12 — Yusuf Suresi
Yusuf Sûresi, Mekke döneminde nazil olmuş olup 111 ayetten oluşmaktadır. Sûrenin tamamının Hz. Yusuf ’un hayatı, karşılaştığı imtihanlar ve ilahî lütuflar etrafında bütünlük arz eden bir anlatı sunması, ona bu ismin verilmesini anlamlı kılmaktadır. Kur’an’da baştan sona tek bir konuyu kesintisiz biçimde ele alan yegâne sûre olması, Yusuf Sûresi’ni hem anlatım tekniği hem de taşıdığı mesajların derinliği bakımından müstesna bir konuma yerleştirir
Yusuf Sûresi, Kur’an’da baştan sona tek bir sûrede kesintisiz ve bütünlüklü biçimde aktarılan yegâne uzun kıssa örneğini teşkil eder. Diğer peygamber kıssaları farklı sûrelerde parça parça ve bağlama göre zikredilirken, Hz. Yusuf ’un hayat serüveni aynı sûre içinde kronolojik bir akışla sunulur. Bu özellik, sûrenin 3. ayetinde geçen “Ahsenu’l-Kasas” (kıssaların en güzeli) nitelemesiyle doğrudan ilişkilidir. Buradaki “güzellik” , yalnızca edebî estetiğe değil; anlatım bütünlüğüne, tematik derinliğe ve ibret boyutuna işaret eder.
Sûrede Hz. Yusuf ’un çocukluk döneminde kardeşlerinin kıskançlığına maruz kalması, kuyuya atılması, köle olarak satılması, iftiraya uğrayarak zindana düşmesi ve tüm bu süreçlerde iffetini, sabrını, sadakatini ve Allah’a olan tevekkülünü muhafaza etmesi ayrıntılı bir biçimde aktarılır. Bu anlatım, bireysel ve toplumsal hayatta karşılaşılabilecek ağır imtihanların iman, vakar ve ahlaki duruşla nasıl aşılabileceğine dair somut bir örnek sunar. Kıssa, yalnızca bir peygamberin hayat hikâyesi olarak değil; sabır, affedicilik, iffet, sadakat ve teslimiyet gibi temel değerlerin mü’minler için yol gösterici bir model olarak sunulduğu bütüncül bir öğretim niteliği taşır. Kur’an, bu bağlamda, zorluklar karşısında sebat eden ve inancını tavizsiz biçimde koruyanların ilahî vaade uygun olarak karşılıksız bırakılmayacağını vurgular.
Sûrenin iniş zamanı da bu mesajı anlamlandıran önemli bir bağlam sunmaktadır. Mekke’de baskı, zulüm ve ambargo altında bulunan Müslümanlara nazil olan Yusuf Sûresi, Hz. Yusuf ’un yaşadığı ağır imtihanların ardından ilahî yardım ve ferahlığa erişmesini hatırlatarak, sabrın nihayetinde kurtuluşun geleceği ilkesini pekiştirmiştir. Bu yönüyle sûre, hem Hz. Peygamber hem de ilk Müslümanlar
için teselli, umut ve direnç kaynağı işlevi görmüş; her dönemde benzer sıkıntılarla karşılaşan mü’minler için de sabır ve tevekkülün yol gösterici pusulası olma özelliğini korumuştur.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1
Elif lâm Râ. Bunlar, her şeyi apaçık bildiren kitabın (Kur’an’ın) ayetleridir.
Elif-Lam-Râ harfleriyle ilgili Bakara sûresinin 1. ayetinin dipnotuna bakabilirsiniz.
-
2
Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki; aklınızı işleterek belki onu kavrayıp özümsersiniz.
Bu ayet, Arapçanın diğer diller gibi doğal ve iletişime elverişli bir dil olduğunu; vahyin bu dilde indirilmesinin ise Arapçanın ontolojik bir üstünlüğünden değil, ilk muhatap topluluğun dili olmasından kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Zira anlaşılmayan bir mesajın muhataplarına rehberlik etmesi mümkün değildir. Bu nedenle Allah, önceki vahiylerde yer alan bazı hükümleri Kur’an’da yeniden bildirirken ve Hz. Musa’nın sözlerini aktarırken bunları Arapça olarak ifade etmiş; aynı şekilde İncil’de yer alan ilkeler ve Hz. İsa’ya nispet edilen sözler de Arapça bir anlatım içinde sunulmuştur. Bu durum, vahyin içeriğinin değil, iletildiği dilin muhatapların anlayış düzeyiyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.
Kur’an evrensel bir mesaj taşımasına rağmen, vahyin tarihsel olarak başladığı toplumsal bağlam dikkate alındığında, ilk muhatapların anlayabileceği bir dilde indirilmesi tabiidir. Nitekim Fussılet Sûresi 41/44. ayette, “Eğer onu yabancı bir dilde bir Kur’an yapsaydık, ‘ Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arapçayı konuşan bir peygambere yabancı dilli bir kitap mı?’ derlerdi” buyrularak, mesajın etkili olabilmesi için muhatap toplumun diliyle iletilmesinin zorunluluğuna dikkat çekilmektedir. Bu ilke, Kur’an’ın farklı dillere tercüme edilmesini de meşru ve gerekli kılar; zira anlamı kavranmayan bir vahyin rehberlik işlevi fiilen ortadan kalkmış olur.
“Kur’an” terimi genel kullanımda Allah’tan gelen vahyin kitaplaşmış hâlini ifade etmekle birlikte, teknik olarak vahyin yazıya geçirilmiş bütününe “Mushaf” adı verilir. “Kur’an” kelimesi, Arapça “karae” ( )fiilinden türemiş olup “okumak” , “bir araya getirmek” ve “aktarmak” anlamlarını içerir. Bu dilsel köken, Kur’an’ın hem tilavet edilen bir metin olduğunu hem de parça parça inen vahyin bütüncül bir yapı içinde birleştirildiğini göstermektedir.
-
3
(Ey Resul!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle, (aynı zamanda) geçmiş kavimlere ait haberlerin en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki daha önce bunlar dan haberin yoktu.
Bu ayetten itibaren Kur’an’da anlatılan en kapsamlı ve ibret yönü en güçlü
kıssalardan biri olan Hz. Yusuf ’un hayat hikâyesi başlamaktadır. Hz. Yusuf, Hz. Yakup’un; Hz. Yakup, Hz. İshak’ın; Hz. İshak ise Hz. İbrahîm’in oğludur. Böylece üç kuşak boyunca peygamberlik silsilesinin kesintisiz biçimde devam ettiği görülmektedir. Bu yönüyle Hz. Yusuf ’un ailesi, yalnızca biyolojik bağ açısından değil, aynı zamanda nübüvvet mirası bakımından da seçkin bir soy niteliği taşımaktadır.
Hz. İbrahîm, hem Arapların atası kabul edilen Kureyş soyu hem de İsrailoğulları açısından ortak bir kök teşkil etmektedir. Bu itibarla Araplar ile İsrailoğulları, köken bakımından kardeş topluluklar olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, tarihsel süreç içerisinde farklı coğrafyalarda yaşamaları, farklı toplumsal yapılar ve inanç biçimleri geliştirmelerine yol açmıştır.
Hz. İbrahîm’in hayatında dikkat çeken bir diğer husus, putperest bir babanın oğlu olmasıdır. Kur’an bu durumu şu ifadelerle dile getirir: “Hani İbrahîm, babası Âzer’e, ‘Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti.” (En‘âm 6/74). Bu ayet, peygamberlik makamının dahi soy bağını mutlak bir kurtuluş vesilesine dönüştürmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu örnek, Allah katında değerin nesep üzerinden değil, iman ve tutum üzerinden belirlendiğini yeniden göstermektedir. Evladı peygamber olan bir kimse inkârda ısrar ederse kurtuluşa eremez; aynı şekilde babası peygamber olan bir kişi iman etmezse, bu soy bağı ona herhangi bir ayrıcalık kazandırmaz. Kur’an’ın defalarca vurguladığı ilke, bireyin kendi inancı ve ameliyle sorumlu olduğu gerçeğidir.
Buradan çıkarılması gereken temel mesaj şudur: Allah katında üstünlük; soy, kabile veya aidiyetle değil, iman ve sâlih amellerle ölçülür. Hz. Muhammed’in ümmetine mensup olmak da bu ilkenin dışına çıkmaz. Kişi, yalnızca bir peygamberin ümmetinden olmayı kurtuluş için yeterli göremez. Zira böyle bir anlayış geçerli olsaydı, örnek bir peygamber olarak sunulan Hz. İbrahîm’in, kendi babasını kurtarması mümkün olurdu.
-
4
Hani Yusuf babasına: “Babacığım; ben (rüyamda) on bir gezegenin, güneşin ve ayın önümde hürmetle eğildiklerini gördüm” demişti.
-
5
(Babası Yakup) şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra (şeytana uyup) sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insan için apaçık bir düşmandır.”
Hz. Yusuf kıssası, daha başlangıcından itibaren insanın iç dünyasında mevcut olan karanlık yönlere dikkat çekmektedir. Özellikle kıskançlık ve haset duygusunun, en yakın ilişkilerde dahi ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceği vurgulanır. Bu gerçeklik, Hz. Yusuf ’un öz kardeşlerinin kendisine kurduğu tuzak üzerinden somutlaştırılır. Kur’an burada son derece hassas bir noktaya işaret eder: Haset,
yalnızca düşmanlık ilişkilerinde değil, en samimi ve doğal bağların içinde de filizlenebilen bir duygudur.
Haset, insanın fıtratında bulunan bir eğilimdir; akrabalık, kardeşlik ve dostluk gibi sosyal bağlar bu duygunun varlığını ortadan kaldırmaz. Nitekim insan, çoğu zaman en yakınını en kıskandığı kişi olarak görebilir. Bu nedenle birey, hem başkalarına karşı kıskançlık üretme ihtimali hem de başkalarının kıskançlığına maruz kalma riski bakımından bilinçli ve dikkatli olmalıdır. Sahip olunan maddi ya da manevi imkânların sürekli öne çıkarılması, gösterişe dönüştürülmesi veya başkalarının dikkatini çekecek biçimde sergilenmesi, haset duygusunu tetikleyici bir zemin hazırlar.
Kur’an’daki “Rüyanı kardeşlerine anlatma” uyarısı bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Hz. Yusuf ’un gördüğü rüya, onun ileride erişeceği konumu ve kardeşlerinin ona yönelmek zorunda kalacaklarını sembolik bir dille ifade etmektedir. Hz. Yakup, sahip olduğu hikmet ve tecrübe ile bu rüyanın muhtemel sonuçlarını öngörmüş; oğlunu, bu bilgiyi paylaşmaması yönünde uyarmıştır.
Devamında yer alan “Sana tuzak kurarlar” ifadesi ise haset duygusunun nasıl fiilî bir eyleme dönüşebileceğini ortaya koymaktadır. Haset, yalnızca içsel bir rahatsızlık hali değil; uygun şartlar oluştuğunda somut ve yıkıcı davranışlara evrilebilen bir duygudur. Nitekim Hz. Yusuf ’un kardeşleri, bu duygunun etkisiyle hareket etmiş; onu kuyuya atmış ve babalarına öldüğüne dair yalan beyanda bulunmuşlardır.
Bu gerçeklik, Felak Sûresi’nin son ayetiyle de teyit edilmektedir: “Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden Allah’a sığın.” (Felak 113/5). Ayet, hasedin yalnızca bireysel bir ahlaki zaaf değil, toplumsal ve ahlaki bir tehdit olduğunu ortaya koymaktadır.
-
6
“İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahîm ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi senin ve Yakup ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
-
7
Gerçekten, Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında (hakikati) sorup arayanlar için nice (uyarılar ve) ibret verici dersler vardır.
-
8
(Kardeşleri) şöyle demişti: “Biz güçlü bir grup olduğumuz halde Yusuf ve kardeşi (Bünyamin) babamızın gözünde bizden daha sevgilidir. Doğrusu, babamız (bu konuda) apaçık bir yanılgı içindedir.”
Hz. İbrahîm’in iki oğlu bulunmaktadır: Hz. İsmail ve Hz. İshak. Bu iki evlat, iki ayrı eşten dünyaya gelmiştir. Hz. İsmail, Hz. İbrahîm’in Hacer adlı eşinden; Hz. İshak ise Sare’den doğmuştur. Böylece İsmailî ve İsrailî peygamber silsileleri bu iki kardeş üzerinden şekillenmiş; sonraki peygamberlik çizgileri bu soylar aracılığıyla devam etmiştir.
Hz. İshak’ın oğlu olan Hz. Yakup, Kur’an’da kendisine “İsrail” ismi nispet edilen önemli bir peygamberdir. Hz. Yakup’un on iki oğlundan oluşan soy zamanla “İsrailoğulları” adıyla anılmış ve bu topluluk tarih boyunca ilahî vahyin muhatabı olmuştur. Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. İsa gibi pek çok peygamber, Hz. Yakup’un soyundan gelen İsrailoğulları’na gönderilmiştir. Bu durum, peygamberliğin belirli bir dönem boyunca aynı soy hattı üzerinden sür dürülmüş olduğunu göstermektedir.
Bazı yorumlarda Hz. Yakup’un Hz. İshak’ın değil, doğrudan Hz. İbrahîm’in oğlu olduğu ileri sürülmüşse de bu görüş, Kur’an’daki nesep bildirimleriyle ör tüşmemektedir. Kur’an’da Hz. İbrahîm, Hz. İshak ve Hz. Yakup isimleri birlikte zikredilerek soy zinciri açık biçimde ortaya konulmaktadır. “Biz ona İshak’ı ve Yakup’u da armağan ettik...” (Enbiyâ 21/72; Meryem 19/49; Ankebût 29/27) ayetleri bu silsileyi netleştirirken, “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahîm’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene iman ettik...” (Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/84) şeklindeki ifadeler de Yakup’un Hz. İshak’ın oğlu olduğunu teyit etmektedir.
Hz. Yakup’un on iki oğlundan biri olan Hz. Yusuf, öz annesiyle aynı anneden dünyaya gelen Bünyamin ile tam kardeştir. Diğer kardeşleri ise anne birliği bakımından Yusuf ve Bünyamin’den farklıdır; dolayısıyla üvey kardeş konumundadırlar. Bu farklılık, kardeşler arasındaki ilişkilerin seyrini de etkilemiştir. Babaları Hz. Yakup’un Hz. Yusuf ’a gösterdiği özel ilgi ve sevgiyi bir ayrıcalık olarak algılayan üvey kardeşler, zamanla içlerinde kıskançlık beslemiş ve bu duygu Yusuf ’a karşı düşmanca bir tutuma dönüşmüştür. Bu yönüyle kıssa, aile içi ilişkiler, kıskançlık, kardeşlik bağları ve imtihan olgusu üzerine derin ve çok katmanlı mesajlar içermektedir.
-
9
(İçlerinden biri dedi ki:) “Yusuf ’u öldürün ya da bir yere götürüp atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin. Ondan sonra da tevbe ederek iyi kimseler olursunuz (babanızla münasebetleriniz düzeltir, işleri yoluna koyarsınız.)”
-
10
İçlerinden (daha insaflı olan) bir sözcü de dedi ki: “Yusuf ’u öldür meyin, eğer ona illa da bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun içine/dibine bırakın ki (oradan geçen) kafilelerden biri onu bulup alsın (ve uzak diyarlara götürsün).
-
11
(Bu karara vardıktan sonra babalarına) şöyle dediler: “Ey babamız! Yusuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz onun iyiliğini istiyoruz.”
Hz. Yusuf ’un kardeşleri, iç dünyalarında giderek derinleşen kıskançlık duygusunun etkisiyle onu aralarından uzaklaştırmaya yönelik bir plan geliştirmişlerdir. Bu planın hayata geçirilebilmesi için öncelikle babaları Hz. Yakup’un güveninin kazanılması gerekmekteydi. Bu amaçla topluca babalarının yanına giderek, Hz. Yusuf ’u da yanlarına alıp kıra çıkmak istediklerini ifade etmişlerdir. İleri sür-
dükleri gerekçe ise son derece masum bir çerçeveye oturtulmuştur: Yusuf ’un kardeşleriyle vakit geçirmesi, oyun oynayıp eğlenmesi ve böylece biraz ferahlaması.
Buna karşılık Hz. Yakup’un kalbinde bir huzursuzluk belirmiştir. Bir baba sezgisiyle bu talepte olağan dışı bir şey bulunduğunu hissetmiş; iç dünyasında doğan bu kuşku onu endişeye sevk etmiştir. Hz. Yusuf ’un küçük yaşı, hassas mizacı ve kardeşlerinin genel tutumu, Hz. Yakup’un bu teklife temkinli yaklaşmasına neden olmuştur. Bu sebeple çekincesini açıkça dile getirerek Yusuf ’un yanlarında gitmesini istemediğini belirtmiştir.
Hz. Yakup’un bu tavrı, bir yandan babalık şefkatinin doğal bir tezahürü, diğer yandan da peygamberî ferasetin bir yansımasıdır. Kıssanın bu aşamasında belirgin bir dramatik gerilim ortaya çıkmaktadır: Baba, sezgisel olarak hissettiği tehlikeyi bertaraf etmeye çalışsa da ilahî takdir ve olayların akışı gereği bu sürecin önüne geçemeyecektir. Bu durum, insan iradesi ile ilahî plan arasındaki ince dengeyi dikkat çekici biçimde gözler önüne sermektedir.
-
12
Yarın onu bizimle beraber gönder de (kırlarda) gezip eğlensin. Bizim onu koruyacağımızdan kuşkun olmasın.
-
13
(Babaları/Yâkûb) dedi ki: “Doğrusu onu götürmeniz beni gerçekten üzer (onun yanımdan ayrılmasına dayanamam). Ayrıca dalgınlığınıza denk gelir de kurdun biri onu yer diye korkuyorum.”
-
14
(Onlar da:) “Andolsun ki, biz, (güçlü) bir grup iken yine de onu kurt kaparsa, o zaman bize de yazıklar olsun” dediler.
-
15
Nihayet (babalarını ikna ederek Yusuf ’u yanlarına alıp yola çıktılar), kardeşleri onu götürüp kuyunun dibine bırakmaya karar verdikleri zaman biz Yusuf ’a: “Andolsun ki, gün gelecek sen, onların bu yaptıklarını (senin kim olduğunu) kavrayamayacakları bir anda kendilerine hatırlatacaksın!” diye vahyettik/ilham ettik.
Bkz. 12/89-90
Ayette yer alan “evhaynâ” fiili, burada teknik anlamda bir peygambere nübüvvet vahyi indirilmesini değil, ilham mahiyetindeki bir ilahî yönlendirmeyi ifade etmektedir. Nitekim Kur’an’ın farklı ayetlerinde “vahiy” kavramının bu geniş anlam çerçevesinde kullanıldığı birçok örnek bulunmaktadır. Hz. Musa’nın annesine hitaben, “Annesine vahyettik: Onu emzir…” (Kasas 28/7) buyurulması, söz konusu yönlendirmenin peygamberlik vahyi değil, kalbe doğan ilahî bir ilham olduğunu açıkça göstermektedir. Benzer şekilde, “Havarilere vahyettim” (Maide 5/111) ve “Rabbin arıya vahyetti” (Nahl 16/68) ifadelerinde de vahiy, ilham ve yönlendirme anlamında kullanılmaktadır.
Aynı şekilde, “Allah insanla ancak vahiy yoluyla konuşur” (Şûrâ 42/51) ayetinde geçen vahiy kavramı da dar anlamda yalnızca peygamberlere indirilen
vahiy ile sınırlı değildir. Kur’an’da vahiy, kimi zaman ilahî bir emir, bir düzen, bir yönlendirme ya da varlıklara yüklenen işlevsel bir bilgilendirme anlamında kullanılmaktadır. “Göklere emrini vahyetti” (Fussılet 41/12), “Meleklere vahyetti: Ben sizinleyim” (Enfâl 8/12) ve “Yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatır” (Zilzâl 99/5) ayetleri bu kullanım çeşitliliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda vahiy kavramının, yalnızca peygamberlik makamına özgü bir iletişim biçimiyle sınırlandırılmaması gerektiği anlaşılmaktadır. Kur’an, vahyi; ilham, yönlendirme ve düzenleme gibi farklı düzeylerde ilahî müdahaleyi kapsayan geniş bir anlam alanında kullanmaktadır. Hz. Yusuf ’a gelen bu ilham da onun peygamberlik öncesi dönemine aittir ve Kur’an, bu tür örnekler üzerinden Allah’ın insan hayatına her an müdahil olabileceği bilincini canlı tutmayı amaçlamaktadır.
Hz. Yusuf ’a, kuyuya atıldığı esnada iletilen söz de bu çerçevede değerlendirilmelidir: “Sen onlara, bu yaptıklarını hiç farkında olmadıkları bir anda haber vereceksin.” (Yusuf 12/15). Bu ifade, Hz. Yusuf ’un geleceğine dair ilahî bir teminat niteliği taşımakta; yaşadığı ağır travmanın ortasında ona moral ve direnç kazandıran bir ilham olarak sunulmaktadır. Söz konusu ilahî vaadin, yıllar sonra Mısır’da yetki sahibi bir konuma ulaştığında kardeşleriyle yüzleştiği anda gerçekleşmesi, bu ilhamın ilahî takdirin bir parçası olduğunu göstermektedir.
-
16
(Onlar, Yusuf ’u kuyuya bıraktıktan sonra) havanın karardığı (yatsı) vakti (yalandan) ağlayarak babalarına geldiler.
Hz. Yusuf ’un kardeşleri, tasarladıkları planı aşama aşama hayata geçirmişlerdir. Öncelikle Yusuf ’u babalarından alarak ıssız bir bölgeye götürmüş, ardından onu bir kuyuya atarak kaderine terk etmişlerdir. Bununla yetinmeyip, babaları Hz. Yakup’un şüphelenmesini önlemek ve anlatacakları hikâyeyi inandırıcı kılmak için ek bir kurguya başvurmuşlardır. Bu amaçla Yusuf ’un gömleğini çıkararak bir hayvanın kanına bulamış, böylece onun vahşi bir hayvan tarafından parçalandığı izlenimini vermeyi hedeflemişlerdir. Daha sonra ellerinde kanlı gömlekle Hz. Yakup’un huzuruna çıkmış ve sergiledikleri yapay bir üzüntüyle bu senaryoyu dile getirmişlerdir.
Ne var ki bu sahte anlatı, Hz. Yakup’un kalbini ikna etmeye yetmemiştir. Sunulan sözde delil, onun iç dünyasında taşıdığı sezgisel bilgiyi bastıramamış; bir babanın evladına dair hakikati, dışsal kanıtlardan ziyade kalbin diliyle kavradığını bir kez daha ortaya koymuştur.
-
17
“Ey babamız! Gerçek şu ki; yarış yapmak için bulunduğumuz yerden (biraz) uzaklaşmış ve Yusuf ’u azıklarımızın yanında bırakmıştık. (Ne yazık ki) onu kurt yemiş! (Biliyoruz ki,) her ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmayacaksın” dediler.
-
18
(Yusuf ’un) gömleğini üzerine bulaştırdıkları sahte bir kanla getir - mişlerdi. (Babaları) dedi ki: “Nefsiniz sizi aldatıp böylesine (çirkin bir işe) itmiştir. Artık (bana) güzel bir sabır gerekiyor. Anlattıklarınıza karşılık ancak, Allah’ın yardımı beklenir.”
Hz. Yusuf ’un kardeşleri, kurguladıkları senaryoyu tamamlamak amacıyla Yusuf ’un gömleğini kana bulamış; ancak anlatılarının inandırıcılığını zedeleyen temel bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlardır: Gömlek yırtılmamıştır. Sahte bir üzüntüyle babaları Hz. Yakup’un huzuruna çıkarak, Yusuf ’un vahşi bir kurt tarafından parçalandığını ileri sürmüşlerdir. Ne var ki sergiledikleri gözyaşları samimi olmadığı gibi, sundukları anlatı da kendi içinde tutarlılık taşımamaktadır.
Hz. Yakup, kendisine getirilen gömleği dikkatle incelemiş; kanlı olmasına rağmen sağlam oluşunu, anlatılan olayla bağdaştıramamıştır. Bu çelişki, olayın arka planındaki gerçeği açığa vuran belirleyici bir işaret niteliği taşımaktadır. Gömleği eline alıp gözlerine sürmesi ve ardından ağlayarak tepki vermesi, yalnızca bir babanın derin acısını değil, aynı zamanda sezgisel bir fark edişi de yansıtmaktadır. Bu bilinçle çocuklarına dönerek, ironik bir üslupla şu ifadeyi kullanmıştır: “Ne kadar da merhametliymiş şu kurt! Oğlumu yemiş ama gömleğine zarar vermemiş…”
Bu söz, basit bir sitem ifadesinin ötesinde; olayın yapaylığını açığa çıkaran bir feraset ve ahlaki bir uyarı niteliği taşımaktadır. Hz. Yakup’un tepkisi, kıssanın bu aşamasında, zahirî delillere karşı sezgisel bilginin yarattığı gerilimi ve hakikatin çoğu zaman dış görünüşün ötesinde kavranabildiğini ortaya koymaktadır.
-
19
Daha sonra bir kafile geldi, sucularını su almak için (kuyuya) gönderdiler. Kişi kovasını kuyuya sarkıtınca (Yusuf kovaya sımsıkı yapıştı, kovanın Yusuf ’la dışarı çıktığını gören adam): “Hey müjde! İşte size bir oğlan çocuğu” dedi. Kafiledekiler onu bir ticaret malı olarak (başkalarına) satmak üzere sakladılar. Oysa Allah onların ne yaptıklarını biliyordu.
-
20
(Kafile Mısır’a varınca) Onu yanlarında alıkoymak istemedikleri için ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar.
-
21
Onu satın alan Mısırlı kişi karısına: “Ona güzel bak, umulur ki bize bir yararı dokunur ya da (durumuna göre) onu evlat ediniriz” dedi. İşte bu şekilde biz, Yusuf ’u o yere (Mısır’a) yerleştirdik. Ona olayların doğru yorumunu öğrettik. Zira Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmez.
Hz. Yusuf ’u köle olarak satın alan kişinin, dönemin Mısır yönetiminde mali işlerden sorumlu bir görevli olduğu; klasik kaynaklarda bu şahsın adının Kıtfîr (el-Azîz), eşinin adının ise Züleyha olarak aktarıldığı bilinmektedir. Hz. Yusuf ’un hayat hikâyesi yalnızca Kur’an’da değil, Tevrat’ın Tekvin (Genesis) bölümünde de ayrıntılı biçimde yer almaktadır. Tevrat anlatımında Kenan diyarında yaşayan Hz. Yusuf ’un adı, İbranice’de “Yosef” (Yosaf) şeklinde geçmektedir.
Hz. Yusuf, ailesinden aldığı sağlam ahlaki terbiye ve karakter temelleri üzerine, Mısır gibi dönemin en gelişmiş medeniyetlerinden birinde, devlet erkânına mensup bir ailenin yanında yetişme imkânı bulmuştur. Bu ortam, onun hem ahlaki hem de idari ve kültürel açıdan donanımlı bir kişilik geliştirmesine zemin hazırlamıştır. Böylece Hz. Yusuf ’un çocukluk ve gençlik döneminde yaşadığı bu süreç, ileride üstleneceği ağır sorumluluklar ve büyük görevler için ilahî takdirin bir parçası olarak işlev görmüş; kıssada hazırlık ve olgunlaşma evresi niteliği kazanmıştır.
-
22
(Yusuf) olgunluk çağına erişince ona bir muhakeme yeteneği ve bilgi yöntemi bahşettik. Ve işte iyiliği, güzel davranmayı huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız.
-
23
Ve (Yusuf ’un) barındığı evin kadını (Züleyha) onun gönlünü çelmek istiyordu ve (bu niyetle kocasının evde olmadığı bir gün) kapıları sımsıkı kapatıp ona: “Haydi, gelsene!” dedi. Yusuf: “(Hâşâ) Allah’a sığınırım (sana yaklaşmaktan). Doğrusu O benim rabbimdir, bana güzel bir konum kazandır mıştır. Gerçek şu ki, zalimler (nankörler ve zina edenler) asla kurtulamazlar” dedi.
Bu olaydan çıkarılması gereken önemli ahlaki ilkeler bulunmaktadır. Özellikle namahrem bir kadın ile bir erkeğin baş başa ve tenhada kalması, yalnızca bireysel bir tercih olarak değil; dinî ve ahlaki açıdan sakıncalı bir durum olarak değerlendirilmelidir. Zira bu tür ortamlarda insanın zaafları kolaylıkla harekete geçebilmekte, irade zayıflayabilmekte ve şeytanî telkinler daha etkili hâle gelebilmektedir. Kur’an, bu gerçeğe dikkat çekerek yalnızca fiilin kendisini yasaklamakla yetinmez; aynı zamanda o fiile götüren zeminleri ve süreçleri de engellemeyi amaçlar. Nitekim İsra Sûresi’nde, “Zinaya yaklaşmayın; çünkü o, çirkin bir iştir ve kötü bir yoldur.” (İsra 17/32) buyrularak bu ilke açıkça ortaya konulmuştur.
Bu ifade, yasağı yalnızca son aşamaya indirgemeyen; bilakis günaha götüren ortam, davranış ve niyetlerden uzak durulmasını öngören kapsamlı bir ahlaki uyarı niteliği taşımaktadır. Zira büyük günahlar çoğu zaman ani bir tercihin değil, küçük ihmallerin ve zamanında alınmayan tedbirlerin birikimi sonucunda ortaya çıkar. Bu nedenle ahlaki bilinç, yalnızca fiilin kendisine odaklanmakla değil, fiile giden süreçte gösterilen dikkat ve sorumlulukla anlam kazanmaktadır.
Hz. Yusuf ’un bu zorlayıcı ortamda sergilediği tutum ise, yalnızca bir günaha karşı duruş olarak değil; iffet, sadakat ve Allah’a bağlılık bakımından örnek bir ahlaki duruş olarak sunulmaktadır. O, haramdan kaçınmayı salt bir yasak bilinciyle değil, kendisine nimet veren Rabbine karşı duyduğu sorumluluk ve vefa bilinciyle gerçekleştirmiştir. Bu tavır, gerçek ahlakın yalnızca yasaklardan uzak durmakla sınırlı olmadığını; kalpte taşınan sorumluluğun bilinçli bir tercihle eyleme dönüşmesiyle anlam kazandığını göstermektedir.
-
24
Andolsun ki, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin (zinadan alıkoyan) delilini görmemiş olsaydı, Yusuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, (erdemli duruşuyla) bizim samimi kullarımızdandı.
-
25
(Kaçmak isteyen Yusuf önde olduğu halde) ikisi de kapıya doğru koştular. Kadın, onun gömleğini arkasından boylu boyunca yırttı. Derken kapının yanında efendisine (kadının kocasına) rast geldi. (Kadın hemen) dedi ki: “Ailene kötülük etmek isteyenin cezası; zindana atılmaktan veya acıklı bir azaptan başka ne olabilir?”
-
26–27
(Yusuf:) “(Hayır yalan söylüyor) asıl kendisi benim gönlümü çelmek istedi!” diyerek (kendini savundu). O an kadının yakınlarından duruma tanık olan (bilgili) birisi: “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmış ise kadın doğru söylemiştir, o yalancılardandır. Yok, eğer onun gömleği arkadan çekilip yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir” dedi.
-
28
Kadının kocası, gömleğin arka tarafından yırtılmış olduğunu görünce karısına: “Hiç şüphesiz bu, siz kadınlara özgü bir komplodur, çünkü sizin komplolarınız gerçekten büyüktür” dedi.
-
29
(Adam: “Ey) Yusuf! Sen bu olayın üstünde durma (kimseye de bir şey söyleme)! Ve sen de (ey kadın) işlediğin günahtan ötürü bağışlanma dile, çünkü sen günah işleyenlerden birisi oldun” dedi.
-
30
Şehirde birtakım kadınlar: “Vezirin karısı, (hizmetçisi olan) genç (delikanlı) kölesinin gönlünü çelmeye kalkmış. Öyle ki Yusuf ’un sevdası onun kalbine işlemiş. Doğrusu biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
“Azîz” kelimesi, Hz. Yusuf kıssasında zikredilen kişinin özel ismi değil; Mısır’da maliye ve devlet hazinesinden sorumlu en üst düzey idari makamı ifade eden bir unvandır. Günümüz kavramsallaştırmasıyla bu görev, maliye bakanı, ekonomi müsteşarı veya devlet hazinesinden sorumlu üst düzey bir yönetici konumuna karşılık gelmektedir. Bu çerçevede Kur’an’da geçen “Azîz” ifadesi, şahsın kimliğinden ziyade sahip olduğu toplumsal ve idari statüye dikkat çekmekte; onun Mısır yönetimindeki yetki ve nüfuzunu vurgulamaktadır.
-
31
(Azizin karısı Züleyha) onların bu tür dedikodularını işitince (bir davetçi) gönderip onları çağırdı. Onlar için oturup yaslanacakları bir yer hazırladı. Her birine birer de bıçak verdi ve Yusuf ’a: “Çık karşılarına” dedi. Kadınlar Yusuf ’u görünce güzelliği karşısında büyülendiler (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve “Allah’ım, sen ne büyüksün! Bu bir insan değil, ancak saygın bir melektir” dediler.
-
32
Bunun üzerine (Züleyha) onlara dedi ki: “İşte bu, beni hakkında kı- nadığınız kimsedir. Andolsun ki, ben, ondan karşılık almak istedim. Fakat o, iffetinden dolayı bundan kaçındı. Ve eğer (bundan böyle de) arzumu yerine getirmez (birlikte olma teklifimi) kabul etmezse, (hepinizin önünde uyarıyorum) mutlaka o zindana atılacak ve sürüm sürüm sürünecektir.”
-
33
Yusuf (bu tehdit karşısında): “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettiği (çirkin) şeyden daha sevimlidir. (Allah’ım!) Eğer onların hile ve entrikalarından kurtarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum” dedi.
-
34
Ve Rabbi onun duasını kabul etti ve onu onların komplolarına karşı korudu. Çünkü O gerçekten her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi detayıyla bilendir.
-
35
Sonra onlar (Yusuf ’un suçsuzluğuna dair) bu kadar delili gördükleri halde, yine de onu (dedikoduların kesileceği) bir zamana kadar zindana atmayı uygun buldular.
Hz. Yusuf, işlediği bir suç sebebiyle değil; bilakis suçsuzluğu ortaya çıkmış olmasına rağmen, irade ve adalet duygusu zayıflamış, eşinin etkisi altında kalan ve toplumsal itibarını koruma kaygısıyla hareket eden bir yönetici tarafından haksız yere zindana atılmıştır. Yusuf ’un iffet ve masumiyeti açıkça anlaşılmışken, adaletin tesisi yerine aile onurunu ve saray çevresinin itibarını muhafaza etmeyi önceleyen baskıcı bir düzen devreye sokulmuştur. Bu durum, saray gibi merkezi güç yapılarının, hakkaniyetten ziyade çıkar ve görüntü kaygısıyla işleyebildiğini gözler önüne sermektedir.
Kıssada tasvir edilen bu atmosfer, adaletin değil menfaatin esas alındığı bir düzenin tipik örneğidir ve yalnızca Hz. Yusuf ’un yaşadığı dönemle sınırlı değildir. Nitekim güçlü çevrelerin çıkarları doğrultusunda masum insanların özgürlüklerinden mahrum bırakılması, adaletin baskı ve menfaat hesaplarına feda edilmesi, farklı zaman ve mekânlarda “Yusuf”ların zindanlara atılmasıyla varlığını sürdürmektedir. Bu yönüyle kıssa, her çağda adalet, güç ve ahlak ilişkisini sorgulayan evrensel bir uyarı niteliği taşımaktadır.
-
36
Onunla beraber iki delikanlı daha zindana girdi. Bunlardan biri: “Ben (rüyamda) kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.” Öbürü de: “Ben de başımın üzerinde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm, bunların yorumunu bize bildir. Çünkü biz senin gerçekten iyilik edenlerden olduğunu görüyoruz” dediler.
-
37
(Yusuf) dedi ki: “(Merak etmeyin, daha yiyeceğiniz yemek önünüze gelmeden, size rüyanızın ne anlama geldiğini bildireceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a inanmayan ve ahireti de inkâr eden bir toplumun milletini terk ettim.”
Son cümlede yer alan “millet” kavramı, dar anlamda bir kavmi veya toplulu-
ğu değil; o topluluğun benimsediği inanç sistemini, medeniyet tasavvurunu, hayat tarzını, toplumsal düzenini ve kültürel yapısını kapsayan bütüncül bir anlam alanına sahiptir. Bu bağlamda Hz. Yusuf ’un kullandığı “terk ettim” ifadesi, yalnızca fiziksel ya da sosyal bir ayrılığı değil; bilinçli, ilkesel ve inanç temelli bir kopuşu ifade etmektedir. Başka bir deyişle bu ifade, şirkle örülü bir inanç sisteminden ve onun ürettiği ahlaki yozlaşmadan uzak durmayı, tevhid eksenli bir duruşu kararlılıkla benimsemeyi vurgulamaktadır. Nitekim peygamberler, kendilerine vahiy gelmeden önce de fıtrat üzere yaşamış; zulümle, şirkle ve batıl inançlarla hiçbir şekilde irtibat kurmamış kimselerdir.
Zindanda yaşanan bu sahne, Hz. Yusuf açısından tevhid inancını tebliğ etmek için ortaya çıkan önemli bir imkân niteliği taşımaktadır. Zindan arkadaşlarının rüyalarını yorumlamasını istemeleri üzerine Hz. Yusuf, bu talebi yalnızca bir bilgi aktarımı olarak görmemiş; sözlerine başlamadan önce kendi inanç duruşunu açık ve net biçimde ortaya koymuştur. Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir inanç sistemini benimsemediğini vurgulayarak, mensubu olduğu tevhid çizgisini belirginleştirmiştir. Devam eden ayetlerde ise Mısır toplumunda hâkim olan sapkın inançları reddetmiş; gerçek dinin Allah’a teslimiyet anlamındaki İslam olduğunu, kulluğun yalnızca Allah’a yöneltilmesi gerektiğini açıklamıştır. Böylece Hz. Yusuf, en zor ve en sınırlı mekânlardan biri olan zindanı dahi tevhid mesajının açıkça dile getirildiği bir tebliğ alanına dönüştürmüştür.
-
38
“Onun yerine atalarım İbrahîm’in, İshak’ın ve Yakup’un milletine bağlandım. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmak bize yakışmaz. Bu inanç Allah’ın, bize ve tüm insanlara yönelik bir lütfudur. Fakat insanların çoğu Allah’a şükretmezler.”
Ayette geçen “millet” kavramı, yalnızca bir halk topluluğunu değil; aynı zamanda o topluluğun benimsediği dinî inanç sistemini, hayat tarzını, medeniyet anlayışını, sosyal düzenini ve toplumsal yapısını ifade etmektedir. Bu çerçevede Hz. Yusuf ’un, “atalarım İbrahîm’in, İshak’ın ve Yakup’un milletine uydum” şeklindeki beyanı, onun şirke hiçbir şekilde yer vermeyen tevhid esaslı hak dine, yani İslam’a bağlılığını açıkça ilan etmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle devamında, “Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmak bize yakışmaz” ifadesiyle, tevhid inancını zedeleyebilecek her türlü tutum ve davranıştan kesin bir biçimde uzak durulması gerektiğini vurgulamaktadır.
Zira tevhidi benimseyen bir kimsenin, bu inançla çelişen bir tavır içinde bulunması mümkün değildir. Tevhid dini, kavramsal ve ilkesel çerçevesini Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an merkezli vahiy ile açık ve kesin bir şekilde kazanmış; bu dinin yaşanabilir ve uygulanabilir örnekliği ise başta Hz. Muhammed olmak üzere Kur’an’da anlatılan diğer peygamberlerin hayatlarında somut biçimde ortaya konulmuştur.
-
39
“Ey benim zindan arkadaşlarım! (Hiçbir şeye gücü yetmeyen) birbirinden farklı (uydurma) tanrılar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?”
-
40
“O’ndan başka taptıklarınız, sizin ve atalarınızın takmış olduğu bir takım kuru isimlerden ibarettir. Allah, onların (kendisi adına) yetkili olduklarına dair herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, size kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Ayette odak noktayı, Allah’ın birliği ve mutlak hüküm koyuculuğu öğretisi oluşturmaktadır. Bu bağlamda insanlara, Allah’tan başka hiçbir varlığa ilahî nitelikler atfetmemeleri ve O’nunla aralarına aracı figürler koymamaları gerektiği açık biçimde hatırlatılmaktadır. Zira bütün ilahî mesajlarda, Allah dışında her hangi bir varlığa tanrısal yetkiler isnat etmenin açık bir şirk olduğu net bir şekilde bildirilmiştir.
Buna rağmen tarih boyunca bu temel ilkeye karşı sürekli bir sapma yaşandığı görülmektedir. İnsanlar, çoğu zaman Allah’a yakınlaşma amacıyla benimsedikleri sembolleri veya şahısları yüceltmiş; zamanla bu unsurlara kutsallık atfederek, farkında olmadan onları ilahî konuma taşımışlardır. Bu süreçte putperestlik, biçim değiştirerek varlığını sürdürmüş; isimler ve formlar farklılaşsa da özde Allah’ın birliğini zedeleyen anlayışlar canlılığını korumuştur.
-
41
“Ey benim zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınızın yorumuna gelince): Biriniz (daha önce olduğu gibi) efendisine şarap sunacak, diğeriniz ise (suçlu bulunup) asılacak da kuşlar başının etini yiyecek. İşte hakkında yorum istediğiniz şey olup bitmiştir (ilâhî kaza ve hüküm yerini bulacaktır).
-
42
(Yusuf,) kurtulacağını anladığı arkadaşına: “(Buradan kurtulduğunda) efendinin yanında benden söz et (suçsuz olduğumu söyle ve özelliklerimi anlat)” dedi. Fakat şeytan, (Yusuf ’un durumunu) efendisine anlatmayı ona unutturdu; (bu yüzden Yusuf) birkaç yıl daha zindanda kaldı (ve böylece tebliğ ve irşad vazifesine devam etti).
“Bıd‘a sinîn” ifadesi, Arapçada “birkaç yıl” , “az sayıda yıl” anlamına gelmekte olup, genellikle üç ile on yıl arasındaki kesinliği belirlenmemiş bir zaman aralığını ifade etmek için kullanılır. Bu ifade, Rum Sûresi’nin 30. bölümünün 4. ayetinde de yer almakta ve orada da benzer şekilde, belirli bir yıl sayısından ziyade sınırlı fakat netleştirilmemiş bir süreyi işaret etmektedir.
Her iki kullanımda da amaç, kronolojik bir kesinlik vermekten çok, sürenin sınırlı fakat belirsiz olduğuna dikkat çekmektir. Böylece zamanın mutlak bir rakamla değil, sürecin akışı ve sonucu üzerinden anlamlandırılması hedeflenmekte; ilahî takdirin insan beklentilerinin ötesinde işlediği vurgulanmaktadır.
-
43
(Yusuf ’un hapis hayatı devam ederken) bir gün kral dedi ki: “Ben rüyamda yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini gördüm; ayrıca yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak (vardı). Efendiler! Eğer rüya yorumlamayı biliyorsanız, bu rüyamın ne anlama geldiğini bana açıklayın.”
Ayette zikredilen kralın, M.Ö. yaklaşık 1700–1580 yılları arasında Mısır’da hüküm süren Hiksos kökenli krallardan biri olduğu yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu dönemde Mısır’da “firavun” unvanı yerine “melik” ifadesinin kullanılması da Kur’an’ın tarihsel bağlama uygun dil tercihine işaret etmektedir. Söz konusu kralın, İbrani kökenli Hz. Yusuf ’a yetki vermesi ve onu devlet yönetiminde etkili bir konuma getirmesi, İsrailoğulları’nın Mısır’a yerleşmesinin ve zamanla orada çoğalarak bir topluluk hâline gelmelerinin zeminini hazırlamış olabilir.
İbraniler, tarihsel süreçte Arabistan Yarımadası’ndan Mezopotamya’ya, oradan Suriye ve Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada varlık göstermiş; hatta bugünkü Kuveyt civarına kadar yayıldıkları kabul edilen kadim bir topluluktur. Bu halk, farklı dönem ve bağlamlarda İsrailoğulları, Midyanlılar, Edomîler veya Yoktanîler gibi isimlerle anılmıştır. Günümüzde İbraniceyi aktif olarak konuşan topluluk İsrail halkı olmakla birlikte, Hiksosların konuştuğu dilin de İbraniceye, yani eski Arapça lehçelerine oldukça yakın olduğu bilinmektedir. Bu durum, söz konusu dönemde bölge halkları arasında dilsel ve kültürel bir yakınlığın bulunduğunu düşündürmekte; Hz. Yusuf ’un Mısır yönetiminde kabul görmesini tarihsel açıdan daha anlaşılır kılmaktadır.
-
44
(Ünlü tabirciler) dediler ki: “(Bunlar) karmakarışık rüyalardır. Biz böyle rüyaların yorumunu bilemeyiz.”
-
45
(Tam o sırada zindandaki) o iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zamandan sonra (Yusuf ’u) hatırladı ve “Ben size rüyanın yorumunu söyleyebilirim, (ancak bunun için bir mahkûma gitmem lazım) hemen beni (zindana) gönderin” dedi.
-
46
(Zindana varınca) dedi ki: “Ey özü sözü dosdoğru Yusuf! (Rüyada görülen) yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yemesi ve yedi yeşil başak ile bir o kadar sayıdaki kuru başak hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki (vereceğin bilgi ile) insanlara dönerim de onlar da (senin değerini) bilirler.”
-
47
(Yusuf şöyle) cevapladı: “Öteden beri yapageldiğiniz gibi, yedi yıl boyunca hiç ara vermeden ekip biçeceksiniz fakat yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiğinizi başağında öylece bırakacaksınız (depolayacaksınız).”
-
48
“Sonra onun ardından yedi yıl sıkıntı ve kuraklık meydana gelecek. (Tohumluk için) sakladığınız az şeyin dışında (bu kıtlık yılları) daha önce biriktirdiklerinizin hepsini silip süpürecek.”
-
49
“Bu (kıtlık yılları) geçtikten sonra insanların yağmura kavuşacağı bir yıl gelecek. (O zaman) insanlar (meyveleri) sıkarak (meyve suyu ve zeytinyağı yapacak, hayvanları otlatarak süt) sağacaklar.”
-
50
(Kişi bu yorumu getirince) Kral: “Onu bana getirin” dedi. Elçi, Yusuf ’a gelince (Yusuf) dedi ki: “Efendine dön de ellerini kesen o kadınların derdi ne idi? diye sor. Şüphesiz Rabbim onların tuzaklarını/hilelerini hakkıyla bilendir.”
Kralın Hz. Yusuf ’u huzuruna çağırmasına rağmen onun bu davete hemen icabet etmemesi, sergilediği vakur ve onurlu duruşun açık bir göstergesidir. Haksız yere zindana atılmış bir kimsenin, suçluymuş gibi kralın karşısına çıkarılması, Hz. Yusuf ’un ne inanç anlayışıyla ne de ahlaki kişiliğiyle bağdaşmaktadır. O, masumiyetinin bilincindedir ve bu gerçeğin yalnızca kendisi tarafından değil, kamuoyu nezdinde de açıklığa kavuşmasını istemektedir. Zira Hz. Yusuf, adaletin er ya da geç tecelli edeceğine ve hakikatin mutlaka ortaya çıkacağına derin bir güven duymaktadır. Bu nedenle haksızlık karşısında susup boyun eğmek yerine, sabırla ve vakarını koruyarak hakkının teslim edilmesini talep etmiştir. Bu tutum, onun Allah’a olan güveninin ve kişilik bütünlüğünün belirgin bir yansımasıdır.
-
51
(Bunun üzerine kral o kadınları çağırtıp kendilerine:) “Yusuf ’un gönlünü çelmek isterken ne sağlayacağınızı umuyordunuz?” diye sordu. (Kadınlar:) “Allah korusun, biz ondan en küçük bir kötülük görmedik!” dediler. Tam o sırada Aziz’in karısı: “Artık gerçek ortaya çıktı!” diye atıldı: “Onun gönlünü çelmek isteyen bendim; o ise hep özü sözü doğru olan kimselerdendi!” dedi.
Bazı rivayetlerde, Hz. Yusuf ’un zindandan çıktıktan yıllar sonra, eşi vefat eden Züleyha ile evlendiği ve bu evlilikten iki çocuğunun olduğu aktarılmaktadır. Ancak bu rivayetlerin kesinliği hususunda güvenilir ve bağlayıcı bir bilgi bulunmamaktadır. Nitekim Kur’an, bu konuda herhangi bir ayrıntıya yer vermemekte; dolayısıyla Hz. Yusuf ’un Züleyha ile evlenip evlenmediği meselesi, tefsir açısından zorunlu ve belirleyici bir konu teşkil etmemektedir.
Bu çerçevede, “Evlenmişse nasıl evlendi?” , “Neden evlendi?” ya da “Daha önce kendisine iftira atan biriyle nasıl bir hayat kurdu?” gibi sorular üzerinde ısrarla durmak, kıssanın ana maksadını gölgeleyebilecek tali ayrıntılara odaklanmak anlamına gelir. Zira Kur’an, Hz. Yusuf kıssasını tarihsel bir biyografi sunmak için değil; derin ahlaki, itikadî ve toplumsal ilkeleri öğretmek amacıyla aktar maktadır. Hz. Yusuf ’un hayatı boyunca sergilediği sabır, iffet, adalet ve Allah’a teslimiyet gibi erdemler, kıssanın merkezinde yer alan asıl mesajlardır.
Kur’an’ın bir rehber ve yol gösterici olarak indirilmiş olması, içindeki kıssaların da bu rehberlik işlevine hizmet ettiğini göstermektedir. Bu nedenle kıssalardan çıkarılacak dersler için her ayrıntının tarihsel olarak ispatlanması ya da hikmetinin tüm boyutlarıyla açıklanması şart değildir.
-
52
(Yusuf olup biteni öğrendiğinde:) Amacım; efendim bilsin ki ben, arkasından ona ihanet etmedim. Gerçekten Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz” dedi.
-
53
“(Yine de) ben kendimi bütünüyle temize çıkarmaya çalışmıyorum. Çünkü Rabbimin merhameti olmadıkça, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi.
Nefis, insanı çoğu zaman kötülüğe sevk eden, aklın ve sağduyunun onaylamadığı yönelimleri cazip gösteren bir iç eğilim olarak Kur’an’da ele alınmaktadır. Bu nedenle Kur’an, “Kendinizi temize çıkarmayın!” (Necm 53/32) buyurarak, insanın nefsini masum ve güvenilir bir otorite gibi görmemesi gerektiğini hatırlatır. Zira nefis, çoğu zaman iyiyi kötü, kötüyü iyi; güzeli çirkin, çirkini güzel göstererek insanın algısını çarpıtabilmektedir. Bu çarpıtma sonucunda faydalı ve yapıcı davranışlar zor ve zahmetli görünürken, zararlı ve yanlış tutumlar kolay ve çekici hâle gelir.
Bu süreç, insanı kendi fıtratına, yani yaratılışındaki saf ve dengeli yapıya aykırı yollara sürüklemektedir. Nitekim bireysel ve toplumsal düzeyde gözlemlenen düşmanlıklar, savaşlar, hırs, kin ve bencillik gibi olgular, büyük ölçüde nefsin bu saptırıcı etkisinin ürünüdür. İnsanın bu içsel yönlendirmeyi aşabilmesi, yalnızca kendi aklına dayanmakla değil; aklını ilahî rehberlikle desteklemesiyle mümkündür. Akıl ile vahiy birlikte işletilmedikçe, nefsin baskısından özgürleşmek ve insanın yaratılışına uygun, dengeli bir hayat sürdürmek mümkün değildir.
-
54
(Yusuf ’un bu sözlerini duyan) Kral: “Getirin onu (Yusuf ’u) bana, onu yakın çevreme (sırdaş olarak) alayım” dedi. (Yusuf kralın yanına gelmeyi kabul etti. Kral) onunla konuşunca da (Yusuf ’a): “Bugün(den sonra) sen artık bizim yüksek mevki sahibi ve güvenilir bir adamımızsın” dedi.
Kral, gördüğü rüyanın yorumlanmasının ardından, ortaya çıkacak bu tablo karşısında nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini Hz. Yusuf ’a sormuştur. Hz. Yusuf ise bolluk yıllarında elde edilecek ürünlerin israf edilmeden depolanması gerektiğini, böylece kıtlık döneminde bu birikimlerin hem ekonomik tedbir olarak kullanılabileceğini hem de ihtiyaç sahiplerine ulaştırılabileceğini ifade etmiştir. Başka bir deyişle, bolluk zamanında alınacak akılcı ve planlı önlemler sayesinde kıtlık sürecinin toplum açısından ağır sonuçlar doğurmadan yönetilebileceğini ortaya koymuştur.
Bu isabetli değerlendirme, Kral üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bunun üzerine Kral, böylesine kritik bir sürecin yönetimini kime emanet edebileceğini sorduğunda, Hz. Yusuf, bir sonraki ayette de ifade edildiği üzere, bu görevi üstlenebileceğini belirtmiştir. Bu teklif, Hz. Yusuf ’taki hem halkın menfaatini koruma hem de alınacak tedbirlerin adalet ve ehliyet esasına göre uygulanmasını bizzat sağlama iradesinin açık bir göstergesi niteliğindedir.
-
55
Yusuf: “Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Güvenilir ve bilgili bir koruyucu olacağımdan emin olabilirsiniz” dedi.
Kral, Hz. Yusuf ’un teklifini yerinde ve isabetli bularak onu bu kritik görev için uygun görmüş; yalnızca mali işlerin yönetimini değil, aynı zamanda kendi yetkilerinin önemli bir kısmını da ona devretmiştir. Böylece Hz. Yusuf, dönemin en gelişmiş siyasal ve ekonomik merkezlerinden biri olan Mısır’da geniş yetkilere sahip bir yönetici konumuna yükselmiştir.
Hz. Yusuf, göreve öncelikle tarım alanında düzenlemeler yaparak başlamış; üretimi artırmaya yönelik planlı ve sistemli tedbirler almıştır. Bolluk yıllarında elde edilen ürünleri, bozulmadan muhafaza edilebilecek şekilde ambarlarda depolatarak yaklaşan kıtlık dönemine karşı güçlü bir hazırlık süreci yürütmüştür. Kıtlık başladığında ise bu stoklar sayesinde hem halkın temel ihtiyaçlarını karşılamış hem de çevre ülkelere ürün satarak Mısır’ı bölgesel bir ekonomik merkez hâline getirmiş, ihracat yoluyla ülkeye önemli kazançlar sağlamıştır. Bu süreçte ortaya koyduğu yönetim başarısı, Hz. Yusuf ’un bilgi, basiret ve öngörü sahibi bir devlet adamı olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
-
56
İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf ’a güç ve imkân verdik. Öyle ki orada (Mısır’da) dilediği yerde sözü geçiyordu. Biz dilediğimizi rahmetimizden böyle nasiplendirir ve iyilik yapanların mükâfatını kayba uğratmayız.
-
57
Elbette ki, inandıktan sonra Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için ahiret ödülü daha hayırlıdır.
Bkz. 38/39-40
-
58
(Derken, kıtlık yılı gelince) Yusuf ’un kardeşleri (Mısır’a) çıkageldiler ve (Yusuf ’un) yanına girdiler. Onlar Yusuf ’u tanımadıkları halde o, onları hemen tanıdı.
Kıtlığın etkisi zamanla çevre bölgelere de yayılınca, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri güvenli merkezler aramaya başlamışlardır. Bu süreçte Mısır’ın kıtlığa karşı önceden tedbir aldığı, ambarlarında yeterli miktarda ürün bulunduğu ve bu ürünleri diğer ülkelere satışa sunduğu haberi geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bunun üzerine farklı bölgelerden insanlar Mısır’a yönelmiştir.
Bu haber, Kenan diyarında, yani bugünkü Filistin topraklarında yaşayan Hz. Yakup ve ailesine de ulaşmıştır. Onlar da kıtlıktan ciddi şekilde etkilenmiş durumdaydı. Bunun üzerine Hz. Yakup, erzak temin etmeleri için oğullarını Mısır’a göndermiştir. Bu oğullar, yıllar önce Hz. Yusuf ’a karşı kıskançlık besleyerek onu kuyuya atan kardeşlerdi; ancak Hz. Yusuf ’un hayatta olduğunu ve bir gün karşılarına çıkacağını asla tahmin etmiyorlardı. Böylece bu yolculuk, yalnızca maddi bir ihtiyacın giderilmesi amacıyla başlamışken aynı zamanda geçmişte saklı kalmış büyük bir gerçeğin açığa çıkmasına vesile olacak bir sürecin başlangıcı hâline gelmiştir.
-
59
Ve onların yüklerini yüklettikten sonra, kendilerine: “(Bir dahaki gelişinizde) o baba bir (üvey) erkek kardeşinizi (Bünyamin’i) de getirin bana. Görmüyor musunuz, tartıyı tam tuttum ve (size karşı) son derece iyi bir konukseverlik gösterdim.”
Hz. Yusuf, elindeki erzak stoklarının adil ve sürdürülebilir biçimde kullanılabilmesi için, Mısır’a gelen her aileye kişi başına belirli bir ölçüde—genellikle bir deve yükü kadar—erzak verilmesini esas alan bir uygulama yürütmekteydi. Bu düzen çerçevesinde Mısır’a gelen kardeşleri de kendilerine düşen payı almışlardır. Ancak yanlarında bulunmayan üvey kardeşleri Bünyamin adına da erzak talebinde bulunmuşlardır.
Hz. Yusuf, kardeşlerini tanıdığı hâlde kimliğini açıklamamış, onları tanımıyormuş gibi davranmıştır. Bununla birlikte taleplerini geri çevirmemiş; Bünyamin için de erzak verilmesini sağlamıştır. Ancak bu noktada, bir sonraki gelişlerinde Bünyamin’i de mutlaka yanlarında getirmeleri gerektiğini açık ve net bir şekilde ifade etmiş; aksi hâlde kendilerine yeniden erzak verilmeyeceğini bildir miştir. Böylece Hz. Yusuf, kardeşlerini zorlayıcı bir tutum sergilemeden, fakat kararlılıkla, Bünyamin ile yüz yüze gelmenin zeminini hazırlamıştır. Bu yaklaşım, onun hem ileri görüşlü ve stratejik bir yöneticilik anlayışına sahip olduğunu hem de ailesine duyduğu derin özlemi dengeli bir biçimde yansıttığını göstermektedir.
-
60
“Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size verilecek tek ölçek (zahire) bile yoktur ve bir daha da bana yaklaşmayın” dedi.
-
61
(Kardeşleri:) “Onu babasından istemeye çalışacağız, kuşkusuz bunu yapacağız” dediler.
-
62
(Yusuf) yardımcılarına da dedi ki: “Yaptıkları ödemeyi (erzak bedellerini) yüklerinin içine geri koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da (kendilerine iyilik yapıldığını anlayarak) belki geri dönerl e r.”
-
63
Onlar, babalarına döndüklerinde: “Ey babamız! Bize artık zahire verilmeyecek. Kardeşimizi (Bünyamin’i) bizimle gönder ki zahire alalım. Onu biz mutlaka koruyacağız” dediler.
-
64
(Yakup:) “Daha önce kardeşiniz (Yusuf ’u) emanet ettiğim gibi, şimdi de onu mu size emanet edeyim? Allah koruyup gözetici olarak (sizden) elbette daha üstündür. Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir” dedi.
Hz. Yakup’un bu sözleri, özünde şu anlamı taşımaktadır: Daha önce Hz. Yusuf ’u götürürken de benzer güven telkinlerinde bulunmuş, onu koruyacaklarını ifade etmişlerdi; ancak sonuç herkesin malumudur. Şimdi aynı güvenceyi Bünyamin için dile getirmeleri, geçmiş tecrübe nedeniyle Hz. Yakup nezdinde ikna edici değildir. Bununla birlikte, erzak temini için yeniden Mısır’a gidilmesi zorunlu-
dur ve görünen o ki Bünyamin götürülmeden geri dönüş mümkün olmayacaktır. Bu şartlar altında Hz. Yakup, oğlunu beşerî teminatlara değil, doğrudan Allah’a emanet ettiğini ifade etmektedir. Zira gerçek anlamda güvenilecek ve koruyacak olan yalnızca Allah’tır. Aynı zamanda bu sözler, oğullarına yönelik örtük bir uyarı mahiyeti taşımakta; bu kez daha sorumlu ve dikkatli davranmaları gerektiğini hatırlatmaktadır.
Bu ifadelerde Hz. Yakup’un geçmişten gelen kırgınlığı, içinde bulunduğu zorunlu durum karşısındaki çaresizliği ve bütün bunlara rağmen Allah’a duyduğu derin tevekkül açık biçimde hissedilmektedir.
-
65
Yüklerini açıp zahire bedellerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte ödediğimiz bedeller de bize geri verilmiş. Onunla yine ailemize yiyecek getirir, kardeşimizi korur ve bir deve yükü zahire de fazladan alırız. Çünkü bu getirdiğimiz az bir zahiredir” dediler.
-
66
Babaları: “Hep birlikte ölüm çemberine düşmeniz ihtimali dışında, onu (Bünyamin’i) kesinlikle geri getireceğinize dair bana Allah adına sağlam bir güvence, bağlayıcı bir söz vermedikçe onu sizinle birlikte göndermem” dedi. Oğullarının istediği güvenceyi vermeleri üzerine (Yakup): “Bu söylediklerimize Allah vekildir” dedi (ve kardeşleri Bünyamin’i onlarla beraber Mısır’a gönderdi).
Hz. Yakup’un oğlunu Allah’a emanet etmesi, Yusuf Sûresi’nin 64. ayetine dayanmaktadır. Bu ayette dikkat çeken husus, Hz. Yakup’un oğullarıyla yaptığı konuşmada Allah’ı yalnızca bir şahit olarak değil, doğrudan vekîl olarak konumlandırmasıdır. Başka bir ifadeyle o, oğlunu beşerî teminatlara değil, ilahî himayeye teslim ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu tutum, “Size olan güvenim zedelenmiştir; fakat Allah’a olan güvenim eksiksizdir. Zira verilen sözlerin nihai teminatı insanlar değil, yalnızca Allah’tır” anlamını taşımaktadır.
Hz. Yakup’un bu beyanı, bir yandan önceki acısının henüz dinmediğini, diğer yandan da gerçek teslimiyetin ancak Allah’a yönelmekle mümkün olduğunu göstermektedir. Onun sergilediği bu duruş, insanlara değil, mutlak anlamda Allah’a dayanmanın ve O’nu tek güven kaynağı olarak görmenin Kur’anî bir örneği niteliğindedir.
-
67
Sonra şöyle dedi: “Ey oğullarım! (Şehre) hepiniz tek bir kapıdan gir meyin; (dikkat çekmeyecek şekilde) her biriniz farklı kapılardan girin. Ben Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Zira hüküm yalnızca Allah’a aittir. Ben yalnız O’na güvendim. Ve tevekkül edenler de yalnızca O’na güvensinler!”
Hz. Yakup’un, oğullarına Mısır’a girişte farklı kapılardan girmelerini tavsiye etmesi, onların dikkat çekmemelerini ve kalabalık hâlde şehre girerek kıskançlık ya da şüphe uyandırmamalarını amaçlayan tedbirli bir yaklaşımdır. Benzer şekil-
de, daha önce Hz. Yusuf ’un gördüğü rüyayı kardeşlerine anlatmamasını istemesi de (Yusuf 12/5), insan psikolojisini ve kıskançlığın doğurabileceği sonuçları dikkate alan hikmetli bir tutumun göstergesidir. Bu örnekler, Hz. Yakup’un yalnızca peygamberlik vasfıyla değil, aynı zamanda insan tabiatını iyi tanıyan, öngörülü ve basiret sahibi bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Yakup’un on iki oğlundan türeyen soy, zamanla farklı boy ve kabilelere ayrılmış; bu topluluğun tamamı “İsrailoğulları” adıyla anılmıştır. Zira Hz. Yakup’un Kur’an’da geçen lakaplarından biri “İsrail” dir. “İsrail” kelimesi, “Allah’a kul olan” anlamına gelmektedir. Bu bağlamda “İsrailoğulları” ifadesi, esasen “Yakup’un soyundan gelenler” anlamını taşımakta; tarihsel süreç içerisinde ise bu ad, yalnızca bir aileyi değil, geniş bir topluluğu ve nihayetinde Yahudi milletini tanımlayan bir kavram hâline gelmiştir.
-
68
Nihayet (Yusuf ’un kardeşleri) babalarının direktifi uyarınca (Mısır’a ayrı ayrı kapılardan) girdiler. (Böylece kendilerine göre önlem almış oldular.) Gerçi bu önlem, Allah’ın onlara ilişkin hiçbir kararını başlarından savacak değildi. Sadece Yakup, içinden gelen bir görev duygusunun gereğini yerine getirmişti. Onun bu meseleye ilişkin, tarafımızdan kendisine öğretilmiş bilgisi vardı. Fakat insanların çoğu (İlahi takdiri) bilmezler.
Hz. Yakup, insanın ortaya koyduğu çaba ve aldığı tedbirlerin Allah’ın takdirini engellemeyeceğini; aynı şekilde ilahî takdirin de insanın sorumluluk almasına ve gerekli önlemleri gözetmesine mâni olmadığını bilincinde olan bir peygamberdir. O, tevekkül sahibi olmakla birlikte, üzerine düşen görevleri yerine getir mekten geri durmamış; akıl, basiret ve tedbiri ihmal etmeden hareket etmiştir.
Bu olay, Kur’an’ın öğrettiği dengeyi açık biçimde ortaya koymaktadır. İnsan ne yalnızca kendi aklına, gücüne ve planlarına güvenerek Allah’ı devre dışı bırakmalı; ne de “nasıl olsa Allah neyi takdir ettiyse o olur” anlayışıyla sorumluluktan kaçıp edilgen bir tutum sergilemelidir. Doğru yaklaşım, aklı etkin biçimde kullanmak, çalışmak ve gerekli tedbirleri almak; nihai sonucu ise Allah’a havale etmektir. Başka bir ifadeyle, gayret insana, netice Allah’a aittir. Gerçek tevekkül de tam olarak bu bilinç ve denge hâlini ifade etmektedir.
-
69
Yusuf ’un huzuruna girdiklerinde; o, kardeşi (Bünyamin’) i bağrına bastı ve (gizlice) “Haberin olsun ben senin kardeşinim, artık onların yaptıklarına üzülme!” dedi (ve başına gelenleri anlattı).
Bu ayet, Hz. Yusuf ’un kendisini diğer kardeşlerine henüz tanıtmadan önce, öz kardeşi Bünyamin’e kimliğini açıkladığını ve onun ağabeyi olduğunu bildirdiğini ortaya koymaktadır. Ayette yer alan “Onların geçmişte yaptıklarına üzülme” ifadesi, açık biçimde diğer kardeşlerin geçmişte Hz. Yusuf ’a yönelik işledikleri haksızlıklara bir gönderme niteliği taşımaktadır. Büyük ihtimalle Bünyamin de bu olayları küçük yaşlardan itibaren işitmiş, ağabeyine yapılan zulmün farkında
olmuştu. Bu durum, onun kalbinde kardeşlerine karşı bir kırgınlık veya gizli bir öfke biriktirmesine zemin hazırlamış olabilir.
Hz. Yusuf ise bu noktada, geçmişin yaralarını yeniden kanatmak yerine, kardeşini teselli eden ve kalplerde biriken kin ve düşmanlığı büyütmemeyi tercih eden bir tutum sergilemektedir. Onun bu yaklaşımı, yaşananların geride bırakılması gerektiğine işaret ederek affın, birliğin ve kardeşlik bağlarının yeniden inşa edilmesinin önünü açmaktadır. Bu tavır, Hz. Yusuf ’un yalnızca siyasi ve idari açıdan değil; ahlaki olgunluk, merhamet ve bağışlayıcılık bakımından da ne denli yüksek bir karaktere sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
-
70
(Yusuf,) onların yüklerini donatıp hazırlarken, su kabını (gizlice öz) kardeşi (Bünyami)n’in eşyaları arasına yerleştirdi. (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal (çağrıcı) şöyle seslendi: “Ey kafile (durun bakalım! Çünkü) siz hırsız(lık yapmış)sınız!”
-
71
(Yusuf ’un kardeşleri) onlara dönerek: “Ne kaybettiniz (ne arıyorsunuz)?” dediler.
Hz. Yusuf ’un kardeşleri, hırsızlıkla itham edildiklerinde duruma hemen itiraz etmiş; ancak bunu telaşlı ya da savunmacı bir üslupla değil, sakin ve kendilerinden emin bir tavırla yapmışlardır. Öncelikle suçlamanın aceleyle yöneltilmemesi gerektiğini vurgulayarak, eksik olduğu düşünülen şeyin kaybolmuş olabileceğini, bu nedenle önce meselenin netleştirilmesini talep etmişlerdir. Ar dından, gerek görülmesi hâlinde arama sürecine bizzat katılabileceklerini ifade ederek, suçsuzluklarına duydukları güveni açıkça ortaya koymuşlardır. Bu tutum hem meselenin ciddiyetinin farkında olduklarını hem de dürüst ve şeffaf bir duruş sergilediklerini göstermektedir.
-
72
Onlar: “Hükümdarın su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü ödül var” dediler. (Bu arada Kralın sözcüsü) “buna ben de kefilim” dedi.
-
73
(Yusuf ’un kardeşleri) dediler ki: “Allah’a yemin olsun, siz de biliyorsunuz ki biz bu ülkede bozgunculuk yapmaya (hırsızlık etmeye) gelmedik, (biz) hırsız da değiliz.”
-
74
Görevliler: “Peki eğer yalan söylüyorsanız, size göre hırsızlığın cezasının ne olduğunu (biliyor musunuz)?” dediler.
-
75
Onlar da: “Cezası, su kabı kimin yükünde bulunursa, o kimsenin kendisinin alıkonması onun cezasıdır. Biz haddi aşanları böyle cezalandırırız” dediler.
Hz. İbrahîm ve Hz. Yakup dönemlerinde geçerli olan şeriata göre, hırsızlık suçu sabit olduğunda uygulanacak ceza, çalınan malın niteliği ve değeri esas alınarak belirlenmekteydi. Çalınan malın yüksek bir değere sahip olmaması durumunda, hırsız belirli bir süre boyunca mal sahibine hizmet etmekle yükümlü
kılınır; böylece işlediği haksızlığın karşılığını emek yoluyla telafi ederdi. Buna karşılık, çalınan malın çok değerli olması hâlinde ceza daha ağır bir boyut kazanır; bu durumda hırsız, mal sahibinin kölesi kabul edilirdi. Söz konusu uygulamalar, dönemin toplumsal yapısı ve adalet anlayışı çerçevesinde şekillenmiş olup hem suçun caydırıcılığını sağlama hem de mağdurun uğradığı zararı telafi etme amacına hizmet etmekteydi.
-
76
(Bunun üzerine) Yusuf, (öz) kardeşinin yükünden önce (şüphe çekmemek için) diğerlerinin yüklerini (aramaya) başladı ve sonunda onu kardeşinin yükünden bulup çıkardı. İşte biz Yusuf ’a (kardeşi Bünyamin’i yanında tutması için) böyle bir plân öğrettik. Yoksa Allah’ın dilemesi dışında kralın hukuk sistemine göre kardeşini alıkoyamazdı. (Biz) dilediğimiz kimseyi (iyi niyetinden ve güzel amellerinden dolayı) yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.
Bkz. 58/11
Hz. Yusuf, Allah’ın kendisine ilham ettiği bir düzenleme ile öz kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymayı murat etmiştir. Ancak içinde bulunulan dönemde yürürlükte olan Mısır hukukuna göre, bir kişinin suçlu ilan edilerek alıkonulabilmesi için açık bir delilin bulunması ya da kardeşlerinin rızasının alınması gerekmekteydi. Bu konuda kralın dahi tek başına tasarrufta bulunma yetkisi yoktu. Öte yandan kardeşlerinin Bünyamin’i geride bırakmaları da mümkün değildi; zira babaları Hz. Yakup’a onu sağ salim geri getireceklerine dair kesin bir söz vermişlerdi.
Bu şartlar altında, Hz. Yusuf henüz kimliğini açıklamaya hazır olmadığından, doğrudan ve serbestçe hareket edememiştir. Ancak Allah’ın öğrettiği bir yol sayesinde hem planını hayata geçirmiş hem de olayların daha büyük bir aile dramına dönüşmesini engellemiştir. Nitekim ilerleyen ayetlerde de görüleceği üzere, Hz. Yusuf ’un sabrı, hikmetli tutumu ve Allah’a duyduğu güven sayesinde yıllar süren ayrılık sona ermiş; dağılmış olan aile yeniden bir araya gelmiştir.
-
77
(Yusuf ’un kardeşleri) dediler ki: “Eğer o çalmışsa olabilir, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı.” Bunun üzerine Yusuf, onlara belli etmeksizin kendi kendine dedi ki: “Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların içyüzünü Allah çok daha iyi bilmektedir.”
Hz. Yusuf ’un kardeşlerinin onun hakkında dile getirdikleri “hırsızlık” ithamı, ilk bakışta açık bir iftira gibi görünse de ayetin sonunda da işaret edildiği üzere, mahiyeti ve hikmeti bütünüyle ancak Allah tarafından bilinen geçmişe dayalı bir olaya göndermede bulunmaktadır. Bu yönüyle söz konusu ifade, mutlak anlamda bilinçli ve kasıtlı bir yalan niteliği taşımamakta; daha ziyade kendilerinin de iç yüzünü tam olarak kavrayamadıkları eski bir hadisenin eksik ve yüzeysel bir hatırlanışına dayanmaktadır.
Rivayetlere göre Hz. Yusuf ’u çok seven halası, onu yanında büyütmek istemiş; ancak babası Hz. Yakup buna razı olmamıştır. Bunun üzerine halası, Yusuf ’u yanında tutabilmek amacıyla bir tedbir geliştirmiş; Hz. İbrahîm’den kaldığı rivayet edilen değerli bir kuşağı Yusuf ’un beline bağlamış, ardından kuşağın kaybolduğunu ileri sürerek arama başlatmıştır. Kuşağın Yusuf ’ta bulunması üzerine de bu durumu gerekçe göstererek onu bir süre yanında alıkoymuştur. Bu hadise, zahiren bir “alma” fiili gibi algılansa da arka planında farklı bir niyet ve bağlam barındırmaktadır.
Yıllar sonra Hz. Yusuf ’un öz kardeşi Bünyamin için benzer bir durum yaşandığında, kardeşler geçmişte işittikleri veya hatırladıkları bu olayı zihinsel bir çağrışım yoluyla yeniden gündeme getirmiş ve “Daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı” ifadesini kullanmışlardır. Oysa ne söz konusu olayın gerçek mahiyetini bütünüyle biliyorlar ne de karşılarında duran kişinin Hz. Yusuf olduğunu fark edebiliyorlardı. Dolayısıyla bu söz, bilinçli bir iftiradan ziyade, eksik bilgiye dayalı bir yorumun ve bilinmeyen bir geçmişin yanlış bir biçimde dile getirilmesinden ibarettir.
-
78
(Yusuf ’un kardeşleri:) “Ey Vezir! Gerçek şu ki, bunun büyük bir yaşlı babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Görüyoruz ki, sen iyiliksever bir adamsın.”
-
79
(Yusuf:) “Biz malımızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız. Çünkü biz öyle yaparsak haksızlık etmiş oluruz.”
Hz. Yusuf kıssasında baştan itibaren dikkat çeken temel hususlardan biri, onun harama düşmemek ve ilahî sınırları ihlal etmemek için Allah’ın öğrettiği hikmetli bir yol izlemesidir. Kur’an merkezli fıkıh anlayışında bu yaklaşım, “çıkış yolu” veya meşru alternatif çözüm olarak ifade edilir. Buna göre bir mü’min, zor ve karmaşık bir durumla karşılaştığında, dinin özüne ve ahlaki ilkelerine bağlı kalarak, günaha sürüklenmeden farklı fakat meşru bir yol arayabilir. Hz. Yusuf ’un, kardeşi Bünyamin’i alıkoymak için uyguladığı yöntem bu anlayışın somut bir örneğidir. O hem hukuki hem de ahlaki sınırları gözeterek, hikmetli ve meşru bir çözüm üretmiştir.
Benzer bir ilke, Hz. Eyüp kıssasında da görülmektedir. Rivayetlere göre Hz. Eyüp, hastalığı süresince yaşadığı bir öfke anında, iyileştiğinde eşine yüz değnek vuracağına dair yemin etmiş; ancak eşinin suçsuz olması sebebiyle ciddi bir ahlaki ikilemle karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine Allah, Sâd Sûresi 38. ayette, “Eline bir demet sap al ve onunla bir kere vur” buyurarak hem yeminin bozulmamasını hem de eşine zarar verilmemesini sağlayan kolaylaştırıcı bir çözüm sunmuştur.
Bu iki örnek, Allah’ın kullarını zora sokmayı değil; aksine, meşru sınırlar içinde çözüm yolları göstermeyi murat ettiğini ortaya koymaktadır. Kur’an’daki bu yaklaşım, İslam hukukunda içtihat anlayışının önemli dayanaklarından biri
olmuştur. Buna göre Müslümanlar, karşılaştıkları farklı şartlarda, dinin temel ilkelerine bağlı kalarak alternatif ve hikmetli çözümler üretebilirler. Bu durum, İslam’ın hayatın her alanına hitap eden, kolaylaştırıcı ve dengeleyici yapısının açık bir göstergesidir.
Hz. Yusuf, kardeşini keyfî biçimde alıkoyma yetkisine sahip değildi; bu sebeple içinde bulunduğu hukukî düzen çerçevesinde meşru bir yöntem uygulamıştır. Kıssada vurgulanan husus, amaca ulaşmak için harama başvurmak değil; mevcut imkânlar içinde hukuka uygun bir çözüm üretmektir.
Fıkhî açıdan “çıkış yolu” (hile-i şer‘iyye bağlamında tartışılan yöntemler), haramı dolaylı biçimde meşrulaştırmak için değil; harama düşmemek ve daha büyük bir zararı önlemek için kullanılmalıdır. Niyet bozuk olduğunda yöntem meşruiyetini kaybeder. Bu noktada niyet–fiil uyumu ve fayda–zarar dengesi belirleyici ilkedir.
Benzer bir ilke Sâd Sûresi 44. ayette Hz. Eyyûb kıssasında görülür. Hz. Eyyûb’un yemini, eşine fiilî zarar vermeksizin sembolik bir uygulamayla yerine getirilmiş; böylece hem yemin korunmuş hem de zarar önlenmiştir. Burada amaç cezalandırmak değil, yeminin ihlâl edilmemesini sağlamaktır. Çözüm, daha büyük bir zararı engellemiş ve maslahat ilkesini gözetmiştir.
Bu yaklaşım, İslam hukukunun temel prensiplerinden biri olan zarar vermeme ve kolaylık sağlama ilkeleriyle uyumludur. Fıkıh usûlünde “meşakkat teysîri celbeder” kaidesi, gereksiz zorluğun kaldırılmasını ve hükümlerin insanı çıkmaza sürüklemeyecek biçimde yorumlanmasını ifade eder. Dolayısıyla meşru çıkış yolu, keyfî bir esneklik değil; mantık, vicdan ve maslahat çerçevesinde daha büyük iyiliği gerçekleştirmeye yönelik ölçülü bir kolaylıktır.
-
80
(Kardeşleri) ondan tamamıyla ümitlerini kesince, kendi aralarında konuşmak üzere bir kenara çekildiler. En büyükleri dedi ki: “Babanızın (Bünyamin için) Allah adına sizden kesin söz aldığını ve daha önce de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Artık (yanına gidebilmem için) babam bana izin verinceye veya Allah benim hakkımda hükmedinceye kadar buradan asla ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.”
-
81
(Size gelince) siz babanıza dönüp gidin ve ona deyin ki: “Ey babamız! Oğlun hırsızlık yaptı. Biz ancak bildiğimiz şeye şahitlik ediyoruz (kaybolan su kabının onun yükünden çıktığını gördük). (Sana söz verdiğimiz zaman) gaybı (oğlunun hırsızlık yaparak alıkonacağını) bilemezdik.”
-
82
“(Bize inanmıyorsan) içinde bulunduğumuz kasaba halkına ve birlikte yolculuk yaptığımız kervancılara sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.”
-
83
Yakup onlara: “Hayır, nefsiniz size bir işi süsleyip hayal gücünüzü artırmıştır. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah, onların hepsini (günün) birinde bana getirecektir. Şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”
-
84
Ve (Yakup) onlardan yüzünü başka tarafa çevirerek: “Vah Yusuf ’um vah!” diye sızlandı. Gözleri hüzünden ağarmıştı, buna rağmen acısını içine gömüyor, belli etmiyordu.
Hz. Yakup, bir peygamber olmasına rağmen, kaybolan evladının ardından derin bir hüzne kapılmış; “Vah Yusuf ’um vah” diyerek iç dünyasındaki acıyı açıkça dile getirmiştir. Oğlunun yokluğuna duyduğu özlem ve hasret, onun yüreğinde derin izler bırakmıştır. Bu durum, peygamberlerin de insan olduklarını; kalp, duygu ve fıtrat bakımından diğer insanlardan kopuk varlıklar olmadıklarını göstermektedir. Allah’a olan teslimiyetleri son derece güçlü olmakla birlikte, bir evladın kaybı gibi ağır bir imtihan karşısında onların da yüreklerinin sızlaması, gözyaşı dökmeleri insanî bir gerçekliktir.
Dolayısıyla peygamberlik, insan olmanın getirdiği duyguları ortadan kaldırmaz. Aksine bu duygular, yerinde ve ölçülü biçimde yaşandığında, sabır ve tevekkülle birlikte anlam kazanır. Hz. Yakup’un yaşadığı bu derin hüzün, onun imanını zedeleyen bir zayıflık değil; insaniyetini ve samimiyetini ortaya koyan bir yön olarak değerlendirilmelidir. Bu yönüyle peygamberler, ulaşılmaz ve soyut figürler değil; acıyı, özlemi ve sabrı imanla yoğuran, bu sebeple de insanlar için daha anlaşılır ve örnek alınabilir şahsiyetler olarak karşımıza çıkar.
-
85
(Babalarının içler acısı durumunu gören oğulları) dediler ki: “Vallahi, sen hâlâ Yusuf ’u anıp duruyorsun. Sonunda (bu hasret) seni yiyip bitirecek ve kendini telef edip gideceksin.”
-
86
(Yakup) oğullarına dedi ki: “Ben acımı ve ıstırabımı yalnız Allah’a arz ediyorum ve Allah’ın bildirmesi sebebiyle sizin bilmediklerinizi de biliyorum.”
-
87
Ey oğullarım! (Şimdi Mısır’a) gidin, Yusuf ile kardeşi hakkında bir haber almaya çalışın ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Bilin ki, hakkı inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.”
Ümitsizlik, imanla bağdaşmayan ve Kur’an perspektifinde insanı Allah’tan uzaklaştıran en tehlikeli ruh hâllerinden biri olarak değerlendirilir. Nitekim Zümer Sûresi 53. ayette, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” buyurularak, hangi şart altında olunursa olunsun ilahî merhametin daima erişilebilir olduğu açıkça vurgulanmaktadır. Bu ayet, insanın yaşadığı zorluklar ne kadar ağır olursa olsun, Allah ile bağını koparmamasını ve umut bilincini diri tutmasını hedeflemektedir.
Hayatın her aşaması kolaylık ve huzurdan ibaret değildir; insan zaman zaman acı, sıkıntı ve ağır imtihanlarla karşı karşıya kalır. Ancak Kur’an, bu duru-
mun mutlak bir çıkmaz olmadığını bildirir. İnşirah Sûresi’nin 5 ve 6. ayetlerinde yer alan “Şüphesiz her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır” ifadesinin art arda iki kez tekrar edilmesi, ilahî sünnetin sürekliliğine dikkat çekmektedir. Bu vurgu, her zorluğun kendi içinde bir ferahlık ve çözüm imkânı barındırdığını göstermekte; mü’mine düşenin ise sabır ve umutla bu süreci karşılaması olduğunu hatırlatmaktadır.
Öte yandan, zorluklardan arındırılmış, sürekli rahatlık içinde geçen bir hayatın insanı olgunlaştırması mümkün değildir. Nasıl ki insan bir mesleğe veya bir yetkinliğe ulaşmak için çeşitli aşamalardan ve sınavlardan geçmek zorundaysa, ebedi kurtuluşu hak edebilmek için de dünya hayatındaki imtihanları aşması gerekir. Bu yönüyle dünya, sorumluluk ve çaba gerektiren bir sınav alanı olarak anlam kazanır.
Bu bağlamda ayette geçen “ravh” kelimesi de dikkat çekicidir. Tefsir âlimlerinin çoğunluğu bu kelimeyi “rahmet” anlamında yorumlamıştır. Buna göre ayet, insanlara ne kadar hata yapmış ne kadar yıpranmış olurlarsa olsunlar, Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmemeleri gerektiğini bildirmektedir. Zira Allah bağışlamayı sever; yeter ki insan samimi bir yöneliş ve dönüş iradesi ortaya koysun.
-
88
Bunun üzerine (hem araştırmak hem de erzak almak için Mısır’a geldiler), Yusuf ’un yanına girdiklerinde: “Ey vezir! “Biz ve ailemiz sıkıntıya düştük, (bu sefer) pek az bir sermaye ile geldik. (Sen yine de) zahiremizi tam ölçekle ver ve bize bağışta bulun. Şüphesiz Allah, sadaka verenleri mükâfatlandırır” dediler.
-
89
(Yusuf kardeşlerinin bu durumunu görünce dayanamayarak) onlara dedi ki: “Hani cahillik döneminizde Yusuf ’a ve kardeşine neler yapmıştınız, hatırlıyor musunuz?”
Böylece Allah’ın Hz. Yusuf ’a daha önce verdiği ilahî vaat gerçekleşmiş oldu. Kardeşleri onu kuyuya attıkları sırada büyük bir zulüm işlemiş; ancak o esnada Hz. Yusuf ’a, “Andolsun ki, sen onlara bu yaptıklarını, kendileri seni tanıyamayacakları bir anda mutlaka haber vereceksin” (Yusuf 12/15) buyurularak geleceğe dair bir teminat verilmişti. Aradan geçen yılların ardından bu ilahî söz fiilen vücut bulmuştur. Hz. Yusuf artık Mısır’da yüksek bir idarî konuma sahipken, kardeşleri onu tanımadan huzuruna çıkmış; böylece geçmişte işlenen haksızlıkla yüzleşme zamanı gelmiştir. Bu sahne, ilahî adaletin zaman içinde tecelli ettiğini ve Allah’ın vaadinin mutlaka gerçekleştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
-
90
“Ne? Yoksa sen Yusuf musun?” diye haykırdılar. “Evet, ben Yusuf ’um” dedi. “Ve bu da benim kardeşimdir. Allah bize lütfetti. Gerçek şu ki, kişi Allah’a karşı duyarlı ve bilinçli olmaya çalışır ve güçlüklere göğüs gererse, (bilsin ki,) Allah iyilerin emeklerini boşa çıkarmaz!”
-
91
(Kardeşleri) dediler ki: “Allah’a yemin ederiz, Allah gerçekten seni biz- den üstün kılmıştır. Biz gerçekten de büyük hata ettik.”
-
92
(Yusuf da:) “Bugün size sorgulama ve kınama yoktur. Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir” dedi.
-
93
“Şu gömleğimi götürün, onu babamın yüzüne koyun da gözü açılsın. Sonra bütün ailenizle birlikte bana gelin.”
“Gömleğimi babamın yüzüne koyun” ifadesi, lafzî olarak yüze temas etmeyi çağrıştırmakla birlikte, klasik Arapça kullanım dikkate alındığında “babamın huzuruna, kendisine ulaştırın” anlamında da anlaşılmaya müsaittir. Zira “vech” (yüz) kelimesi Arap dilinde çoğu zaman mecazî olarak kişinin zatı, bizzat kendisi anlamında kullanılmaktadır. Bu sebeple ayette asıl vurgunun, gömleğin Hz. Yakup’a ulaştırılması ve onun huzuruna konulması olduğu da söylenebilir.
Hz. Yakup’un görme kaybının mahiyeti konusunda Kur’an’da açık bir tıbbi tanımlama yer almamakla birlikte, tefsir âlimlerinin büyük bir kısmı bu durumun üzüntü, yoğun ağlama ve derin psikolojik sarsıntı sebebiyle meydana gelen geçici bir görme kaybı olduğu kanaatindedir. Rivayetlere göre, oğullarının Bünyamin’in de Mısır’da alıkonulduğunu haber vermeleri üzerine Hz. Yakup’un yüreğinde biriken acı yeniden şiddetlenmiş; Yusuf ’a duyduğu hiç dinmeyen hasret bu haberle birlikte zirveye ulaşmıştır. Bu ağır duygusal yük, onun görme yetisini kaybetmesine sebep olmuştur.
Bu bağlamda söz konusu körlük, fizyolojik bir hastalıktan ziyade ruhsal ve duygusal bir çöküşün sonucu olarak değerlendirilmektedir. Allah’ın izniyle Hz. Yusuf ’un gönderdiği gömlek Hz. Yakup’a ulaştığında ise bu derin içsel acı hafiflemeye başlamış, görme yetisi de yeniden kazanılmıştır. Bu olay, yalnızca fiziksel bir iyileşmeye değil; aynı zamanda uzun yıllar süren ayrılık ve acının ardından gelen ruhsal bir ferahlığa ve ilahî teselliye işaret etmektedir.
-
94
Kafile (Mısır’dan) henüz ayrılmıştı ki Filistin’de bulunan) babaları (yanında bulunanlara): “Şüpheniz olmasın ki, ben Yusuf ’un kokusunu alıyorum. Sakın bana ‘bunak’ demeyin” dedi.
Bu noktada şu soru akla gelebilir: “Filistin gibi uzak bir yerden, Mısır’da bulunan bir gömleğin kokusunu hisseden Hz. Yakup, nasıl oldu da yıllar önce yakındaki kuyuda bulunan oğlunu fark edemedi?” Bu soru, ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de aslında Kur’an’ın vermek istediği derin bir hakikate işaret etmektedir.
Burada iki temel ilahî mesaj öne çıkmaktadır. Birincisi, peygamberler de nihayetinde insandır. Onlar, vahiy aldıkları alanlar dışında gayb bilgisine sahip değildirler. Gayb, mutlak anlamda yalnızca Allah’ın ilmindedir. Hz. Yakup, bir peygamber olmasına rağmen, kaybolan oğlunun nerede olduğunu kendi imkânlarıyla bilememiştir. Bu durum onun bir eksikliği ya da acizliği değil; insan olmanın doğal sınırlarını göstermektedir.
İkinci mesaj ise, Allah’ın elçilerini ağır imtihanlardan geçirmesine rağmen, sabır ve tevekkül gösteren kullarını sonunda ilahî bir teselliyle buluşturmasıdır. Hz. Yakup’un yıllar süren sabrı ve Allah’a olan güveni, nihayetinde karşılığını bulmuş; Allah, Hz. Yusuf ’un gömleğinin kokusunu Hz. Yakup’a ulaştırarak, ona oğlunun hayatta olduğuna dair bir müjde vermiştir. Bu hadise, ilahî kudretin mekân ve mesafe tanımadığını; Allah’ın dilediğinde sebepleri aşarak kulunun kalbine umut ve sevinç yerleştirebileceğini gösteren çarpıcı bir örnek niteliğindedir.
-
95
(Yanındakiler Yâkûb’a:) “Vallahi, sen hâlâ o eski şaşkınlığında (bocalamaya) devam ediyorsun” dediler.
Onlar, Hz. Yusuf ’un artık hayatta olmadığı kanaatini taşıdıkları için, Hz. Yakup’un yıllar geçmesine rağmen Yusuf ’tan söz etmeye devam etmesini ve onun için derin bir üzüntü duymasını anlamlandıramıyorlardı. Kendi bakış açılarına göre Hz. Yakup, vefat etmiş bir evladının ardından uzun süre yas tutan, bu acıyla iç dünyasına kapanmış bir baba görünümündeydi. Bu nedenle onun ümidini diri tutmasını ve Yusuf ’un hâlâ hayatta olabileceğini düşünmesini abartılı, hatta gerçeklikten kopuk bir tutum olarak değerlendiriyorlardı.
Oysa Hz. Yakup’un durumu, sıradan bir duygusal bağlanmadan ibaret değildi. O, oğlunun ölmediğine dair kalbinde derin bir kanaat taşımakta ve bu kanaati Allah’a olan güveniyle beslemekteydi. Bu sebeple ümidini yitirmemiş, Allah’ın rahmetinden ve ilahî takdirden kopmadan güzel bir sabırla beklemeyi tercih etmiştir. Bu tavır, onun imanla beslenen sezgisel bilgisi ile sıradan beşerî değerlendirmeler arasındaki farkı da açık biçimde ortaya koymaktadır.
-
96
(Öncü olarak gönderilen) müjdeci gelip gömleği (Yakup’un) yüzüne koyunca derhal gözleri açılıverdi. (Bunun üzerine Yakup:) “Ben size, Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum dememiş miydim?” dedi.
Hz. Yakup’un, “Ben derdimi ve acımı yalnızca Allah’a arz ediyorum. Ayrıca Allah tarafından bana bildirilen, sizin bilmediklerinizi de biliyorum.” (Yusuf 12/86) şeklindeki beyanı, sürecin sonunda ilahî bir teyitle gerçekleşmiştir. O, yıllar boyunca yaşadığı derin acıyı insanlara değil, yalnızca Allah’a yönelterek taşımış; çevresindekiler Hz. Yusuf ’un artık hayatta olmadığı kanaatini benimsemişken, o kalbinde taşıdığı ilahî bilgi ve sezgiyle oğlunun yaşadığına dair ümidini korumuştur. Bu bilinçle sabırla beklemiş, tevekkülünden ve duasından vazgeçmemiştir. Nihayetinde, bu sabır ve teslimiyet karşılığını bulmuş; Hz. Yusuf ’un hayatta olduğu gerçeği ortaya çıkmış ve böylece Hz. Yakup’un hem sözü hem de Allah’a olan güveni ilahî bir müjdeyle doğrulanmıştır.
-
97
(Oğulları) dediler ki: “Ey babamız! Allah’tan suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz, gerçekten suçluyduk.”
-
98
“Rabbimden sizi bağışlamasını dileyeceğim; Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi.
Hz. Yakup, oğulları kendisine gelerek işledikleri kötülükten dolayı af talep ettiklerinde, onları açıkça reddetmemiş; ancak bu tutum, kalbindeki kırgınlığın tamamen ortadan kalktığı anlamına da gelmemiştir. “Sizin için Allah’tan bağışlanma dileyeceğim” şeklindeki ifadesi, affa kapıyı kapatmadığını gösterse de yaşananların onda bıraktığı derin acının ve hayal kırıklığının henüz dinmediği anlaşılmaktadır. Bu içsel kırgınlık, onun oğullarına karşı bir süreliğine daha mesafeli ve temkinli davranmasına yol açmış olabilir. Bununla birlikte, bir baba olarak şefkatini yitirmemiş; affetmeye meyyal olduğunu ve meseleyi Allah’a havale edeceğini dile getirmiştir.
Bu noktada dikkat çekici olan husus, Hz. Yakup’un bu bağışlanma duasını hemen yapacağını söylememesidir. Ayette kullanılan “sevfe” edatı, fiilin gelecekte, belli bir zaman sonra gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Bu da Hz. Yakup’un, oğullarının pişmanlığının samimi olup olmadığını gözlemlemek istediğini göstermektedir. O, sözlü bir özürden ziyade, davranışlarda ortaya çıkacak bir değişimi ve ahlaki bir olgunlaşmayı esas almaktadır. Gerçek bir iç muhasebe ve dönüşüm gördüğünde ise Allah’tan onlar için bağışlanma dileyeceğini ifade etmektedir. Bu tutum hem bir babanın incinmiş kalbini hem de bir peygamberin hikmetli, ölçülü ve eğitici duruşunu yansıtmaktadır.
-
99
Böylece onlar (gelip) Yusuf ’un yanına vardıkları zaman, (Yusuf) babasını ve annesini bağrına bastı ve: “Allah’ın izniyle Mısır’a güvenlik içinde girin (yerleşin)” dedi.
Hz. Yusuf ’tan gelen davet üzerine, ailesinin bütün fertleri derin bir sevinç ve heyecan içinde Mısır’a doğru yola çıkmışlardır. Uzun yıllar süren ayrılığın ardından gerçekleşmesi beklenen bu buluşma, onlar için hem geçmişin acı hatıralarını taşıyan bir burukluğu hem de yeniden kavuşmanın doğurduğu güçlü bir ümidi barındırmaktaydı. Bu yolculuk, yalnızca coğrafi bir hareketlilik değil; aynı zamanda hasret, pişmanlık ve umut duygularının iç içe geçtiği derin bir insani tecrübe niteliği taşımaktadır.
Kervanın Mısır’a yaklaştığı haberi kendisine ulaştığında, Hz. Yusuf ailesini karşılamak üzere şehrin girişine çıkmıştır. Yıllar sonra anne-babasını ve kardeşlerini yeniden görecek olmanın verdiği heyecanla onları bizzat karşılamayı tercih etmiştir. Bu sahne, sadece bir aile kavuşmasını değil; aynı zamanda uzun bir sabır sürecinin, affediciliğin ve ilahî takdirin somut biçimde tecelli ettiği büyük bir buluşmayı ifade etmektedir.
-
100
Babasını ve annesini makamına çıkarıp oturttu. Hepsi onun için (kendilerini ona kavuşturan Allah’a şükür için) secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: “Ey babam, işte bu, evvelce gördüğüm rüyanın gerçekleşmesidir. Doğrusu, Rabbim onu doğru çıkardı. Bana iyilik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra da O, sizi çölden getirdi. Gerçek şu ki, benim Rabbim, olmasını istediği şeyi aklın ermediği yollarla gerçekleştirir. Çünkü O (her şeyi) hakkıyla bilen, mutlak hüküm sahibidir.
Hz. Yusuf ’un çocukluk döneminde gördüğü ve on bir yıldızla birlikte güneş ve ayın kendisine saygıyla yöneldiğini ifade eden rüya (Yusuf 12/4), kıssanın başında anlamı henüz tam olarak idrak edilemeyen sembolik bir ilahî bildirimi temsil etmektedir. Bu rüya, Hz. Yusuf tarafından heyecanla babası Hz. Yakup’a aktarılmış; ancak o aşamada ne zaman ve hangi şartlar altında gerçekleşeceği bilinmemiştir. Aradan geçen uzun yıllar, yaşanan ayrılıklar, ağır imtihanlar ve zorluklar, bu rüyanın zahiren uzak görünen bir geleceğe ait olduğunu düşündürmüştür.
Ne var ki ilahî takdir, zaman içinde adım adım tecelli etmiş ve nihayet rüya hakikatle buluşmuştur. Ailesinin Mısır’a gelerek Hz. Yusuf ’un huzurunda toplanmasıyla birlikte, rüyada sembolik olarak ifade edilen sahne fiilen gerçekleşmiş; böylece çocuklukta görülen ilahî işaret somut bir karşılık bulmuştur. Hz. Yusuf, bu anı babasına hatırlatarak, “İşte bu, daha önce sana anlattığım rüyanın ger çekleşmesidir” diyerek Allah’ın vaadinin nasıl ve ne zaman tecelli ettiğini açıkça ortaya koymuştur.
Bu hadise, yalnızca bir rüyanın gerçekleşmesi olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca gösterilen sabrın, sadakatin ve Allah’a duyulan güvenin boşa gitmediğini gösteren güçlü bir ilahî mesaj niteliği taşımaktadır. Kur’an, bu sahne üzerinden, zamanın uzaması ya da şartların ağırlaşmasının ilahî vaadi geçersiz kılmadığını; aksine sabır ve teslimiyetle beklenen hakikatin mutlaka yerini bulacağını gösterir.
-
101
“Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin (rüyaların, olayların) yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette benim yegâne dostum, yardımcım sensin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat!”
-
102
İşte (Ey Muhammed!) Sana böylece vahyettiklerimiz senin önceden bilmediğin haberlerdendir. Yapacak oldukları işe karar verdikleri ve tuzaklarını kurdukları zaman sen Yusuf ’un kardeşlerinin yanında değildin.
-
103
Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu (hakikate) inanmayacaklardır.
Bu ayet, Hz. Peygamber’in davet sürecinde karşılaştığı temel zorluğu dile getirmekle birlikte, aynı zamanda evrensel bir hakikate işaret etmektedir: Hakikat bütün açıklığıyla ortaya konulsa ve elçi samimi bir çabayla görevini yerine getirse bile, insanların çoğu iman etmeye yönelmemektedir. Bu nedenle Hz. Peygamber’in içten ve fedakâr gayretine rağmen, pek çok insan nefislerine ve toplumsal baskılara teslim olarak inkârda ısrar etmiştir.
Tebliğde asıl görev, hakkı açık ve doğru bir şekilde ortaya koymaktır; sonuç ise bütünüyle Allah’ın takdirine aittir. İnsanların iman edip etmemesi, davetçinin çabasından ziyade, muhatabın iç dünyasındaki samimiyete ve ilahî iradeye bağlıdır. Bu sebeple davetçinin sorumluluğu, neticeyi garanti etmek değil; yöntemin doğruluğunu, adaletini ve samimiyetini koruyarak görevini yerine getirmektir.
-
104
Hâlbuki sen buna (tebliğ vazifesini yapmaya) karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. Bu (Kur’an) âlemler için ancak bir öğüttür.
Bkz. 3/7
-
105
Göklerde ve yerde (iman etmek için) nice ibret içerikli deliller/kanıtlar vardır ki, yanlarından geçtikleri halde onları umursamazlar.
-
106
Ve onların çoğu, başka varlıklara da tanrısal nitelikler yükleyerek Allah’a inanırlar (imanlarına şirk karıştırırlar).
Bkz.2/165
Allah’ın varlığını sezme, O’na yönelme ve O’na bağlanma eğilimi, insana doğuştan verilmiş fıtrî bir özelliktir. İnsan yaratılışı itibariyle Yaratıcısını tanımaya ve O’na yönelmeye yatkındır. Ancak zamanla nefis, şeytan ve çevresel etkilerin yönlendirmesiyle bu doğal yöneliş zedelenebilmekte; insan, Allah’a ulaşma ar zusunu yanlış kanallar üzerinden tatmin etmeye yönelmektedir. Bu süreçte kimi zaman bir insanı, kimi zaman bir nesneyi ya da görünürde kutsiyet atfedilen bazı varlıkları Allah ile kendisi arasında aracı konumuna yerleştirmekte; üstelik bunu çoğu kez “Allah’a daha yakın olmak” gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
Nitekim Kur’an, Mekke müşriklerinin de Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını inkâr etmediklerini açıkça ortaya koymaktadır. Onlar, Allah’ı yüce bir yaratıcı olarak kabul etmekle birlikte, melekleri “Allah’ın kızları” olarak nitelendirmiş; putları ise “bizi Allah’a yaklaştırsınlar” gerekçesiyle aracı edinmişlerdir. Böylece sözde Allah’a iman ettiklerini iddia ederken, fiilen şirk koşmuşlardır.
Günümüzde de bir kimse, Allah ile kendisi arasına bir kişi, bir güç, bir nesne veya bir varlık koyuyor; bu aracıya Allah’a ait olması gereken nitelikleri yüklüyorsa—örneğin duaları kesin kabul ettireceğine, günahları bağışlatacağına, rızık ve bereket sağlayacağına inanıyorsa—bu tutum tevhid inancıyla bağdaşmaz. Bu, imanın özüne şirk bulaştırmak anlamına gelir.
Kur’an, bu tür davranışları “kişinin kendine zulmetmesi” olarak nitelendirir ve son derece net bir biçimde uyarır. Zira en büyük zulüm, Allah’a ortak koşmak; O’nun mutlak birliğini ve eşsizliğini başkalarıyla paylaşmaya kalkışmaktır. Ger çek iman ise, Allah’a doğrudan, aracısız, şirksiz ve katıksız bir teslimiyetle yönelmeyi ifade eder.
-
107
Yoksa onlar, Allah tarafından kuşatıcı bir felaketin gelmesi ya da far- kında olmadıkları bir sırada kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini güvende mi görüyorlar?
Bkz. 7/97-99
-
108
(Ey Resul!) De ki: “İşte benim yolum budur. Ben Allah’a (O’nun dinine) çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan ve her türlü noksanlıktan) tenzih ederim! Ve ben (Allah’a) ortak koşanlardan değilim.”
-
109
Senden önce de memleketler halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım adamları (resul) olarak gönderdik. Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetinin ne olduğuna bakmıyorlar mı? Ahiret yurdu, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için elbette çok daha hayırlıdır. Artık aklınızı kullanmayacak mısınız?
-
110
Nihayet, o resuller neredeyse büsbütün ümitlerini kaybettikleri ve yalancılıkla damgalandıklarını gördükleri bir sırada onlara yardımımız geldi de böylece dilediğimiz kimseler (davete uydukları için) kurtuluşa erdirildi. Suçlu, günahkârlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.
-
111
Andolsun ki, (bu anlattığımız) elçilerin hayat hikâyelerinde aklını işletenler için çıkarılacak bir (hayli) ders vardır. (Bu Kur’an insan tarafından) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden önceki (İlahi kitapların asıllarını) doğrulayan, her şeyi açıklayan (bir kitaptır) ve inanacak bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.