57 — Hadid Suresi
Hadîd Sûresi, Medine döneminde nazil olmuş olup yirmi dokuz ayetten oluşmaktadır. Sûre adını, yirmi beşinci ayette geçen “hadîd” (demir) kelimesinden alır. Bu ifade yalnızca bir madde ismi olmayıp, Kur’an bağlamında çok katmanlı anlamlar taşıyan sembolik bir içeriğe sahiptir.
Sûrede, insanın karşılaştığı musibetler karşısında aşırı üzüntüye kapılmaması, elde ettiği imkânlar sebebiyle de böbürlenip taşkınlık göstermemesi gerektiği bildirilerek, takdirin Allah’a ait olduğu ve hayatın iniş-çıkışlarının ilahî bir ölçü dâhilinde gerçekleştiği vurgulanır. Bu ilke, mü’minin dünya hayatında denge, tevekkül ve sabır ekseninde bir tutum geliştirmesini hedefler.
Bunun yanı sıra sûrede, mü’minlerin sıkıntıya düştüğü zamanlarda onların felakete uğramasını temenni eden ve içten içe buna sevinen erkek ve kadın münafıkların âhirette karşılaşacakları zillet verici akıbet tasvir edilerek, nifakın ne derece yıkıcı bir ahlâkî yozlaşma olduğu ortaya konur.
Sûrenin dikkat çekici temalarından biri de demirin yaratılışına yapılan vur gudur. Demir, yalnızca maddî bir unsur olarak değil; insanlık için fayda sağlayan, aynı zamanda güç, direnç ve kararlılığı temsil eden bir nimet olarak sunulur.
Sûrenin sonunda ise iman eden, ilahî buyruklara bağlı kalan ve zorluklar karşısında sebat gösteren mü’minlere Allah’ın yardımının mutlaka ulaşacağı, yollarının aydınlatılacağı ve karanlıklar içinde bırakılmayacakları müjdelenir. Bu beyan, bireysel düzeyde mü’minlere moral kazandırdığı gibi, toplumsal düzeyde inanç temelinde direnen topluluklara da umut ve dayanma gücü telkin eder.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih etmektedir (O’nun verdiği vazifeyi icra ederek O’na karşı sorumluluğunu yerine getirmektedir). O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-
2
Göklerin ve yerin hükümranlığı O’na aittir. Hayat veren de öldüren de O’dur. O’nun gücü her şeye yeter.
-
3
O, Evveldir (başlangıcı olmayandır) ve Âhirdir (sonu olmayan, ebedi olandır). Zahirdir (varlığı fiillerinin etki ve sonuçlarından bilinendir). Batındır (zatının hakikati ve mahiyeti gizli olup duyularla kavranamayan ve gözlerle görünemeyendir). O, her şeyi en güzel biçimde bilendir.
-
4
O, gökleri ve yeri altı evrede yaratmış, sonra da yarattığı her şeyin kanununu koyarak onlar üzerinde egemenlik kurmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Ayette geçen “eyyâm” kavramı, yaygın biçimde “gün” şeklinde anlaşılmakla birlikte, bağlam dikkate alındığında “evre” veya “çağ” anlamında değerlendirilmesi daha isabetlidir. Zira insanın “gün” olarak tanımladığı zaman dilimi, yerkürenin kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle ortaya çıkan fizikî bir ölçüdür ve bu düzen, güneş ve dünyanın yaratılmasından sonra anlam kazanmıştır. Buna karşılık Kur’an’daki “altı günde yaratma” ifadelerinde kastedilenin, yirmi dört saatlik dünyevî zaman birimleri değil; ilahî takdir çerçevesinde belirlenmiş yaratılış safhaları olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda “eyyâm” , yaratılışın tedricî biçimde gerçekleştiği çağları, yani ardışık ilahî fiil dönemlerini ifade eder. Günler bu çağların içinde yer alan sınırlı zaman kesitleri iken, çağlar Allah’ın kudretiyle belirlenen kapsamlı düzenleme süreçleridir.
Kur’an’ın bir diğer temel vurgusu ise Allah’ın insanla olan yakınlığıdır. “Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir” beyanı, yalnızca ilahî ilmi değil; aynı zamanda rahmeti, gözetimi, yardımı ve yönlendiriciliğini de kapsayan bir beraberliği ifade eder. Bu yakınlık, uzaktan bir denetimi değil; insanın her hâline nüfuz eden, her şeyi bilen ve kuşatan bir ilahî tasarrufu dile getirir. Bu durum, insan için büyük bir lütuftur. Zira kişi yalnızlık, acziyet, korku ve ümitsizlik anlarında dahi Allah’ın kendisiyle birlikte olduğunu idrak ettiğinde, dayanaksız ve sığınaksız kalmaz.
Kur’an’da bu yakınlığı teyit eden birçok ayet bulunmaktadır: “Kullarım sana beni sorarlarsa, muhakkak ki ben onlara yakınım; bana dua edenin duasına icabet ederim” (Bakara 2/186); “Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer” (Enfâl 8/24); “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kâf 50/16); “Biz ona sizden daha yakınız; fakat siz bunu göremezsiniz” (Vâkıa 56/85). Bu ifadeler, Allah’ın insanla olan mahrem ve kesintisiz yakınlığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu derece açık ve güçlü bir ilahî yakınlık vurgusu karşısında, insanın Allah’ı bırakıp başka varlıklardan medet umması, onlara sığınması ve yardım talep etmesi, aklî ve ahlâkî açıdan ciddi bir tutarsızlık teşkil eder. Allah’a ait olan kudret
ve tasarrufu aciz varlıklara nispet etmek, yalnızca tevhid ilkesini zedelemekle kalmaz; aynı zamanda insanın hem dünya hayatını hem de uhrevî sorumluluğunu tehlikeye atar.
Oysa insanın gerçek dayanağı ve sığınağı yalnızca Allah’tır. O’ndan başkasına umut bağlamak, hakikatte karşılığı olmayan bir yöneliştir. Allah’ın rahmeti sınırsız, kudreti mutlak, yakınlığı süreklidir. Bu hakikati idrak eden kimse ne dünya hayatında ne de âhirette çaresizlik içinde kalır. Kur’an, işte bu bilinci inşa etmek, insanı hakikate yöneltmek ve onun içsel dengesini tesis etmek amacıyla indirilmiştir.
-
5
Göklerin ve yerin hükümranlığı O’na aittir. Her işin sonu Allah’a varır.
-
6
O, gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak da gündüzü uzatır. Ve O, kalplerde olanı eksiksiz bilir.
-
7
Allah’a ve Resulüne inanın ve O’nun size emanet olarak tevdi ettiği şeylerden başkaları için harcayın. Çünkü sizden iman edip de (Allah yolunda) sınırsızca harcayanlar büyük bir mükâfat göreceklerdir.
-
8
Size ne oluyor ki, Rabbinize iman etmeniz için Peygamber, sizi davet ettiği halde Allah’a iman etmiyorsunuz? Hâlbuki O, sizden kesin söz almıştı. Eğer cidden mü’min olmak istiyorsanız (sözünüze durun ve bu davete olumlu cevap verin)!
-
9
O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu (Muhammed’)e apaçık ayetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok bağışlayan, çok mer hamet edendir.
-
10
Ve size ne oluyor ki Allah yolunda har-cama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası (mülkü) Allah’ındır. İçinizden, zaferden (Mekke’nin fethinden) önce (Allah yolunda) harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir olmaz. Onların derecesi daha sonra mal harcayıp savaşanların derecesinden daha üstündür. Bununla birlikte Allah her iki gruba da en güzel ödülü vaad etmiştir. Allah yaptıklarınızdan bütünüyle haberdardır.
Bkz. 4/95
-
11
Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse (malını Allah için harcarsa), Allah bunu kendisi için katlayarak artırır. Böyle birisi için ayrıca onur verici bir de ödül vardır.
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse…” ifadesi, maddî ve manevî boyutları
bulunan derin bir anlam içermektedir. Burada kastedilen, kişinin yalnızca zorunlu mali yükümlülükleriyle yetinmeyip, Allah yolunda samimi bir niyetle ve kar şılık beklentisi taşımaksızın yaptığı infak ve yardımlardır. Bu infak; kimi zaman Allah yolunda gayret gösterenlere destek olmak, kimi zaman muhtaçların ihtiyacını gidermek, kimi zaman da toplumu ıslah etmeye yönelik hayırlı bir faaliyete katkıda bulunmak şeklinde tezahür eder.
“Allah’a borç vermek” şeklindeki bu teşbih, mecazî bir anlatım olmakla birlikte, içerdiği anlam bakımından güçlü bir mesaj taşır. Zira borç, mahiyeti gereği geri ödenmesi gereken bir karşılığı ifade eder. Bu da Allah yolunda yapılan her harcamanın, her infakın karşılıksız kalmayacağını ve ilahî katında kat kat fazlasıyla karşılık bulacağını ortaya koyar. Burada dikkat çekici husus, her şeyin gerçek sahibi olan Allah’ın, insana lütfettiği nimetlerden bir kısmını yine kendi yolunda kullanılmak üzere talep etmesi ve bunu “ödünç” kavramıyla ifade ederek kulunu muhatap almasıdır.
Bu anlam, emanet bilinci üzerinden de açıklanabilir. İnsana verilen mal ve imkânlar hakikatte onun mutlak mülkiyeti olmayıp, ilahî bir emanet niteliği taşır. Kulun bu emaneti, sahibinin rızası doğrultusunda kullanması, onun sadakatini, tevekkülünü ve Allah’a olan güvenini gösterir. Böylece infak, yalnızca maddî bir harcama değil; aynı zamanda ahlâkî ve imânî bir tavır hâline gelir.
Allah’ın bu teşbihi kullanması, O’nun kullarına yönelik rahmetini ve lütfunu yansıtmaktadır. Zira bu ifade ile kulun yaptığı iyilik küçümsenmemekte; bilakis değerli kabul edilmekte, ilahî katında kayda geçirilmekte ve mükâfatlandırılacağı bildirilmektedir. Bu yönüyle söz konusu çağrı, insanı cennete yönelten ve hayra teşvik eden bir ilahî davet niteliği taşır.
Gerçekte muhtaç ve aciz olan insanın Allah’a borç vermesi mümkün değildir. Ancak bu ifade, insanın yaptığı iyiliklerin Allah katında kıymetli görüldüğünü ve rahmetle karşılanacağını bildiren bir üslup ortaya koymaktadır. Dolayısıyla “Allah’a güzel bir ödünç vermek” tabiri, yalnızca bir infak çağrısı değil; aynı zamanda imanı, tevazuu ve ilahî rahmete güveni sınayan bir anlam alanı oluşturmaktadır.
Bu anlam alanı, inanan kişinin kendisini mağdur etmemesi gerektiği yönünde de bir çerçeve sunar. Nitekim Bakara Sûresi 219. ayette, ihtiyaçtan arta kalan kısmın infak edilmesi gerektiğine dikkat çekilir. Aynı şekilde Bakara Sûresi 215. ayette paylaşmaya en yakın çevreden başlanması gerektiği vurgulanırken; Furkan Sûresi 67. ayet ve İsra Sûresi 29. ayette ise harcamalarda ne aşırı cimri ne de ölçüsüz derecede savurgan olunmaması, orta bir yolun tutulması gerektiği hatırlatılır.
Bu uyarılar birlikte değerlendirildiğinde, infak anlayışının sadece vermeyi teşvik eden bir çağrı olmadığı, aynı zamanda insanın kendisini zora sokmayacak bir dengeyi de gözettiği görülür. Böyle bir bilinçle infaka alışmış bir toplumda birey, yalnızca yardım eden değil, gerektiğinde yardım alabilen bir insan olarak
da görülür. Böylece kişi hem dayanışma içinde yaşayan hem de muhtaçlık tehdidinin toplumsal dayanışma sayesinde hafiflediği bir ortamda varlığını sürdüren dengeli bir birey hâline gelir.
-
12
Mü’min erkeklerle mü’min kadınların (iman ve iyi amelleriyle kazandıkları) nurlarının, önlerinden ve sağlarından (aydınlatıp) gitmekte olduğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, yerleşip mesken edineceğiniz cennetlerdir.” İşte bu, büyük bir kurtuluştur.
-
13
O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: “Bize bakın da sizin nurunuzdan (ışığınızdan) istifade edelim!” Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de (burası için bir) nur arayın!” denilecek. Derken aralarına kapısı olan bir duvar çekilecek. Bu duvarın, (münafıklar pişmanlık içinde mü’minleri izleyecekleri) bir kapısı olup, onun (mü’minlerin bulunduğu) iç tarafında rahmet, (münafıkların bulunduğu) dış tarafında ise azap vardır.
Bkz. 7/46
-
14
(Münafıklar) mü’minlere şöyle seslenecekler: “Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?” (Mü’minler de) diyecekler ki: “Evet, fakat sizler (münafıklık ederek) kendinize yazık ettiniz. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, daima şüphe içinde yaşadınız. Allah’ın (ölüm) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında da sizi yanılttı.”
Kur’an’ın kıyamet/ahiret tasvirleri arasında yer alan bu ayet, münafıkların o gün karşılaşacakları pişmanlık ve çaresizliği çarpıcı bir üslupla ortaya koymaktadır: “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere, ‘Bize bakın da nurunuzdan yararlanalım’ diyeceklerdir.” Bu ifade, dünyada ihmal edilen imanın değerinin ahirette idrak edileceğini, karanlık içinde kalan münafıkların mü’minlerin iman nurundan pay alma arzusuna kapılacaklarını göstermektedir. Ancak onlara, “Arkanıza dönün de nur arayın” denilerek, bu talebin karşılıksız kalacağı bildirilecektir. Bu cevap, imanın ve onun doğurduğu nurun dünya hayatında kazanılması gerektiğini, ahiret aşamasında bunun telafisinin mümkün olmadığını vurgulamaktadır.
Bu sahne, imanın ve sâlih amelin uhrevî karşılığı olan nurun, yalnızca dünya hayatında elde edilebileceğini açık biçimde ortaya koyar. Münafıkların son anda mü’minlere yönelerek onların nurundan faydalanma isteği, dünyada sergiledikleri ikiyüzlü tutumun bir yansımasıdır. Zira ihlasla iman etmeyen ve hakikat karşısında samimi bir tavır geliştirmeyen kimselerin, ahirette mü’minlerle aynı konuma ulaşmaları mümkün değildir.
Ayet, insanın gerçek nuru dünya hayatında iman, doğruluk ve sâlih amel yoluyla araması gerektiğini öğretmektedir. Bu nur, başkasından ödünç alınabilecek veya son anda kazanılabilecek bir nimet değildir. Asıl olan, kişi hayattayken bu hakikati idrak edip ilahî aydınlığa yönelmesidir. Çünkü kıyamet günü herkes kendi nuruyla yürüyecek ve her birey, sahip olduğu nurla kendi sorumluluğunun karşılığını bulacaktır.
Elbette bu sahnelerin hepsi kişiler arasında birebir gerçekleşen sözlü diyaloglar şeklinde yaşanmış olmayabilir. Bazen iletişim, yalnızca düşünceleri ve duyguları yansıtan bakışlardan ya da içsel bir farkındalıktan ibaret olabilir. Kur’an’da ise anlatımın etkisini artırmak ve soyut duyguları daha anlaşılır hâle getirmek amacıyla, zaman zaman soyut olanın somutlaştırıldığı bir anlatım tekniği kullanılır. Bu bağlamda kimi zaman cansız varlıklar, cennet veya cehennem gibi kavramlar adeta kişileştirilir ve konuşturulur; böylece okuyucunun zihninde daha güçlü bir tasvir oluşur.
Bazı durumlarda ise bu somutlaştırma, çarpıcı diyaloglar ve monologlar üzerinden yapılır. Örneğin Hz. İbrahîm’in kendi içinde yürüttüğü tefekkür süreci buna iyi bir örnektir. O, önce yıldızlara, sonra aya ve ardından güneşe bakarak “Bu benim Rabbim mi?” diye sorgular; fakat onların batıp kaybolduğunu görünce “Ben batanları sevmem” diyerek hakikati arayış yolculuğunu sürdürür ve sonunda kesin bir yakîne ulaşır. Aynı şekilde Kur’an’da Hz. Musa ile Firavun arasında geçen konuşmalar da yalnızca tarihsel bir anlatım değil, aynı zamanda hakikat ile güç, iman ile inkâr arasındaki gerilimi güçlü bir şekilde ortaya koyan sembolik ve öğretici sahneler olarak sunulur. Bu anlatım tarzı, okuyucunun zihninde hem düşünsel hem de duygusal bir etki oluşturarak mesajın daha derin kavranmasına yardımcı olur.
-
15
(Ey münafıklar!) Bugün ne sizden ve ne de inkârcılardan (kurtuluş için) fidye kabul edilmez. (Yaptıklarınız yüzünden) varacağınız yer cehennem ateşidir. Size layık olan da odur. Orası varılacak ne kötü bir yerdir!
-
16
Allah’tan gelen öğütlerin ve O’nun indirdiği gerçeğin (Kur’an’ın) etkisi ile mü’minlerin kalplerinin yumuşayacağı, ürpereceği gün hâlâ gelmedi mi? (Mü’minler) daha önce kendilerine kutsal kitap verilenler gibi olmasınlar. Uzun zaman geçince onların kalpleri katılaştı ve çoğu yoldan çıkmış kimseler oldu.
Hicretten sonra Medine’de yaşayan bazı mü’minler, yeni teşekkül eden İslâm toplumunda refah düzeylerini yükseltmek ve daha düzenli bir hayat kurmak amacıyla ticarete yönelmişlerdi. Zamanla bu dünyevî meşguliyetler, bazıları için geçim vasıtasının ötesine geçerek hayatın merkezine yerleşmiş; bunun sonucunda infak konusunda cimrilik, ibadetlerde ise gevşeklik ve isteksizlik ortaya çıkmıştır. Öyle ki kimi kimseler namazlara dahi zoraki şekilde katılmakta, Allah yolundaki
fedakârlık çağrılarına karşı duyarsızlaşmaktadır.
Oysa İslâm, salt bir inanç beyanı değil; süreklilik arz eden bir sorumluluk ve fedakârlık bilincini gerekli kılan bir hayat nizamıdır. Kur’an, mü’mini yalnızca inanan kişi olarak değil; inancını fiilleriyle görünür kılan, Allah’a güvenen, kalbiyle ürperen, zorluklara sabırla direnen ve elindekini paylaşan bir şahsiyet olarak tanımlar. Nitekim Bakara 2/121. ayette yer alan “Kendilerine verdiğimiz Kitaba hakkıyla uyanlar…” ifadesi, gerçek mü’minin Kur’an’ı bilmekle yetinmeyip onu hayatına tatbik eden kimse olduğunu ortaya koymaktadır.
Enfâl 8/2. ayette bu nitelikler daha belirgin biçimde dile getirilir: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri ürperir; ayetleri okunduğunda imanları artar ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.” Bu tanım, imanın salt zihnî bir kabulden ibaret olmadığını; duygusal derinlik, ruhsal hassasiyet ve teslimiyetle bütünleşen bir hâl olduğunu göstermektedir.
Benzer biçimde Hac 22/35. ayette de mü’minler, “Allah anıldığında kalpleri ürperen, başlarına gelen sıkıntılara sabreden, namazı dosdoğru kılan ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan infak eden kimseler” olarak tanımlanır. Bu ayetler, mü’minin iç dünyasında güçlü bir Allah bilinci taşımasını ve aynı zamanda toplumsal sorumluluklarını ihmal etmemesini zorunlu kılmaktadır.
Bu çerçevede Kur’an, ticaretin ve geçim kaygısının iman ve ahlâkî sorumluluğun önüne geçirilmesini eleştirmektedir. Yalnızca bireysel refaha yönelmiş bir hayat anlayışı, İslâm’ın öngördüğü adalet, paylaşma ve fedakârlık ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu tür gevşeklikler, geçmişte Yahudi ve Hristiyan toplulukların düştüğü, vahiy ile yaşamak yerine vahye rağmen yaşama tutumunu hatırlatan ibretlik örneklerdir.
Dolayısıyla söz konusu ayetler ve Kur’an’ın bütüncül mesajı, mü’minin sadece inanan değil; aynı zamanda sorumluluk bilinci taşıyan, duyarlı ve mücadeleci bir hayat süren kimse olması gerektiğini bildirmektedir. Aksi takdirde iman, söz düzeyinde kalır; bireysel rahatlık ise ahlâkî zaaflara dönüşür. Kur’an, mü’minleri bu gafletten uyarmakta ve onlara yüksek bir ideal sunmaktadır. Bu ideal imanın gereğini yerine getirerek yaşamak ve onu hayatın her alanına yansıtan örnek bir kulluk ortaya koymaktır.
-
17
Bilesiniz ki; Allah (nasıl) ölümünden sonra yeryüzüne hayat veriyorsa, (katılaşmış kalplere de aynı o şekilde hayat verebilir). Apaçık gerçekleri böyle (misallerle) açıklıyoruz ki, aklınızı kullana(rak ölmeye yüz tutmuş kalplerinizi canlandıra)sınız.
-
18
Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar ile çıkar amacı gütmeksizin gönüllü olarak Allah’a ödünç verenler var ya; işte onlar verdiklerini kat kat fazlasıyla geri alacaklardır. Onlar için (ayrıca) onurlandırıcı bir de ödül vardır.
-
19
Allah’a ve resullerine gerçekten inananlar var ya; işte onlar hem özü sözü doğru olanlar hem de Allah’ın huzurunda tanık olacak olanlardır (Allah’a verdikleri sözde duranlar ve hayatlarıyla gerçeğe şahitlik edenler olarak muamele göreceklerdir). Onların hem mükâfatları hem de nurları vardır. Ama inkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar da cehennemliklerdir.
-
20
İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür, kendi aranızda karşılıklı övünmedir, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider, ama sonra kurur, sen onu sapsarı görürsün, sonra da çerçöp haline gelir. (İşte dünya hayatı da böyledir. Kuruyup çerçöp olan nebatat gibi sonu gelecektir.) Âhirette inkâr cılar için (yaptıkları yüzünden) şiddetli bir azap, mü’minler için ise Rableri tarafından bir bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Evet, dünya hayatı aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir.
Ayetin ilk cümlesi, bazı yüzeysel yorumlarda ileri sürüldüğü gibi dünya hayatını küçümsemeyi veya değersiz görmeyi amaçlamaz. Aksine bu ifade, dünya hayatının asıl hedef olmaktan çıkarılmaması gerektiğini güçlü biçimde hatırlatır. Kur’an’ın “Dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal ile evlat çoğaltma yarışıdır…” şeklindeki tanımlaması, insanın günlük yaşantısında yöneldiği geçici meşguliyetlerin nihai bir amaç değil, imtihan sürecinin unsurları olduğunu bildirmektedir.
Böylece ayet, imtihan sürecinin insana bitmek bilmez ve sıkıcı bir yük gibi görünmemesi için dünya hayatında cazip kılınan bazı motivasyonların aslında birer araç olduğunu hatırlatır. Ancak insan çoğu zaman bu araçları nihai amaç zannetme hatasına düşebilir. Oysa bunlar, asıl ödüle ulaştıran bir parkurun par çaları gibidir.
Bu açıdan bakıldığında dünya hayatının süslerine kapılıp onları nihai hedef gibi görmek, parkurun kendisine bağlanıp bitiş çizgisine doğru ilerlemeyi unutmaya benzer. Hatta daha da ironik olanı, insanın o parkurda koşarken kendisini bekleyen büyük ödülü tamamen aklından çıkarmasıdır. Bu nedenle ayetin verdiği mesaj, dünyanın sunduğu imkânları bütünüyle reddetmek değil; onları amaç değil araç olarak görmek ve insanın yönünü asıl hedefe çevirmesini sağlamaktır.
Bu niteleme, dünya nimetlerinin kötü veya değersiz olduğu anlamına gelmez; bilakis onların insan için bir araç konumunda bulunduğunu, Allah ile olan bağı zayıflatmaması ve ahiret bilincini gölgelememesi gerektiğini öğretir. Dünya haya-
tı yanlış yönlendirildiğinde insanı Allah’tan uzaklaştıran bir perdeye dönüşebilir; ancak bilinçli yaşandığında ahireti kazanmaya vesile olan bir imkân hâlini alır. Bu sebeple ayetin maksadı dünyadan bütünüyle kopmayı değil, dünyaya dalıp ahireti ihmal etmemeyi telkin etmektir. “Dikkat edin ve aklınızı kullanın” çağrısı da oyun ve gösterişe kapılarak hakikatin göz ardı edilmemesi gerektiğine işaret eder.
Bu uyarıyı teyit eden ayetlerden biri de Sâd Sûresi 38/27. ayettir: “Biz göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık.” Bu ifade hem kâinatın hem de insanın varlığının amaçsız olmadığını; yaratılışın hikmet, sorumluluk ve hesap ilkeleri üzerine kurulu bulunduğunu ortaya koyar. Buna göre dünya hayatı, keyfî bir oyun alanı değil; anlam taşıyan ve sonuç doğuran bir imtihan sahasıdır.
Dolayısıyla Kur’an’ın dünya tasavvuru denge ilkesine dayanır. Dünya ne bütünüyle terk edilmesi gereken bir yük ne de bütün yönelişin yöneltileceği mutlak bir hedeftir. Mü’min, dünya nimetlerinden yararlanır; ancak onları hayatın gayesi değil, ilahî rızaya ulaştıran birer vesile olarak görür. Kalbi dünyaya değil, Allah’a bağlıdır. Bu bilinç, insanı hem sorumluluk sahibi bir birey kılar hem de ahiret için hazırlıklı hâle getirir. Kur’an’ın bu dengeli yaklaşımı, dünyayı ihmal etmeyen fakat onu mutlaklaştırmayan uyanık bir şuur inşa etmeyi hedeflemektedir.
-
21
(O halde dünyaya kendinizi kaptırmadan) Rabbinizden bir bağışlanmaya ve Allah’a ve Resulüne inananlar için hazırlanmış, yerle gök arası kadar geniş olan cennete (girmek için) yarışın (koşuşun/koşuşturun)! İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine (faydalı amellerinden dolayı) verir (yeter ki siz dileyin ve gereklerini yerine getirin). Allah, büyük lütuf sahibidir.
Bkz. 3/133
-
22
Gerek yeryüzünde (kıtlık, kuraklık ve deprem gibi) görülen, gerekse (hastalık, koru ve açlık gibi) başınıza gelen her musibet tarafımızdan yaratılmadan önce kesinlikle bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) belirlenmiş (Allah tarafından bilinmiş)tir. Şüphesiz bu ayrıntılı planlama Allah için kolay bir iştir.
Bkz. 20/9
Başa gelen her musibetin Allah tarafından bir kitapta, yani Levh-i Mahfuz’da önceden takdir edilmiş olması, bu olayların ilahî ilim ve kudret dâhilinde vuku bulduğunu göstermektedir. Bu durum, hiçbir hadisenin Allah’ın bilgisi ve iradesi dışında gerçekleşmediğini ifade eder. Buna göre insanın yaşadığı sevinçler, acılar, başarılar ve kayıplar tesadüfî olmayıp, ilahî kader çerçevesinde önceden bilinen ve ölçüye bağlanan olaylardır.
Arapça’da kader (kadr) kelimesinin sözlük anlamı, çoğu zaman sanıldığı gibi “yazgı” ya da değiştirilemez bir alın yazısı değildir. Kelimenin kök anlamı; ölçmek, bir şeyi ölçüye göre yapmak, miktarını belirlemek, takdir etmek, şekil ver mek ve güç yetirmek gibi anlamlara gelir. Yani kavramın merkezinde “önceden
belirlenmiş kör bir yazgı” fikrinden çok, ölçü ve düzen fikri vardır.
Bu bağlamda Kur’an’daki kader anlayışı, varlığın belirli bir ölçü ve düzen içinde yaratılmasını ifade eder. Evrenin işleyişinde görülen bu ölçü ve denge, çoğu zaman sünnetullah olarak adlandırılan ilahi yasalarla açıklanır. Başka bir ifadeyle kader, insanın iradesini tamamen ortadan kaldıran katı bir yazgıdan ziyade, Allah’ın evrene koyduğu ölçüler, dengeler ve doğal yasalar çerçevesinde varlığın şekillenmesini anlatır.
Bu nedenle kader kavramını, insanın hiçbir etkisinin olmadığı değişmez bir senaryo olarak değil; Allah’ın koyduğu ölçüler içinde gerçekleşen bir düzen ve imkân alanı olarak anlamak daha tutarlı görünmektedir. Böyle bir yaklaşım hem evrendeki düzeni hem de insanın sorumluluk ve tercih alanını birlikte düşünmeyi mümkün kılar.
Bununla birlikte bu gerçeklik, insanın iradesiz bir varlık olduğu ve kendisine yazılmış bir senaryoyu zorunlu olarak oynadığı anlamına gelmez. Kur’an’ın ortaya koyduğu denge anlayışına göre insan, Allah’ın kuşatıcı bilgisi içinde fakat kendi cüz’î iradesiyle fiillerini belirleyen bir varlıktır. Allah olmuşu ve olacak olanı zamandan münezzeh olduğu için bilir; ancak bu ilim, insanın tercih ve yöneliş özgürlüğünü ortadan kaldırmaz. İnsan, iradesini kullanarak seçim yapar, karar alır ve fiilde bulunur; böylece kendi hayatının ahlâkî ve pratik sonuçlarını inşa eder.
Levh-i Mahfuz yalnızca gerçekleşmiş olayların kaydedildiği bir yer olarak düşünülmemelidir. O, gerçekleşmiş olanı olduğu kadar henüz gerçekleşmemiş olanı, hatta gerçekleşme ihtimali bulunan tüm olasılıkları da içeren devasa bir bilgi alanı gibidir. Bu nedenle bir şeyin Levh-i Mahfuz’un kapsamı içinde bulunması, onun mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmez. Bilinmesi ile zorunlu olarak meydana gelmesi aynı şey değildir.
Bu durumu somutlaştırmak için eksik de olsa bir benzetme yapılabilir. Diyelim ki insanın başına gelebilecek olaylar—yangın, sel, deprem gibi felaketler ya da sağlık, bolluk ve başarı gibi güzel gelişmeler—farklı renklerde cam parçalarıdır. Yine diyelim ki Allah bu cam parçalarının mahiyetini, özelliklerini ve bir kaleidoskopun (optik oyuncak) içinde oluşturabilecekleri tüm kombinasyonları bilerek onları bu çiçek dürbününün içine yerleştirmiştir.
Şimdi bu çiçek dürbününden bakan gözün insan olduğunu düşünelim. Allah’ın verdiği akıl, güç ve iradeyle bu dürbünü hareket ettiren el de yine insandır. İnsan yaptığı tercihler ve attığı adımlar sonucunda oluşan görüntülerle karşılaşır. Bazen dikkatsiz, ölçüsüz veya sorumsuz davranışlar sonucu ortaya çok da güzel olmayan kombinasyonlar çıkabilir; bazen de bilinçli tercihler, emek ve dua sayesinde daha aydınlık ve daha güzel görüntüler oluşabilir.
Hatta inançsız bir insan bile doğru davranışlar sergilediği, doğru tedbirleri
aldığı ve doğru yöntemleri izlediği için güzel sonuçlarla karşılaşabilir; hayatını sağlık, zenginlik ve konfor içinde sürdürebilir. Bu durum, evrendeki işleyişin belirli ölçüler ve yasalar çerçevesinde gerçekleştiğini gösterir. İnsan, bu ilahi ölçüler içinde yaptığı tercihlerle kendi hayatındaki kombinasyonları büyük ölçüde şekillendirir.
Bu çerçevede insan, hayatını yalnızca dışarıdan izleyen pasif bir varlık değil; aldığı kararlarla yön veren, sorumluluğunu taşıyan ve sonuçlarını üstlenen bilinçli bir özne konumundadır. Allah insanın fiillerinden haberdardır; ancak onu iradesiz bir varlık olarak değil, sorumluluk bilinciyle muhatap alınan bir kul olarak yaratmıştır. Bu nedenle olayların ilahî ilim dâhilinde gerçekleşmesi, insanı edilgenleştiren bir anlayış doğurmaz; aksine ona bilinç, tevekkül ve sorumluluk duygusu kazandırır.
Bu bakımdan kader, tembelliğin veya edilgenliğin bahanesi değildir. Aksine insanın, evrende işleyen neden–sonuç yasalarına yani Sünnetullah’a uygun davranma sorumluluğunu hatırlatır. Nasıl ki suyun yüz derecede kaynaması bir ilahî ölçü ise, emniyet kemerini takmayan bir kişinin çarpışma anında ağır sonuçlarla karşılaşması da aynı ilahî düzenin bir parçasıdır. Bu anlamda kader, keyfî bir yazgı değil; evrende geçerli olan ölçülerin ve sonuçların gerçekleşmesidir.
Böyle bir yaklaşım insanı kader karşısında hem sabırlı ve metanetli olmaya hem de iradesini bilinçli biçimde kullanmaya davet eder. Çünkü kontrolümüzü aşan olaylar bulunsa bile, bu olaylara nasıl tepki vereceğimiz konusunda irade Allah’ın verdiği imkân çerçevesinde insana aittir. İnsan, ilahî ilim tarafından kuşatılmış bir kader alanı içinde kendi tercihleriyle hareket eder; böylece dünya hayatını şekillendirir ve ahiretine dair yönünü belirler. Kimi zaman isyan eder, kimi zaman sabreder; nankörlük edebilir ya da şükredebilir.
Bu durum, İslam’ın kader anlayışındaki dengeyi açık biçimde ortaya koyar. İnsan hem ilahî ilmin kuşatıcılığını kabul etmeye çağrılır hem de kendi ahlâkî sorumluluğunu üstlenmeye davet edilir. Böylece kader, insanı pasifleştiren bir düşünce değil; aksine onu bilinçli, sorumlu ve iradesini doğru kullanmaya teşvik eden bir perspektif hâline gelir.
-
23
Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık). Allah, kendini beğenip şımaran hiç kimseyi sevmez.
Ayetin son cümlesi, kulun ilahî sevgiye layık olup olmadığını belirleyen temel bir ölçüt ortaya koymaktadır. Bu ifade, kişinin kendisini başkalarından üstün görmesi, insanlara tepeden bakması ve sahip olduğu nimetleri emanet bilinciyle değil de övünç vesilesi olarak değerlendirmesi hâlinde, bu tutumun Allah’ın rızasına uygun olmadığını bildirmektedir. Zira Allah, kulun mal, makam, ilim veya güç gibi imkânlar sebebiyle kibre kapılmasını, şımarıklığa yönelmesini ve tevazu
ilkesini terk etmesini hoş görmez. Böyle bir hâl, insanı ilahî rahmetten uzaklaştırdığı gibi, toplumsal ilişkilerde adalet ve merhamet dengesinin bozulmasına da yol açar.
Buna karşılık Allah’ın sevdiği kul, kendisine verilen nimetleri kişisel bir üstünlük aracı olarak değil, ahlâkî ve toplumsal bir sorumluluk vesilesi olarak gören kimsedir. Olgunluk, nimetin artmasıyla kibirlenmekte değil; nimetle birlikte tevazu gösterebilmekte, paylaşabilmekte ve şükür bilinci geliştirebilmektedir. Allah’ın kuluna lütufta bulunması, onun daha mütevazı, daha cömert ve daha adil bir tutum sergilemesini gerektirir. Şayet nimetler kişiyi şımarıklığa ve başkalarını küçümsemeye sevk ediyorsa, bu durum nimetin mahiyetinden değil, kişinin ahlâkî zaafından kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla ayet, ilahî sevgiye ulaşmanın yolunun kendini yüceltmekten değil, tevazu göstermekten geçtiğini öğretmektedir. Nimetlerle övünmek, insanları hor görmek ve sahip olunan imkânları yalnızca bireysel çıkar için kullanmak, bu sevginin zıddı olan tutumlardır. Kulun sahip olduğu her imkân, bir imtihan vesilesidir ve bu imkânların emanet bilinciyle, paylaşarak, adalet ve şükür anlayışıyla değerlendirilmesi gerekir. Zira Allah, tevazu sahibi olan, insanları küçümsemeyen, paylaşmayı bilen ve benliğini aşan kullarını sever. Bu ilke hem dünya hayatında ahlâkî dengeyi hem de âhiret saadetini temin eden temel bir ölçüt niteliğindedir.
-
24
Onlar hem kendileri cimrice davranırlar hem de başkalarına cimri olmayı önerirler. Kim hayır yapmaktan kaçınırsa bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir (kimsenin yapacağı hayra, vereceği sadakaya ihtiyacı yoktur, aksine her varlık O’na muhtaçtır) ve O, övgüye (en) layık olandır.
-
25
Andolsun, biz resullerimizi apaçık delillerle/kanıtlarla gönderdik ve beraberlerinde kitaplar indirdik ve insanlar arasında adaleti ve hukukun üstünlüğünü sağlayacak değer ölçüleri koyduk. Ayrıca insanlar için çok faydaları bulunan ve güçlü bir madde olan demiri indirdik (yarattık ki insanlar ondan yararlansın). Böylece Allah, Kendisini görmedikleri halde hem Kendi davasına hem de resullerine yardım edenleri ortaya çıkarsın. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, her işte üstün ve mutlak galiptir.
Kur’an’da bazı ifadeler, ilk bakışta sade görünmekle birlikte derinlemesine incelendiğinde çok katmanlı anlamlar içermektedir. “Demiri indirdik” ifadesi de bu tür örneklerdendir. Ayette yaratmayı ifade eden “halaknâ” veya “cealnâ” fiilleri yerine “enzelnâ” (indirdik) fiilinin tercih edilmesi dikkat çekicidir. Bu tercih, yalnızca dilsel bir farklılık olmayıp, ilahî kudretin bilinçli tasarrufunu ve yaratılışın planlı mahiyetini yansıtan anlamlı bir üslup özelliği taşımaktadır.
Kur’an’da benzer bir kullanım Zümer Sûresi’nde de görülür: “Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi.” Burada da yaratılış anlatımı “halaka” fiiliyle değil,
“enzele” fiiliyle ifade edilmiştir. Bu kullanım, varlıkların yalnızca meydana getirilmediğini; aynı zamanda insan hayatına özel olarak yönlendirilmiş ve bir nimet olarak sunulmuş olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle, bazı varlıklar yaratılmış olmakla kalmamış, insanlığın hizmetine tahsis edilerek adeta ona “verilmiş”tir.
Demir hakkında Kur’an’da kullanılan “indirdik” ifadesi, günümüz bilimsel verileri açısından da dikkat çekici bir anlam ufku açmaktadır. Bugün bilinen kozmolojik gerçeklerden biri, yeryüzünde bulunan demir elementinin kökeninin büyük ölçüde kozmik süreçlere dayanmasıdır. Demir gibi ağır elementler, sıradan yıldızların içinde değil; ancak çok büyük kütleli yıldızların merkezlerinde oluşabilmektedir. Bu yıldızlar ömürlerinin sonunda süpernova patlamalarıyla parçalandığında, içlerinde oluşan ağır elementler uzaya saçılır ve daha sonra gezegen sistemlerinin oluşumunda bu maddeler rol oynar.
Dünya yaklaşık 4,5 milyar yıl önce bir gaz ve toz bulutundan (nebula) oluşurken, bu bulutun içinde zaten demir gibi ağır elementler de bulunuyordu. Ancak Dünya başlangıçta büyük ölçüde eriyik halde olduğu için, yoğunluğu yüksek olan demir zamanla merkeze doğru çökmüş ve gezegenin çekirdeğini oluşturmuştur. Bu süreç sonucunda demirin önemli bir kısmı Dünya’nın derin katmanlarında kalmış, yüzeye yakın bölgelerde ise görece sınırlı miktarda demir bulunmuştur.
Bilimsel araştırmalar, Dünya’nın oluşumundan sonraki dönemlerde meteorlar aracılığıyla gezegen yüzeyine ek demir taşındığını da göstermektedir. Eğer bu dış katkılar olmasaydı, yer kabuğunda yani insanların ulaşabildiği katmanlarda demir çok daha az bulunacaktı. İnsanlığın tarih boyunca demiri kullanabilmesi de büyük ölçüde bu yüzeye yakın birikimler sayesinde mümkün olmuştur.
Bu çerçevede Kur’an’da demir için kullanılan “indirdik” ifadesi, yalnızca mecazi bir anlatım olarak değil, aynı zamanda kozmik kökeni hatırlatan bir ifade olarak da yorumlanabilmektedir. Çünkü demirin oluşumu ve yeryüzünde bulunabilir hale gelişi gerçekten de yıldızların içinde başlayan ve uzaydan gelen süreçlerle tamamlanan bir hikâyeye sahiptir. Bu yönüyle ifade, ilahî kelam ile evrenin işleyişine dair bilimsel bilgiler arasında dikkat çekici bir anlam paralelliğine işaret etmektedir.
Kur’an’da “indirmek” fiilinin yalnızca fiziksel olarak gökten yere inen nesneler için değil, insanlığa bilinçli biçimde sunulan ilahî nimetler için de kullanıldığı görülür. “Kitabı indirdik” , “ayetleri indirdik” ve “rahmeti indirdik” gibi ifadeler bu duruma örnektir. Demir için de aynı anlatımın tercih edilmesi, onun rastgele ortaya çıkmış bir madde değil, ilahî hikmet çerçevesinde insanın istifadesine sunulmuş bir nimet olduğunu göstermektedir.
Ayette demirin “şiddetli bir kuvvet” taşıdığı ve “insanlar için birçok fayda barındırdığı özellikle vurgulanır. Bu ifade, demirin yalnızca teknik bir metal ol-
madığını; aynı zamanda insanlık tarihini dönüştüren bir güç ve imkân kaynağı olduğunu gösterir. Demir, sahip olduğu sertlik ve dayanıklılık sayesinde hem üretim araçlarını hem de toplumsal yapıları köklü biçimde değiştiren bir unsur hâline gelmiştir.
Örneğin demirden yapılan sabanlar, daha önce kullanılan tunç veya ahşap sabanlara göre toprağı çok daha derin ve etkili biçimde sürebiliyordu. Böylece daha önce işlenmesi zor olan sert topraklar tarıma açıldı. Bunun sonucunda tarımsal üretim büyük ölçüde arttı ve insanlık tarihinde önemli bir gıda fazlası (artı ürün) ortaya çıktı. Artı ürünün oluşması ise toplumların yalnızca geçimlik üretimle sınırlı kalmamasını sağladı; ticaret, depolama ve vergilendirme gibi yeni ekonomik düzenlerin doğmasına zemin hazırladı.
Bu süreç aynı zamanda yeni bir toplumsal örgütlenmeyi de beraberinde getirdi. Üretilen artı ürün, devletlerin vergi toplamasını ve bu vergilerle memur sınıfını, yani bürokrasiyi besleyebilmesini mümkün kıldı. Nüfusun artması ve üretim kapasitesinin büyümesi, daha büyük orduların kurulmasını ve geniş ölçekli altyapı projelerinin gerçekleştirilmesini sağladı. Yollar, köprüler, sulama kanalları ve şehir yapıları gibi büyük projeler, güçlü merkezî yönetimlerin ortaya çıkmasına katkıda bulundu.
Bütün bu gelişmeler, demirin insanlık tarihindeki dönüştürücü rolünü açıkça göstermektedir. Demiri işleme bilgisi insanın bilgi dairesine girmemiş olsaydı, tarımdan sanayiye, ulaşımdan savunmaya kadar uzanan pek çok alanda bugünkü teknoloji ve medeniyet seviyesine ulaşmak mümkün olmayacaktı. Bu nedenle ayette demirin hem “kuvvet” hem de “insanlar için faydalar” barındırdığına yapılan vurgu, onun insanlık tarihindeki maddi ve medeniyet kurucu rolünü hatırlatan derin bir anlam taşımaktadır.
Bununla birlikte demir, kullanım biçimine göre farklı ahlâkî sonuçlar doğuran bir imkân alanı da oluşturur. Adalet, güvenlik ve hayır için kullanıldığında yapıcı bir araç olurken; zulüm, savaş ve tahakküm amacıyla kullanıldığında yıkıcı bir unsura dönüşmektedir. Bu yönüyle demir, insanın tercihlerini ve ahlâkî yönelişini yansıtan bir vasıta konumundadır.
Kur’an’ın bu bağlamdaki uyarısı açıktır: Güç ve imkân taşıyan her nimet gibi demir de doğru amaçlarla kullanıldığında hayra, yanlış amaçlarla kullanıldığında ise fesada vesile olabilir. İnsanın sorumluluğu, bu nimeti şahsî çıkar ve baskı aracı olarak değil; adaleti tesis etmek, toplumu korumak ve yeryüzünde dengeyi sağlamak doğrultusunda değerlendirmektir.
Sonuç olarak “demiri indirdik” ifadesi, yalnızca fizikî bir oluşumu haber vermekle kalmaz; demirin aynı zamanda ilahî bir nimet ve ahlâkî bir imtihan vesilesi olduğunu da öğretir. İnsan, bu nimeti bilinçli biçimde kullandığında toplumu imar eder; onu kötüye kullandığında ise hem kendi değerlerini hem de çevresini
ifsat eder. Bu yönüyle demir, insanın ahlâkının ve tercih bilincinin bir yansımasıdır. Kur’an, bu ifade ile insanı bu hakikat üzerinde düşünmeye ve sorumluluğunu idrak etmeye davet etmektedir.
-
26
Andolsun, biz Nuh’u ve İbrahîm’i resul olarak gönderdik. Nebiliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiş, içlerinden çokları da doğru yoldan çıkıp sapmıştır.
-
27
Sonra bunların ardından peş peşe resullerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanca riyazete (aşırı sofuluğa) gelince, biz onlara bunu emretmedik. Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla onu kendileri uydurdu. Ama sonra ona da gerektiği gibi uymadılar (teslis inancına ve riyakârlığa saptılar). Biz de içlerinden iman edenlere karşılığını verdik, fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardı.
“Ruhbanlık” , köken itibarıyla semavî dinlerin asli yapısında bulunmayan; özellikle Hristiyanlık tarihinde sonradan ortaya çıkmış, insan eliyle şekillenmiş bir hayat tarzını ifade eder. Bu anlayışta kişi, dünya nimetlerinden bütünüyle uzaklaşarak kendisini yalnızca ibadete tahsis eder; yeme-içme, evlenme ve toplumsal hayata katılma gibi fıtrî yönelimler terk edilir. Böylece ruhun yüceltilmesi amacıyla beden ve dünya hayatı geri plana itilmiş, zamanla ilahî dinin özgün yapısı tahrif edilerek insan ürünü bir dindarlık modeli geliştirilmiştir. Kur’an bu durumu açık biçimde eleştirir: “Ruhbanlığı ise biz onlara farz kılmadık; fakat onu Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular” (Hadîd 57/27).
Bununla birlikte ruhbanlık anlayışının izleri, günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Özellikle bazı tasavvufî eğilimlerde dünyadan uzaklaşmak, hayattan el çekmek ve fakirliği yücelterek toplumsal sorumluluklardan geri durmak bir fazilet gibi sunulabilmektedir. Oysa bu yaklaşım, İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Zira İslam’da ruhbanlık yoktur. Nitekim Hz. Peygamber, “Ruhbanlık ümmetime farz kılınmadı” buyurarak bu tür anlayışlara karşı açık bir tutum ortaya koymuştur.
İslam, dünya hayatını mutlak bir gaye olarak görmemekle birlikte, onu bütünüyle terk etmeyi de öğütlemez. Aksine insanın hayatını iman, sorumluluk ve gayret temelinde düzenlemesini ister. Mü’min, dünyadan kaçmakla değil; çalışarak, üreterek, sorumluluk üstlenerek, helal kazanç sağlayarak ve paylaşarak Allah’a yaklaşır. Bu çerçevede emek, geçim temini ve topluma fayda sağlama, ibadet bilinciyle değerlendirilen fiiller arasında yer alır. İman ile amel, zikir ile mücadele, sabır ile fiilî çaba birbirini tamamlayan unsurlar olarak görülür.
Müslüman, zorluklarla karşılaştığında geri çekilmez; sabır ve gayretle mücadelesini sürdürür. Dünya hayatını ahiret için bir vasıta kılmak, İslam’ın öngördü-
ğü dengeli kulluk anlayışının temelini oluşturur. Allah, insanın helal nimetlerden yararlanmasını, onları tanımasını ve şükür bilinciyle değerlendirmesini murat eder. Bu bakımdan mü’min ne dünyanın kölesi olmalı ne de dünyayı bütünüyle terk etmelidir.
-
28
Ey inananlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ve O’nun resullerine inanın ki O, size rahmetinden iki hisse versin, ayrıca sizin için aydınlığında yol alacağınız bir nur var etsin ve sizi bağışlasın. Zira Allah, günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) merhameti bol olandır.
-
29
Böylece kitap ehli (Yahudiler ve Hristiyanlar) bilsinler ki, Allah’ın lütfu onların tekellerinde değildir. Lütuf bütünüyle Allah’ın yetkisindedir, takdirindedir. O, onu dilediğine verir. Çünkü Allah, büyük lütuf sahibidir.