Dr. Cemal Külünkoğlu Kur'an Eksenli Hayat

21 — Enbiya Suresi

← Sure listesi

Enbiyâ Sûresi, Mekke döneminde nazil olmuş olup 112 ayetten oluşmaktadır. “Enbiyâ” kelimesi “peygamberler” anlamına gelir ve sûrenin bu adla anılmasının temel sebebi, birçok peygamberin ve kavimlerinin kıssalarına yer verilmesidir. Sûre, bu yönüyle vahiy tarihinin sürekliliğini ve peygamberlik misyonunun ortak özünü ortaya koyan bütüncül bir anlatım sunar.

Sûrenin giriş bölümünde, insanlara hesap gününün yaklaştığı hatırlatılmakta; buna rağmen onların hâlâ gaflet içinde yaşadıkları ve hakikate sırt çevirdikleri vurgulanmaktadır. Kendilerine Rablerinden gelen her yeni öğüdü ciddiye almak yerine alaya alan müşriklerin tutumu eleştirilir. Özellikle Hz. Peygamber hakkında aralarında yaptıkları gizli konuşmalarda, onu bir şair olarak nitelemeleri ve Kur’an’ı kendi uydurması saymaları, inkâr psikolojisinin bir yansıması olarak aktarılır.

Sûrede Hz. Muhammed’in diğer peygamberler gibi bir beşer olduğu, ancak ona verilen mucizenin maddî nitelikte değil; akla, bilince ve evrensel değerlere hitap eden ilahî bir kitap olduğu ifade edilir. Göklerin, yerin ve bunlar arasındaki varlıkların bir oyun veya eğlence amacıyla yaratılmadığı vurgulanarak, kâinattaki düzenin hikmetine dikkat çekilir. Bu bağlamda hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin tarih boyunca sürdüğü, zalimlerin nihayetinde kaybetmeye mahkûm olduğu ilkesel bir gerçeklik olarak ortaya konur.

Sûrede, önceki vahiylerden haberdar oldukları hâlde inkârda direnenlerin tutumu yadırganır. Özellikle Hz. İbrahîm’in putperest toplumuna karşı verdiği tevhid mücadelesi örnek gösterilir; ateşe atılmasına rağmen ilahî koruma sayesinde zarar görmeden kurtuluşu anlatılır. Ardından Hz. Lût, İshak, Yakup, Nuh, Davud, Süleyman, Eyüp, İsmail, İdris, Zülkifl, Zünnûn (Yunus), Zekeriya ve Yahya’ya kısaca değinilerek, onların sabırları, teslimiyetleri ve Allah’a bağlılıkları ön plana çıkarılır.

Sûrenin genel temasında, bütün toplumların aslında tek bir ümmet olduğu ve Allah’ın gönderdiği dinin özünün tüm peygamberlerde aynı olduğu vurgula-

nır. Ancak insanların zamanla bu birlikten saparak farklı inanç ve anlayışlara ayrıldıkları ifade edilir. Buna rağmen nihai dönüşün Allah’a olacağı, herkesin O’nun huzurunda toplanarak yaptıklarının hesabını vereceği hatırlatılır.

Sûrenin son bölümlerinde tevhid inancı güçlü biçimde pekiştirilir. İyilerle kötülerin akıbetleri karşılaştırılır; kötülükleri sebebiyle helâk edilenler için artık kurtuluş imkânı kalmadığı, yeryüzüne ise sonunda sâlih kulların vâris olacağı ilkesi vurgulanır. Ayrıca Hz. Muhammed’in âlemlere rahmet olarak gönderildiği açıkça ifade edilir. Mü’minlerin cehennemin en ufak bir sesini dahi duymayacakları, diledikleri nimetlere kavuşacakları cennette ebedî olarak kalacakları müjdelenerek sûre tamamlanır.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

  1. 1

    İnsanlar için hesap görme vakti yaklaştığı halde onlar hâlâ gaflet içinde gerçeğe yüz çeviriyorlar.

    Ayette geçen “hesap görme vakti” ifadesi, Kur’an’ın kullandığı anlam yüklü kavramlardan biri olup, yalnızca yapılan amellerin teknik bir dökümünün çıkarılacağı bir sorgulamayı değil; bu sorgulamanın doğuracağı sonuçları da içeren çok katmanlı bir süreci ifade eder. Bu bağlamda “hesap” , salt bir muhasebe faaliyeti değil; insanın hayatı boyunca yaptığı tercihlerle yüzleştiği, inkârın, ihmalin ve sorumsuzluğun doğurduğu pişmanlık, mahcubiyet ve azabın derin biçimde hissedildiği varoluşsal bir karşılaşmadır. Kur’an’ın üslubunda hesap kavramı, yalnızca bilgiye dayalı bir değerlendirme değil; aynı zamanda duygusal, ruhsal ve ahlaki sonuçları olan ağır bir yükü de beraberinde taşır.

    Dünya hayatındaki hesap ile ahiretteki hesap arasında niteliksel bir fark bulunmaktadır. Dünyada adalet çoğu zaman eksik, gecikmeli ya da şekli biçimde tecelli edebilir; birçok haksızlık cezasız kalabilir veya gerçek karşılığını bulmayabilir. Bununla birlikte Kur’an’ın işaret ettiği ilahî sünnet gereği, zulüm ve haksızlık uzun vadede karşılıksız bırakılmaz. Tarih boyunca zalimlerin benzer acıları bizzat yaşaması, toplumların kendi ürettikleri kötülükler sebebiyle çözülmesi ve yıkılması, bu ilahî sünnetin toplumsal düzeyde dünyada da işlediğini göstermektedir.

    Ahiretteki hesap ise bundan çok daha kapsamlı ve mutlak bir nitelik taşır. Orada hiçbir şey gizli kalmayacak; zerre kadar iyilik ve kötülük dahi adalet terazisinden kaçmayacaktır. Ancak bu mutlak adaletin nasıl bir rahmetle dengeleneceğini, kime hangi ölçüde muamele edileceğini bütünüyle bilmek insan idrakinin sınırlarını aşar. Çünkü Allah hem mutlak adaletin hem de mutlak merhametin sahibidir. Kur’an’ın bütünlüğü içinde anlaşıldığı üzere, ahiretteki hesap hem kapsamı hem de sonuçları itibarıyla son derece derin ve ciddidir; bu nedenle insanın dünyadaki tutum ve davranışlarını bu bilinçle şekillendirmesi istenir.

  2. 2

    Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir öğüt (ve ihtar) gelse, onlar bunu alaya alarak dinlerler.

  3. 3

    Zulme sapanlar, kalpleri gaflette ve oyalanmada olduğu halde (aralarında) gizlice şöyle fısıldaşırlar: “Bu (Muhammed), sadece sizin gibi bir insan değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”

    Bkz. 17/47, 41/26

  4. 4

    (Resul onlara) dedi ki: “Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.”

  5. 5

    Onlar dediler ki: “Hayır, Muhammed’in söyledikleri karmakarışık düşlerdir, bu sözler onun uydurmasıdır. Hayır, o bir şairdir. Öyle değilse bize daha önceki resullerin gösterdiklerine benzer bir mucize göstersin.”

  6. 6

    (Ey Resul!) Onlardan önce (yaptıkları yüzünden) helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecek?

  7. 7

    Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım adamları/erkekleri resul olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun!

    Bkz. 12/109, 16/43 ve dipnotu.

  8. 8

    Biz, onları yemek yemeyen cesetler olarak yaratmadık. Onlar (dünyada) ebedi kalıcı da (ölümsüz de) değillerdi.

  9. 9

    Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Hem kendilerini hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. (Hakka karşı direnmede) haddi aşanları ise helâk ettik.

  10. 10

    Andolsun ki, biz, içinde (ihtiyaç duyduğunuz ilahi öğretileri barındıran), size şeref ve itibar kazandıran bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullan(arak ondan yararlan)mayacak mısınız?

  11. 11

    Biz, zulmeden nice toplumları/medeniyetleri (yaptıkları yüzünden) kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka toplumlar meydana getirdik.

    Ayetin mesajı açıktır: İnsan hayatı, Allah katında vazgeçilmez ve mutlak bir varlık değildir. Yeryüzünde bozgunculuk yapan, adaleti zedeleyen ve hayatı yaşanmaz hâle getiren toplumlar için ilahî irade açısından varlığın devamı zorunlu değildir. En‘âm Sûresi 133. ayet bu hakikati açık bir üslupla ifade eder: “Dilerse sizi yok eder ve sizi başka bir toplumun soyundan yarattığı gibi, sizden sonra da yerinize dilediği bir toplumu getirir.” Ayetin dilsel yapısı, insanın değerinin keyfî ya da ontolojik bir ayrıcalığa değil, sorumluluk bilinciyle ortaya konan tutuma bağlı olduğunu göstermektedir. Buna göre insan, yeryüzündeki konumunu hem ilahî iradeye hem de kendi ahlaki ve toplumsal pratiğine borçludur; bozgunculuk devam ederse bu konum sona erebilir.

    Bu ayetin, Nahl 16/61 ve Fâtır 35/45 ayetleriyle birlikte okunması anlam bütünlüğünü daha da belirginleştirir: “Eğer Allah, insanları yaptıkları kötülükler se-

    bebiyle hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Ancak onları belirli bir süreye kadar erteler.” Burada geçen “belirli bir süreye kadar erteleme” ifadesi, ilahî adaletin aceleci değil, hikmete dayalı işlediğini ortaya koyar. Allah, kullarını hemen cezalandırmaz; onlara mühlet tanır, uyarıcılar gönderir, vahiy ile doğruyu gösterir ve böylece hatalarından dönmeleri için imkân sağlar. Ne var ki bu sürece rağmen insanlar kötülükte ısrar eder ve hakikate sırt çevirirse, ilahî adaletin tecellisi kaçınılmaz hâle gelir.

    Bu çerçevede Kur’an’ın ortaya koyduğu ilahî sünnet (değişmeyen yasa) şudur: Allah hiçbir toplumu haksız yere yok etmez; mutlaka öncesinde açık uyarılar gönderir. Bu uyarılar peygamberler, ilahî kitaplar ya da tarihsel ibret vesikaları aracılığıyla gerçekleşir. Toplumlar bu uyarıları görmezden gelip bozulmayı süreklileştirir ve hakikati bilinçli biçimde reddederse, sonunda yerlerini daha adil, daha sorumlu ve daha erdemli bir topluluk alır.

  12. 12

    Onlar, azabımızın gelip çattığını fark ettiklerinde oralardan uzaklaşıp kaçıyorlardı.

  13. 13

    (Onlara:) “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz” (denildi).

  14. 14

    (Kurtulamayacaklarını anlayınca onlar da:) “Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten kendimize zulmetmişiz” dediler.

    Bu ayetlerde Allah’ın gazabına muhatap olan toplumların psikolojik ve ahlaki durumları sembolik bir anlatımla tasvir edilmektedir. Söz konusu anlatımlar yalnızca tarihte yaşamış belirli kavimlerin kronolojik veya biyografik bilgileri olarak görülmemelidir. Aksine bunlar, her çağ ve her insan için geçerli evrensel uyarılar ve dersler içeren anlatımlardır. Bu nedenle bu toplumların kim oldukları, nerede ve ne zaman yaşadıkları bilgisi, ayetlerin vermek istediği mesajı kavramak açısından zorunlu değildir. Nitekim Kur’an’ın temel amacı tarihsel ayrıntılar sunmak değil; insanı hidayete yönlendiren ilahî bir rehberlik ortaya koymaktır.

    Kur’an’da yer alan kıssalar ve temsiller, aynı zamanda evrensel ahlaki, psikolojik ve toplumsal yasaların sembolik ifadeleri olarak da anlaşılabilir. Bu anlatımlar, insanın bireysel ve toplumsal hayatında tekrar eden davranış kalıplarını görünür kılarak, okuyucuyu derin bir tefekküre davet eder.

    Kur’an’ın dili çoğu zaman mecazî bir karakter taşır. Metafor, teşbih ve istiare gibi edebî anlatım biçimleri aracılığıyla derin hakikatler daha etkili ve kuşatıcı bir şekilde ifade edilir. Bu anlatım tarzı, mesajın belirli bir zaman ve mekânla sınırlı kalmamasını; aksine evrensel bir anlam alanı kazanmasını sağlar.

    Allah’ın gazabına uğrayan toplumlara dair ayetlerde asıl amaç, insanı yıkıma götüren tutum ve davranışların mahiyetini ortaya koymak ve benzer psikolojik hâllere sürüklenen her birey ya da toplum için uyarıcı bir örnek sunmaktır. Bu

    anlatımlar geçmişe ait tarihsel tablolar olmaktan ziyade, her dönemde yeniden ortaya çıkabilecek insanî ve toplumsal sapmaların ibret verici tasvirleri niteliğindedir.

    Dolayısıyla Kur’an’ın hedefi tarihsel merakı tatmin etmek değil; insanın iç dünyasını ve toplumsal yapıları arındırmaktır. Bu bakımdan anlatımın biçiminden ziyade taşıdığı ilahî mesaj ve yönlendirme esastır.

  15. 15

    Onların bu feryatları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş bir ateş (kül) haline getirinceye kadar devam etti.

  16. 16

    Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

    Bkz. 38/27, 44/38

    Bu ayetin ortaya koyduğu temel ilke şudur: Gökler, yer ve ikisi arasındaki bütün varlıklar boşuna, amaçsız ve anlamsız olarak yaratılmamıştır. Varlık âlemi, belirli bir düzen, ölçü ve hikmet çerçevesinde vücut bulmuştur. Nitekim Yunus Sûresi 5. ayette bu gerçek açık biçimde ifade edilir; yaratılışın anlam ve gayeden yoksun olmadığı vurgulanır. Ayetin dili, evrendeki her unsurun ilahî bir plana ve bilinçli bir yaratılış amacına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

    Kur’an’da geçen “oyun ve eğlence” nitelemesi ise bu çerçevede dikkatle ele alınmalıdır. En‘âm 6/32 ve Ankebût 29/64 ayetlerinde dünya hayatının “oyun ve eğlence” olarak tanımlanması, onun bütünüyle değersiz veya anlamsız olduğu anlamına gelmez. Siyak ve sibak dikkate alındığında, bu ifadelerin dünya hayatının geçiciliğine ve aldatıcı yönüne işaret ettiği görülür. Nitekim her iki ayette de bu benzetmenin hemen ardından ahiret hayatının daha kalıcı, daha anlamlı ve daha değerli olduğu özellikle vurgulanır. Dolayısıyla burada amaç, dünyayı küçümsemek değil; onu ahiret perspektifiyle karşılaştırarak insanın dikkatini asıl kalıcı olana yöneltmektir.

    Bu bağlamda Kur’an’ın bir yerde dünya hayatını “oyun ve eğlence” olarak nitelemesi ile başka bir yerde evrenin oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını belirtmesi arasında bir çelişki yoktur. İlkinde insanın dünya hayatına dair algısı, tutumu ve geçici zevklere dalışı konu edilirken; ikincisinde Allah’ın yaratma fiilinin hikmetli, amaçlı ve bilinçli olduğu vurgulanmaktadır. Fark, ifadenin yöneldiği odak noktasından kaynaklanmaktadır: biri insanın konumunu ve yanılgısını, diğeri ise ilahî yaratışın mahiyetini esas alır.

  17. 17

    Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızda edinirdik. Ne var ki biz bunu yapmadık.

  18. 18

    Hayır, Biz Hakkı batılın üzerine fırlatırız da onu paramparça eder (Hak-batıl mücadelesinde batılın işi biter); bir de bakarsın ki batıl yok oluvermiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size (ey müşrikler)!

    Bu bağlamda “Hak” kavramıyla kastedilen; mutlak doğruluğun kaynağı olan Kur’an, onun ihtiva ettiği ilahî ilkeler ve bu ilkelerden türeyen evrensel, temel insani değerlerdir. Hak, yalnızca teorik anlamda doğru bilgiye işaret etmez; adalet, merhamet, dürüstlük, sorumluluk ve ahlaki tutarlılıkla bütünleşmiş ilahî bir rehberlik alanını ifade eder. Kur’an’ın sunduğu bu hakikatler, insanın hem bireysel varoluşunu hem de toplumsal düzenini denge, anlam ve adalet ekseninde inşa eden temel referanslardır.

    Buna karşılık “bâtıl” , hakikate dayanmayan; temelsiz, yanıltıcı, yozlaştırıcı ve yıkıcı nitelik taşıyan düşünce, inanç ve pratiklerin tümünü kapsar. Bâtıl, çoğu zaman hevâ ve hevesle, şeytani yönlendirmelerle beslenen; bireyi ve toplumu hakikatten uzaklaştıran zihinsel ve davranışsal sapmaları temsil eder. Kur’an’da sıkça vurgulanan hak–bâtıl karşıtlığı, yalnızca inanç düzeyine indirgenmiş bir ayrım değil; insan davranışlarını, toplumsal yapıları ve değer sistemlerini kuşatan kapsamlı bir mücadele alanını ifade eder.

    Dolayısıyla ayette geçen “hak” ve “bâtıl” kavramları, soyut felsefi karşıtlıklardan ziyade, insan hayatını doğrudan şekillendiren iki temel yönelişi sembolize eder: biri hakikate ve istikamete götüren yol, diğeri ise sapmaya ve çözülmeye sürükleyen yol. Kur’an, bu iki yolu açık biçimde ortaya koyar; tercih sorumluluğunu ise akıl, vicdan ve fıtrat sahibi insana bırakır.

  19. 19

    Göklerde ve yerde kim varsa O’na aittir. Ve O’nun katındakiler, O’na ibadet etmekten (O’nun verdiği vazifeyi icra etmekten) ne büyüklüğe kapılırlar ne de yorulurlar.

  20. 20

    Hiç ara vermeksizin gece gündüz O’nu tesbih ederler (O’nun verdiği vazifeyi icra ederler).

  21. 21

    Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı (ölüleri) diriltecek?

  22. 22

    Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle göklerin ve yerin düzeni bozulurdu. İşte bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız yücelik ve kudret sahibi olan Allah, onların niteleme ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyden uzaktır, her şeyden yücedir.

    Bkz.23/91

    Bu pasajda dile getirilen temel düşünce, aklî ve gözlemsel veriler ışığında tevhid ilkesinin zorunluluğunu ortaya koymaktır. Nasıl ki en küçük bir siyasi yapı dahi çift başlı bir yönetimle sağlıklı biçimde idare edilemiyorsa, bütün varlık âle-

    minin birden fazla ilah-irade tarafından yönetilmesi fikri de aklen tutarsızdır. İnsanlık tarihi, yetki ve otoritenin bölünmesinin çoğu zaman çatışma, düzensizlik ve istikrarsızlık ürettiğini açıkça göstermektedir. Bir köyün, bir kurumun ya da bir ailenin bile çoklu otoriteyle düzen içinde yönetilmesi zorken; kusursuz bir denge ve süreklilik içinde işleyen evrenin çok sayıda ilaha nispet edilmesi makul değildir.

    Bu ilke, doğadaki düzen örneklerinde de açık biçimde gözlemlenir. En basit biyolojik yapılarda dahi işleyiş tek merkezli bir düzen üzerine kuruludur. Arı kovanı buna somut bir örnektir: yönetim tek bir kraliçe etrafında şekillenir; birden fazla kraliçenin varlığı ise doğrudan çatışmaya ve düzenin bozulmasına yol açar. Bu durum, doğadaki sistemlerin çoklu otoriteyi değil, tek merkezli bir yönetimi esas aldığını göstermektedir. Dolayısıyla milyarlarca galaksiyi kapsayan, değişmez yasalarla işleyen ve tüm canlılığı kuşatan evrensel düzenin, birden fazla ilahın iradesiyle varlığını sürdürdüğü iddiası akıl ve gözlemle bağdaşmaz.

    Bu tespitler, tevhid inancının yalnızca vahye dayalı değil, aynı zamanda aklî ve kozmik temellere sahip olduğunu ortaya koyar. Nitekim Kur’an bu gerçeği açık bir ilke hâline getirir: “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, kesinlikle düzen bozulurdu” (Enbiyâ 21/22). Ayet, çokluk iddiasının zorunlu sonucu olarak fesat ve kaosu işaret ederken; evrende gözlenen düzen, uyum ve sürekliliğin tek ve mutlak bir ilahın varlığını gerekli kıldığını vurgulamaktadır. Bu yönüyle hem akıl hem de kevnî düzen, tevhid hakikatine birlikte tanıklık etmektedir.

  23. 23

    (Allah,) yaptıklarından sorumlu tutulmaz (O’na kimse hesap soramaz), oysa onlar (yaptıkları yüzünden) sorguya çekilirler.

    Bkz. 15/92, 23/88

  24. 24

    (Bu gerçeğe rağmen) onlar yine de düzmece tanrılar mı ediniyorlar? Onlara de ki: “Bu konudaki delilinizi ortaya koyun! Bu kitap, gerek benimle birlikteki inananlara yönelik öğretileri ve gerekse benden önceki resullere ilişkin bilgileri içeriyor.” Hayır, onların çoğu gerçeğin ne olduğunu bilmeksizin ona sırt çeviriyorlar.

  25. 25

    Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana kulluk edin!” diye vahyetmiş olmayalım.

    Bkz. 16/36, 43/45

  26. 26

    (Onlar ise:) “Rahman (olan Allah) evlat edindi” dediler. Hâşâ, O bundan uzaktır. Onların evlat dedikleri, Allah’ın şerefli kullarıdır.

  27. 27

    Onlar, O’ndan önce (Allah kendilerine konuşma hakkı vermeden) söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.

    Mekkeli müşrikler, melekleri Allah’ın kızları olarak nitelemek sûretiyle hem tevhid inancını zedelemiş hem de melek tasavvurunu ciddi bir sapmaya uğratmışlardır. Benzer biçimde Yahudilerin Hz. Üzeyir’i, Hristiyanların ise Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak kabul etmeleri, peygamberlik ile ulûhiyet arasında kabul edilemez bir bağ kurmalarına yol açmıştır. Bu tür yaklaşımlar, Allah’ın birliği (tevhid) ve aşkınlığı ilkesine açıkça aykırıdır.

    Kur’an perspektifinde ne peygamberler ne de melekler Allah’ın çocukları ya da ortaklarıdır. Peygamberler, ilahî vahyi insanlara eksiksiz biçimde tebliğ etmekle görevlendirilmiş seçkin kullardır; onların ilahlık iddiasında bulunmaları veya böyle bir konuma sahip olmaları söz konusu değildir. Melekler ise bağımsız iradeye sahip varlıklar değil, Allah’ın emrine bütünüyle teslim olmuş, kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiren itaatkâr varlıklardır.

    Bu tür inanç iddiaları, Allah’a eksiklik atfetmek, kulları ulûhiyet makamına yükseltmek ya da ilahî sıfatları paylaştırmak anlamına gelir ki, bu durum tevhid akidesini doğrudan zedeler. Kur’an, bu anlayışları kesin bir dille reddeder; zira Allah ne doğurmuş ne de doğurulmuştur (İhlâs 112/3). O, her şeyin yaratıcısıdır ve hiçbir varlığa muhtaç değildir. Bu nedenle peygamberleri ve melekleri, kutsal olmakla birlikte Allah’a mutlak anlamda bağımlı varlıklar olarak konumlandır mak, sahih ve tutarlı bir inanç zemini oluşturur.

  28. 28

    Allah, onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’na olan saygılarından titrerler.

    Bkz. 2/123, 2/254, 2/255, 6/51, 6/70, 10/3, 20/109, 34/23 ve dipnotu 53/26

    Enbiyâ 21/28 ayetinde yer alan “O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler” ifadesindeki “şefaat” kavramı, bağlamı dikkate alındığında daha çok cennet ehliyle ilişkili bir çerçevede anlaşılmalıdır. Zira Allah’ın rızasına erişmiş olan kimseler, ilahî vaade uygun biçimde nihayetinde cennete girecek olanlardır. Bu itibarla ayette söz konusu edilen şefaat, azap altındaki günahkârların kurtarılması anlamından ziyade; Allah’ın razı olduğu kimselerin derecelerinin yükseltilmesi, cennetteki makamlarının artırılması ya da cennet ehlinin ilahî bir düzen içinde bir araya getirilmesi gibi, mahiyeti insan aklınca tam olarak kavranamayan ilahî bir işleyişe işaret ediyor olabilir.

    Kur’an’da şefaat, hiçbir zaman Allah’ın izni ve rızası dışında gerçekleşen bağımsız bir güç olarak sunulmaz. Bu durum, şefaatin başlı başına kurtarıcı bir yetki değil; ilahî iradenin ve rahmetin bir tezahürü olduğunu göstermektedir. Cennette gerçekleşeceği bildirilen bu şefaat, görevli meleklerin ya da Allah’ın razı olduğu kulların, yine O’nun belirlediği sınırlar içinde ve O’nun izniyle cennet ehli hakkında bir tür iltimas dile getirmesi şeklinde anlaşılabilir. Bununla birlikte, bu

    sürecin ayrıntıları beşer idrakinin sınırlarını aşmakta olup Kur’an, bu noktada tafsilata girmekten bilinçli olarak kaçınmaktadır.

  29. 29

    İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilahım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

  30. 30

    İnkârcılar, göklerin ve yerin (başlangıçta bir madde halinde) tek bir bütün olduğunu ve bizim sonradan onu (büyük bir patlama ile) ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı?

    Modern astrofiziğin günümüzde ulaştığı bazı bulgular, dikkat çekici biçimde Kur’an’ın yaklaşık on dört asır önce ortaya koyduğu ifadelerle anlam düzeyinde örtüşmektedir. Özellikle evrenin oluşumuna dair çağdaş teoriler, Kur’an’daki bazı ayetlerin kevnî (kozmik) boyutunun yeniden ve daha derinlikli biçimde okunmasına imkân tanımıştır. Bugün genel kabul gören modellere göre evren, başlangıçta son derece yoğun, sıcak ve büyük ölçüde hidrojen ile helyumdan oluşan bir gaz kütlesi hâlindeydi. Bu ilk yapı, zamanla evrensel çekim yasaları doğrultusunda yoğunlaşmış, büzülmüş ve belirli bölgelerde madde birikimleri oluşturarak galaksileri, yıldızları ve gezegen sistemlerini meydana getirmiştir.

    Kur’an’da evrenin ilk hâlinin “ratk” yani bitişik ve bütünleşik bir yapı olarak tasvir edilmesi, ardından “fatk” yani ayrıştırılma sürecinden söz edilmesi bu bağlamda dikkat çekicidir: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik hâlde idi; biz onları ayırdık...” (Enbiyâ, 21/30). Ayette kullanılan kavramlar, evrenin başlangıçta tekil ve yoğun bir yapı arz ettiği, sonrasında ise farklılaşma ve ayrışma sürecine girdiği yönünde bir tasviri ifade etmektedir. Bu anlatım, modern kozmolojinin evrenin başlangıcına dair ortaya koyduğu temel çerçeveyle anlam düzeyinde bir paralellik göstermektedir.

    Ayrıca Fussilet 41/11’de geçen “duman” (dukhan) ifadesi, evrenin ilk safhalarındaki gaz hâlini çağrıştıran bir tasvir olarak değerlendirilebilir. Siyak ve sibak dikkate alındığında bu ifade, henüz şekillenmemiş, düzenli yapılara kavuşmamış kozmik bir madde durumuna işaret etmektedir. Bilimsel veriler de evrenin erken dönemlerinde, yıldız ve galaksilerin oluşumuna temel teşkil eden sıcak ve yoğun gaz bulutlarının varlığını ortaya koymaktadır.

    Bununla birlikte Kur’an’ın amacı, teknik anlamda bilimsel teoriler ortaya koymak değildir. Kur’an, evrenin yaratılışına dair sunduğu bu işaretlerle insanın dikkatini varlığın kökenine, düzenine ve arkasındaki ilahî kudrete yöneltir. Bu yönüyle ayetler, bilimsel keşiflerle doğrulanma iddiası taşımaktan ziyade, insanı düşünmeye, aklını kullanmaya ve kevnî ayetler üzerinden ilahî hakikati idrak etmeye davet eden rehberlik niteliği taşımaktadır.

  31. 31

    Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik. Yolu bulmaları için onda geniş vadiler açtık.

  32. 32

    Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın kudretini gösteren) delillerden yüz çeviriyorlar.

    “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık” (Enbiyâ, 21/32) ifadesi, bağlamı dikkate alındığında, modern bilim tarafından ortaya konulan atmosfer sistemiyle anlam düzeyinde dikkat çekici bir uyum sergilemektedir. Ayette doğrudan kozmik anlamda “gökler” den değil, yeryüzünü kuşatan “gökyüzü”nden söz edilmesi, özellikle dünya merkezli bir koruma alanına işaret etmektedir. Nitekim bugün bilindiği üzere, dünyayı çevreleyen atmosfer katmanları canlı hayatının devamı için vazgeçilmez bir işlev üstlenmektedir. Zararlı ultraviyole ışınlarını süzen ozon tabakası, meteoritlerin büyük kısmını yeryüzüne ulaşmadan parçalayarak etkisiz hâle getiren sürtünme etkisi ve iklim dengesini sağlayan hava dolaşımları, bu “korunmuş tavan” tasvirinin somut karşılıkları olarak değerlendirilebilir.

    Bunun yanı sıra elektromanyetik dalgaların atmosfer içinde düzenli ve kesintisiz biçimde yayılabilmesi de gökyüzünün işlevsel bütünlüğüne işaret eder. Ses dalgaları boşlukta yayılamazken, elektromanyetik dalgalar ışık hızında hareket ederek görüntü, veri ve iletişim sistemlerinin sağlıklı biçimde işlemesini mümkün kılar. Bu durum, gökyüzünün yalnızca fiziksel tehditlere karşı değil, aynı zamanda iletişim ve bilgi akışının sürekliliği açısından da bir denge ve düzen alanı olduğunu göstermektedir.

    Elbette bu tür yorumlar, güncel bilimsel verilerin ışığında yapılan değerlendirmelerdir. Zira Kur’an, teknik anlamda sabit ve donuk bilgiler sunan bir bilim kitabı değil; zamanla yeni boyutları idrak edilebilen, anlamı derinleşen ilahî bir rehberdir. Uzay, atmosfer ve evren sistemleri üzerine yapılan araştırmalar arttıkça, Kur’an’daki bazı ifadelerin bu gerçekliklere nasıl işaret ettiği daha berrak biçimde anlaşılmaktadır. Bu yönüyle Kur’an, insanı aklını kullanmaya, evrendeki düzen üzerine düşünmeye ve ilahî mesajın izlerini kevnî ayetlerde fark etmeye davet eden çağlar üstü bir rehberlik sunmaktadır.

  33. 33

    O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. (Onların) her biri bir yörüngede yüzmektedir.

  34. 34

    (Ey Resul!) Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Sen ölürsün de (senin ölümünü heyecanla bekleyen) o inkârcılar ebedi mi kalacaklar?

    Bu ayette, Hz. İlyas’ın ve Hz. İsa’nın da diğer insanlar gibi ölümlü oldukları hatırlatılmakta; aynı şekilde Hz. Muhammed’in de zamanı geldiğinde vefat

    edeceği açık biçimde vurgulanmaktadır. Bu ifade, peygamberlerin insanlar arasındaki seçkin ve üstün konumlarının, onları fânilikten muaf kılmadığını ortaya koyar. Her biri, kendilerine verilen süre boyunca vahyin taşıyıcısı olmuş; ancak nihayetinde beşer olmanın tabiî sonucu olarak ölümü tatmıştır.

    Nitekim Uhud Savaşı sırasında Hz. Peygamber’in öldürüldüğüne dair bir haberin yayılması üzerine bazı mü’minlerin paniğe kapıldığı ve hatta savaş alanını terk etmeye yöneldiği bilinmektedir. Bu psikolojik kırılma üzerine nazil olan “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz?” (Âl-i İmrân 3/144) ayeti, bu yanılgıyı kesin biçimde tashih etmiş; Müslümanları şahıs merkezli bir bağlılıktan vahiy merkezli bir bilinç düzeyine yöneltmiştir. Ayet, bir yandan Hz. Peygamber’in beşerî yönünü hatırlatırken, diğer yandan onun vefatının dinin ya da mücadelenin sona ermesi anlamına gelmediğini açıkça ortaya koymaktadır.

    Nitekim bu ayetin inişinden yaklaşık yedi yıl sonra Hz. Peygamber vefat etmiştir. Buna rağmen, aradan asırlar geçmiş olmasına karşın, bazı çevrelerde onun ölmediğini, bedeniyle ya da ruhuyla hâlen hayatta olduğunu ve hatta Müslüman toplulukları teftiş ettiğini ileri süren iddialar varlığını sürdürmektedir. Bu tür söylemler, Kur’an’ın açık beyanlarıyla çelişmekte ve vahyin çizdiği ontolojik ve teolojik sınırları aşmaktadır.

    Söz konusu ayet, yalnızca belirli bir tarihsel olayı düzeltmekle sınırlı değildir; aynı zamanda peygamberlere beşerüstü nitelikler atfederek onları ölümsüzleştiren ve fiilen ilahî bir konuma yükselten anlayışlara karşı açık bir reddiye niteliği taşır. Bu yönüyle ayet, Hz. Muhammed’in de diğer peygamberler gibi bir beşer olduğunu, görevini tamamladıktan sonra vefat ettiğini ve dinin sürekliliğinin şahıslarda değil, Allah’ın gönderdiği vahiyde temellendiğini net biçimde ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Kur’an’a dayanmayan bu tür inanç ve kabuller, dinin temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

  35. 35

    Her nefis ölümü tadacaktır. Ne var ki (hayatın) iyi ve kötü tezahürleriyle karşı karşıya getirerek sizi deniyoruz ve (sonunda) bize döndürüleceksiniz.

    Bkz. 2/214, 3/185 dipnot, 29/57

  36. 36

    İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar: “Bu mudur ilahlarınızı diline dolayan?” derler. İşte Rahman (olan Allah)’ın kitabını inkâr edenler de onlardır.

  37. 37

    İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında mesajlarımı(n işaret ettiği azap gerçeğini) göstereceğim. Şimdi benden (azabın) acele gelmesini istemeyin!

  38. 38

    Bir de: “Eğer doğru sözlü kimselerseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.

  39. 39

    İnkârcılar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kimseden de bir yardım bulamayacakları o günü keşke bilselerdi (de bu yaptıklarından vazgeçselerdi)!

  40. 40

    Doğrusu o (son saat) ansızın gelip çatacak ve onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir.

  41. 41

    (Ey Resul!) Andolsun ki, senden önce de birçok resullerle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.

  42. 42

    De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman’dan (bütün yaratılmış âlemin tek ve biricik koruyucusu olan Allah’ın azabından) kim koruyabilir?” Buna rağmen onlar, yine de Rablerinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çeviriyorlar.

  43. 43

    Yoksa onların, kendilerini (azabımızdan) koruyacak bizim dışımızda başka ilahları mı var? O sözde ilahlar kendilerine bile yardım edecek güçte olmadıkları gibi bizden de destek göremezler.

    “Bizden de destek göremezler” ifadesi, Kur’an’da azapla karşı karşıya kalan kimselerin, dünyada kendilerine yardımcı olacağını zannettikleri sahte ilahlar, otoriteler ya da aracı figürler tarafından bütünüyle terk edileceklerini bildirmektedir. Bu ifade, insanların dünyada tapınma derecesinde bağlandıkları bu var lıkları yalnızca sembolik unsurlar olarak değil; bilfiil etkide bulunan, koruyan, şefaat eden ya da Allah karşısında bir güç ve güvence sağlayan varlıklar olarak algıladıklarını da ortaya koymaktadır. Zira bir varlıktan bu tür bir medet ummak, onu fiilen ilahî yetkilerle donatmak anlamına gelir.

    Kur’an bu bağlamda, insanların Allah’ın rızasını öncelemek yerine, adeta kul köle oldukları, huzurunda boyun eğdikleri ve hoşnutluklarını kazanmayı esas aldıkları kişi ya da yapıları zımnen eleştirmektedir. Bu figürler kimi zaman dinî bir otorite, kimi zaman manevî bir lider, kimi zaman da ideolojik veya siyasî bir önder olabilir. Onların himayesiyle kurtuluşa ereceğini düşünenler, bu kişilere neredeyse ulûhiyet atfederek tevhid inancının özünü zedelemekte ve dini asli mecrasından uzaklaştırmaktadır.

    Ancak ayet açık biçimde bildirir ki, hesap günü geldiğinde bu kişi ve otoriteler kendilerine bağlananlara hiçbir fayda sağlayamayacak, hatta bizzat kendileri dahi ilahî azaptan kurtulamayacaklardır. Böylece dünyada sahte bir güven duygusuyla başkalarına yaslananların bu yanılsaması tamamen çökecektir. Kur’an, bu ifadeyle insanı yalnızca Allah’a yönelmeye, O’ndan başkasına kutsallık ve kurtarıcılık atfetmemeye ve gerçek kurtuluşun ancak Allah’ın rızasında olduğunu idrak etmeye çağırmaktadır.

  44. 44

    Doğrusu biz onlara ve atalarına geniş geçim imkânları bağışladık da uzun yıllar refah içinde yaşadılar. Ama artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? Durum böyle iken onlar nasıl galip gelebilirler?

    Bkz. 13/41, 46/27

    “Yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz” ifadesi, bağlamı dikkate alındığında çok katmanlı bir anlam alanına sahiptir. Bunlardan ilki ve siyak–sibak açısından daha güçlü görünen yorum, inkârcıların hâkimiyet alanlarının zamanla daralması; buna karşılık mü’minlerin tebliğ, inanç ve ahlaki direniş yoluyla hem nitelik (keyfiyet) hem de nicelik (kemiyet) bakımından güç kazanarak etki alanlarını genişletmeleridir. Bu yorum, Kur’an’ın genel mesaj örgüsüyle de uyumludur. Zira Kur’an’da hak, zamanla bâtılı aşındıran; zulüm ve inkâr ise geçici olarak güçlü görünse bile nihayetinde gerileyip çöken olgular olarak tasvir edilir. Bu çerçevede ayet, inanç mücadelesine dair dinamik ve tarihsel bir uyarı niteliği taşımaktadır.

    İkinci yorum ise ayetin daha fiziksel bir boyutuna işaret eder. Buna göre “eksiltme” , yer kabuğunun özellikle toprak tabakasının erozyon, sel, rüzgâr ve benzeri doğal süreçler yoluyla aşınması ve bir bölgeden koparak başka alanlara taşınması anlamına gelir. Bu süreç, yaşam alanlarının fiziksel olarak daralmasına yol açan bilinen bir tabiat olgusudur. Kur’an’ın birçok ayetinde olduğu gibi burada da insanın dikkatinin doğa olaylarına çekilerek düşünmeye sevk edildiği söylenebilir.

    Bununla birlikte ayetin genel anlam akışı ve bağlamı dikkate alındığında, ilk yorumun—yani inanç temelli dönüşüm ve hâkimiyet dengelerindeki değişimin—ayetle daha doğrudan örtüştüğü görülmektedir. Kur’an, bu tür ifadeleri çoğu zaman hem somut hem de sembolik düzeyde çok katmanlı biçimde kullanır. Bu nedenle her iki anlam da bütünüyle dışlanamaz; ancak asıl vurgunun, Allah’ın iradesi doğrultusunda inkârcı yapıların zayıflaması ve hakka dayalı sistemlerin güç kazanması yönünde olduğu açıktır.

  45. 45

    De ki: “Ben sizi (kendi düşüncelerimle değil) ancak vahiy ile uyarıyorum.” Ama (ne var ki gerçeklere kulaklarını tıkayan) sağırlar ne kadar uyarılsalar da çağrıyı işitmezler.

  46. 46

    Andolsun, onlara Rabbinin azabından bir ufak esinti dokunacak olsa hiç tartışmasız; “Yazıklar olsun bize! Gerçekten bizler zulme sapanlarmışız” derler.

  47. 47

    Kıyamet günü (öyle) doğru, (öyle hassas) teraziler kuracağız ki, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacak. Bir hardal tanesi kadar bile olsa her şeyi tartıya sokacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

  48. 48

    Andolsun ki biz, Musa ve Harun’a, hakkı batıldan ayıran, karanlıkları aydınlatan, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için doğruyu eğriden ayıran bir kitap (Tevrat’ı) verdik.

    Bkz. 2/53, 3/4, 25/1

    “Furkân” ifadesi yalnızca Kur’an için kullanılan bir kavram değildir; aynı nitelendirme Tevrat için de kullanılmaktadır. Kur’an’da bazı sûre ve ayetlerde vahiy “Furkân” olarak adlandırılır. Bu ifade, Kur’an’ın özel isimlerinden biri olup “hak ile bâtılı ayıran” anlamına gelir. Bununla birlikte bazı ayetlerde aynı kavramın Tevrat için de bir sıfat olarak kullanılması, ilahî vahiylerin ortak bir özelliğine işaret eder: İnsanlara doğru ile yanlışı ayırt etme ölçüsü sunmak.

    Sözlük anlamı itibarıyla Furkân, “ayıran, fark ettiren” demektir. Terimsel anlamda ise Furkân; hakkı bâtıldan, imanı küfürden, helâli haramdan, doğruyu eğriden ve hayrı şerden ayıran; bu alanlarda ölçü, ilke ve kıstaslar ortaya koyan ilahî rehberi ifade eder. Bu çerçevede Kur’an, yalnızca bilgi aktaran bir metin değil; insanın akıl, vicdan ve ahlak temelinde doğru yönelişi belirlemesini sağlayan normatif bir referans kaynağıdır.

    Furkân vasfı, Kur’an’ın rehberlik fonksiyonunu ve insan hayatına kazandırdığı değerleri doğrudan yansıtır. Kur’an bu niteliğiyle bireye neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösterirken; aynı zamanda toplumsal düzeyde adaletin, doğruluğun ve hikmetin tesis edilmesinde belirleyici bir ölçü işlevi görür.

  49. 49

    O (Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşaya)nlar, algı ve tasavvur larının ötesinde olmasına rağmen Rablerin(in azabın)dan korkarlar. Onlar kıyamet gününden de ürperirler.

  50. 50

    İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereketli ve faydalı bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?

    Kur’an’ın “bereketli” oluşu, lafzında değil; mesajının muhtevasında, etkisinde ve sürekliliğinde temellenen bir niteliktir. Bu bereket, Kur’an’ın her çağda, her toplumda ve her birey nezdinde farklı derinliklerle anlaşılabilmesi; muhatabının idrak düzeyi, tecrübesi ve yaşamsal şartları doğrultusunda yeni anlam katmanları açığa çıkarabilmesidir. Kur’an, yüzeysel bir okumanın ötesinde, tefekkürle yaklaşıldığında, zihne ve kalbe nüfuz eden canlı bir rehber niteliği taşır. Her okunuşta daha önce fark edilmeyen bir boyut belirginleşir; her karşılaşma yeni bir idrak eşiği oluşturur.

    Bakara Sûresi 2/261. ayette yer alan “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane bulunan yedi başak veren bir taneye benzer…” benzetmesi, Kur’an’ın bereketini kavramak açısından anlamlı bir çerçeve sunar. Nasıl ki ihlasla yapılan infak katlanarak karşılık buluyorsa, Kur’an’a samimi bir bilinçle yönelmek de anlamların katman katman açılmasına, ayetlerin birbirini açıklayan bir bütünlük içinde insanın ahlaki ve manevi gelişimini beslemesine

    vesile olur. Bu durum, Kur’an’ın bereketinin bilgiyle sınırlı olmayan, dönüştürücü bir etki taşıdığını göstermektedir.

    Kur’an’ın bereketi yalnızca anlam zenginliğiyle sınırlı değildir; zaman ve mekân boyutunda da kendini gösterir. Kadir Gecesi’nin “bin aydan daha hayır lı” olarak nitelendirilmesi bu hususun çarpıcı bir örneğidir. Bu gecenin değer kazanması, Kur’an’ın o gece indirilmeye başlanmış olmasıyla ilişkilidir. Böylece Kur’an’ın nüzûlü, zamanı nitelikli kılmış; sıradan bir zaman dilimini müstesna bir değere dönüştürmüştür. Bu da Kur’an’ın bereketinin zaman üzerindeki dönüştürücü etkisine işaret eder.

    Sonuç olarak Kur’an’ın bereketi; onun evrensel hitabında, zaman ve toplumlar üstü mesajında, insanın ahlaki ve ruhsal inşasını destekleyen yapısında ve insanla kurduğu derin ilişkide somutlaşır. Her okunuşta yeni anlam ufuklarının açılması ve ayetlerin birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde rehberlik etmesi, Kur’an’ın bereketini yaşayanlar için teorik bir iddia olmaktan çıkarıp tecrübe edilen bir hakikat hâline getirir.

  51. 51

    Andolsun ki, biz daha önce İbrahîm’e de rüştü (doğru yolu bulma yeteneğini) vermiştik. Zaten biz onu(n nebiliğe ehil olduğunu) daha baştan biliyorduk.

    Bkz. 6/75

    Ayette geçen “rüşd” kavramı, sözlük anlamı itibarıyla doğru yolu bulmak, makul ve bilinçli davranmak, hakikate yönelmek gibi anlamlara sahiptir. Bu bağlamda Hz. İbrahîm hakkında kullanılan “rüşd” ifadesi, onun henüz nebi olmadan önce dahi yüksek bir idrak seviyesine, güçlü bir sezgiye ve ilahî hakikati kavrayabilecek zihinsel olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Hz. İbrahîm, Allah’ın kudretini ve birliğini kavrayabilecek, putperestliğin aklî ve mantıkî tutarsızlığını fark edebilecek bir bilinç düzeyine erken yaşta ulaşmıştır.

    Kur’an’da “rüşd” kavramı, farklı sûre ve ayetlerde bağlama göre çeşitli anlam katmanlarıyla kullanılmaktadır. Bakara 2/250’de iman, hak ve hidayet; Cin 72/21’de fayda; Cin 72/10’da hayır; Kehf 18/66’da doğru yol; Kehf 18/10’da çıkış ve kurtuluş yolu; Nisâ 4/6’da ise aklî olgunluk ve malî sorumluluk taşıyabilecek seviyeye ulaşma anlamında yer almaktadır. Bu kullanım çeşitliliği, “rüşd” kavramının yalnızca tek boyutlu bir doğruyu değil, akıl, ahlak ve sorumlulukla bütünleşmiş kapsamlı bir bilinç hâlini ifade ettiğini göstermektedir.

    Hz. İbrahîm’in “rüşd sahibi” olarak nitelendirilmesi, onun sadece peygamberlik misyonuna değil; aynı zamanda erken yaşta hakikate yönelen sorgulayıcı tutumuna ve zihinsel olgunluğuna işaret etmektedir. Bu vurgu, Kur’an’ın bireyin aklî kapasitesine, içsel arayışına ve doğruyu bulma potansiyeline verdiği önemi ortaya koyar. Bu bağlamda “rüşd” , yalnızca bilgiye sahip olmayı değil; doğruya yönelme yetisini, içsel derinliği ve hakikate karşı duyarlılığı ifade eden bütüncül

    bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

  52. 52

    Hani o, babasına ve kavmine: “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.

  53. 53

    (Onlar da:) “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” demişlerdi.

  54. 54

    (Bunun üzerine İbrahîm:) “Yemin ederim ki siz de atalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz” dedi.

  55. 55

    (Onlar:) “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.

  56. 56

    “Hayır” dedi (İbrahîm). “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir. Onları O yaratmıştır ve ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerden biriyim.”

  57. 57

    “Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınız için tasarladığım tuzağı mutlaka gerçekleştireceğim.”

  58. 58

    Arkasından o putları kırıp paramparça etti, fakat bilgisine başvur sunlar diye en büyük putu sağlam bıraktı.

    Hz. İbrahîm, putperest toplumunu şirk inancından uzaklaştırmak amacıyla yalnızca sözlü bir tebliğ yöntemiyle yetinmemiş; aynı zamanda güçlü bir sembolik eylemle onları düşünmeye sevk etmeyi hedeflemiştir. Bu girişimin amacı, bir çatışma ortamı oluşturmak, toplumsal düzeni bozmak ya da provokatif bir meydan okuma sergilemek değildir. Aksine, uzun süredir sorgulamaksızın benimsedikleri inanç kalıplarını sarsmak, onları alışkanlıklarının dışına çıkararak içsel ve aklî bir muhasebeye yöneltmektir. Zira söz konusu toplum, putların acziyetini ve kendi inanç sistemlerinin tutarsızlığını fark edebilecek bir sorgulama cesaretinden yoksun görünmektedir.

    Bu amaç doğrultusunda Hz. İbrahîm, halkın tapınak alanında bulunmadığı bir zamanı değerlendirerek putları kırmış; yalnızca en büyük putu ayakta bırakmış ve baltayı onun üzerine yerleştirmiştir. Böylece, meydana gelen tahribatın sorumluluğunu sembolik olarak büyük puta yükleyen bir görüntü oluşturmuştur. Bu eylem, görünürde basit olmakla birlikte, derin bir anlam taşıyan, bilinçli ve stratejik bir uyarı niteliğindedir.

    Putperestler geri döndüklerinde karşılaştıkları manzara karşısında büyük bir öfke ve şaşkınlık yaşamışlardır. Kutsal saydıkları putların parçalanmış hâli, onların zihinsel dünyasında ciddi bir sarsıntıya yol açmıştır. Bu olayın ardından Hz. İbrahîm ile toplum arasında Kur’an’da aktarılan meşhur tartışma başlamıştır. Söz konusu tartışma, yalnızca bir savunma ya da suçlama süreci değil; akıl, mantık ve inanç temelinde yürütülen sembolik bir yüzleşmenin ifadesidir.

    Bu olayın devamı, Kur’an’ın ilgili ayetlerinde ayrıntılı biçimde ele alınmakta ve Hz. İbrahîm’in tebliğini nasıl tutarlı, rasyonel ve ikna edici bir yöntemle

    sürdürdüğü ortaya konulmaktadır. Bu yaklaşım, inancın zorlayıcı yollarla değil; düşünceyi harekete geçiren, sorgulamayı teşvik eden bir yöntemle aktarılması gerektiğine dair evrensel bir örnek teşkil etmektedir.

  59. 59

    (Onlar dönünce:) “Kim yaptı bunu ilahlarımıza? (Her kimse) muhakkak o zalimlerden biridir!” dediler.

  60. 60

    (Bir kısmı:) “İbrahîm denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.

  61. 61

    “Haydi, getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsun” dediler.

  62. 62

    (İbrahîm gelince) “Ey İbrahîm! Sen mi yaptın bunu ilahlarımıza?” diye sordular.

  63. 63

    (İbrahîm:) “Belki şu büyük olan yapmıştır. En iyisi, siz kendilerine sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!” diye cevap verdi.

  64. 64

    Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (içlerinden kendi kendilerine): “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.

    Hz. İbrahîm’in sergilediği bu sembolik eylem ve onu takip eden sözlü tebliğ, putperest toplumun yerleşik düşünce kalıplarında ciddi bir kırılmaya yol açmıştır. Uzun yıllar boyunca sorgulamaksızın benimsedikleri inanç sistemini ilk defa aklî ve vicdanî bir muhasebeye tâbi tutma ihtiyacı hissetmişlerdir. Zira Hz. İbrahîm’in ortaya koyduğu gerçeklik, inkârı güç bir açıklık taşımaktadır. Vicdanlarının sesine kulak verdiklerinde, kendi kendilerine bu inancın tutarsızlığını itiraf etmek zorunda kalmışlardır: Kendi varlığını dahi koruyamayan, hareketsiz ve aciz taş ve maden yığınlarının ilahlık iddiasıyla yüceltilmesinin hiçbir makul temeli bulunmamaktadır.

    Bu içsel yüzleşme, onları derin bir pişmanlık duygusuna sevk etmiştir. Yanlışın putlarda değil, bizzat kendilerinde olduğunu kabul etmiş; uzun yıllar sahte yönelişlere bağlandıklarını, Allah’ın yerine ikame ettikleri varlıkların ne kendilerine ne de başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayacağını fark etmişlerdir. Böylece akıllarını devre dışı bıraktıklarını, vicdanlarını bastırdıklarını ve hakikate bilinçli biçimde sırt çevirdiklerini itiraf etmişlerdir. Kur’an’ın ifadesiyle bu durum, insanın en büyük zulmü kendi nefsine işlemesi anlamına gelmektedir.

    Bu fark ediş, Kur’an’ın birçok ayetinde vurgulanan temel bir ilkeyi teyit eder: İnsan, ön yargılarından arınıp düşünmeye başladığında ve vicdanıyla sahici bir yüzleşmeye girdiğinde hakikate yönelme potansiyeline sahiptir. Hz. İbrahîm’in yöntemi de tam olarak bu zeminde şekillenmiştir. O, zorlayıcı ya da dayatmacı bir tutum sergilemeden; söz, akıl ve sembolik eylem yoluyla gerçeği görünür kılmış, insanın içsel idrakini harekete geçirmiştir. Bu yönüyle söz konusu olay, tebliğin

    incelikli, bilinçli ve vicdana hitap eden bir yöntemle yapılması gerektiğine dair evrensel bir örnek sunmaktadır.

  65. 65

    Fakat sonra yine eski dik kafalılıklarına dönerek İbrahîm’e: “Sen de iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar” dediler.

  66. 66–67

    (Bunun üzerine İbrahîm) dedi ki: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’la beraber, size fayda ve zarar veremeyecek olan şeylere de mi tapıyorsunuz? Size de Allah’tan başka taptıklarınıza da yuh olsun! Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?”

  67. 68

    (Onlardan bazıları:) “Eğer yapacağınız bir şey varsa, o da bunu (İbrahîm’i) yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!” dediler.

    Bkz. 29/24

    Bazı putperestlerin ileri sürdüğü teklifin kabul edilmesiyle Hz. İbrahîm’in yakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Ancak Hz. İbrahîm’in fiilen ateşe atılıp atılmadığı meselesi, Kur’an’daki ilgili ayetler çerçevesinde yorum farklılıklarına açık bir alan olarak değerlendirilebilir. Bir sonraki ayette yer alan “Ey ateş! İbrahîm için serin ve selamet ol!” emri, klasik yorumlarda Hz. İbrahîm’in ateşe atıldığı ve ilahî müdahaleyle yanmaktan korunduğu şeklinde anlaşılmıştır. Bununla birlikte ayetin lafzında, Hz. İbrahîm’in ateşe fiilen atıldığını açık ve doğrudan ifade eden bir ibare bulunmamaktadır.

    Öte yandan Ankebût Sûresi 29/24’te geçen “Allah onu ateşten kurtardı” ifadesi, olayın ateşe atılma aşamasına varmadan ilahî bir müdahaleyle engellenmiş olabileceğine de işaret ediyor olabilir. Zira ayette, “ateşe atıldıktan sonra kurtarıldı” anlamını zorunlu kılan açık bir anlatım yer almamaktadır. Bu durum, bazı müfessirler tarafından Hz. İbrahîm’in ateşe atılmadan önce Allah’ın korumasıyla kurtarıldığı şeklinde yorumlanmıştır.

    Bu çerçevede “ateşe serin ve selamet ol” emri, yalnızca fiziksel bir mucizeyi değil; aynı zamanda Hz. İbrahîm’in bundan sonraki hayatında ilahî koruma altında olacağını, tevhid mücadelesinde önünün açılacağını ve artık hiçbir gücün ona zarar veremeyeceğini bildiren sembolik ve çok katmanlı bir anlam da taşıyabilir. Bu yorum, Kur’an’ın mecazî ve derinlikli anlatım üslubuyla da uyumludur.

  68. 69

    (Biz de:) “Ey ateş! İbrahîm’e karşı serin ve selamet ol” dedik.

  69. 70

    Ona böyle bir düzen kurmak istediler. Fakat biz düzenlerini bozarak onları en rezil duruma düşürdük.

  70. 71

    O’nu da (kardeşinin oğlu) Lût’u da gelecek bütün çağlar için bereketli kıldığımız bir beldeye ulaştırıp kurtardık.

  71. 72

    Ona İshak’ı ve bir de fazladan Yakup’u bağışladık ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık.

    Genel kabule dayanan rivayetlere göre Hz. İbrahîm ve yeğeni Hz. Lût, başlangıçta Mezopotamya bölgesinde, bugünkü Irak topraklarında yaşamışlardır. Daha sonra ilahî bir yönlendirme ve Allah’ın lütfuyla Şam bölgesine hicret etmişlerdir. Bu hicret, yalnızca coğrafi bir yer değiştirme değil; aynı zamanda şirk merkezli bir hayat tarzından tevhid eksenli bir inanç duruşuna yönelişi ifade eden derin bir kopuş anlamı taşımaktadır. Bu sürecin ardından Hz. İbrahîm Filistin topraklarına yerleşmiş, Hz. Lût ise Kızıldeniz’in kuzeyinde yer alan ve ahlaki yozlaşmasıyla bilinen Sodom şehrine gönderilmiştir. Hz. Lût burada peygamberlikle görevlendirilmiş ve Sodom halkını tevhid inancına davet etmekle sorumlu kılınmıştır.

    Hz. İbrahîm’in neslinde Hz. İshak ve Hz. İsmail özel bir konuma sahiptir. Hz. İshak, eşi Sâre’den; Hz. İsmail ise Hacer’den dünyaya gelmiştir. Bu yönüyle İshak ve İsmail baba bir, anne ayrı kardeşlerdir. Hz. Yakup ise Hz. İshak’ın oğlu olup, Hz. İbrahîm’in torunudur. Bu soy silsilesi, ilahî vahyin ve peygamberlik misyonunun nesiller boyunca devam ettiğini gösteren mübarek bir zinciri temsil etmektedir.

  72. 73

    Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kullardı (Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrısal nitelikler yakıştırmazlardı).

    Kur’an’da sıkça tekrar edilen “namazı ikame etmek ve zekâtı vermek” terkibi, bu iki ibadetin yalnızca Hz. Muhammed dönemine özgü olmadığını; önceki peygamberler ve ümmetler için de geçerli temel kulluk pratikleri olduğunu göstermektedir. Nitekim Kur’an’da Hz. İbrahîm, Hz. Musa, Hz. İsa ve onların izleyicileri hakkında da namaz ve zekât vurgusunun yapılması, bu ibadetlerin tevhid inancının tarihsel sürekliliğe sahip evrensel tezahürleri olduğuna işaret eder. Bu yönüyle namaz ve zekât, inancın soyut bir kabul olmaktan çıkıp fiilî bir sorumluluk hâline gelmesinin temel göstergeleri arasında yer alır.

    “Zekât” kavramı, Kur’an’da birçok ayette arınma, temizlenme, saflaşma ve manevi yükseliş anlamlarıyla kullanılmaktadır. Bakara 2/151, Âl-i İmrân 3/77, Tevbe 9/103 ve Tâhâ 20/76 gibi ayetlerde bu yönü açıkça görülür. Bu bağlamda zekât, yalnızca ekonomik bir paylaşımı değil; insanın ahlaki ve ruhsal arınmasını hedefleyen bütüncül bir süreci ifade eder.

    Bununla birlikte bazı ayetlerde “zekât” terimi, malın belirli bir kısmının Allah yolunda ihtiyaç sahiplerine verilmesi anlamında, yani toplumsal adaleti ve dayanışmayı gözeten maddi bir ibadet olarak kullanılmaktadır. Bu kullanım, Kur’an’ın hem bireyin iç dünyasına hem de toplumsal sorumluluğa aynı anda hitap eden çok katmanlı yapısını yansıtır. Dolayısıyla zekât, basit bir yardım faaliyeti değil; insanın hem malını hem de nefsini arındıran, toplumsal dengeyi güçlendiren ilahî bir yükümlülük olarak anlaşılmalıdır.

  73. 74

    Lût’a da sağlam bir muhakeme yetisi ve ilim verdik. Onu, halkı iğrenç işler yapan o kentten kurtardık. Onlar gerçekten çirkin davranışları huy edinmiş kötü bir toplumdu.

  74. 75

    Ve onu (Lût’u) rahmetimizle kuşattık. Çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.

    Hz. Lût’un nebi olarak gönderildiği Sodom halkı, Kur’an’ın tasvirine göre, kendilerinden önce yeryüzünde benzeri görülmemiş bir ahlaki sapkınlık içinde yaşamaktaydı. Toplumun erkekleri, fıtrata aykırı biçimde kendi cinsleriyle cinsel ilişkiyi normalleştirmiş ve bu davranışı toplumsal bir pratik hâline getirmişlerdi. Hz. Lût, kavmini bu tutumdan vazgeçmeleri için uyarmış; onlara ilahî mesajı tebliğ ederek ahlaki değerlere, insan onuruna ve fıtrata uygun bir yaşam çağrısında bulunmuştur.

    Ancak Sodom halkı, Hz. Lût’un uyarılarını dikkate almamış; onun peygamberliğini inkâr etmiş, söylediklerini küçümsemiş ve içinde bulundukları sapkınlığı sürdürmekte ısrar etmiştir. Bununla da yetinmeyerek Hz. Lût’u ve ona inananları toplumdan dışlamakla tehdit etmişlerdir. Kur’an’ın Hicr, Şuarâ ve Ankebût sûreleri başta olmak üzere çeşitli ayetlerinde bu süreç ayrıntılı biçimde aktarılmakta; Lût kavminin azgınlıkta sınır tanımadığı özellikle vurgulanmaktadır.

    Neticede, bütün uyarılara rağmen inkârda ve ahlaki bozulmada direnen bu toplum, ilahî adaletin tecellisi olarak ağır bir helâkle karşılaşmıştır. Kur’an’da, üzerlerine taş yağmuru gönderildiği ve yaşadıkları şehirlerin altüst edildiği bildirilir. Bu tarihsel anlatım her çağda ahlaki yozlaşmaya karşı insanları uyaran, ibret ve sorumluluk bilinci kazandırmayı amaçlayan evrensel bir mesaj niteliği taşımaktadır.

  75. 76

    Nuh’u da hatırla! Hani o bir dua etmişti de duasını kabul edip onu da ev halkını da büyük bir felâket ve sıkıntıdan kurtarmıştık.

    Hz. Nuh, uzun yıllar süren tebliğine rağmen kavminin inkârda ısrar etmesi üzerine Allah’a yönelerek şu kararlı ve bilinçli duayı dile getirir: “Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; yalnızca ahlaksız ve inkârcı kimseler doğururlar” (Nûh 71/26–27). Bu dua, basit bir şikâyet ya da kişisel bir serzenişten ibaret değildir; aksine inkârın artık bireysel bir tercih olmaktan çıkıp, toplumu kuşatan, ahlaki yozlaşmayı ve fesadı sistematik biçimde üreten bir yapıya dönüştüğünü ifade etmektedir.

    Hz. Nuh burada, kavminin yalnızca hakikati reddetmekle kalmadığını; aynı zamanda başkalarını da saptıran, kötülüğü yaygınlaştıran ve ıslah imkânını or tadan kaldıran bir bozgunculuk içinde olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla söz konusu inkâr, toplumsal yapıyı zehirleyen, geleceği tahrip eden bilinçli bir sapmadır.

    Bununla birlikte Hz. Nuh’un duası yalnızca helâk talebiyle sınırlı değildir. O,

    aynı zamanda derin bir merhamet bilinciyle Allah’a yönelerek, “Rabbim! Beni, anne ve babamı, iman ederek evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla” diye niyazda bulunur. Böylece hem kendisi hem de iman eden topluluk için ilahî mağfiret ve rahmet talep eder.

    Duanın sonunda ise zalimlerin akıbetine dair net bir talep dile getirilir: “Zalimlerin yalnızca helâkini artır!” Bu ifade, ısrarla kötülük üreten, ıslaha kapalı hâle gelmiş ve zulmü yaygınlaştıran inkârcılar hakkında ilahî adaletin tecelli etmesini isteme anlamı taşır.

    Kur’an’da yer alan bu dua, bir peygamberin tükenmişliğini değil; uzun süreli tebliğden sonra ulaşılan ahlaki ve toplumsal bir muhasebeyi yansıtır. Aynı zamanda insanlık için, inkârın bireysel bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal fesada dönüştüğü noktada ilahî adaletin kaçınılmazlığına dair güçlü bir uyarı ve ibret vesikası niteliği taşımaktadır.

  76. 77

    Ayetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğmuştuk.

  77. 78

    Davut ve Süleyman’ı da hatırla! Hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şahittik.

    Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman, aynı olay hakkında farklı içtihatlarda bulunmuş iki peygamber olarak Kur’an’da zikredilmektedir. Ayette temas edilen bu olayda, biri koyun sürüsüne, diğeri ekin tarlasına sahip olan iki kişi arasında bir ihtilaf meydana gelmiştir. Gece vakti tarlaya giren koyunlar, ekili mahsule zarar vermiş; bunun üzerine mesele yargıya intikal etmiştir. Hz. Davud, zararın telafisi için koyunların ekin sahibine verilmesi yönünde hüküm vermiştir.

    Aynı mesele, henüz genç yaşta olmasına rağmen hikmet ve adalet bilinciyle temayüz eden Hz. Süleyman’a da arz edilmiştir. Hz. Süleyman, zararın doğrudan mülkiyet devriyle değil, daha dengeli ve hakkaniyete uygun bir yöntemle giderilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Buna göre, ekin tarlası eski hâline dönünceye kadar koyunlar geçici olarak tarla sahibine bırakılmalı; bu süre zarfında koyunlardan elde edilecek faydalar (süt, yün vb.) zararın karşılığı sayılmalıdır. Tarla onarıldıktan sonra ise her iki taraf kendi malını geri almalıdır.

    Bu içtihat, mağdurun zararını telafi ederken, zarara sebep olan tarafı da tamamen mahrum bırakmayan dengeli bir çözüm sunmaktadır. Hz. Davud, oğlunun bu yaklaşımını daha isabetli bularak kendi hükmünden vazgeçmiş ve Hz. Süleyman’ın içtihadını benimsemiştir.

    Bu kıssanın Kur’an’da yer alması, vahiy alan iki peygamberin aynı meselede farklı hükümlere ulaşabilmesinin mümkün olduğunu göstermesi bakımından

    son derece önemlidir. Bu farklılık, bir hata olarak değil; hikmete dayalı bir çeşitlilik ve içtihadın meşruiyeti olarak sunulmaktadır. Aynı zamanda bu örnek, adaletin yalnızca hukuki bir denge değil; vicdanî ve toplumsal boyutları da gözeten bütüncül bir ilke olduğunu ortaya koymaktadır.

  78. 79

    Biz çözüm getirecek hükmü Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümdarlık ve ilim vermiştik. Davud’a dağları ve kuşları boyun eğdir miştik, onunla beraber tesbih ediyorlardı (vazifelerini yapıyorlardı). Bunları yapan bizdik.

    Bkz. 34/10, 38/18

  79. 80

    Bir de Davud’a, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapma sanatını öğretmiştik. Artık (bütün bunlar için) şükredecek misiniz?

  80. 81

    Bereketli kıldığımız yere doğru esip onun emriyle (çalışan gemileri) yürütsün diye şiddetli rüzgârları Süleyman’ın hizmetine verdik. İşte böyle şeyin yasasını bilen biziz.

    Kaynaklarda, Hz. Süleyman’ın gemi filolarını sevk ve idare ettiği merkezlerin tarihî ve coğrafi bakımdan stratejik öneme sahip iki bölge olduğu belirtilmektedir. Bunlardan ilki, birçok peygamberin yaşadığı ve vahyin tarihsel merkezlerinden biri olan Filistin; diğeri ise dönemin önemli ticaret yollarının kesiştiği, ekonomik ve siyasi açıdan etkili bir merkez konumundaki Şam bölgesidir. Bu iki bölge hem dinî hem de ticari açıdan taşıdıkları ağırlık sebebiyle, güçlü ve organize bir deniz filosunun yönetimi için elverişli merkezler olarak değerlendirilmektedir.

    Bu çerçevede Hz. Süleyman’ın gemi filolarını söz konusu bölgelerden yönetmiş olması, onun yalnızca ilahî vahyin taşıyıcısı bir peygamber değil; aynı zamanda ileri düzeyde idari kabiliyete, güçlü bir organizasyon yapısına ve dönemin ekonomik sistemlerini etkin biçimde yöneten bir hükümdarlık anlayışına sahip olduğunu da göstermektedir. Bu durum, Kur’an’da Hz. Süleyman’a atfedilen hikmet, ilim ve mülk kavramlarıyla da anlam bütünlüğü arz etmektedir.

  81. 82

    Ayrıca (inci için) derin sulara dalan ve başka işler yapan kural tanımayan bazı dik başlı şeytanları/kimseleri de Süleyman’ın emrine verdik. Bu güçleri kontrol altında tutan yine bizdik.

    Kur’an’da Hz. Süleyman’a verilen üstün imkânlar arasında, “şeytanlar” olarak ifade edilen bazı varlıkların onun emrine verilmiş olması da yer almaktadır. Bu varlıkların mahiyeti konusunda tefsir geleneğinde farklı yorumlar geliştirilmiştir. Bazı müfessirler, burada geçen “şeytanlar” ifadesini mecazî anlamda değerlendirmiş; bunun, Hz. Süleyman döneminde yaşayan, toplumsal düzene uyum sağlayamayan, başıboş ve disiplin dışı toplulukları ya da vahşi kabileleri temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bu yorumda “şeytanlık” , metafizik bir varlık türünden ziyade, ilahî rehberlikten ve medenî değerlerden uzak bir yaşam tarzını ifade eden niteleyici bir kavram olarak anlaşılmaktadır.

    Diğer bir yaklaşıma göre ise söz konusu “şeytanlar” , Hz. Süleyman’ın emrine verilen tabiat güçlerini ve doğal imkânları temsil etmektedir. Bu çerçevede rüzgâr, su, deniz, yer altı kaynakları ve benzeri doğal unsurların insanlığın hizmetine sunulması, sembolik bir anlatımla “şeytanların boyun eğdirilmesi” şeklinde ifade edilmiş olabilir. Nitekim Sâd Sûresi 37–38. ayetlerde geçen “her türlü yapı ustası ve dalgıç olan şeytanlar” ifadesi, bu güçlerin inşaat, mühendislik ve denizcilik gibi alanlarda kullanıldığına işaret eden bir tasvir olarak yorumlanmaktadır.

    Bu bağlamda “şeytanlar”ın literal varlıklar mı yoksa metaforik temsiller mi olduğu meselesi açık bir tartışma alanı olmakla birlikte, Kur’an anlatımında asıl vurgunun bu ayrıntıda değil; Hz. Süleyman’a verilen olağanüstü yönetim kabiliyetinde, tabiat ve insan unsurları üzerindeki hâkimiyetinde ve bütün bu imkânların ilahî bir lütuf olduğunda yoğunlaştığı görülmektedir. Kur’an perspektifinde Hz. Süleyman, kendisine verilen bu kudreti zulüm ve tahakküm aracı olarak değil; inşa, düzen, adalet ve toplumsal fayda doğrultusunda kullanan bir peygamber-hükümdar olarak sunulmaktadır.

  82. 83

    Ve Eyyub’u (da hatırla ki) o: “Ey Rabbim! Bir derde yakalandım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye yalvarmıştı.

  83. 84

    Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve gereği gibi kullukta bulunanlar için bir ibret olmak üzere ona yakınlarını bir kat daha artırarak geri vermiştik.

    Hz. Eyyûb’un maruz kaldığı sıkıntılar hakkında halk arasında yaygın olan birçok rivayet ve efsanevî anlatım, Kur’an’a dayanmamakta; çoğu zaman aşırı, mesnetsiz ve gerçeklikten uzak tasvirler içermektedir. Oysa Kur’an, Hz. Eyyûb’un yaşadıklarını ölçülü, sade ve ibret merkezli bir üslupla aktarmakta; dikkatleri ayrıntılı betimlemelere değil, kıssanın vermek istediği ahlaki ve teolojik mesaja yöneltmektedir.

    Kur’an’ın sunduğu çerçeveye göre Hz. Eyyûb, başlangıçta hem malî hem de toplumsal bakımdan güçlü bir konumdaydı. Serveti, ailesi ve itibarıyla tanınan bir kişiyken, zamanla çeşitli musibetlerle karşılaşmıştır. Servetini büyük ölçüde kaybetmiş, ailesinden bazı kimseleri yitirmiş ve uzun süre devam eden ağır bir bedensel rahatsızlıkla imtihan edilmiştir. Buna rağmen Hz. Eyyûb, yaşadıklarını isyan konusu yapmamış; sabır, teslimiyet ve tevekkül çizgisinden ayrılmamıştır.

    Sâd Sûresi 38/41. ayette yer alan “Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani Rabbine: ‘Şeytan bana bir sıkıntı ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti” ifadesi, Hz. Eyyûb’un asıl ıstırabının fiziksel acıdan ziyade manevi boyutta olduğunu göstermektedir. Burada dile getirilen “şeytanın dokunması” , bedensel hastalıktan çok; uzun süren imtihanın doğurduğu vesvese, yalnızlık hissi ve ruhsal yorgunluğa işaret

    etmektedir. Hz. Eyyûb’un yakarışı, Allah’a olan yakınlığının zedelenmesinden duyduğu endişenin bir ifadesidir.

    Bu samimi niyaz, ilahî karşılıksız kalmamış; Allah, hem Hz. Eyyûb’un manevi sıkıntısını gidermiş hem de ona sağlık, itibar ve ailesiyle ilgili kayıplarının telafisini lütfetmiştir. Kur’an’da geçen “yakınlarını ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik” ifadesi, kaybettiklerinin yerine nesli aracılığıyla yeni bir bereket ve devamlılık ihsan edildiğine işaret etmektedir.

    Hz. Eyyûb kıssası, Allah’a gönülden bağlı bir kulun sabır, teslimiyet ve tevekkülle nasıl sınandığını ve bu sınavdan nasıl güçlenerek çıktığını gösteren evrensel bir öğretidir. Kur’an, bu kıssa üzerinden mü’minlere şu temel ilkeyi hatırlatır: En büyük kayıp bedensel acı değil, Allah ile kurulan bağın zedelenmesidir. Bu bağ korunabildiği sürece, hiçbir musibet insanı hakikatten koparamaz.

  84. 85

    İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de (hatırla! Bunların) hepsi de zorluklara direnenlerdendi.

  85. 86

    Bu yüzden de onları rahmetimizle kuşattık. Gerçekten de onlar dürüst ve erdemli kimselerdi.

  86. 87

    Zünnûn’u (balık sahibi/Yunus’u) da (hatırla!) Hani öfkelenerek (ve görev yerini terk ederek halkından ayrılıp) gitmişti de bizim kendisini (cezalandırıp) güç durumda bırakmayacağımızı sanmıştı. Derken (balığın kar nında) karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle sen her şeyin üstündesin! Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yalvarmıştı.

    Ayette “Zünnûn” (balık sahibi) unvanıyla anılan Hz. Yunus, Asur Devleti’nin başkenti Ninova halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Görevi, bu köklü toplumun sapkın inançlarını terk ederek tevhid çizgisine yönelmelerini sağlamaktı. Ancak uzun süreli tebliğine rağmen halkın inkârda ısrar etmesi, uyarılara kayıtsız kalması ve herhangi bir dönüş emaresi göstermemesi, Hz. Yunus’u derin bir üzüntü ve yılgınlığa sürüklemiştir.

    Bu ruh hâliyle, kendisine Allah’tan açık bir izin gelmeden bulunduğu yeri terk etmeye karar vermiştir. Bu tutum, peygamberlik sorumluluğu açısından aceleci bir davranış olarak değerlendirilmiş ve Hz. Yunus için bir imtihan sürecinin başlangıcı olmuştur. Kur’an’ın anlatımına göre, yolculuk sırasında bindiği gemi şiddetli bir fırtınaya yakalanmış; geminin batma tehlikesi karşısında yükün hafifletilmesi için kura çekilmiş ve kura Hz. Yunus’a isabet etmiştir. Bunun üzerine denize atılmış ve Allah’ın takdiriyle büyük bir balık tarafından yutulmuştur.

    Balığın karnında, karanlık ve çaresizlik içinde kalan Hz. Yunus, hatasını idrak ederek içten bir teslimiyetle Allah’a yönelmiş ve Kur’an’da aktarılan şu dua

    ile yakarmıştır: “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum” . Bu dua, tevbe, pişmanlık ve kulluk bilincinin en yoğun ifadesi olarak sunulmaktadır.

    Allah, bu samimi yakarışı kabul etmiş; balığa Hz. Yunus’u sahile bırakmasını emretmiştir. Böylece Hz. Yunus kurtarılmış ve görevini tamamlamak üzere yeniden kavmine gönderilmiştir. Bu kıssa, bir peygamberin beşerî yönünü gizlemeden ortaya koyarken, aynı zamanda ilahî rahmetin, bağışlayıcılığın ve samimi tevbenin kurtarıcı gücünü vurgulayan çarpıcı bir örnek niteliği taşımaktadır.

  87. 88

    Biz de duasını kabul edip kendisini kederden kurtarmıştık. İşte biz inananları böyle kurtarırız.

  88. 89

    Zekeriya’yı da hatırla! Hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma (çocuksuz) bırakma! (Gerçi) en hayırlı mirasçı sensin, herkes göçüp gittikten sonra kalacak olan tek varlık sensin” diye yalvarmıştı.

  89. 90

    Biz de onun duasını kabul etmiş, eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli hale getirerek ona Yahya’yı bağışlamıştık. Gerçekten onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.

  90. 91

    Irzını korumuş olan kadını (Meryem’i) de hatırla! Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de oğlunu da âlemlere (sonsuz kudretimizi gösteren) apaçık bir delil kılmıştık.

  91. 92

    İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir (tevhid dini, bütün nebilerde tek bir dindir). Ben de (sizin) Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.

    Hayat hikâyelerinden kesitler sunulan bütün bu peygamberler, yalnızca kendi kavimlerini doğru yola çağırmakla yetinmemiş; tevhid inancını yerleştirmek ve inananlar arasında ümmet bilincini inşa etmekle görevlendirilmişlerdir. Gönderildikleri toplumlarda zamanla aşınan ahlaki değerleri yeniden ihya etmek, bozulmuş inanç ve uygulamaları tashih etmek, insanları hakka yöneltmek ve Allah’a teslimiyet temelinde bir birlik oluşturmak, bu ilahî elçilerin ortak misyonunu teşkil etmiştir.

    Bu ayet aynı zamanda, İslam’ın yalnızca Hz. Muhammed’e indirilen vahiy ile sınırlı bir olgu olmadığını; aksine insanlık tarihi boyunca gönderilen bütün peygamberlerin tebliğ ettiği ilahî hakikatin ortak adı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle Allah’ın mesajına gönülden bağlanan ve O’na teslim olan herkes, hangi çağda yaşamış ve hangi isimle anılmış olursa olsun, Kur’an’ın tanımlamasıyla “Müslüman” olarak nitelendirilir.

    Bu yaklaşım, dinin evrensel ve zamanlar üstü niteliğini açıkça ortaya koyar -

    ken, farklı dönemlerde ve farklı isimlerle ifade edilse de hakikatin özünün değişmediğini vurgular. Kur’an’da tekrar tekrar belirtildiği üzere Hz. İbrahîm, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer tüm peygamberler, aynı ilahî hakikatin tebliğcileri olmuş; insanları Allah’a kulluğa, adalete, merhamete ve erdemli bir yaşama davet etmişlerdir. Bu sebeple Kur’an, insanlık tarihi boyunca gönderilen hak dinin adını “İslam” , bu dine samimiyetle bağlananları ise “Müslüman” olarak tanımlamaktadır.

  92. 93

    Fakat insanlar inanç birliğinden ayrılarak çeşitli gruplara bölündüler. Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir.

    Bkz. 23/53

  93. 94

    Artık her kim, bir mü’min olarak güzel ve faydalı davranışlar ortaya koyarsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir. Çünkü Biz, bütün yapılanları bir bir kaydetmekteyiz.

  94. 95

    (Yaptıkları yüzünden) helak et(meye hükmet)tiğimiz bir toplum için (kurtuluş) imkânsızdır. Hiç şüphesiz onlar, (iman etmek ve doğruyu yaşamak için hayata) bir daha geri dönmeyeceklerdir.

  95. 96

    Nihayet Ye’ cüc ve Me’ cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.

    Kehf Sûresi’nin 94–99. ayetlerinde yer alan Hz. Zülkarneyn kıssasında, adaleti tesis etmeyi ilke edinmiş bir yöneticinin, zulme maruz kalan bir toplumu savunması konu edilmektedir. Bu toplumu tehdit eden güç, Kur’an’da “Ye’ cüc ve Me’ cûc” olarak adlandırılmış; ancak bu grupların kimliği, yaşadıkları yer veya tarihsel konumları hakkında Kur’an’da açık ve belirleyici bir bilgi verilmemiştir. Bu tür ayrıntılar, Kur’an’ın asli maksadından ziyade, daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan yorum ve rivayetlerde yer almıştır.

    Kur’an’daki anlatımdan hareketle Ye’ cüc ve Me’ cûc’un; toplumsal düzeni bozan, hukuku hiçe sayan, yeryüzünde fesat çıkaran, saldırgan ve zorba yapıları temsil ettiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle onlar, yalnızca belirli bir tarihsel döneme veya coğrafyaya ait figürler olarak değil; her çağda ve her zeminde ortaya çıkabilecek zulüm ve fesat odakları şeklinde de okunabilir.

    Bu çerçevede Ye’ cüc ve Me’ cûc kavramı, “tağût” kavramına benzer biçimde, hak ve adalet tanımadan gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanan, toplumlar üzerinde zorbalık kuran ve insanlığı tehdit eden yapıların sembolik bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Bu tür yapılar, yalnızca askerî veya fiziksel güç yoluyla değil; ekonomik, ideolojik ya da kültürel hegemonya kurarak da yeryüzünde zulüm üretme potansiyeline sahiptir.

    Dolayısıyla söz konusu ayetler, geçmişte yaşanmış sınırlı bir olayı aktarmanın ötesinde, insanlık tarihi boyunca tekrar eden hak–bâtıl mücadelesine işaret

    etmektedir. Kur’an, Hz. Zülkarneyn örnekliği üzerinden, fesat odakları karşısında adaleti esas alan, mazlumu koruyan ve toplumsal güvenliği önceleyen bir yönetim anlayışını ilkesel bir ölçü olarak sunmaktadır.

  96. 97

    Gerçek vaadin eşiğine gelindiğinde inkârcıların bakışları dehşetten donakalacak ve “Yazıklar olsun bize! Doğrusu biz bu ana karşı hep umursamazlık göstermiştik. Biz gerçekten kendimize zulmeden kimselerden olduk” (diyecekler).

  97. 98

    (Onlara da) “Hiç şüphesiz, siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem yakıtısınız. Siz (hep beraber) oraya varacaksınız” (denecek).

    Ayette geçen “Allah’tan başka kulluk ettikleriniz ve siz cehennemin yakıtısınız” ifadesi, yalnızca inkârcı bireyleri değil; aynı zamanda onların kulluk nesnesi hâline getirdikleri varlıkları da kapsayan kapsamlı bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bu vurgu, putperestliğin yalnızca tarihsel bağlamda taş, tahta veya metalden yapılmış nesnelere indirgenemeyeceğini açıkça ortaya koyar. Zira Kur’an’a göre put, fiziksel bir formdan ziyade zihinsel ve kalbî bir konumlanışın ürünüdür. Allah’tan daha üstün, daha dokunulmaz veya daha belirleyici kabul edilen her şey, işlevsel anlamda bir put hâline gelmektedir.

    Kur’an perspektifinde bir varlığın putlaşması için onun açıkça “put” olarak adlandırılması gerekmez. Onun sorgulanmaksızın kutsanması, önünde zihinsel ya da fiilî bir teslimiyet gösterilmesi, Allah’a ait sevgi, korku ve itaat alanlarının o varlığa yöneltilmesi bu sürecin gerçekleşmesi için yeterlidir. Bu bağlamda put, kimi zaman bir insan (dinî otorite, lider, aile büyüğü), kimi zaman bir nesne (servet, mülk), kimi zaman da soyut bir değer (makam, ideoloji, şöhret) şeklinde tezahür edebilir. Allah’ın yerine ikame edilen veya O’nun önüne geçirilen her unsur, Kur’an’ın eleştirdiği putperestliğin çağdaş bir görünümünü oluşturur.

    Kur’an’ın ortaya koyduğu bu ölçü, şirk olgusunun yalnızca açık inkâr biçimleriyle sınırlı olmadığını; bilinçli ya da bilinçsiz kutsamalar yoluyla da ortaya çıkabildiğini gösterir. Rızkı mutlak biçimde beşerî kaynaklara bağlamak, şifayı yalnızca maddi sebeplerde görmek ya da otoriteyi sorgusuzca insanlara atfetmek, Allah’ı hayatın merkezinden uzaklaştıran tutumlar olarak değerlendirilir. Bu durum, fiilî bir inkâr olmasa dahi, tevhid bilincini zedeleyen bir yönelişe işaret eder.

    Bu çerçevede Kur’an’ın reddettiği putperestlik, yalnızca maddi nesnelere tapınmayı değil; insan eliyle üretilmiş sahte dinî otoriteleri, mutlaklaştırılmış değerleri ve eleştiriden muaf tutulan bağlılık biçimlerini de kapsar. Ayetin hedef aldığı eleştiri, kula kulluk, sorgusuz itaat ve Allah’a ait yetki ve niteliklerin başkalarına devredilmesidir.

  98. 99

    Eğer onlar ilah olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada kalacaklardır.

  99. 100

    Onlar için orada bir inleme ve soluma vardır! Ve onlar orada hiçbir şey duymayacaklardır.

  100. 101

    (Güzel ve faydalı eylemlerinden dolayı) katımızdan kendilerine iyilik ve güzellik ihsan ettiğimiz kimselere gelince: işte onlar (cehennem)den uzak tutulacaklardır.

    Bkz. 11/106

  101. 102

    Onlar onun (cehennemin) hışıltısını bile duymayacaklar. Canlarının istediği nimetler içinde (orada) temelli kalacaklardır.

    Bu ayet, cennet ehlinin cehennemle hiçbir şekilde temas etmeyeceğini açık ve net bir biçimde ortaya koymaktadır. İfade, onların cehenneme yaklaşmayacaklarını, hatta onun uğultusunu dahi duymayacaklarını vurgulayarak, cehennemin inananlar için mutlak biçimde dışlanmış bir alan olduğunu bildirmektedir. Bu bağlamda ayet, mü’minlerin cehennemle herhangi bir temas, geçiş ya da deneyim yaşamayacağını kesin bir dille ifade etmektedir.

    Bu durum, Meryem Sûresi 71. ayete dayanarak ileri sürülen “herkes mutlaka cehenneme uğrayacaktır” şeklindeki yorumlarla bağdaşmamaktadır. Zira söz konusu iddia, hem burada ifade edilen açık beyanla hem de Kur’an’ın genel mesaj bütünlüğüyle çelişmektedir. Kur’an’da ayetler, birbirini açıklayan ve sınırlandıran bir bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Cennet ehlinin cehennemden tamamen uzak tutulacağını bildiren bu tür ayetler, Meryem 71. ayetin mutlak ve literal bir “cehenneme girme” anlamında okunamayacağını göstermektedir.

    Dolayısıyla Kur’an bütünlüğü içinde bakıldığında, Meryem 71. ayette geçen ifade; iman edenlerin cehenneme fiilen girmesini değil, ilahî adaletin ve hesap sürecinin evrenselliğini vurgulayan bağlamsal bir anlatım olarak anlaşılmalıdır. Aksi hâlde, cennetliklerin cehennemle hiçbir temasının olmayacağını açıkça bildiren ayetlerle uzlaştırılması mümkün olmayan bir çelişki ortaya çıkar ki, bu da Kur’an’ın kendi iç tutarlılığına aykırıdır.

  102. 103

    (Diriliş gününün uyandıracağı) o benzeri olmayan büyük dehşet bile onları kaygılandırmayacak. Çünkü melekler böylelerini: “Size vaadedilen (mutlu) gün işte bugündür!” sözleriyle karşılayacaktır.

  103. 104

    O gün göğü kitabın sayfalarını dürer gibi düreceğiz. (Sonra) ilkin başlayıp yarattığımız gibi, yeniden yaratacağız ki, bu bizim için verilmiş bir sözdür. Biz (bunu) mutlaka yapacağız.

  104. 105

    Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da: “Yeryüzüne (dünyaya) muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.

  105. 106

    Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.

  106. 107

    Ve (bunun içindir ki, ey Resul!) biz seni, yalnızca âlemlere (insanla- ra) rahmetimizin bir vesilesi olarak gönderdik.

    Ayette geçen “rahmet” kavramı, Hz. Peygamber’in şahsından ziyade, ona verilen peygamberlik misyonunu ve bu misyonla birlikte insanlığa ulaştırılan ilahî mesajı, yani Kur’an’ı ifade etmektedir. Nitekim Kur’an’da “rahmet” kelimesi toplam yetmiş üç yerde geçmekte ve bu kullanımların büyük bir kısmı doğrudan peygamberlik görevi, peygamberlere verilen mucizeler, indirilen ilahî kitaplar ve Allah’ın lütuf ve ihsanları bağlamında kullanılmaktadır. Örneğin Hûd 11/63 ve Duhân 44/5–6 ayetlerinde “rahmet” peygamberlik görevi için; Hûd 11/17’de mucizeler için; A ‘râf 7/52 ve Nahl 16/64’te ilahî kitaplar için; Hûd 11/58’de ise genel anlamda bir ilahî lütuf olarak yer almaktadır. Zuhruf 43/31–32 ayetleri de Kur’an’ın bizzat bir rahmet oluşuna açık biçimde işaret etmektedir.

    Eğer “rahmet” kavramı Hz. Muhammed’in şahsına özgü bir nitelik olarak anlaşılacak olsaydı, aynı kullanımın Hûd 11/63’te Hz. Sâlih için de geçerli olması gerekirdi. Oysa bu ayette “rahmet” , peygamberin kişiliğinden ziyade, kendisine verilen peygamberlik görevinin bir vasfı olarak kullanılmaktadır. Bu durum, peygamberliğin bizzat rahmetle ilişkilendirilen bir makam olduğunu göstermektedir. Allah, insanlara olan rahmetinin bir tezahürü olarak peygamberler göndermiş; peygamberler de bu rahmetin kaynağı değil, insanlığa ulaştırılmasının vesilesi olmuşlardır.

    Bu çerçevede peygamberlerin şahsî varlıklarını rahmetin kaynağı ya da varlık sebebi olarak görmek Kur’anî bakış açısıyla örtüşmemektedir. Özellikle “O olmasaydı âlemler yaratılmazdı” , “Allah evreni onun hatırı için yarattı” veya “Biz onun yüzü suyu hürmetine var edildik” gibi söylemler, Kur’an’da karşılığı bulunmayan iddialar olup, peygamberi ilahî konuma yaklaştıran ve tevhid ilkesini zedeleyen yaklaşımlar niteliği taşımaktadır. Kur’an’a göre rahmetin yegâne kaynağı Allah’tır; peygamberler ise bu rahmetin insanlığa tebliğ edilmesiyle görevlendirilmiş elçilerdir.

  107. 108

    De ki: “Bana ancak, ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Hala Hakka teslim ol(up putperestliği bırak)mayacak mısınız?”

  108. 109

    Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Size (her şeyi) yeterli ölçüde bildirdim. Size söz verilen şeyin (hesap gününün) yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilemem.”

  109. 110

    “Şüphesiz O (Allah), sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.”

  110. 111

    “Bilmiyorum! Belki bu (hesap gününün gecikmesi) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”

  111. 112

    (Peygamber) dedi ki: “Ey Rabbim! (Onlarla aramızda) adaletle hüküm ver! Bizim Rabbimiz, sizin bunca isnat ve iftiralarınıza karşı yegâne sığınılacak Rahman (olan Allah)’tır.”