Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

34 — Sebe Suresi

← Sure listesi

Sebe sûresi Mekke döneminde nazil olmuş olup elli dört ayetten oluşmaktadır. Adını, on beşinci ayette zikredilen Sebe topluluğundan alır. Yemen’in güneyinde yaşayan bu toplum, uzun süre refah ve bolluk içinde bir hayat sürmüş; ancak nankörlükleri sebebiyle büyük bir sel felaketiyle helâk edilmiştir. Bu anlatım, her dönemin insanına hitap eden ibret ve uyarı mahiyetinde bir mesaj içer mektedir.

Sûrenin temel teması, tevhid ile akıbet arasındaki ilişki üzerine kuruludur. Kur’an’ın birçok yerinde olduğu gibi burada da şirk inancının temelsizliği, ahiret gerçeği, peygamberlik müessesesi ve nimetlere karşı sorumluluk bilinci ele alınmaktadır. Özellikle Mekke müşriklerinin ahireti inkâr etmeleri ve dünya hayatını kalıcı sanmaları eleştirilmekte; bu tutumun sonuçlarına dikkat çekilmektedir.

Bu bağlamda sûre, Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman’ın hayatlarına atıfta bulunur. Her iki peygamber de hem yönetim hem nübüvvet görevini birlikte yürütmüşlerdir. Kendilerine verilen imkânlar —demiri işlemeye elverişli kılma, rüzgâra hükmetme ve tabiatla ilişki kurabilme gibi— ilahî bir lütuf olarak sunulur. Böylece güç ve zenginliğin ilahlaştırılması değil, sorumluluğu artıran bir emanet olduğu vurgulanır.

Bu anlatımın ardından Sebe halkının kıssası zikredilir. Verimli bahçeler, güvenli şehirler ve ticaret yolları sayesinde bolluk içinde yaşayan bu toplum, şımarıklık ve nankörlük sebebiyle ilahî nimetlere karşı duyarsızlaşmıştır. Bunun sonucunda “Arim seli” olarak anılan büyük bir felaketle karşılaşmış ve tarih sahnesinden silinmiştir. Bu olay, nimet–sorumluluk–akıbet ilişkisini açık biçimde ortaya koymakta; refah içinde yaşarken hakikate kayıtsız kalan toplumlar için ibret verici bir örnek teşkil etmektedir.

Sûrede ayrıca peygamberlik kurumu ve Hz. Muhammed’in bu çerçevedeki konumu üzerinde durulmaktadır. Müşriklerin onun peygamberliğine yönelik itirazları zikredilmekte ve bunlara cevap verilmektedir. Kur’an, Hz. Muhammed’in bütün insanlığa gönderilmiş evrensel bir elçi olduğunu bildirmekte; onun bu gö-

revi karşılığında dünyevî bir beklenti içinde olmadığı, yalnızca Allah’ın rızasını gözettiği vurgulanmaktadır.

Mal ve evlat çokluğunun Allah katında bir değer ölçüsü olmadığı da sûrede açık biçimde ifade edilir. Bu tür nimetlerin birer imtihan vesilesi olduğu, insanın bunlarla övünmemesi gerektiği belirtilir. İlahi ayetlere karşı direnenlerin çabalarının sonuçsuz kalacağı ve bu inatlarının onları ağır bir akıbete sürükleyeceği haber verilir.

Sûrenin son bölümünde ise çarpıcı bir sahne tasvir edilir: Hakikati inkâr edenler, kıyametle yüzleştiklerinde pişmanlık ve telaş içinde iman iddiasında bulunacaklardır; ancak artık dönüş imkânı kalmamıştır. Bu tasvir, imanın zamanında değer taşıdığını ve geri dönülmez bir aşamada dile getirilen sözlerin anlam ifade etmeyeceğini göstermektedir.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    Bütün övgüler, göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah’a aittir. Ahirette de hamd O’na mahsustur. O, tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden hakkıyla haberdardır.

  2. 2

    O, toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, çok merhamet edendir, çok bağışlayandır.

    “Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen” ifadesi hem fiziksel hem de manevi boyutlarıyla kâinattaki ilahî düzenin işleyişini anlatan kapsamlı bir tasvirdir. Toprağa bırakılan bir tohumun filizlenmesi, canlıların beslenmesi ve ölümlerinden sonra yeniden toprağa karışarak tabiat döngüsüne katılması, hayatın sürekli dönüşüm içinde devam ettiğini gösterir. Su döngüsünde olduğu gibi yağmurun gökten inmesi ve buharlaşarak tekrar yükselmesi de bu düzenin başka bir tezahürüdür. Bu süreçler yalnızca maddi âlemle sınırlı değildir; vahyin gökten insana ulaşması, insanın dua ve ibadetle Allah’a yönelmesi de manevi düzeyde bir iniş ve yükselişi ifade eder. Böylece kâinattaki bütün oluş, dönüş ve hareketlerin tesadüfî değil, Allah’ın ilmi ve hikmeti çerçevesinde gerçekleştiği hatırlatılmaktadır.

  3. 3

    İnkârcılar: “Kıyamet bize gelmeyecek” dediler. De ki: “Hayır, insan kavrayışının ötesindeki her şeyi bilen Rabbimin hakkı için o mutlaka sizi bulacaktır! Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey O’ndan gizli kalmaz. Ve bundan daha küçük veya daha büyük (mikro âlemden makro âleme) hiçbir şey yoktur ki (O’nun) apaçık fermanında (bilgisinde) yer almasın.”

  4. 4

    Çünkü (Allah, o gün) iman edip güzel ve makbul işler yapanları ödüllendirecektir. Onlar için bir bağışlanma ve onurlu bir rızık vardır.

  5. 5

    Ayetlerimizi geçersiz kılmak için yarışırcasına çaba harcayanlar var ya; işte onlar için de elem dolu çok kötü bir azap vardır.

  6. 6

    Bilgi ve kavrayış yeteneği ile donatılmış olanlar görüyorlar ki, Rabbinden sana indirilen (Kur’an), hakikatin ta kendisidir. O, kuvvetinde sınır olmayan, her türlü övgüye lâyık olan Allah’ın yolunu gösteriyor.

  7. 7

    Buna karşılık, inkârcılar, (kendileri ile aynı zihniyette olanlara) şöyle derler:” Siz paramparça olup dağıldıktan sonra, size yeniden yaratılacağınızı haber veren bir kişi gösterelim mi?

  8. 8

    “Bu adam Allah adına yalan mı uyduruyor, yoksa deli midir?” Hayır, aslında ahirete inanmayanlar, koyu bir sapıklığın ve azabın pençesindedir.

  9. 9

    Onlar gökten ve yerden ne kadarını önlerine serdiğimize ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize (ibret nazarıyla) bakmazlar mı? Biz dileseydik onları (korkunç bir deprem, sel felâketiyle) yerin dibine batırır yahut göğü başlarına geçirirdik? Bütün bunlarda, (pişmanlık duyarak) O’na yönelen her kul için bir ders vardır.

    Âyetin ilk cümlesi, Allah’ın ilminin her şeyi kuşatan sınırsızlığı karşısında insan bilgisinin ve kudretinin ne derece sınırlı ve kırılgan olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ifade, gökte ve yerde meydana gelen, insanın önceden öngöremediği jeolojik ve kozmik hadiseleri kapsadığı gibi, ilahî düzenin işleyişine de dikkat çekmektedir. Depremler, volkanik patlamalar, göktaşları, fırtınalar ve kuraklık gibi tabiat olayları, Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleşir. Bu yasaların gerisinde rastlantı değil; her şeyi düzen içinde yöneten ve denetleyen bir irade bulunmaktadır.

    Bu bağlamda âyet, Sünnetullah olarak ifade edilen evrensel düzen içinde hiçbir varlığın başıboş bırakılmadığını, insanın da bu sistemin dışında olmadığını vurgular. İnsan, akıl ve irade sahibi bir varlık olarak yeryüzünde sorumluluk taşımaktadır. Bu sorumluluk hem dünya hayatında hem de ahirette yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği anlamına gelir. İlahi adalet gereği, kişi hak edişine göre zillete düşürülebilir, yerin dibine geçirilebilir yahut gökten gelen bir musibetle karşılaşabilir. Bu durum, Allah’ın kudreti ve koyduğu yasalar çerçevesinde mümkün kılınmıştır.

    Ancak burada geçen “hesap sormak” ifadesi, yalnızca ahiret günündeki birebir muhasebeye indirgenemez. Aynı zamanda insanın fiillerinin sonuçlarını sebep-sonuç ilişkisi içinde dünya hayatında tecrübe etmesi de bu hesabın bir boyutunu teşkil eder. Zira insanın her davranışı zorunlu olarak bir karşılık üretir; bu karşılık kimi zaman bir uyarı, kimi zaman bir musibet, kimi zaman da bir nimet şeklinde ortaya çıkar. Dolayısıyla söz konusu âyet, hem Allah’ın mutlak ilmini ve kudretini hatırlatmakta hem de insanın özgür iradeyle yaptığı her tercihin kaçınılmaz olarak bir sonuç doğuracağını bildirmektedir.

  10. 10

    Andolsun ki biz, Davud’a kendi katımızdan bir üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! O, Allah’ın yüceliğini terennüm ettikçe siz de edin (onunla beraber Allah’ın istediği gibi vazifenizi yapın)!” dedik. Ayrıca demiri onun için yumuşattık.

    Bkz. 21/79, 38/18

    “Demiri onun için yumuşattık” ifadesinde geçen “hadîd” kelimesini mecaz yoluyla “ondaki sertliği giderdik” şeklinde yorumlamak isabetli değildir. Zira bu yaklaşım, ayetin bağlamını ve devamındaki açıklamaları dikkate almamaktadır. Nitekim hemen sonraki ayette Hz. Dâvûd’a zırh yapma sanatının öğretildiği açıkça belirtilmektedir. Ayrıca Enbiyâ sûresi 21/80 (bağlamıyla birlikte 21/78–80) ayetlerinde de Hz. Dâvûd’a demiri işleme becerisinin ilahî bir lütuf olarak verildiği ifade edilmektedir.

    Bu bağlamlar birlikte değerlendirildiğinde, “demiri yumuşattık” ifadesi, Hz. Dâvûd’un demiri işlenebilir hâle getirme yeteneğiyle donatılması yahut kendisine bu teknik bilginin öğretilmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, Allah’ın ona doğrudan bir sanat ve meslek bilgisi ilham ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan, mecazî bir anlatımdan ziyade, somut ve fiilî bir nimetin bildirilmesidir.

    Allah’ın Hz. Dâvûd’a demiri şekillendirme ve farklı amaçlarla kullanma yollarını öğretmesi, onun hem toplumun ihtiyaçlarına hizmet eden bir sanatkâr hem de adaleti tesis eden bir yönetici olarak görev yapmasına imkân sağlamıştır. Bu yönüyle ayet, ilahî lütfun yalnızca manevi değil, aynı zamanda teknik ve toplumsal fayda üreten boyutuna da işaret etmektedir.

  11. 11

    Ona: “İnsan vücudunu iyice saracak geniş zırhlar yap ve zırhların parçalarını birbirine ölçülü biçimde tak” dedik. “(Ey Davut hanedanı!) İyi işler yapın! Çünkü ben yaptıklarınızı görüyorum” diye (vahyettik).

    Bkz. 21/80

  12. 12

    Süleyman’ın emrine de sabahleyin esince bir aylık uzağa giden, akşamleyin de bir aylık mesafeyi aşarak geri gelen rüzgârı verdik. (Onun için) erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Cinlerden bir kısmı (da) Rablerinin izniyle onun için çalış(maya mecbur kılın)dılar. Onlardan hangisi emrimizden çıkarsa, ona çılgın bir ateşin azabını tattırıyorduk.

    Hz. Süleyman’a, Allah’ın doğrudan yardımıyla, kendi döneminin imkânlarını aşan bir bilgi ve teknik yetkinlik bahşedilmiştir. Bu ilahî lütuf, onu yalnız çağının değil, tarihsel ölçekte de dikkat çekici bazı kabiliyetlerle donatmıştır. Bu nimetlerden biri de deniz ulaşımı ve deniz ticareti alanındaki üstün başarısıdır. Kendisine verilen özel ilim ve imkânlar sayesinde, rüzgârın gücünden etkin biçimde yararlanan gelişmiş gemiler yaptırmış; böylece diğer toplumların aylar süren mesafeleri çok daha kısa sürede kat edebilmiştir.

    Bu durum, yalnızca teknik bir ilerlemeye değil, aynı zamanda ilahî destekle şekillenmiş bir yönetim anlayışına da işaret etmektedir. Bu çerçevede ayetin ilk cümlesi, büyük ihtimalle Hz. Süleyman’ın ticari amaçlarla kurdurduğu güçlü ve düzenli deniz filolarına gönderme yapmaktadır. Söz konusu filolar, dönemin şartları göz önüne alındığında önemli bir ekonomik ve siyasal güç anlamına gelmekteydi. Böylece ayet, Hz. Süleyman’ın yalnızca bir peygamber değil; aynı zamanda güçlü bir yönetici, stratejik bir lider ve kendisine verilen teknolojik imkânları hikmetle kullanan bir şahsiyet olduğunu da ortaya koymaktadır.

  13. 13

    (Cinler, Süleyman’a) dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi! (Allah’a) şükrederek çalışın!” Kullarımdan (layıkıyla) şükredenler azdır.

    “Havuz büyüklüğünde çanaklar” ifadesi, Hz. Süleyman’a bahşedilen imkânların büyüklüğünü ve dönemin şartlarını aşan bir teknik kapasiteyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu anlatım, öncelikle söz konusu yapıların olağan ölçülerin ötesinde fiziksel boyutlara sahip olduğunu ortaya koymakta; aynı zamanda bilgi toplama ve iletme işlevine dair sembolik bir anlam alanına da açık görünmektedir. Nitekim bu ifade, çağdaş kavramlarla düşünüldüğünde geniş yüzeyli alıcı sistemleri çağrıştıran bir nitelik taşımaktadır.

    Çanakların özellikle “havuz büyüklüğünde” olarak nitelendirilmesi, onların belirli bir hacme, derinliğe ve geometriye sahip biçimde inşa edildiğini düşündürmektedir. Modern iletişim ve gözlem sistemlerinde de verinin sağlıklı biçimde toplanabilmesi için alıcı yüzeylerin genişliği ve biçimi belirleyici unsurlardandır. Bu yönüyle söz konusu betimleme, mecazî bir okumayla Hz. Süleyman’ın yönetimi altında gelişmiş bir haberleşme ve gözlem düzeninin kurulmuş olabileceğine işaret eder.

    Bu imkânlar sayesinde Hz. Süleyman’ın farklı bölgelerdeki gelişmelerden kısa sürede haberdar olduğu ve bu bilgiyi siyasal ve toplumsal düzeni yönetmede kullandığı anlaşılmaktadır. Böylece onun üstünlüğü yalnızca askerî veya ekonomik güçle sınırlı kalmamış; bilgiye erişim ve onu işlevsel biçimde kullanma yetkinliğiyle de desteklenmiştir.

    Bu çerçevede “havuz büyüklüğünde çanaklar” ifadesi, zahirî anlamıyla büyük ebatlı araçları tanımlamakla birlikte; dolaylı olarak yüksek organizasyon kapasitesini, haberleşme becerisini ve ilahî destekle sağlanan ileri teknik imkânları sembolize eden bir anlatım olarak değerlendirilebilir.

  14. 14

    Sonra onun (Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir ağaç kurdu gösterdi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azap içinde kalıp yaşamazlardı.

    Bu ayet, Hz. Süleyman’ın ölümü üzerinden cinlerin gaybı bilme iddiasının

    temelsiz olduğunu ortaya koyan dikkat çekici bir anlatım içerir. Rivayete göre Süleyman, değneğine dayanmış hâlde vefat etmiş; ancak onun ölümünü çevresindekiler uzun süre fark edememiştir. Değneğini içten içe kemiren bir ağaç kurdu zamanla değneği zayıflatmış, değnek kırılıp Süleyman yere düşünce de onun aslında daha önce vefat etmiş olduğu anlaşılmıştır. Bu olay, özellikle Süleyman’ın emri altında çalıştığı ifade edilen cinlerin durumunu açıklığa kavuşturur. Çünkü eğer cinler gerçekten gaybı biliyor olsalardı, Süleyman’ın öldüğünü hemen fark eder ve onun otoritesi altında çalışmaya devam etmezlerdi. Oysa onlar, onun hayatta olduğunu sanarak görevlerini sürdürmüş ve böylece gerçeği bilmedikleri ortaya çıkmıştır. Ayet bu anlatımla, toplumlarda cinlere atfedilen olağanüstü bilgi ve güç iddialarını eleştirel bir biçimde reddeder. Gaybın bilgisi yalnızca Allah’a aittir ve hiçbir varlık, O’nun bildirmediği bir gerçeğe kendiliğinden ulaşamaz. Böylece ayet hem insanın görünmeyen varlıklara dair abartılı tasavvurlarını düzeltir hem de evrendeki mutlak bilgi ve hâkimiyetin yalnızca Allah’a ait olduğunu vurgular.

  15. 15

    Andolsun ki, bir vadinin sağında ve solunda uzayan iki ovadan oluşmuş (Yemen’deki) Sebe yurdundan da alınacak ibret vardır. Onlara şöyle denilmişti: “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. (Beldeniz) güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir.”

    Sebe topluluğu, Güney Arabistan’da, bugünkü Yemen coğrafyasında M.Ö. 11. yüzyıldan itibaren varlık göstermiş köklü uygarlıklardan biridir. Tarihî veriler, bu toplumun güçlü sulama sistemleri, tarımsal verimliliği ve kurduğu ticaret ağları sayesinde uzun süre ekonomik ve kültürel açıdan refah içinde yaşadığını göstermektedir. Kur’an’da da adı zikredilen Sebe kavmi, zamanla Hz. Süleyman’ın davetiyle onun hâkimiyet alanına dâhil olmuştur.

    “Sebe” halkı, soylarını dayandırdıkları Sebe adlı atadan ismini alan bir kabileler topluluğudur. Kendilerine Allah tarafından peygamberler gönderilmiş ve hakka yönelmeleri istenmiştir. Ancak sahip oldukları maddi imkânlar, onları şükür bilincinden uzaklaştırmış; kibir ve taşkınlığa sevk etmiştir. Refahın doğurduğu şımarıklıkla toplumsal dengeyi bozmuş, çevrelerindeki insanlara karşı zulüm ve haksızlığa yönelmişlerdir. Bu bozulmaya karşı yapılan ilahî uyarılara kulak asmamış, peygamberleri yalanlamış ve isyanlarında ısrar etmişlerdir.

    Bu tarihsel süreç, Sebe kavminin refahı bir nimet ve sorumluluk alanı olarak değil, üstünlük vesilesi olarak görmesi sebebiyle imtihanı kaybettiğini ortaya koymaktadır. Sonuçta isyan ve zulümlerinin karşılığı olarak ağır bir felaketle yüzleşmiş; sahip oldukları nimetler ellerinden alınmış ve topluluk olarak dağılmışlardır. Sebe halkının akıbeti, bireyler ve toplumlar için şu temel ilkeyi hatırlatan ibretlik bir örnektir: Refah, şükür ve sorumluluk bilinciyle karşılanmadığında, bir lütuf olmaktan çıkıp azaba dönüşebilir.

  16. 16

    Ancak onlar (Allah’ın doğru yola davetini kabul etmeyerek) yüz çevirdiler, böylece biz de onlara (barajlarını yerle bir eden) Arîm selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk (ekşi) yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük.

    “Arîm seli” , tarihî kaynaklarda ve Kur’an’daki anlatımıyla, şiddetli yağışların ardından su bentlerinin yıkılması sonucu meydana gelen büyük çaplı bir doğal afeti ifade eder. Bu felaket, Yemen bölgesinde yaşayan Sebe halkının maruz kaldığı ağır bir ilahî uyarı ve cezalandırma olarak sunulmaktadır. Sebe topluluğu, verimli arazilere, bereketli bağ ve bahçelere, bol ürünlere ve yüksek bir refah düzeyine sahipti. Ancak bu nimetleri şükür bilinciyle değerlendirmek yerine zamanla nankörlüğe yönelmiş; sahip oldukları güçle övünmüş, çevrelerine zarar vermeye, zayıflara zulmetmeye ve toplumsal bozulmaya yol açan tutumlar sergilemişlerdir.

    Kur’an’ın anlatımına göre bu felaket, yoğun yağışlarla başlamış; bölgeye hayat veren ve uzun süre dayanan meşhur Ma’rib Barajı’nın taşmasına ve nihayetinde yıkılmasına sebep olmuştur. Bu yıkım, yalnızca fizikî bir tahribat değil, aynı zamanda bir medeniyetin çöküşü anlamına gelmiştir. “Arîm seli” diye anılan bu hadise, Sebe halkının evlerini yerle bir etmiş, bağ ve bahçelerini harap etmiş, topraklarını verimsiz hâle getirmiştir. Böylece bolluk ve ihtişamla anılan bir diyar, kısa süre içinde tanınmaz bir enkaza dönüşmüştür.

    Bu kıssa, Kur’an’da tarihsel bir olay aktarımının ötesinde, nankörlük eden toplumlara yönelik ibret verici bir örnek olarak sunulmaktadır. “Arîm seli” , şükürsüzlük, israf, zulüm ve taşkınlığın kaçınılmaz biçimde çöküşe yol açacağını gösteren tarihsel bir temsildir.

  17. 17

    (İşte) verilen nimetlere karşı nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.

    Onlar, Allah’ın kendilerine bahşettiği nimetleri şükür ve sorumluluk bilinciyle karşılamak yerine, bu imkânları adeta ilahî iradeye karşı bir meydan okuma aracı hâline getirmişlerdir. Peygamberlerini yalanlamış, onlara karşı direnmiş; halkı sömüren adaletsiz düzenler kurarak insanların hak ve özgürlüklerini kısıtlamışlardır. Sahip oldukları güç ve imkânları zulüm vasıtası hâline dönüştürmeleri sebebiyle ilahî cezayı hak etmişlerdir. Zira Kur’an’ın genel öğretisine göre Allah, sırf nankörlük sebebiyle bir toplumu helâk etmez; asıl helâk sebebi, nimetin şımarıklık, kibir, bozgunculuk ve haksızlık üretir hâle gelmesidir.

    Allah, nimet vererek imtihan eden bir Rab’dir. Bu imtihanı kaybeden, kendisine verilen imkânları başkalarına zarar vermek için kullanan, güç sarhoşluğuyla azgınlaşan ve yeryüzünde fesat çıkaran toplumlar önce uyarılır. Ancak uyarılara rağmen isyanlarında ısrar eden, kendilerine gönderilen elçilere kulak tıkayan ve adalet ile merhamet ilkelerinden uzaklaşan topluluklar, felaketlerini bizzat kendi elleriyle hazırlamış olurlar. Bu noktada ilahî adalet tecelli eder: Allah, nimet-

    le zulmedenleri, taşkınlıkla sınırı aşanları, fesat yayanları ve hakkı çiğneyenleri helâk eder. Bu ilke, yalnız bireysel değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluğun da hesaba çekildiğini gösteren evrensel bir ilahî yasayı ifade etmektedir.

  18. 18

    Kendileriyle, içlerinde bereketler kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden) görünebilen kasabalar var ettik ve orada yürüme (imkânlarını) takdir ettik. “Bu (topraklarda) hem geceleri hem de gündüzleri güven içinde gezin/dolaşın” (dedik).

  19. 19

    Fakat onlar (İsyankâr bir eda ile): “Ey Rabbimiz! (Çok kâr edebilmemiz için bulunduğumuz şehirle, mal getirdiğimiz o şehir arasındaki mesafeyi), seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları, (kendilerinden sonra gelenlerin dillerinde dolaşan) masallara çevirdik ve kendilerini (başka yerlere göç sûretiyle) dağıttık. Muhakkak ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.

    Ticarette elde ettikleri başarı, zamanla şımarıklığa ve doyumsuz bir hırsa dönüşmüştür. Kazandıklarıyla yetinmeyen bu toplum, daha fazlasını elde etme arzusuyla yalnızca kârlarını artırmaya değil, bu kârı sürekli kılmak için hileli ve sömürüye dayalı yöntemler geliştirmeye yönelmiştir. Seyahat güzergâhlarındaki konaklama noktalarını çoğaltarak bu bölgelerde yaşayan toplulukları istismar etmiş; onları ticaret ağının eşit unsurları olmaktan çıkarıp kazanç aracı hâline getirmiştir. Böylece hem emeklerinden haksız biçimde yararlanmış hem de bu halkları ekonomik bakımdan bağımlı ve baskı altında tutmuştur.

    Bununla da yetinmeyerek ticareti, herkesin erişimine açık bir faaliyet olmaktan çıkarıp yalnızca seçkin ve güçlü zümrelerin yürütebileceği imtiyazlı bir alan hâline getirmek istemişlerdir. Bu amaçla ticaret merkezleri arasındaki mesafelerin uzatılmasını talep etmiş; uzun yollar, yüksek maliyetler ve zor geçişler yoluyla sıradan insanların ticarete katılımını güçleştirmeyi hedeflemişlerdir. Böylece kendi tekellerini korumayı ve ekonomik güçlerini pekiştirmeyi amaçlamışlardır. Bu tutum, onların yalnız ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir çözülme yaşadıklarını göstermektedir. Zira kazancın bereketi yerine, hırsın körleştirici etkisine teslim olmuşlardır.

  20. 20

    Andolsun ki, İblis, onlara ilişkin beklentisini gerçekleştirmiş ve bir grup mü’minin dışında hepsi ona uymuştu.

    Şeytanın insanlara yönelik temel amacı, onları doğru yoldan saptırmak, hakikatten uzaklaştırmak ve kötülüğü onlara süslü göstererek aldatmaktır. Kur’an’da Hicr sûresi 39–40. ayetlerde bu durum açık biçimde ifade edilmektedir: “Rabbim! Yeryüzünde onlara (kötülükleri) mutlaka süslü göstereceğim ve içlerinden ihlâs

    sahibi kulların dışında hepsini mutlaka saptıracağım.” Bu beyan, şeytanın yöntemini ortaya koyduğu gibi, nüfuz edemeyeceği kesimi de belirginleştirmektedir. Buna göre şeytan, Allah’a içtenlikle yönelen, niyetinde samimi olan ve kulluğunu çıkar veya gösterişe değil yalnızca Allah rızasına dayandıran kimseler üzerinde hâkimiyet kuramayacağını bizzat itiraf etmektedir.

    Bu ayetler, insanın sürekli bir imtihan süreci içinde bulunduğunu; dünyevî cazibelerin, nefsî arzuların ve kötülüğün çekiciliğinin insanı kolaylıkla saptırabileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte bu sınavdan korunmanın yolu da açıkça gösterilmektedir: ihlâs. Yani niyetin arınması, yönelişin samimiyeti ve kulluğun bilinçli şekilde Allah’a tahsis edilmesi. Bu bakımdan şeytanın tuzaklarına karşı en güçlü koruyucu unsur, kalpte yerleşmiş olan Allah’a bağlılık bilinci ve samimi kulluk anlayışıdır. Kim Allah’a içtenlikle yönelirse, şeytan onun üzerinde herhangi bir otorite tesis edemez.

  21. 21

    Aslında şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu, hiçbir yaptırım gücü yoktu. Ama biz ahirete inananları, o konuda kuşku içinde olanlardan ayırmak istedik. Her şey, senin Rabbinin gözetimi altındadır.

  22. 22

    (Müşriklere de ki:) “Allah dışında ilâh olduklarını iddia ettiğiniz putları imdada çağırınız bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı olmadığı gibi, Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.”

  23. 23

    (Allah katında) O’nun izin verdiği kimseden başkasına şefaat yarar sağlamaz. (Şefaat bekleyenlerin) kalplerinden korku giderilince, diğerleri onlara, “Rabbiniz ne buyurdu (nasıl hüküm verdi)?” diye sorar. Onlar da “Her zamanki gibi gerçeği.” diye cevap verirler. O, her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür.

    “Şefaat” kavramı, Kur’an’da en çok yanlış anlaşılan ve istismara açık terimlerden biridir. Aracılık, arabuluculuk ve tavassut anlamlarına gelen bu kelime, halk arasında çoğu zaman cennete girişin kolaylaştırıcısı olarak yorumlanmaktadır. Geleneksel kabullerde şefaat; peygamberlerin, “Allah dostu” sayılan bazı kimselerin, Kur’an talebelerinin veya şehitlerin kıyamet günü başkalarına aracılık ederek onların affedilmesini ya da cennete girmesini sağlayacağı bir yetki gibi tasavvur edilir. Bu anlayış, bireyin sorumluluğunu ikinci plana itmekte; kişinin kendi hayatını ilahî ölçülere göre düzenlemesi yerine başkalarının manevî nüfuzuna sığınarak kurtuluşa ereceği düşüncesini beslemektedir. Oysa Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, Allah’ın affı dışında insan için bağımsız bir şefaat merciinin bulunmadığı görülür; insanın gerçek “şefaatçisi” kendi niyeti ve fiilleridir.

    Bakara sûresi 2/123. ayette şöyle buyrulur: “Hiç kimsenin başkasına bir fayda sağlayamayacağı, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin yarar vermeyeceği ve hiçbir yardımın bulunmayacağı günden sakının.” Bu ayet, hesap gününde herkesin kendi ameliyle baş başa kalacağını açık biçimde ortaya koymaktadır. En‘âm sûresi 6/51’de de “Onlar için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları bu Kur’an ile uyar” buyruğuyla, şefaat beklentisi değil, sorumluluk bilinci esas alınmaktadır.

    Benzer biçimde Bakara sûresi 2/254–255. ayetlerde hükümranlığın bütünüyle Allah’a ait olduğu ve ahirette bağımsız bir şefaat yetkisinin bulunmadığı vur gulanır. İnfitâr sûresi 82/19’da “O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamaz” denilerek bu ilke pekiştirilir. Secde sûresi 32/4’te “Allah’tan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur” ifadesiyle tek yardım merciinin Allah olduğu bildirilir. Necm sûresi 53/39’da “İnsan için ancak çalıştığı vardır” buyurularak kurtuluşun aracılarla değil, bireyin kendi fiilleriyle ilişkili olduğu belirtilir. Meryem sûresi 19/95’te ise “Onların hepsi kıyamet günü O’na tek başına gelecektir” denilerek bireysel sorumluluk vurgulanır.

    Kur’an ayrıca, bazı peygamberlerin en yakınları için dahi şefaatte bulunamadıklarını örneklerle öğretir. Şuarâ sûresi 26/86’da Hz. İbrahîm’in, Hûd sûresi 11/45’te ise Hz. Nuh’un yakınları için yaptığı taleplerin kabul edilmemesi, bu konuda belirleyici iradenin yalnızca Allah’a ait olduğunu göstermektedir. Bu örnekler, nübüvvet makamının dahi bağlayıcı bir şefaat yetkisi üretmediğini ortaya koymaktadır.

    Necm sûresi 53/26’da ise “Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri ancak Allah’ın izniyle, O’nun dilediği ve razı olduğu kimseler için geçerlidir” buyrularak, şefaatin keyfî bir ayrıcalık değil, bütünüyle ilahî iradeye bağlı bir tasar ruf olduğu ifade edilir. Bu kullanım, şefaatin Allah’ın doğrudan bağışlaması veya melekler gibi vasıtalar üzerinden gerçekleştirdiği bir rahmet tecellisi olduğunu; insanların kendi aralarında kurdukları bir iltimas sistemi olmadığını göstermektedir.

    Sonuç olarak Kur’an bütünlüğü içinde “şefaat” , dünyevî anlamda kullanılan bir “torpil” ya da “ayrıcalıklı kurtuluş” mekanizması değildir. Aksine, Allah’ın mutlak adaletinin ve izniyle gerçekleşen rahmetinin bir görünümüdür. Bu çerçevede gerçek şefaatçi, kişinin samimi imanı, sâlih amelleri ve Allah’a yönelen içten bağlılığıdır.

  24. 24

    Söyle onlara: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” De ki: “Allah’tır! O halde ya bizden yahut sizden biri doğru yolda, (diğeri ise) açık bir sapıklık içindedir!”

  25. 25

    De ki: “Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu tutulmazsınız. Sizin işlediklerinizden de biz sorumlu tutulmayız.”

  26. 26

    De ki: “Rabbimiz hepimizi kıyamet günü bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, gerçeği apaçık ortaya koyan, her şeyi hakkıyla bilendir.”

  27. 27

    De ki: “Allah’a koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım! Olacak şey değil bu! Doğrusu O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

  28. 28

    (Ey Resul!) Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdeleyicisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu senin risaletinin onlar için ne büyük bir nimet olduğunu bilmezler.

  29. 29

    Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız, şu vaat ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.

  30. 30

    De ki: “Sizin için belirlenen bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz.”

  31. 31

    İnkârcılar: “Biz bu Kur’an’a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız” dediler. Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman, o zalimleri bir birlerine laf atıp tutarken bir görsen! (Yeryüzünde) güçsüz olanlar (vaktiyle körü körüne itaat ettikleri) o büyüklük taslayan (patron)lara: “Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk” diyecekler.

  32. 32

    Büyüklük taslayanlar, güçsüzlere (Allah’ı bırakıp kendilerine kulluk edenlere): “Nasıl olur? Size doğru yolu açıkça gösteren (Kur’an) geldikten sonra (siz ona iman edecektiniz de) biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!” diyecekler.

  33. 33

    Bunun üzerine güçsüzler, büyüklük taslayanlara: “Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardı. Çünkü siz bize Allah’a nankörlük etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz” derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkârcıların boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.

  34. 34

    Biz, ne zaman bir topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri: “Biz, sizin gönderdiğiniz şeyleri (Allah’ın emirlerini) inkâr ediyoruz.” demişlerdir.

  35. 35

    Ve yine “Bizim malımız da evlâdımız da sizinkinden daha fazla, sizden daha güçlüyüz. Biz, öyle azap falan da görecek değiliz!” diye karşı çıkmışlardır.

    Onların iddiası şu şekilde özetlenebilir: “Biz ekonomik güç, toplumsal statü, nüfus ve nüfuz bakımından sizden üstünüz. Bu üstünlük, doğru yolda olanların bizler olduğunu göstermektedir. Eğer siz gerçekten haklı bir yolda bulunsaydı-

    nız, bu imkânlar size verilirdi.” Böylece sahip oldukları maddi olanakları, Allah katındaki doğruluğun ve seçkinliğin bir delili olarak sunmakta; nimetleri kendi lehlerine kanıt saymaktadırlar.

    Kur’an, bu zihniyete doğrudan şu ilahî cevapla karşılık verir: “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, orada yaptıklarının karşılığını kendilerine eksiksiz veririz; onlara hiçbir haksızlık yapılmaz. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka payı olmayan kimselerdir. Dünyada yaptıkları boşa çıkmıştır; zaten yaptıkları da değersizdir.” (Hûd 11/15–16)

    Bu ilahî beyan, hakikatin ölçüsünün servet, güç ve çoğunluk olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Gerçek değer ve üstünlük, Allah katında maddi imkânlarla değil; takva, adalet ve samimi kulluk bilinciyle belirlenir. Bu bakımdan maddi nimetler bir üstünlük göstergesi değil, insan için bir imtihan vesilesidir.

  36. 36

    De ki: “Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Fakat insanların çoğu (Allah’ın yol ve yöntemlerini) bilmezler.”

    Allah’ın kullarına rızkı farklı ölçülerde vermesi, O’nun ilmi, hikmeti ve takdiriyle ilgilidir. Bu husus, insanın öznel adalet tasavvurunun ötesinde, ilahî bilginin kuşatıcılığı içinde belirlenmektedir. Bir kimsenin bilgi düzeyi, eğitimi, tecrübesi, yeteneği ve çalışkanlığı ne derece yüksek olursa olsun, Allah’ın dilemesi olmaksızın rızkının genişlemesi mümkün değildir. Aynı şekilde Allah, dilediği kimseye — insanlar tarafından yetersiz veya basit görülen birine dahi — bol rızık verebilir ve buna hiçbir beşerî güç engel olamaz.

    Bununla birlikte bu ilke, insanın edilgenliğe yönelmesini veya kaderi gerekçe göstererek çabayı terk etmesini gerektirmez. Aksine insan, aklını ve imkânlarını kullanmakla yükümlüdür; çalışmak, üretmek, araştırmak ve topluma katkı sunmak sorumluluğuna sahiptir. Ancak bu gayretin ne zaman ne ölçüde ve hangi sonuçla karşılık bulacağı, nihai olarak Allah’ın takdirine bağlıdır. İnsan plan yapar ve emek verir; fakat ortaya çıkan sonuç her zaman beklentileriyle örtüşmeyebilir. Zira rızkın nihai belirleyicisi ilahî iradedir.

    Bu sebeple kişi, bolluk içinde olduğunda kendisini ayrıcalıklı görmemeli; kazancını yalnızca kendi yetkinliklerine bağlamamalı ve nimetin kaynağını göz ardı etmemelidir. Zira rızık da bir imtihan vesilesidir; bolluk ve darlık, insanı sınayan farklı tecrübelerdir. Nimete karşı nankörlük ve onu verene karşı vefasızlık, ahlaki bir sapma olarak değerlendirilmelidir.

    Öte yandan maddi imkânları sınırlı olan kimse de bu durumu nihai bir değer ölçütü hâline getirerek umutsuzluğa kapılmamalıdır. Zira hayat yalnızca dünya ile sınırlı değildir. Ahiret bilinci açısından bakıldığında, dünyevî nimetler mutlak üstünlük göstergesi değildir. Allah, dilediği kimseye uzun süren bir emeğin karşılığını sınırlı ölçüde verebilir; dilediğine ise kısa sürede büyük bir bereket ihsan edebilir. Bununla birlikte her çalışan için geçimini sağlayacak bir rızık takdir

    edilmiştir. Bu noktada insanın, ilahî tasarruf hakkında sorgulayıcı bir konumda bulunması söz konusu değildir; zira her ilahî takdirde bir hikmet mevcuttur.

    Kur’an bu gerçeği Bakara sûresi 2/216. ayette şu şekilde ifade eder: “Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir; hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bu ayet, insan idrakinin sınırlılığını ve olayların hakiki mahiyetinin yalnızca Allah tarafından bilinebileceğini ortaya koymaktadır.

    Dolayısıyla zenginliği mutlak bir lütuf, yoksulluğu mutlak bir ceza olarak görmek de tersine yoksulluğu erdem, zenginliği sapma işareti saymak da isabetli değildir. Her iki durum da imtihanın farklı biçimleridir. Esas olan, bu bilinci korumak; nimete şükürle, darlığa sabırla yaklaşmak ve her hâlükârda Allah’a karşı teslimiyet ve sorumluluk bilinciyle yaşamaktır.

  37. 37

    (Ey insanlar!) Sizi bize yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de çocuklarınız. Yalnızca iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar (bize yakın olabilirler). İşte onlar için yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içinde olacaklardır.

  38. 38

    Ayetlerimizi geçersiz kılmak (onları etkisiz hale getirmek) için çaba gösterenler var ya; işte onlar azapla yüz yüze bırakılacaklardır.

  39. 39

    De ki: “Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Siz (Allah yolunda hayır için) her ne harcarsanız, (Allah) onun yerine başka (daha iyi)sini verir. Zira O, her zaman en hayırlı rızk veren ve rızk vermede tam yetkili olandır.”

  40. 40

    (Allah) o gün (kıyamette), onların hepsini bir araya toplayacak, sonra da meleklere: “Bunlar mı size tapıyorlardı?” diyecek.

  41. 41

    (Melekler de:) “Senin şanın yücedir. Bizim koruyucumuz onlar değil, sensin. Hayır, onlar bize değil, cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu cinlere inanıyordu” diyecekler.

  42. 42

    Derken (Allah şöyle buyuracak): “Bugün birbirinize ne faydalı olabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz!” Ve o gün (Allah’a ortak koşarak ve haddini aşarak kendilerine zulmetmiş olan) o zalimlere şöyle sesleniriz; “(Dünyada iken) yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakalım!”

  43. 43

    Ayetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğu zaman: “Bu adamın tek istediği şey, sizi atalarınızın taptığı putlardan vazgeçirmektir” ve (yine): “Bu (Kur’an), düzmece bir yalandan başka bir şey değil” dediler. İnkârcılar, kendilerine ulaşan hakikat için, “bu açıkça büyüleyici bir sözden başka bir şey değildir” dediler.

  44. 44

    Oysa biz onlara (Kur’an’dan önce), okuyup mütalâa ettikleri bir kitap vermedik (ki, Kitabın ne olduğunu bilip, Kur’an hakkında ileri geri konuş- sunlar). Ayrıca senden önce onları uyarmakla görevli bir uyarıcı da gönder medik (ki, seni bir yalancı olmakla suçlayabilsinler).

  45. 45

    Onlardan öncekiler de (hakikati böyle) yalanlamışlardı. (Sakın servetlerine, güçlerine güvenmesinler) Zira bunlar onlara verdiğimiz (güç ve kuvvetin) onda birine bile ulaşamamışlardır. (Evet onlara bahşettiğimiz bunca nimete rağmen) resullerimi yalanladılar. Fakat sonunda, Bana meydan okumak nasıl olurmuş, gördüler!

  46. 46

    (Ey Muhammed!) Onlara de ki: “(Ey müşrikler!) Size bir tek öğüdüm var: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün!” Ar kadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.

    Ayette yer alan “ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün” ifadesi, insanın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu hitap, bireyin yalnızca kalabalıkların etkisiyle sürüklenen bir varlık olmadığını; gerektiğinde tek başına durup sorgulaması, düşünmesi ve hakikati araması gerektiğini vurgular. Aynı zamanda bu ifade, tefekkür ve muhakemenin, inanç ve davranışların temeline yerleştirilmesi gereken asli bir ilke olduğunu ortaya koymaktadır.

    Tefekkür, yani derinlemesine düşünme; muhakeme ise aklî değerlendirme sürecidir. Bu iki faaliyet, insanın zihinsel, ahlaki ve toplumsal gelişiminde belirleyici bir role sahiptir. İnsan düşündükçe olgunlaşır, sorguladıkça bilinç kazanır. Ancak söz konusu düşünme faaliyeti rastgele bir zihinsel hareketlilik değil; vahyin rehberliğinde ve vicdanın yönlendirmesiyle gerçekleştirilen bilinçli bir değerlendirme olmalıdır. Düşünce vahiy ekseninde ve vicdan yörüngesinde konumlandırıldığında insan, kendisine verilen hayatın anlamını daha sağlıklı biçimde idrak etmeye başlar. Nitekim ayette yer alan “ikişer ikişer ve teker teker düşünmeniz” çağrısı da tefekkürün yalnızca bireysel bir iç muhasebe olmadığını, aynı zamanda güven duyulan kişilerle yapılan samimi istişare ve paylaşım yoluyla da derinleşebileceğini ima eder. Bu ifade, insanın hem kendi başına hem de eşleri, dostları veya yakın arkadaşlarıyla birlikte düşünerek hakikati araştırabileceğini; böylece düşüncenin bireysel ve ortak akıl boyutunun birlikte işletilmesi gerektiğini hatırlatır.

    Bu bilinçli tefekkür sayesinde insan, varoluşunun kaynağını, yaratılış amacını, dünya hayatındaki konumunu, nasıl yaşaması gerektiğini ve nihai yönelişini kavrar. Çevresindeki varlıkların ve nimetlerin kendisine neden emanet edildiğini; düzenin tesadüfî değil, hikmet temelli bir yapı üzerine kurulduğunu fark eder. Böylece sahip olduğu imkânların hem dünya hem de ahiret sorumluluğu çerçevesinde değerlendirildiğini idrak ederek, Rabbine karşı yükümlülüğünü ve insani görevlerini bilinçle üstlenir.

    Bu sebeple Kur’an, insanı tefekküre ve muhakemeye çağırırken, bunu yalnızca zihinsel bir faaliyet olarak değil; aynı zamanda bir bilinçlenme, uyanış ve sorumluluk süreci olarak sunmaktadır. “İkişer ikişer, teker teker kalkın” çağrısı, aklını ve kalbini birlikte işleten, düşünceyle dirilen bireylere yöneliktir. Hakikate yöneliş ve gerçek özgürlük, bu bilinçli kalkış ve derin tefekkürle mümkün hâle gelir.

  47. 47

    De ki: “Sizden herhangi bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Benim mükâfatımı verecek olan ancak Allah’tır. O, her şeye hakkıyla şahittir.”

  48. 48

    De ki: “Rabbim, kuşkusuz, (yalan ve sahte olana karşı) değişmez gerçeği ortaya koyacaktır. O, yaratılmışların bilmediği her şeyi hakkıyla bilendir.”

  49. 49

    De ki: “Değişmez gerçek, (bütün açıklığıyla) ortaya çıkmıştır (yalan ve sahte olan ise sönüp gitmeye mahkûmdur). Çünkü sahte ve yalan ne yeni bir şey getirebilir ne de (geçmiş olanı) geri döndürebilir” .

  50. 50

    De ki: “Ben eğer sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem, bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, kullarına çok yakındır.”

  51. 51

    Onları bir de paniğe kapıldıklarında görsen! Kaçacakları hiçbir yer yok. (Cehennemin) yakınında yakayı ele vermişlerdir.

  52. 52

    (Azabı gördükleri zaman:) “Biz O’na inandık” derler. Ama iyice uzağında kaldıkları (dünya hayatı gelip geçtikten sonra) imanı nasıl yakalayacaklar?

  53. 53

    Hâlbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi. O zaman insan kavrayışının ötesindeki (ahiret) hakkında uzaktan laf atıp tutuyorlardı.

  54. 54

    Artık kendileriyle (dünyaya dönüş) arzularının arasına engel çekilmiştir. Nitekim bundan evvel emsallerine de böyle yapılmıştı. Çünkü onlar (azap ve kıyamet hakkında) derin bir şüphe içinde idiler.

    Bkz. 35/37, 39/58