütfet ki, benden sonra kimseye nasip olmasın. Şüphesiz ki Sen, bütün isteklere (dualara) karşılık verensin.”
-
36
Biz de (duasını kabul ettik ve) rüzgârı hizmetine sunduk. Rüzgâr, O’nun emri altında ve dilediği yere tatlı tatlı eserdi.
-
37
Her biri bina inşa etsin ve (kıymetli taşlar çıkarmak için) dalgıçlık yapsın diye şeytanları (cinleri) de (emrimiz altında hizmetine verdik).
-
38
Ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirine bağlanmış (cinler gibi) başkalarını da (onun emrine verdik).
“Başkalarını” ifadesi, muhtemelen dönemin isyan eğilimi gösteren kabilelerini veya mevcut otoriteye karşı başkaldıran grupları işaret etmektedir. Bu unsurların, toplumsal düzeni bozacak ölçüde bir kalkışma yahut bozgunculuk faaliyetine girişmelerini engellemek amacıyla, fiziki olarak zincirlerle bağlanarak denetim altına alındıkları anlaşılmaktadır. Bu uygulama ile hem isyanın yayılması önlenmiş hem de mevcut düzenin sarsılmasına karşı caydırıcı bir tedbir alınmıştır. Bu bağlamda söz konusu durum, siyasal otoritenin güvenlik ve asayişi temin etmek üzere başvurduğu sert fakat düzen koruyucu bir yöntem olarak değerlendirilebilir.
-
39
(Ve ona dedik ki: Ey Süleyman!) “Bu Bizim sana lütfumuzdur. İstersen sen de (eksilir endişesine kapılmadan ve) hiçbir hesap yapmadan onlardan başkasına verebilirsin, istersen hiç vermezsin. Her iki durumda da sorguya çekilecek değilsin.”
-
40
Kuşkusuz onun, yanımızda yüksek bir değeri (kredisi) ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardır.
-
41
(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o, Rabbine: “(Rabbim!) Doğrusu şeytan bana (tam bir) bıkkınlık ve azap hissi vermektedir!” diye seslenmişti.
Hz. Eyyûb, malını, ailesini ve sağlığını kaybetmek sûretiyle son derece ağır ve uzun süreli bir imtihandan geçirilmiştir. Bu süreçte Rabbine yönelerek, “Rabbim! Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” şeklinde niyazda bulunmuştur. Bu ifade, onun yaşadığı bedensel acılardan ziyade, şeytanın vesveseleri karşısında maruz kaldığı ruhsal yıpranmayı dile getirmektedir. Zira Hz. Eyyûb, yıllar süren hastalık, kayıp ve yalnızlığa rağmen sabrını ve metanetini muhafaza etmiş; tevekkülünden taviz vermemiştir.
Ancak şeytan, bu sabrı zayıflatmak amacıyla vesvese yoluyla onun zihnini ve kalbini sürekli meşgul etmiş, yaşadığı sıkıntıların etkisini derinleştirmeye çalışmıştır. Hz. Eyyûb’ün asıl zorlandığı husus, fiziksel acılardan çok bu manevi baskı olmuştur. Bu sebeple sıkıntısını doğrudan Allah’a değil, şeytana nispet etmiş ve içsel ıstırabını Rabbine arz etmiştir. Bu tutum, Hz. Eyyûb’ün sabır ve teslimiyetinin bir tezahürü olmakla birlikte, musibetlerin kaynağını doğru biçimde ayırt edebilen bilinçli bir kulluk anlayışını da yansıtmaktadır.
-
42
(Bunun üzerine kendisine:) “Ayağını (yere) vur: İşte yıkanabileceğin ve içebileceğin bir soğuk su!” dedik.
-
43
Biz ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere (kendisini terk eden) yakın çevresini ve onlarla beraber bir kat daha fazlasını bahşettik.
Bkz. 21/83-84
-
44
(Ve sonunda ona dedik ki:) “Eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve yeminini bozma!” Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü O, tam bir teslimiyetle sürekli Allah’a yöneliş halinde idi.
Hz. Eyyûb, kendisine sadakatle hizmet eden eşinin bir sefer dönüşünde gecikmesi üzerine öfkeye kapılmış ve iyileştiği takdirde ona yüz değnek vuracağına dair yemin etmiştir. Ancak bu gecikme, eşinin kusurundan kaynaklanmamış; aksine eşi, hastalığı süresince Hz. Eyyûb’a büyük bir sabır ve özveriyle hizmet etmiş, ona karşı sevgi ve saygısında herhangi bir eksiklik göstermemiştir. Bu sebeple, böylesi bir cezanın haklı bir karşılığı bulunmamaktadır.
Allah, Hz. Eyyûb’ün yemini sebebiyle günaha girmemesi ve adalet ilkesinin
zedelenmemesi için ona bir ruhsat tanımıştır. Buna göre, yüz ince değnek yahut sapın bir araya getirilerek tek seferde eşine hafifçe dokundurulması sûretiyle yeminin yerine getirilmesi emredilmiştir. Böylece hem yemin bozulmamış hem de fiilî bir haksızlık meydana gelmemiştir.
Hz. Eyyûb’e gösterilen bu kolaylık, sonraki dönemlerde fıkıh ve içtihat literatüründe “yeminlerde ruhsat ve maksat ilkesi”ne dayanak olarak değerlendirilmiştir. Bu uygulamanın “Allah’a karşı hile” olarak yorumlanması isabetli değildir. Zira burada amaç, ilahî emrin şeklî boyutunu değil, yeminin anlamını ve niyetini esas alarak sorumluluğu yerine getirmektir.
Bu kıssada esas dikkat çekici husus, Hz. Eyyûb’ün sergilediği ahlaki duyar lılık ve sorumluluk bilincidir. O, Allah’a verdiği söze riayet etme iradesi ile eşine haksızlık etmeme hassasiyetini birlikte gözetmiş; böylece hem ilahî buyruğa hem de insanî değerlere bağlılığını ortaya koymuştur. Nitekim yeminlerin amacı, cezalandırmayı mutlaklaştırmak değil; bireyin söz ve davranışlarında bağlayıcılık, tutarlılık ve ahlaki olgunluk geliştirmesini sağlamaktır. Bu olay, ilahî hükümlerin insanı cezalandırmak için değil, eğitmek ve kemale erdirmek için vazedildiğini gösteren öğretici bir örnek niteliğindedir.
-
45
Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahîm’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla!
-
46
Samimiyetle ahirete odaklanmalarına karşılık onları bize karşı samimi kişiler kabul ettik.
-
47
Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin ve erdemli kimselerdir.
-
48
(Yine sana örnek olarak,) İsmail’i, Elyesa’yı ve Zülkifl’i de hatırla. Çünkü onların hepsi de dürüst ve erdemli insanlardı.
-
49–50
İşte bu (mesaj), bir öğüttür! Doğrusu Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için elbette güzel bir dönüş yeri ve kapıları onlar için ardına kadar açık olan sonsuz mutluluk, esenlik cennetleri vardır.
-
51
Orada uzanıp dinlenecekler (ve) her tür meyveyi ve içeceği, (serbestçe) isteyebilecekler.
-
52
Ve yanlarında kendilerine denk, gözü başkasında olmayan (eşler) bulunacak.
-
53
İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.
-
54
İşte bu, (size) vereceğimiz tükenmeyen nimetimizdir!
-
55–56
Bu (nimetler dürüst ve erdemliler içindir). Doğruluk ve dürüstlük sınırlarını aşanları ise en kötü bir akıbet beklemektedir. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
-
57
İşte bu (böyleleri içindir)! Öyleyse bırak, yakıcı bir ümitsizliği ve iç karartıcı zehirli bir azabı sonuna kadar tatsınlar.
-
58
Ve daha bunlara benzer başka azaplar da vardır.
-
59
(İnkârda ve isyanda başı çekenlere cehennemde şöyle denecek:) “İşte (dünyada size uyup da peşinizden gelen ve) sizinle beraber (cehenneme) girecek olan bir topluluk.” (Başı çekenler de şöyle diyecekler:) “Rahat yüzü gör mesin onlar! Elbette onlar da (bizim gibi) ateşe girecek ve orada yanıp kavrulacaklardır.”
-
60
(Kendilerine uyanlar da:) “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü bir yerdir!
-
61
Ey Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” diyecekler.
-
62
(Cehennemlikler inananları kastederek) şöyle diyecekler: “Dünyada kendilerini kötü (ve değersiz) saydığımız birtakım insanları (burada) neden görmüyoruz?
-
63
Aklımız sıra, onlarla alay ederdik. Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi (kendilerini göremiyoruz)?”
-
64
İşte bu kesin gerçektir. Ateş mahkûmları, aralarında gerçekten böyle çekişeceklerdir.
-
65
(Bütün insanlara) de ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım! (İnanıp inanmamak size kalmış bir şey) Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan tek Allah’tan başka (emrine kayıtsız şartsız uyulacak ve otoritesine boyun eğilecek) hiçbir ilâh yoktur.”
-
66
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi olan Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”
-
67
De ki: “Bu (Kur’an), muazzam bir mesajdır/haber kaynağıdır/öğretidir.
-
68
Siz ise ondan uzaklaşıp duruyorsunuz.”
-
69
(Ey Muhammed! Yine de ki:) “Aralarında (insanın yaratılışı konusunda) tartıştıkları sırada, yüce konseyde (ileri gelen melekler topluluğunda) olup bitenler hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.”
-
70
“Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”
-
71
Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”
-
72
“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secde edin!”
-
73
Derken bütün melekler secde ettiler.
-
74
Yalnız İblis, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
-
75
Allah: “Ey İblis!” dedi, “kendi ellerimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Başkasına boyun eğmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa kendini (herkesten) üstün görenlerden biri misin?”
-
76
İblis: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın” dedi.
-
77
Allah, şöyle buyurdu: “Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun artık!”
-
78
“Hesap gününe kadar lanetim senin üzerinde olacaktır!”
-
79
İblis: “Ya Rabbi, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver” dedi.
-
80–81
(Allah) buyurdu ki: “O halde sen, zamanı (yalnız benim tarafımdan) bilinen güne kadar (kendilerine) süre tanınanlardansın.”
-
82–83
İblis: “Senin kudretine andolsun ki, içlerinden sadece samimi olanlar hariç, onların hepsini mutlaka azdıracağım.”
“Samimi kullar hariç” ifadesi, şeytanın ihlâs sahibi ve Allah’a yönelişi sahih olan mü’minler üzerinde belirleyici bir etkisinin bulunmadığını ortaya koymaktadır. Nitekim Nahl sûresinin 99. ayetinde, “Şeytanın, iman edenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktur” buyurularak bu husus açıkça vurgulanmaktadır. Bu durum, imanlarını sadece söz düzeyinde değil, kalpte ve fiilî hayatta da taşıyan kimselerin ilahî koruma altında bulunduklarını göstermektedir.
Bu kimseler, Allah’a tam anlamıyla teslim olmuş, kalplerini O’na tahsis etmiş ve bütün işlerinde O’nu vekil edinmişlerdir. Zira kul Allah’a bağlılığını sür dürdükçe, Allah’ın da kulunu sahipsiz bırakmayacağı bilinci hâkimdir. Kur’an’ın insanın yaratılışına dair vurguladığı ilahî nefha, onun değerli ve koruma altına alınmış bir varlık olduğuna işaret eder. Bu emanet, insana hem ontolojik bir değer kazandırmakta hem de ilahî himayenin zeminini oluşturmaktadır.
İblis, Allah’ın rahmetinden kovulmuş ve “racîm” (lanetlenmiş) olarak nitelenmiştir. Ancak onun “insan benden aşağıdır” şeklindeki iddiası, insanın özgür iradesiyle iyiliği seçebilme kapasitesi sayesinde fiilen tersine dönmektedir. Çünkü insanı değerli kılan, yalnızca yaratılış maddesi değil; akıl, bilinç ve irade ile doğruyu tercih edebilme yeteneğidir. Buna rağmen İblis, irade sahibi bir varlık
olarak kibrinden vazgeçmemiştir. İnsan karşısında üstün olduğunu kanıtlama arzusu onu sürekli bir karşı koyuşa sevk eder. Fakat onun gücü sınırsız değildir. Sınanma mekânı olan dünyada İblis’in yapabileceği şey, insanın tercih alanını zorlaştırmak; onu tereddüt, arzu ve yanılsamalarla karşı karşıya bırakmaktır. Bunun ötesinde insan üzerinde mutlak bir hâkimiyeti yoktur. Bu nedenle İblis’in varlığı, insanın kaderini belirleyen bir güç değil; insanın iradesini ortaya koymasına zemin hazırlayan bir unsur hâline gelir. İnsan her doğru tercihiyle İblis’in iddiasını boşa çıkarır ve üstünlüğün maddede değil, bilinçli tercihte olduğunu yeniden ortaya koyar.
Günde beş vakit eda edilen namaz gibi ibadetler, kul ile Rabbi arasındaki irtibatı canlı tutmak, bu koruyucu bağı süreklilik hâline getirmek ve kalbi Allah’a yönelmiş bir bilinç içinde muhafaza etmek amacına yöneliktir. Bu bağ güçlü kaldığı sürece, şeytanın insan üzerinde etkili olması mümkün değildir. Nitekim Kur’an’da şeytana karşı sürekli olarak Allah’a sığınılmasının emredilmesi, bu ilahî korumaya bilinçli biçimde yönelmeyi ifade etmektedir.
Bu sığınmanın sembolik ve bilinçli ifadesi ise “Besmele” dir. “Bismillah” sözüyle başlanan her fiil, insanın Allah’a yönelişini, O’nun rızasını esas alma kararlılığını ve hayatını ilahî bilinçle sürdürme iradesini ilan etmektedir. Bu yönüyle Besmele hem teslimiyetin sözel ifadesi hem de şeytanî yönelimlere karşı koruyucu bir bilinç kalkanı niteliği taşımaktadır. Çünkü kalbini samimiyetle Allah’a bağlamış bir kul üzerinde şeytanın etkili olması söz konusu değildir.
-
84
(Allah, şöyle buyurdu:) “İşte bu doğru. (Şimdi dinle,) Ben de (bir başka) doğruyu söyleyeyim:
-
85
Andolsun ki, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanlarla dolduracağım.”
Bkz. 15/28-44
-
86
(Ey Resul!) De ki: “Bu (tebliğ görevi için) ben sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir teklif getirenlerden de değilim.
-
87
“Bu (Kur’an, kıyamete kadar gelecek), bütün âlemler için ancak bir öğüttür.
-
88
Onun verdiği haberlerin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
Bkz. 6/67