43 — Zuhruf Suresi
Zuhruf Sûresi Mekke döneminde nâzil olmuş olup 89 ayetten oluşmaktadır. Sûre adını, 35. ayette geçen ve “süs, ziynet, aldatıcı ihtişam” anlamlarına gelen “zuhruf” kelimesinden alır. Bu kavram, dünya hayatının göz alıcı fakat geçici yönüne işaret ederken, sûrenin ana temasını da belirgin biçimde yansıtır.
Sûrenin girişinde Kur’an’ın kaynağının ilahî olduğu, onun beşerî bir üretim değil, hikmet sahibi Allah tarafından indirilen bir vahiy olduğu vurgulanır. Buna karşılık inkârcıların kibir, alışkanlık ve inatları sebebiyle bu hakikati kabul etmekten kaçındıkları ifade edilir. Bu bağlamda önceki ümmetlere gönderilen peygamberlerin benzer dirençlerle karşılaştıkları hatırlatılır. Atalarından devraldıkları şirk temelli inançları sorgulamadan sürdürenlerin, ilahî uyarıları reddettikleri ve bu sebeple helâke sürüklendikleri bildirilir.
Hz. İbrahîm kıssası çerçevesinde, onun putperest inanca karşı verdiği tevhid mücadelesi öne çıkarılır. İbrahîm’in bu kararlı duruşuyla gelecek nesillere sahih bir iman mirası bıraktığı belirtilir. Ardından Hz. Muhammed’in de aynı tevhid eksenli ilahî misyonla gönderildiği, ancak kalpleri hakikate kapalı olan kimselerin bu davete sırt çevirdikleri ifade edilir. Bu kimselerin gerçeği işitip kabul etmelerinin mümkün olmadığı özellikle vurgulanır.
Sûrede Kur’an’ın yalnızca Hz. Peygamber için değil, ona iman edenler için de bir öğüt, uyarı ve izzet vesilesi olduğu belirtilir. Mekke sûrelerinin genel üslubuna uygun olarak Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadeleye de yer verilir. Firavun’un kibri, zulmü ve ısrarlı inkârı; kendisi ve taraftarlarının ibret verici bir şekilde helâk edilmeleriyle sonuçlanır.
Hz. İsa’nın risaletine temas edilerek, onun getirdiği mesajı tahrif eden ve hakikatten sapan kimselerin ahirette ağır bir azapla karşılaşacakları bildirilir. Buna karşılık Allah’ın ayetlerine iman eden ve O’nun emirlerine uyan kimselerin korku ve hüzünden uzak olacakları, cennet nimetlerine erişecekleri müjdelenir.
Sûrenin son bölümlerinde Hz. Peygamber’in, müşriklerin inkârı karşısında duyduğu derin üzüntü dile getirilir. Bunun üzerine Allah, ona düşmanlarına karşı
sertlik göstermemesini, onları kendi tercihlerine bırakmasını ve selamet dilemesini emreder. Bu yönlendirme, tebliğin zorlayıcı değil, sabır ve merhamet temelli bir üslupla yürütülmesi gerektiğini ortaya koyar ve peygamberî davetin ahlaki karakterini yansıtır.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
-
1
Hâ Mîm.
“Ha-Mim” harfleri ile ilgili 2/1 ayetinin dipnotuna bakabilirsiniz.
-
2–3
(Gerçekleri) apaçık (gösteren) Kitab’a andolsun ki, aklınızı kullanarak iyice anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an yaptık.
Kur’an’a nispetle kullanılan “mubîn” sıfatı, onun temel niteliklerinden birini ifade eder. Bu kavram hem “açık, apaçık ve anlaşılır” hem de “açıklayan, izah eden ve hakikati ortaya koyan” anlamlarını içerir. Dolayısıyla Kur’an’ın açıklığı yalnızca lafız ve dil düzeyiyle sınırlı olmayıp, anlam ve mesaj bakımından da belirgin ve kuşatıcıdır. Kur’an, insanın kavrayamayacağı derecede kapalı veya karmaşık bir metin değildir; bilakis doğrudan insana hitap eden, akla, kalbe ve vicdana yönelen ilahî bir kelamdır. Onun beyanı, hakikati insana ulaştırmak için zorunlu olarak aracı bir otoriteye veya gizemli yorumlara muhtaç olmayacak ölçüde açıktır.
Ancak Kur’an’ın “mubîn” oluşu, yalnızca anlaşılabilir bir metin olmasıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda kapalı kalan meseleleri aydınlatan ve insanın bireysel ve toplumsal hayatına yön veren bir nurdur. Adalet, merhamet ve doğruluk gibi temel değerler Kur’an’ın rehberliğinde anlam kazanır; doğru ile yanlış, hak ile batıl onun ayetleriyle birbirinden ayrılır. İnsan, çözüm bulmakta zorlandığı bir meselede Kur’an’a yöneldiğinde, ayetlerin meseleye açıklık kazandırdığı ve akıl ile kalbi tatmin eden bir yönlendirme sunduğu görülür.
Bu yönüyle Kur’an, hem kendi mesajını apaçık biçimde ortaya koyar hem de insana hangi yolu izlemesi gerektiğini gösterir. Yanıltıcı değil, yönlendirici bir işleve sahiptir; adaletin, iyiliğin ve erdemli bir hayatın istikametini belirler. Bu sebeple Kur’an, yalnızca anlaşılır bir metin değil, aynı zamanda hakikati açığa çıkaran ve insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir rehberdir. Bu niteliğiyle o, zaman ve toplum sınırlarını aşan evrensel bir nur olma özelliğini sürdürmektedir.
-
4
Ve O (Kur’an), katımızda bulunan bütün vahiylerin kaynağından çıkmıştır. O, gerçekten yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Ayette geçen “umm” kelimesi, Ra‘d Sûresi 13/39’da olduğu gibi burada da “kaynak, asıl ve temel dayanak” anlamında kullanılmaktadır. Bu kullanım, Kur’an’ın diğer ilahî kitaplar gibi vahyin nihai kaynağı olan Allah’a dayandığını ifade eder. Bununla birlikte, söz konusu ifadeyi Kur’an’ın ezelden beri belirli bir
mekânda tam ve yazılı bir metin hâlinde mevcut olduğu ve oradan aynen indirildiği şeklinde yorumlamak isabetli değildir.
Zira Kur’an, indirildiği dönemin sosyal, siyasî ve tarihsel şartlarına doğrudan temas eden; içerdiği isimler, unvanlar ve olaylar üzerinden belirli bir bağlam içinde şekillenen bir hitap niteliği taşır. Kur’an’da ismen veya nitelikleriyle anılan bazı şahsiyetlerin daha sonra tarih sahnesine çıkmış olmaları, vahyin süreç içinde indirildiğini ve dinamik bir iletişim biçimi sergilediğini göstermektedir. Eğer Kur’an, ezelden beri hazır ve değişmez bir metin olarak muhafaza edilmiş olsaydı, onda yer alan kişi ve olayların önceden belirlenmiş olması gerekirdi. Bu ise insan iradesini anlamsız kılacağı gibi ilahî adalet ilkesiyle de bağdaşmaz.
Bu noktada Allah’ın geleceği bilmesi ile bu bilginin ezelden yazılı bir kitap hâlinde muhafaza edilmesi arasında ayırım yapmak gerekir. Allah, geçmişi, hâli ve geleceği kuşatıcı bir bilgiye sahiptir; ancak bu bilgi insanın özgür iradesini ortadan kaldırmaz. Kur’an’ın nüzulü, Allah’ın bilgisi dâhilinde zaman içinde gerçekleşen ve ortaya çıkan olaylar ile ihtiyaçlara bağlı olarak yönlenen bir vahiy sürecidir. Dolayısıyla “umm” kelimesiyle kastedilen, ezelden yazılmış müstakil bir kitap değil; bütün vahiylerin kaynağının Allah olmasıdır. Kur’an da bu kaynaktan gelen ve belirli bir zaman diliminde, belirli bir topluma hitap ederek indirilen son ilahî mesajdır.
-
5
Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Zikirle/Kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim?
-
6
Hâlbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.
-
7
Ama onlara hiçbir peygamber gelmedi ki onunla alay etmiş olmasınlar.
Kur’an’ın bu ifadesi, hakikatin tarih boyunca çoğu zaman dirençle karşılaştığını gösterir. Peygamberler, insanlara doğru yolu hatırlatmak için gönderilmiş olmalarına rağmen, çoğu zaman inkâr, alay ve düşmanlıkla karşılaşmışlardır. Bu durum, hakikatin her zaman kolay kabul edilmediğini; aksine çoğu zaman yer leşmiş alışkanlıkları, çıkar ilişkilerini ve zihinsel konfor alanlarını sarsan bir çağrı olduğunu ortaya koyar.
Bu açıdan bakıldığında, insanın doğru olduğuna inandığı bir yolda ilerlerken yoğun muhalefetle karşılaşması, hatta bazen ait olduğu toplum veya ailesi tarafından dışlanması tarih boyunca görülen beşerî bir durumdur. Kur’an’ın peygamber kıssalarını aktarmasının önemli hikmetlerinden biri de budur: Hakikati savunan kişinin karşılaşabileceği psikolojik ve toplumsal zorlukları görünür kılmak.
Peygamberlerin hayatı bu noktada güçlü bir örneklik sunar. Onlar, alay edilseler, yalnız bırakılsalar veya baskı görseler bile hakikatten vazgeçmemişlerdir. Bu tutum, inananlar için önemli bir ahlaki ders niteliğindedir. Zira çoğu zaman insanı hakikatten uzaklaştıran şey, karşıt görüşlerin çokluğu veya sosyal baskının ağırlığıdır.
Bu nedenle Kur’an’ın verdiği mesajlardan biri de şudur: Hakikat, çoğunluğun onayına bağlı değildir. İnsan doğru bildiği bir yolda yürürken zaman zaman yalnız kalabilir; fakat peygamberlerin hayatı, böyle durumlarda sabırla ve kararlılıkla hakikate sadık kalmanın mümkün olduğunu gösterir. Böylece onların yaşadığı tecrübeler, inananların karşılaşabilecekleri vesveselere ve yılgınlığa karşı güçlü bir moral kaynağı hâline gelir.
-
8
(Sonunda) şimdikilerden daha kudretli (oldukları halde) onları (yaptıkları yüzünden) helak ettik ve o eski toplumlar geçmişten sadece bir iz, bir hatıra oldular (ibret dolu hikâyelerle anılır oldular).
-
9
Andolsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan: “Onları mutlak güç sahibi, her şeyi bilen Allah yarattı” derler.
-
10
O, size yeri beşik kılan ve doğru gitmeniz için yeryüzünde yollar gösterendir.
-
11
O’dur gökten gerekli bir ölçüye göre suyu indiren. İşte, biz (nasıl) onunla ölü toprağa hayat veriyorsak, siz de böyle (öldükten sonra) yeniden (diriltilip) çıkarılacaksınız.
-
12
Ve O, bütün çiftleri yaratan ve sizin için (denizlerde) gemilerden, (karada) ehlî hayvanlardan binekler var eden de O’dur.
-
13
Bu sayede sırtlarına/üzerlerine bin(ip yolculuk ed)esiniz ve onlardan her faydalandığınızda Rabbinizin nimetini düşünerek şöyle diyesiniz: “Bütün bunları bizim yararımıza bir yasaya bağlayan Allah’ın şanı ne yücedir. O lütfetmeseydi biz bunlardan istifade etmeye güç yetiremezdik.
-
14
“Ve şüphesiz biz, sonunda mutlaka Rabbimize döneceğiz.”
-
15
Müşrikler tuttular (“melekler Allah’ın kızlarıdır” demek sûretiyle) kullarından bir kısmını O’nun cüz’ü (parçası) saydılar. Gerçekten insan çok nankördür (şirk ve inkâr içindedir).
-
16
Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi de erkekleri size mi ayırdı?
-
17
Ama onlardan birine Rahman (olan Allah)’a layık gördüğü (kız çocuğu) müjdelenince, yüzü simsiyah kesilir ve içi öfkeyle dolar.
-
18
“Süsler içinde büyütülen ve düşmanla mücadelede kendisini (erkek gibi) savunamayanı mı” (Allah’a yakıştırıyorlar)?
Ayet, kadın ile erkeğin yaratılış bakımından farklı niteliklere sahip olduğuna dikkat çekmekte; bu farklılığın özellikle estetik duyarlılık ve ziynete yönelim gibi alanlarda belirginleştiğini ifade etmektedir. Bu bağlamda süslenme ve ziynet eş-
yalarının tarih boyunca daha çok kadınlarla özdeşleşmiş olması, ayetin işaret ettiği sosyo-kültürel gerçeklikle örtüşmektedir. Bununla birlikte ayette, kadınların savaş, çatışma ve sert mücadele ortamlarında erkeklerle aynı fiziki dayanıklılığa ve rol kapasitesine sahip olmayabileceğine de gönderme yapılmaktadır. Bu husus, ontolojik bir üstünlük ya da eksiklik iddiası değil; yaratılıştan kaynaklanan fıtrî farklılıkların tasviridir.
Ayetin siyak ve sibakı dikkate alındığında, hitabın yalnızca biyolojik farklılıklara değil, aynı zamanda cahiliye toplumunun değer yargılarına yöneldiği görülür. Zira söz konusu toplumda “söz söyleme kudreti” ve “savaşma gücü” temel prestij ölçütleri olarak kabul edilmekteydi. Bu iki alanda etkili olamayacağı varsayılan kız çocukları, değersiz görülmekte ve bir utanç unsuru olarak algılanmaktaydı. Ayet, bu zihniyeti kendi iç tutarlılığı üzerinden eleştirerek, onların değer ölçülerinin çelişkili ve adaletsiz olduğunu ortaya koyar.
Bu yönüyle Kur’an, kadına yönelik değersizleştirici algıyı —savaşamadığı veya ziynetle ilgilendiği için küçümsenmesini— reddetmekle kalmaz; aynı zamanda dönemin yerleşik toplumsal kabullerini sorgulayan eleştirel bir söylem ortaya koyar. Böylece kadının değeri, fiziksel güç veya toplumsal rol kalıpları üzerinden değil, insan onuru ve yaratılış itibarı üzerinden değerlendirilir. Kur’an’ın bu yaklaşımı, kadını küçümseyen zihniyetin temelindeki çelişkiyi görünür kılarak, toplumun düşünce biçimini sorgulamaya davet eder.
Bu bağlamda vahiy, yalnızca bir savunma dili kullanmakla yetinmez; aynı zamanda hâkim kültürel algıyı dönüştürmeye yönelik ahlaki bir düzeltme çağrısında bulunur. Kadının değersiz görülmesini meşrulaştıran anlayışlar, Kur’an’ın insan merkezli ve onur temelli bakış açısıyla yeniden değerlendirilir. Böylece kadının değeri, toplumsal beklentilere göre değil, insan olmanın taşıdığı asli değere göre ele alınır.
Ayetin anlam bütünlüğü içinde ortaya çıkan bu yaklaşım, cinsiyetler arasındaki farklılıkları hiyerarşik bir üstünlük ilişkisine indirgemeyen bir perspektif sunar. Kur’an, kadın ve erkeği birbirine rakip ya da biri diğerinin üstünde konumlanan varlıklar olarak değil; aynı varoluş düzeninin tamamlayıcı unsurları olarak görür. Bu bakış açısı, farklılıkları üstünlük ölçüsü hâline getirmek yerine, adalet ve fıtrat ekseninde değerlendiren Kur’anî yaklaşımın önemli bir yansımasıdır.
-
19
Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? (Elbette ki hayır.) Onların (bu küstahça) sözleri (amel defterlerine/Sabit disklerine) mutlaka yazılacak/kaydedilecek ve bunun hesabını (kesinlikle) verecekler!
-
20
Bir de tutup, “Eğer Rahman öyle dilemiş olsaydı, biz (ilâhlarımıza) tapmazdık.” diyorlar. (Ama) onlar (Rahman’ın) böyle bir şey (istediği) hakkında bilgi sahibi değiller ki. Onlar sadece saçmalıyorlar.
Bkz. 6/148
Bu ayet, insanın kendi tercihlerinin sorumluluğunu ilahî iradeye yükleme eğilimini eleştirmektedir. Müşrikler, yaptıkları yanlış tercihi meşrulaştırmak için “Allah dileseydi biz böyle yapmazdık” diyerek, kendi iradelerini devre dışı bırakmaya çalışmaktadırlar. Kur’an ise bu iddianın bilgiye değil, yalnızca zanna dayandığını açıkça belirtir. Çünkü bu yaklaşım, insanın bilinçli tercihlerini yok sayarak sorumluluktan kaçma çabasını yansıtır.
İnsan dünya hayatındaki tercihlerini henüz yaşamadan, sınanma sürecini tamamlamadan önce Allah’ın kimin iman edeceği veya etmeyeceği konusunda keyfî ve rastgele bir hüküm verdiğini söylemek, ilahî adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Böyle bir düşünce, insanın iradesini ve sınanma sürecinin anlamını ortadan kaldırır. Oysa Kur’an’ın bütünlüğü içinde insan, doğru ile yanlış arasında seçim yapabilen ve bu tercihlerinden sorumlu tutulan bir varlık olarak tanımlanır.
Bu nedenle ayette geçen “onlar böyle bir şey hakkında bilgi sahibi değiller” ifadesi, söz konusu iddianın hakikat bilgisine dayanmadığını vurgular. İnsanların kendi tercihlerini Allah’ın iradesine yükleyerek sorumluluktan kaçmaları, Kur’an tarafından açıkça reddedilmektedir. Böylece vahiy, insanın hem özgür iradeye sahip olduğunu hem de yaptığı tercihlerden dolayı hesap vereceğini hatırlatır.
-
21
Yoksa biz, onlara daha önceden bir Kitap vermişiz de ona dayanarak mı (Allah’tan başka ilahlar ediniyor ve onlara tapıyorlar)?
-
22
Hayır! Onlar sadece: “Biz atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk; kesinlikle biz de onların izinden giderek (onlar gibi) doğru yolda kalabiliriz” diyorlar.
-
23
İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete/topluma bir uyarıcı göndermedik ki, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri: “Biz atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk. Şu hâlde bize düşen onların izinden gitmektir” demiş olmasınlar.
-
24
(Her peygamber onlara:) “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz inançtan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı yine onların yolunu tutacaksınız?” deyince, dediler ki: “Doğrusu biz seninle gönderileni inkâr ediyoruz.”
Ne yazık ki günümüzde de Kur’an’ı merkeze alarak dini yeniden düşünmeye ve hurafeleri eleştirel bir bakışla sorgulamaya yönelik her çağrı, benzer dirençlerle karşılaşmaktadır. Kur’an’a dönme ve dini onun rehberliğinde yeniden değerlendirme yönündeki her girişim, çoğu zaman tarihsel cahiliye zihniyetini hatırlatan tepkilerle bastırılmak istenir. “Asırlardır kimse böyle yapmadı; atalarımız bunu fark edemedi de siz mi ediyorsunuz? Nice büyük âlimler geldi geçti, onlar anlamadı da siz mi anladınız?” şeklindeki söylemler, epistemik bir tartışmadan çok, dışlayıcı ve küçümseyici bir refleks üretmektedir. Bu tutum, gerçekte geleneğin sorgulanmasından duyulan endişenin ve yerleşik kabullerin sarsılacağı korkusunun dışavurumudur.
Oysa Kur’an, belirli bir tarihsel döneme hapsedilmiş bir metin değil; her çağda hakikati aydınlatma potansiyeline sahip, anlam ve değer üretme gücü süreklilik gösteren ilahî bir rehberdir. Geçmişte bazı kimselerin düşünüp düşünmemesi, anlaması ya da anlamaması belirleyici ölçüt değildir. Asıl belirleyici olan, bugünkü inanç ve uygulamaların Kur’an’ın temel ilkeleriyle ne ölçüde uyumlu olduğudur. Zira Allah’ın indirdiği dinin referans noktası Kur’an’dır; tarihsel pratikler, geleneksel kabuller veya bireysel otoriteler nihai ölçü konumunda değildir.
Atalardan devralınan inanç kalıpları ve menkıbeci kültür içinde yetişmiş olmak, birçok insan için Kur’an hükümlerini doğrudan ve asli bağlamı içinde kavramayı zorlaştırabilmektedir. Zira nesilden nesile aktarılan din algısı çoğu zaman vahyin kendisinden ziyade, yorumların, geleneklerin ve kültürel kabullerin iç içe geçtiği bir yapı hâline gelebilmektedir. Bu durumda Kur’an’ın doğrudan anlaşılması yönündeki çağrılar, kimi zaman yerleşik din algısını sarsan bir girişim olarak görülmekte ve doğal bir dirençle karşılaşabilmektedir.
Buna karşılık Kur’an’ı dinin temel referansı olarak öne çıkaran bazı yaklaşımların, sünnet, icma ve kıyas gibi klasik İslam düşüncesinde önemli rol oynamış yöntemleri bütünüyle işlevsiz veya sakıncalı göstermesi de ayrı bir gerilim alanı oluşturabilmektedir. Bu tür keskin yaklaşımlar, geleneksel din anlayışına sahip çevrelerin savunmacı ve tepkisel bir tutum geliştirmesine yol açabilmekte; sonuçta modern yorum arayışlarının tamamı aynı kategoride değerlendirilerek reddedilebilmektedir.
Öte yandan Kur’an meallerinin okunmasını teşvik etme çabaları da zaman zaman farklı bir sorunla karşılaşmaktadır. Bazı çevrelerin meal üzerinden hareket ederek dinin temel naslarıyla açıkça çelişen veya onları bütünüyle geçersiz sayan yorumlar ortaya koymaları, meal okuma çağrılarına yönelik güveni zedeleyebilmektedir. Beş vakit namaz, tesettür veya ahlaki sınırlar gibi konularda ortaya atılan aşırı ve polemikçi yorumlar, Kur’an’ı anlamaya yönelik samimi çabaların bile şüpheyle karşılanmasına sebep olabilmektedir.
Bu nedenle sağlıklı bir yaklaşım, Kur’an’ı doğrudan anlamaya yönelik teşviki sürdürürken hem geleneğin birikimini toptan reddetmeyen hem de metnin asli mesajını gölgeleyen kültürel kabulleri sorgulayabilen dengeli bir bakış açısını gerektirir. Böyle bir yaklaşım, Müslümanları Kur’an’la yeniden buluştururken aynı zamanda dinî düşüncenin sahici ve yapıcı bir şekilde gelişmesine de katkı sağlayabilir.
Bu bağlamda Kur’an’la yüzleşme, sadece teorik bir okuma faaliyeti değil; yaşanan hayatın ilahî ölçülerle karşılaştırılması anlamına gelir. Eğer savunulan inançlar ve sürdürülen uygulamalar Kur’an’da karşılığını bulmuyorsa, “İslamî bir hayat” iddiası içerik bakımından temelsiz kalır. Hakiki anlamda İslamî yaşantı, salt aidiyet beyanıyla değil; Kur’an’ın belirlediği ilke ve değerler doğrultusunda
şekillenen bilinçli bir teslimiyetle mümkündür. Bu sebeple Kur’an merkezli sor gulama bir tehdit değil; hakikate yaklaşmanın, arınmanın ve sahih bir din anlayışına ulaşmanın zorunlu bir gereğidir.
-
25
Bunun üzerine biz de (yaptıkları yüzünden hak ettikleri cezayı vererek) onlardan intikam aldık (haklarını teslim ettik). İşte bak o (elçileri) yalanlayanların sonu nasıl oldu?
-
26–27
Hani İbrahîm, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben, yalnız beni yaratana kulluk ederim. Bana, O, doğru yolu gösterecektir.”
-
28
(Allah, Tevhid inancının ilanı olan İbrahîm’in) bu sözünü, (insanlar Hak dine) dönsünler diye O’ndan sonra gelen nesillere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.
-
29
Doğrusu ben, onların da atalarının da kendilerine hak olan (Kitap) ve (onu) açıklayan bir resul gelinceye kadar istedikleri gibi yaşamalarına izin verdim:
-
30
Fakat kendilerine hakikat (tüm açıklığıyla ortaya konan ayetlerle) gelince: “Bu (Kur’an sihirbazların uydurduğu) bir büyüdür, (bu yüzden) biz onu tanımayız” dediler.
-
31
“Bu Kur’an, iki şehirden (Mekke ve Tâif ’ten) bir büyük adama indirilseydi ya!” dediler.
Onların bakış açısına göre vahiy, Mekke’nin nüfuzlu ve zengin ileri gelenlerinden Kureyşli Velîd b. Muğîre’ye yahut Tâif ’in itibarlı şahsiyetlerinden Urve b. Mes‘ûd es-Sekafî’ye indirilmeliydi. Bu yaklaşım, peygamberliği dünyevî ölçütler üzerinden değerlendirdiklerini ve ilahî hikmeti bu ölçülere indirgediklerini göstermektedir. Oysa Allah, elçilerini seçerken insanların soyunu, servetini, toplumsal konumunu veya şöhretini esas almaz; peygamberlik görevini kullarından dilediğine verir. Zira ilahî tercih, beşerî değer yargılarına değil, Allah’ın hikmetine dayanmaktadır.
Nitekim Hz. Muhammed, nesep itibarıyla zaten Kureyş’in en saygın kollarından birine mensuptu. Bununla birlikte onun seçilmişliği, yalnızca soyuna değil; ahlâkî bütünlüğüne, doğruluğuna, güvenilirliğine ve üstleneceği risalet görevini taşıyabilecek bir bilinç ve sorumluluğa sahip oluşuna bağlıdır. Bu husus, “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer; onların seçme hakkı yoktur…” (Kasas, 28/68) ayetiyle ilkesel bir çerçeveye kavuşturulmaktadır. Ayet, ilahî görevlendirmenin bütünüyle Allah’ın takdiriyle gerçekleştiğini ve insanlar arasındaki üstünlük ölçüsünün dünyevî imkânlar değil, takvâ temelli bir değer sistemi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
-
32
Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derecelerle üstün/farklı kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Hayatın sağlıklı ve sürdürülebilir bir biçimde devam edebilmesi, insanların farklı alanlarda sorumluluk üstlenmeleri ve çeşitli işlevler icra etmeleriyle mümkündür. Her bireyin aynı işi yapması ne fiilen mümkündür ne de toplumsal düzen açısından gereklidir. Nitekim İsrâ Sûresi 17/84. ayette, “Herkes kendi varlık yapısına (şâkilesine) göre iş yapar” buyurularak, insanların mizaçlarına, yeteneklerine ve kabiliyetlerine uygun alanlara yöneldikleri ifade edilir. Bu ayet, her bireyin fıtrî donanımı doğrultusunda bir yol tuttuğunu ve bu farklılaşmanın hayatın işleyişi bakımından ilahî bir düzenin parçası olduğunu ortaya koyar.
Ayette geçen “kimini kimine derecelerle üstün / farklı kıldık” şeklindeki ifade, çoğu zaman yanlış yorumlandığı gibi bir sınıfın diğerine mutlak üstünlüğünü veya bir ferdin diğerine tahakkümünü meşrulaştırmaz. Aksine bu farklılıklar, toplumsal hayatın sürdürülebilmesini mümkün kılan ilahî bir taksimi ve iş bölümünü ifade eder. İnsanlar aynı imkânlara, aynı yeteneklere veya aynı sorumluluk alanlarına sahip değildir; fakat bu çeşitlilik, toplumun dengeli biçimde işlemesine hizmet eden bir düzenin parçasıdır.
Zira hayatın devamı, herkesin sahip olduğu farklı kabiliyet ve imkânlarla sürece katkı sağlamasıyla mümkün olur. Hiçbir birey tek başına yeterli değildir; insanlar tabiatları gereği birbirlerine muhtaçtır. Kimi üretir, kimi yönetir, kimi öğretir, kimi emek verir; böylece toplum, birbirini tamamlayan roller sayesinde ayakta kalır. Bu bakımdan farklılıklar, üstünlük iddiasının değil karşılıklı bağımlılığın ve iş birliğinin göstergesidir.
Nitekim insanlar hayatın farklı dönemlerinde varsıl–yoksul, işveren–çalışan, yönetici–yönetilen gibi çeşitli konumlarda bulunabilirler. Bu konumlar, insanın manevi değerini belirleyen ölçüler değil; daha çok üretim düzeni içindeki geçici pozisyonlardır. Peygamberlerin bile hayatları boyunca farklı sosyal statüleri olmuştur. Dolayısıyla bu dereceler mutlak ve kalıcı değildir. Toplumsal şartlar, bireysel çabalar ve hayatın akışı içinde insanlar farklı statülere geçebilir.
Bu nedenle Kur’an’ın sözünü ettiği “dereceler” , insanın özsel değerini belirleyen bir üstünlük hiyerarşisi değil; hayatın akışı içinde ortaya çıkan işlevsel farklılıkları ifade eder. İnsan, zihnen ve ruhen tekâmül eden; aynı zamanda sosyal ve ekonomik konumu da zaman içinde değişebilen bir varlıktır. Kur’an’ın bakış açısı da bu değişkenliği dikkate alarak, farklılıkları tahakkümün değil adalet ve sorumluluğun zemini olarak değerlendirmektedir.
Bu bağlamda Allah’ın insanları farklı kabiliyet, eğilim ve mesleklerle yaratması, ayrışmayı değil tamamlayıcılığı hedefleyen bir düzeni yansıtır. İşveren
sermayesiyle imkân sağlar; mühendis bilgi ve planlamasıyla süreci yönlendirir, işçi ise emeğiyle bu yapıyı işler hâle getirir. Böylece her biri, sahip olduğu farklı bilgi, beceri ve güç sayesinde diğerine destek olur. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi, bireysel farklılıkların bir üstünlük aracı değil, toplumsal bütünlüğü sağlayan tamamlayıcı unsurlar olarak görülmesi gerektiğini hatırlatır. İlahî düzene uygun olan da budur: Hiç kimse her şeyi tek başına yapamaz; ancak herkes, bir şeyin vazgeçilmez parçasıdır.
-
33
Eğer insanların (inkârcıların dünyadaki refahına bakıp onlar gibi yaşamak isteyerek) küfürde birleşen tek bir ümmet olması (tehlikesi) olmasaydı, Rahman olan (Allah’)ı inkâr eden herkese (öyle servet verirdik ki,) evlerinin tavanları ve üzerine çıkıp yükselecekleri merdivenler gümüşten olurdu.
-
34–35
(İnkârcıların dünyadaki) evlerinin kapılarını ve üzerine kuruldukları koltuklarını da (gümüşten) yapardık. Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici malından ibarettir. Ahiret nimeti ise, Rabbinin katında, Allah’ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.
-
36
Kim de Rahman’ın Zikri’ni (Kur’an’ı) görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan musallat ederiz. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.
“Kur’an’ı görmezden gelmek” ifadesi, doğrudan inkârcıları değil; Kur’an’a inandığını söylediği hâlde onunla sahih ve canlı bir ilişki kurmayan kimseleri tanımlar. Zira Kur’an’ı açıkça inkâr eden biri, onu zaten bütünüyle reddetmiş durumdadır; dolayısıyla ayrıca “görmezden gelme” şeklinde bir tavır sergilemesi söz konusu değildir. Kur’an’ın eleştirdiği daha problemli tutum, kendisini doğru yolda gören fakat vahyin çağrısına fiilen kulak vermeyen, onun mesajını dikkate almayan ve hayatını onun rehberliğiyle şekillendirmekten bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kaçınan kimselerin tavrıdır.
Bu durum çoğu zaman imanın başlangıcında yaşanan bir zafiyet aşaması olarak ortaya çıkar. Kişi Kur’an’a inandığını ifade eder; fakat onu anlamaya, üzerinde düşünmeye ve hayatına taşımaya yönelik bir çaba göstermediğinde vahyin mesajı hayatının merkezinden giderek uzaklaşır. Böylece Kur’an’la kurulan ilişki canlı bir rehberlik bağından ziyade, sembolik ve ritüel düzeyde kalan bir ilişkiye dönüşebilir.
Kur’an’ın bütünlüğü içinde bakıldığında bu hâlin ilerleyen aşamalarının daha ağır bir manevi sonuç doğurabileceğine de işaret edilir. Nitekim bazı ayetlerde hakikate karşı duyarsızlaşma ve kalbin katılaşması “körlük” metaforuyla ifade edilir (Bakara 2/18; Hac 22/46; İsra 17/72; Tâhâ 20/124–126; Neml 27/81). Bu körlük, fiziksel bir görme kaybı değil; insanın hakikati görme ve kavrama yetisini giderek yitirmesi anlamına gelir.
Dolayısıyla Kur’an’ı görmezden gelme hâli, imanın tamamen yok olması de-
ğil; fakat onun zayıflamasına ve zamanla kalbin kararmasına zemin hazırlayan bir süreç olarak değerlendirilebilir. Kur’an’ın bu uyarıları, insanı suçlamak için değil; iman ile vahiy arasındaki bağın canlı tutulmasının ne kadar hayati olduğunu hatırlatmak içindir. Böylece mü’min, vahiy ile kurduğu ilişkiyi sürekli yenileyerek kalbini ve bilincini diri tutmaya davet edilir.
Nitekim devam eden ayette yer alan “onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar” ifadesi, bu psikolojik ve ahlaki durumu açık biçimde tasvir eder. Bu kimseler, hak üzere oldukları kanaatini taşırken, gerçekte Kur’an’ın canlı ve dönüştürücü mesajına karşı duyarsızlaşmış; onun uyarılarını işlevsiz kılmışlardır. Kur’an’ı okumaları mümkündür; ancak onu anlama, üzerinde düşünme ve hayatla irtibatlandırma yönünde bir irade ortaya koymamaktadırlar. Oysa Kur’an’ın temel hedefi, yalnızca tilavet edilmesi değil; anlaşılması, içselleştirilmesi ve yaşanmasıdır.
Bu sebeple ayetlerde, böyle bir kayıtsızlık hâline düşenlerin şeytanın etkisine açık hâle gelmeleriyle durum izah edilir. Zira Allah, kendisine yönelmekten yüz çevirenleri tercihleriyle baş başa bırakır. Bir sonraki ayette bu durum daha da belirginleştirilerek, “Şeytan onları yoldan çıkarır; onlar ise hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar” buyrulur. Bu, sapmanın farkında olmama şeklinde tezahür eden en tehlikeli yanılsamaya işaret eder: Hakikatten uzaklaştığını idrak edemeyen bir gaflet durumu.
İnsan hakikatten ya da inkârdan yana bir tercih yaptığında, her iki yöneliş de ilahî takdir çerçevesinde karşılık bulur. Kur’an’ın birçok yerinde ifade edildiği üzere Allah, insanın yaptığı tercihi zorla belirlemez; ancak insanın yöneldiği yolu kendi yasaları çerçevesinde destekleyen bir düzen kurmuştur. Bu nedenle kişi hakikate yöneldiğinde hidayet imkânları genişler; sapkınlığa yöneldiğinde ise o yönelişin sonuçları güçlenerek devam eder. Kur’an’da “...Allah onunla (meselle) ancak fasıkları saptırır” (Bakara 2/26) ifadesi de bu gerçeğe işaret eder. Burada söz konusu olan, Allah’ın sebepsiz yere birini saptırması değil; hakikate karşı bilinçli bir direnç gösteren kimselerin kendi tercihlerinin sonuçlarıyla karşılaşmalarıdır.
Allah, insana yönelme ve tercih etme kabiliyeti vermiştir. İnsan hangi yöne meylederse, ilahî düzen içinde o yolun imkânları önünde açılır ve kişi o tercihin sonuçlarını yaşayarak yoluna devam eder. Böylece insanın dünyada yaptığı yöneliş, ahirette karşılaşacağı sonucun da temelini oluşturur. İnsan kendi tercihleri doğrultusunda ilerler; ilahî düzen ise bu tercihlerin karşılığını adaletle ortaya çıkarır.
Kelâm geleneğinde bu ilişki çoğu zaman “irade-i cüziyye” (insanın sınırlı iradesi) ile “irade-i külliyye” (Allah’ın mutlak iradesi) arasındaki etkileşim şeklinde ifade edilmiştir. İnsan seçer, Allah ise bu seçimin sonuçlarının gerçekleşmesine imkân tanıyan kozmik düzeni işletir. Böylece insan özgür iradesiyle yöneldiği yolu deneyimler; ilahî irade ise bu sürecin nihai karşılığını adaletle ortaya koyar.
Bu ilişki Kur’an’ın sıkça vurguladığı Sünnetullah, yani Allah’ın evrende ve insan hayatında işleyen değişmez yasaları çerçevesinde gerçekleşir.
Bunun aksine, insanın daha dünyaya gelmeden önce hangi yolu seçeceği kesin biçimde belirlenmiş ve buna göre zorunlu olarak yönlendirilmiş olduğu düşüncesi, Kur’an’ın sorumluluk ve imtihan anlayışıyla bağdaşmaz. Eğer insanın tercihi peşinen belirlenmiş olsaydı, sınanma ve hesap kavramlarının anlamı or tadan kalkardı. Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeve, insanın tercihini özgürce yapabildiği; ilahî adaletin ise bu tercihin sonuçlarını karşılıksız bırakmadığı bir düzeni ifade eder. Böyle bir düzen, Allah’ın hilmi ve rahmetiyle birlikte işleyen adalet anlayışının da doğal bir sonucudur.
Dolayısıyla Kur’an’a iman ettiğini söyleyen bir kimse açısından asıl imtihan, bu imanı hayatına ne ölçüde yansıttığıdır. Kur’an’ı yalnızca kutsal bir metin olarak kabul edip, onun yönlendirici içeriğinden uzak durmak; biçimsel bir bağlılıkla yetinip anlam boyutunu ihmal etmek, ayetlerin eleştirdiği temel sorunu oluşturur. Bu tutumun sonucu olarak kişi, kendi tercihiyle şeytanî saptırmaya açık bir konuma sürüklenmiş olur.
-
37
Şüphesiz ki bu (şeyta)nlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
-
38
Sonunda bize geldiğinde, arkadaşı (olan şeyta)na: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı (da bu durumlara düşmeseydim)! Ne kötü arkadaşmışsın sen!” der.
-
39
Onlara: “(Bu pişmanlık ve temenniniz) bugün size hiçbir fayda ver meyecektir. Çünkü (dünyada Hak yoldan saparak kendinize) zulmettiniz. Şimdi hepiniz azapta ortaksınız!” denir.
-
40
Sağırlara sen mi duyuracaksın yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?
-
41–42
(Ey Resul!) Biz seni onların arasından (vefat ettirip) yanımıza alsak da onlardan yine (yaptıkları kötülüklerin karşılığını vererek) intikamı alacağız. Yahut onlara vaad ettiğimiz azabı, dünyada sana göstereceğiz. Çünkü onlara karşı biz her zaman güçlüyüz.
-
43
Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Şüphesiz sen doğru bir yol üzerindesin.
-
44
Muhakkak ki bu (Kur’an) senin ve halkın/kavmin için bir öğüttür. Zamanı gelince hepiniz O’na karşı, tutumunuzdan dolayı hesaba çekileceksiniz.
Kur’an’ın “öğüt” (mev‘iza) olma niteliği, onun muhatap tarafından anlaşılmasına bağlıdır. Anlaşılmayan bir sözün yönlendirici ve dönüştürücü bir etki üretmesi mümkün değildir. Nitekim bir kimseye hayati bir konuda tavsiyede bu-
lunulup bu tavsiye onun bilmediği bir dille ifade edilse, söz konusu hitabın pratik bir karşılık bulması beklenemez. Aynı şekilde Kur’an’ın etkileyici ve dönüştürücü gücü de ancak muhatabının onu kavrayabilmesiyle ortaya çıkar.
Günümüzde İslam dünyasında Kur’an’la kurulan yüzeysel ilişki bu duruma somut bir örnek teşkil etmektedir. Kur’an’ı anlamadan yalnızca Arapça lafzını telaffuz etmekle yetinen geniş kitleler, onun asıl mesajından fiilen uzak kalmakta; bu durum dini, içerikten ziyade şekle indirgenmiş bir pratiğe dönüştürmektedir. Oysa Kur’an’la sahih bir ilişki kurmak, öncelikle onu kişinin kendi diliyle okuyup anlamasıyla başlar.
“Kendi dilimizde okumak yerine, onun indirildiği dili öğrenmek daha doğru değil mi?” şeklindeki itirazlar ise çoğu zaman teorik bir öneri olarak kalmakta ve pratikte bir erteleme işlevi görmektedir. Şüphesiz Arapça bilenler için bu dilde derinleşmek kıymetlidir; ancak milyonlarca insan açısından bu, uzun zaman, sürekli çaba ve ciddi imkânlar gerektiren bir süreçtir. Üstelik modern hayatın yönelimleri dikkate alındığında, insanların büyük bir kısmının böyle bir gayreti sürdürülebilir biçimde üstlenmesi fiilen güç görünmektedir.
Bu sebeple herkes için öncelikli sorumluluk, Kur’an’ı kendi diliyle okuyup anlamaya yönelmektir. Zira Kur’an’ın temel amacı rehberliktir; rehberliğin ger çekleşmesi ise anlamaya bağlıdır. Anlaşılmayan bir metnin yol gösterici olması mümkün olmadığı gibi, rehberin anlaşılmaması da insanın yolunu kaybetmesi sonucunu doğurur. Bu bakımdan Kur’an’la kurulacak ilişkinin merkezinde, lafzî temas değil, bilinçli anlama çabası yer almalıdır.
-
45
Senden önce gönderdiğimiz resuller(in gerçek ve samimi takipçilerine) sor bakalım, biz, Rahman (olan Allah’)ın dışında başka tanrılara tapılmasına hiç izin vermiş miyiz?
Tarih boyunca gönderilen bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinler incelendiğinde, hiçbirinde Allah’tan başka bir varlığa ilahî nitelikler atfedilmediği görülür. Bu durum, ilahî dinlerin ortak ve değişmez temeli olan tevhid ilkesinin açık bir göstergesidir. İlk peygamberden son peygambere kadar uzanan risalet silsilesinde insanlığa sunulan din, özü itibarıyla yalnızca Allah’a kulluğu esas almıştır.
Hz. Muhammed de bu müşterek hakikati hatırlatarak, kendisinden önce gönderilen peygamberlerin izinden giden samimi inananlara şu soruyu yöneltir: “Rahman olan Allah’tan başka tapılacak bir ilah var mıdır?” Bu soru karşısında herhangi bir itirazın dile getirilememesi, bütün vahiylerde tevhidi zedeleyecek bir unsura yer verilmemiş olmasından kaynaklanır. Zira ilahî mesajlarda Allah’ın birliğini gölgeleyen bir ifade, başka bir varlığa kutsallık atfı ya da tanrısal yetki yüklenmesi bulunmamaktadır.
Bu tablo, Allah katından gelen hak dinin özünde daima tevhidin yer aldığını ve bu ilkenin hiçbir dönemde ortadan kalkmadığını ortaya koymaktadır. İlahi
vahyin gönderildiği bütün toplumlarda temel çağrı, insanın yalnızca Allah’a yönelmesi ve O’ndan başka hiçbir varlığa ilahlık atfetmemesi olmuştur. Bu yönüyle tevhid, vahiy geleneğinin değişmeyen ve ortak temelini oluşturur.
Bu gerçek aynı zamanda müşriklerin sıkça dile getirdiği “Biz atalarımızı bu din üzere bulduk” şeklindeki savunmayı da geçersiz kılar. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya göre, onların atalarına da aynı tevhid çağrısı ulaştırılmıştır. Ancak zaman içinde insanlar, vahyin özünde bulunmayan inanç ve uygulamalar üretmiş; Allah’ın hiçbir vahyinde yer almayan yapay ilahlar ve kutsallıklar türetmişlerdir. Böylece atalara atfedilen gelenek, aslında ilahi öğretinin değil; insan eliyle oluşmuş bir din algısının ürünü hâline gelmiştir.
Dolayısıyla tevhid ilkesi her vahiyde yeniden hatırlatılmış ve korunmuştur. Peygamberlerin görevi de çoğu zaman yeni bir din getirmekten ziyade, zamanla bozulan veya unutulan bu temel ilkeyi yeniden ihya etmek olmuştur. Şirk ise peygamberlerin getirdiği sahih öğretiden değil; insanların zamanla dine ekledikleri inanç, yorum ve uygulamalardan doğmuştur.
Bu nedenle peygamberlerin tebliğ ettiği asli mesajda tevhidin saf yapısı daima korunmuştur. O mesajda Allah’tan başka hiçbir güce ilahlık izafe edilmez; insan ile Allah arasına aracılar konulmaz ve kulluk yalnızca O’na yöneltilir. Kur’an’ın vurguladığı bu süreklilik, hak dinin tarih boyunca özünde aynı kaldığını ve tevhidin ilahi mesajın değişmeyen temeli olduğunu açıkça göstermektedir.
-
46
Andolsun, biz Musa’yı (Allah’ın Rab oluşuna apaçık delil teşkil eden) âyetlerimizle Firavuna ve toplumuna göndermiştik de o (onlara): “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.
-
47
Musa onlara ayetlerimizi getirdiğinde onlar bu ayetlere gülüyorlardı.
-
48
Onlara (ayrıca) her biri diğerinden daha büyük olan mucizeler gösterdik. Doğru yola dönsünler diye onları (küçüklü büyüklü farklı şekilde) azaba uğrattık.
-
49
(Bunun üzerine dediler ki:) “Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.”
-
50
Fakat biz onlardan azabı kaldırınca sözlerinden döndüler.
-
51
Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdar lığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?
Firavun’un bu söylemi, yalnızca siyasi bir iddiayı değil; aynı zamanda Firavun’un halk üzerindeki ekonomik ve psikolojik hâkimiyetini de ifade etmektedir. Zira Mısır medeniyeti bütünüyle Nil Nehri’ne bağlı bir hayat düzeni üzerine ku-
ruluydu. Nil’in taşma zamanlarının kontrol edilmesi, sulama kanallarının açılması ve tarımsal üretimin yönetilmesi, ülkedeki hayatın sürdürülebilirliğini belirleyen en önemli unsurdu. Dolayısıyla su kaynaklarını yöneten güç, aynı zamanda toplumun rızkını ve hayatını kontrol eden güç anlamına geliyordu. Firavun da “nehirler benim altımdan akıyor” diyerek, halkın geçim kaynaklarının kendi otoritesi altında bulunduğunu vurgulamakta ve böylece mutlak bir hâkimiyet iddiasında bulunmaktadır.
Ayrıca dönemin saray mimarisi de bu söylemin arka planını anlamayı kolaylaştırır. Nil kıyısındaki saraylar çoğu zaman yükseltilmiş setler veya teraslar üzerine inşa edilmiş, nehir ve kanalların sarayın etrafından akacak şekilde düzenlendiği yapılardı. Bu nedenle Firavun’un “altımdan akan nehirler” ifadesi hem fiziksel bir görüntüyü hem de sembolik bir güç gösterisini yansıtmaktadır. Bu söz, aynı zamanda Hz. Musa’nın tebliğ ettiği ve içinde altından ırmaklar akan cennet tasvirleriyle de alaycı bir karşılaştırma içermektedir. Firavun, adeta “Ben zaten bu dünyada böyle bir zenginliğe ve kudrete sahibim” diyerek vahyin haber verdiği ahiret nimetlerini küçümsemektedir.
Ne var ki Kur’an’ın devam eden anlatımında bu iddianın ironik bir sonla sonuçlandığı görülür. Hayatın kaynağını ve nehirlerin akışını kontrol ettiğini öne süren Firavun, sonunda hükmettiğini sandığı suyun içinde boğularak hayatını kaybeder. Böylece Kur’an, insanın kendisini mutlak güç sahibi görmesinin ne kadar kırılgan ve yanıltıcı olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Firavun’un sözleri kibirli bir iktidar söylemini temsil ederken, akıbeti bu iddianın aslında ne kadar temelsiz olduğunu gösteren ibret verici bir örneğe dönüşür.
-
52
Ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatmaktan aciz olan adamdan daha hayırlı/iyi değil miyim?
-
53
Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı yahut beraberinde melekler gelmeli değil miydi?”
-
54
İşte Firavun bu şekilde kavmini küçümsedi ve sindirdi. Onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar doğru düşünme melekelerini kaybetmiş, bozguncu bir kavimdi.
-
55
Böyle Bize meydan okumaya devam edince, biz de onlardan (yaptıklarının cezasını vererek) intikam aldık. Sonunda onları toplu olarak (suda) boğduk.
-
56
Onları, sonradan gelecek inkârcılara, geçmiş bir ibret ve örnek kıldık.
-
57
(Ey Resul!) Meryemoğlu (İsa), bir örnek olarak anlatılınca, senin top- lumun buna karşı (seni susturacak bir delil buldukları düşüncesiyle) hemen yaygaraya başladı.
-
58
Ve dediler ki: “Bizim tanrılarımız mı daha hayırlıdır, yoksa İsa mı?” Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgaya ve düşmanlığa pek düşkün bir topluluktur.
Müşriklerin Hz. Peygamber’e yönelttikleri itirazlardan biri şu şekilde dile getirilir: “Sen bize ve bizimle birlikte taptığımız putların da cehenneme gireceğini söylüyorsun” (Enbiyâ 21/98). Ardından şu kıyası ileri sürerler: “Hristiyanlar da İsa’yı ‘ Allah’ın oğlu’ sayarak ona kulluk ediyor, ondan medet umuyor ve onu kurtarıcı kabul ediyorlar. Eğer senin söylediğin doğruysa, o hâlde İsa da kendisine tapanlarla birlikte cehenneme girmiş olmaz mı?” Bu söylem, müşriklerin Hz. Peygamber’i mantıksal bir çelişki içine düşürme amacı taşıyan polemikçi bir itirazıdır.
Ancak bu kıyas temelden yanlıştır. Zira İsa, Allah’ın bir peygamberi ve kuludur; hiçbir zaman ilahlık iddiasında bulunmamış, insanları da kendisine değil, yalnızca Allah’a kulluğa davet etmiştir. Onun konumunu ilahlaştıran anlayış, vahyin değil, daha sonraki mensuplarının geliştirdiği bir yorumdur. Bu sebeple, müşriklerin ileri sürdüğü karşılaştırma, peygamber ile ona sonradan izafe edilen inanç biçimini birbirine karıştıran hatalı bir muhakemeye dayanmaktadır. Nitekim bu çarpıtmayı tashih eden bir sonraki ayet, ilahî mesajın esasını ortaya koyarak söz konusu yanlış kıyasın geçersizliğini açıklar.
Bu bağlamda Kur’an, peygamberlerle onları ilahlaştıranlar arasında kesin bir ayrım yapar. İlahi vahiy daima tevhidi esas almış; hak peygamberler, kendilerine kulluk edilmesini asla talep etmemiş, aksine kulluğun yalnızca Allah’a yöneltilmesi gerektiğini bildirmiştir. Dolayısıyla sorgulanması gereken, peygamberlerin tebliği değil; onların ardından ortaya çıkan ve vahyin özünü tahrif eden inanç tasarımlarıdır. Bu yaklaşım, Kur’an’ın tevhid merkezli bakışını ve peygamberlik kurumunun mahiyetini muhafaza eden temel ilkelerden biridir.
-
59
Oysaki o (İsa), sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
-
60
Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Yukarıdaki ayetlerde Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişi, İsrailoğulları için Allah’ın kudretini gösteren açık bir delil olarak sunulmaktadır. Bununla birlikte bu olağanüstü yaratılış, onun tanrısal bir mahiyete sahip olduğu anlamına gelmez. Kur’an, Hz. İsa’nın hem bir peygamber hem de diğer insanlar gibi Allah’a kullukla yükümlü bir kul olduğunu özellikle vurgular. Bu sebeple, bazı Hristiyan geleneklerinde ileri sürüldüğü üzere ibadet edilmesi gereken bir ilah değil; Allah tarafından görevlendirilmiş, doğruluk üzere yaşamış ve insanları yalnızca Allah’a
kulluğa davet etmiş bir elçidir.
Ne var ki tarihsel süreç içinde onun tebliğ ettiği asli mesajdan uzaklaşan bazı topluluklar, Hz. İsa’yı tanrılaştırmış; kendisine ve annesi Meryem’e kutsallık izafe ederek onları ilahî bir konuma yükseltmiştir. Oysa bu anlayış, ne Hz. İsa’nın sözleriyle ne de yaşantısıyla bağdaşmaktadır. Nitekim Kur’an, kıyamet sahnesinde Allah’ın Hz. İsa’ya yönelteceği şu soruyu aktarmaktadır: “Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki ilah edinin’ dedin?” (Mâide, 5/116). Hz. İsa’nın buna verdiği cevap ise, onun tevhid çizgisini açıkça ortaya koyar: “Seni tenzih ederim! Benim böyle bir söz söylemem mümkün değildir. Eğer söylemiş olsaydım, Sen bunu elbette bilirdin. Ben onlara ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. ’”
Bu diyalog, Hz. İsa’nın ilah olmadığı gibi, kendisine nispet edilen bu tür inançlardan da sorumlu tutulmayacağını göstermektedir. O, Allah’ın elçisidir ve görevi tevhid mesajını insanlara iletmekle sınırlıdır. Onu tanrılaştıran anlayış ise vahyin değil, sonraki nesillerin geliştirdiği bir sapmanın ürünüdür ve bu çarpıtmanın sorumluluğu doğrudan onu benimseyenlere aittir.
Hristiyanlık, başlangıçta Yahudi geleneği içinde ortaya çıkan bir hareket olsa da kısa sürede Greko-Romen dünyasına açılmış ve bu yeni kültürel çevrede farklı inanç sistemleriyle karşı karşıya gelmiştir. Bu dönemde özellikle Roma askerleri arasında yaygın olan Mitraizm, önemli bir rakip inanç olarak dikkat çekmektedir. Pers kökenli güneş tanrısı Mithra’ya dayanan bu “sır dini” , güçlü sembolleri ve ritüelleriyle Roma İmparatorluğu’nun birçok bölgesinde etkiliydi. Bu nedenle Hristiyanlığın yayılma sürecinde, içinde bulunduğu kültürel ortamdan bazı sembolik unsurlarla etkileşim yaşadığı yönünde akademik tartışmalar bulunmaktadır.
Örneğin Mitra kültünde 25 Aralık, kış gündönümüyle ilişkilendirilen “Sol Invictus” (Yenilmez Güneş) kutlamalarının önemli bir günüydü. Hristiyanlıkta ise Hz. İsa’nın doğum günü olarak kutlanan Noel’in 4. yüzyılda aynı tarihe yerleştirilmesi, bazı araştırmacılar tarafından rakip kültürel sembollerin Hristiyanlaştırılması şeklinde yorumlanmaktadır. Benzer şekilde Mitra’nın güneşle ilişkilendirilen bir tanrı olması ile Hristiyan metinlerinde İsa’nın “Dünyanın Işığı” olarak tasvir edilmesi veya ikonografilerde başının etrafındaki ışık halesi (nimbus) gibi unsurların da dönemin güneş kültleriyle paralellik taşıdığı ileri sürülmektedir.
Bazı yorumcular ayrıca Mitra’nın “boğayı kurban ederek dünyayı kurtarması” motifinin, Hristiyan teolojisinde İsa’nın kendisini insanlığın kurtuluşu için feda ettiği anlayışıyla tipolojik benzerlikler taşıdığını dile getirirler. Bununla birlikte bu benzerliklerin doğrudan bir aktarım mı yoksa farklı geleneklerin benzer sembolik anlatımlar üretmesinin bir sonucu mu olduğu konusu akademik çevrelerde tartışmalıdır.
Öte yandan Hz. Meryem’e yönelik saygı ve özellikle “Tanrı Doğuran” anlamına gelen Theotokos unvanının gelişimi de bazı araştırmacılar tarafından bölgedeki eski ana tanrıça kültleriyle ilişkilendirilmektedir. Mısır’daki İsis, Anadolu’daki Artemis ve Kibele gibi figürlerin annelik ve kutsallık sembolleriyle bağlantılı olması, bu kültürel etkileşim tartışmalarının temelini oluşturmaktadır.
-
61
Şüphesiz o, kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.
“Kıyametin kopacağına dair bilgi” ifadesi, geleneksel literatürde çoğunlukla “kıyamet alametleri” kavramı çerçevesinde ele alınmış ve kıyametten uzun bir süre önce ortaya çıkacak öncü işaretler şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu anlayış, mezhepler ve yorum gelenekleri arasında farklı tasvirlere konu olmuş; ortak ve tutarlı bir çerçeve oluşturamamıştır. Kur’an’ın sunduğu yaklaşım ise bu tasavvurdan belirgin biçimde ayrılır. Kur’an’da zikredilen alametler, kıyametin yaklaştığını önceden haber veren işaretler değil; bizzat kıyametin başlamasıyla birlikte meydana gelen hadiseler olarak tasvir edilir.
Bu bağlamda En‘âm Sûresi 6/158. ayette yer alan, “Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış kimseye artık imanı fayda vermez” ifadesi dikkat çekicidir. Ayet, kıyametle irtibatlı ilahî belirtiler ortaya çıktıktan sonra imanın geçerliliğini yitirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre Kur’an perspektifinde, kıyametin alametleri görüldüğünde geri dönüş imkânı kalmamış, telafi edilemez bir süreç başlamış olur.
Bu durum, geleneksel anlayışta “kıyamet yaklaşıyor” düşüncesiyle ilişkilendirilen öncü alametler ile Kur’an’da geçen kıyamet işaretleri arasında niteliksel bir ayrım bulunduğunu göstermektedir. Kur’an’daki alametler, kıyamet anında vuku bulan, ani ve beklenmedik olaylardır. Nitekim Kur’an, kıyametin “ansızın gelmesi”ni (örneğin A ‘râf 7/187) onun temel bir niteliği olarak belirtir. Dolayısıyla ani ve öngörülemez bir hadisenin, uzun süre önceden ayrıntılı işaretlerle haber verilmesi kavramsal bir tutarsızlık doğurur. Bu da kıyamet konusunun, rivayet temelli spekülatif tasvirlerden ayrılarak Kur’an’ın kendi bağlamı ve bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
-
62
Sakın şeytan sizi (Allah’a giden) yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
-
63
İsa, apaçık delillerle/kanılarla geldiği zaman şöyle demişti: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
-
64
Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin! İşte dosdoğru yol budur.
-
65
Sonra (Yahudi ve Hıristiyan) gruplar (İsa hakkında) aralarında ihtilafa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!
-
66
Onlar ancak beklenen o saatin (kıyametin), farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine gelmesini bekliyorlar.
-
67
O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.
-
68–69
(O gün Allah şöyle buyurur:) “Ey ayetlerimize iman eden ve Müslüman olan kullarım! Bugün sizin için korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz d e .”
-
70
Onlara: “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz” denir.
-
71
Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Ve siz orada oturup kalacaksınız.
-
72
Geçmişte yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet işte budur.
Bir şeye gerçek anlamda vâris olabilmek, ondan sonra gelen bir hayatı sür dürmeyi gerektirir. Oysa cennet, henüz fiilen içinde yaşanan bir âlem değil; vaadine muhatap olunan bir gelecek yurdudur. Bu durum, insanın sıradan bir dünya hayatı için değil, ebedî nimetlere liyakat kazanacak bir bilinç ve ahlak düzeyine ulaşması amacıyla yeryüzüne halife olarak gönderildiğini göstermektedir. Ayetlerde geçen “geçmişte yaptıklarınıza karşılık” ifadesi de bu çerçevede, “dünyada ortaya koyduğunuz hayat tarzının sonucu olarak” şeklinde anlaşılmalıdır. Buna göre insanın yaşamı, neticesi cennet gibi yüce bir mükâfata karşılık düşecek bir nitelik taşımalıdır.
Dünyevî düzlemde bile bir mala mirasçı olabilmek belirli bir bağa ve hak edişe bağlıyken, Allah’ın ebedî nimetlerine vâris olmanın çok daha derin bir anlam ve sorumluluk taşıdığı açıktır. Bu, salt biyolojik bir varoluşu değil; erdemle şekillenmiş, bilinçli ve ahlaki bir hayatı zorunlu kılar. Cennete vâris olmak, sâlih amellerle, hakikat uğruna verilen mücadeleyle, doğruluktan ödün vermeden kararlılık göstermeyle ve adaletin yanında yer almakla mümkündür.
Buna karşılık, ateşe vâris olanlarla aynı çizgide yürüyen bir hayat sürenler; zulme kayıtsız kalanlar, kötülüğü meşrulaştıranlar, hak ihlallerini görmezden gelenler ve Allah’ın hayata dair rehberliğini dışlayan söz ve fiillere karşı duyarsızlaşanlar, cennete değil farklı bir akıbete yönelmiş olurlar. Zira cennete vâris olmak, yalnızca bireysel dindarlıkla sınırlı bir tutum değil; bireysel ve toplumsal düzlemde Hakk’ın tarafında durmayı, sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi ve bu uğurda bedel ödemeyi göze almayı gerektiren bütüncül bir duruştur.
-
73
Orada (dünyada yaptıklarınızın) meyvelerini bolca görecek (ve) onları tadacaksınız!
-
74
Şüphe yok ki (Hakka karşı direnen) suçlular da cehennemde kalacaklardır.
-
75
Onların azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada derin bir ümitsizliğe kapılacaklardır.
-
76
Onlara biz zulmetmedik, onlar (inkâr etmek ve Allah’ın dinini alaya almak yoluyla cehennemi hak ederek) kendilerine zulmettiler.
-
77
Onlar (cehennem bekçisine): “Ey Malik (melek)! Rabbin artık bizi öldürsün” diye seslenecekler. Malik de: “Siz böylece kalacaksınız (ölmeyeceksiniz)” diyecek.
-
78
Bunun üzerine (Allah tarafından onlara şöyle seslenilecek:) “Biz size hakkı getirmiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmamıştınız.”
-
79
(Ey Resul!) Yoksa (Hakikatin) ne olması gerektiğine o (hakikati inkâr ede)nler mi karar verecek? Hayır, (hem hakikati belirlemeye ve hem de onları cezalandırmaya) kararı verecek olan Biziz.
-
80
Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır, öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler, her şeyi) yazıyor.
-
81
De ki: “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”
Ayette yer alan “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum” ifadesi, tevhid inancını pekiştiren güçlü bir üslup örneğidir. Bu ifade, zahiren bir şart cümlesi biçiminde kurulmuş olmakla birlikte, anlam bakımından kesin bir reddiye içermektedir. Zira burada varsayımsal bir durum üzerinden, Allah’a evlat isnadının imkânsızlığı vurgulanmaktadır.
Kur’an’da bu tür üslup, insanın yerleşik yanlış kabullerini sarsmak ve onu hakikate yöneltmek için tercih edilir. Nitekim tarih boyunca bazı topluluklar, Allah’a çocuk isnat ederek O’nun ulûhiyetini beşerî tasavvurlarla sınırlamış; kimileri melekleri “Allah’ın kızları” olarak nitelemiş, kimileri ise O’na oğul isnat ederek tevhid ilkesini zedelemiştir. Oysa Kur’an, bu anlayışları kesin biçimde reddeder ve Allah’ın “doğurmadığını ve doğurulmadığını” bildirerek (İhlâs 112/3), O’nun zatının hiçbir şekilde soy, nesep ve türeme kategorileriyle ilişkilendirilemeyeceğini açıklar.
Bu bağlamda ayet, tevhidin mahiyetini hatırlatan ilkesel bir vurgu taşır. Tevhid, Allah’ın birliğini, benzersizliğini ve mutlak yeterliliğini kabul etmek; O’nun zatına ortak, yardımcı veya evlat nispet etmekten sakınmaktır. Çünkü Allah, yaratılmışlara muhtaç değildir; aksine bütün varlıklar varoluşları ve süreklilikleri
bakımından O’na muhtaçtır. Dolayısıyla kulluğun yöneldiği tek merci Allah olmalı; insan, O’nun birliğini ve yüceliğini bilinç düzeyinde muhafaza ederek, inanç ve eylemlerini bu ilke üzerine inşa etmelidir. Bu ayet, söz konusu tevhid bilincini zihinsel ve itikadî düzlemde tahkim eden açık bir beyan niteliği taşımaktadır.
-
82
Göklerin ve yerin Rabbi, kudret ve egemenlik tahtının Rabbi de olan Allah, onların isnat ettikleri her türlü vasıftan uzaktır.
-
83
Bırak onları! Kendilerine vaadedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar dalsın, oynayıp oyalansınlar!
-
84
(O zaman anlayacaklar ki) gökte de ilâh olan O’dur, yerde de ilâh olan O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
-
85
Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın şanı yücedir. Kıyamet saatinin bilgisi sadece O’na aittir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz (ve hesabınızı da O’na vereceksiniz).
-
86
Allah’tan başka yalvardıklarının (onlara) şefaat/yardım etmeye güçleri yetmez. Ancak bilerek Hakkın şahitleri olan (melekler Allah’ın razı olduğu kuluna şefaat/yardım) eder.
Şefaat kavramı sözlükte “eşlik etmek, destek olmak, arka çıkmak” anlamlarına gelirken, dinî terminolojide “bir kimsenin bağışlanması veya bir talebinin kabulü için Allah ile kul arasında aracılık edilmesi” şeklinde tanımlanır. Bu kavram Kur’an’da birçok ayette yer almakla birlikte, tarih boyunca farklı yorumlara konu olmuştur. Ancak Kur’an bütünlüğü içinde ele alındığında, Allah’ın izni ve rızası olmaksızın hiçbir varlığın kimseye fayda sağlayamayacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede belirleyici olan, kişinin kendi imanı ve sâlih amelleridir.
Bakara Sûresi 2/123. ayette, “Hiç kimsenin bir başkasına yarar sağlayamayacağı, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiçbir şefaatin geçerli olmayacağı ve kimseye yardım edilmeyeceği bir günden sakının” buyrularak, ahirette herhangi bir ayrıcalık, aracılık veya torpil anlayışının geçersiz olduğu vurgulanır. En‘âm Sûresi 6/51’de ise Kur’an’ın, “Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi olmaksızın Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları” uyarmak amacıyla indirildiği ifade edilir. Benzer içerikte başka ayetler de bu ilkeyi teyit etmektedir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeveye göre şefaat, mutlak ve sınırsız bir imtiyaz değil; yalnızca Allah’ın razı olduğu kimseler için geçerli olan ilahî bir lütuftur. Nitekim Necm Sûresi 53/26’da “Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaati, ancak Allah’ın izniyle ve O’nun razı olduğu kimseler için geçerli olur” denilerek bu sınır açıkça belirlenmiştir. Meryem Sûresi 19/87’de de “Rahman’ın katında söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemez” buyurularak, bu yetkinin yalnızca
Allah’ın izin verdiği kimselere mahsus olduğu bildirilir.
Şefaati abartılı ve beklenti merkezli bir anlayışla ele almak ise insanın bireysel sorumluluk bilincini zayıflatma tehlikesi taşır. Eğer insan kurtuluşunu başkalarının aracılığına bağlarsa, kendi iman ve amellerinin önemini ikinci plana itebilir. Oysa Kur’an’ın genel mesajı, insanın yaptıklarından bizzat sorumlu olduğu ve kurtuluşun da öncelikle bu sorumluluğun bilinciyle yaşanan bir hayatla ilişkili bulunduğu yönündedir.
Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu yaklaşımda esas olan, başkalarından medet ummak değil; kişinin kendi iman ve amelleriyle Allah’ın rahmetine liyakat kazanmaya yönelmesidir. Nitekim Sebe Sûresi 34/23. ayet, Allah’ın izin vermediği hiçbir şefaatin fayda sağlamayacağını vurgulayarak bu gerçeğe dikkat çeker. Böylece Kur’an, insanı başkalarına dayanan bir kurtuluş beklentisine değil; doğrudan Allah’a yönelen bilinçli ve sorumlu bir kulluk anlayışına davet eder.
-
87
O müşriklere kendilerini kimin yarattığını sorsan, hiç kuşkusuz “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl oluyor da Haktan saptırılıyor ve batılın peşinden koşturuluyorlar?
-
88–89
Allah, (Elçisinin:) “Ya Rabbi! Bunlar inanmayan bir kavimdir” sözüne (şöyle karşılık verir): “(Ey Resul!) Sen onlara aldırma (yaptıklarını görmezden, söylediklerini duymazdan gel) ve kendilerine selamet dileyerek yoluna devam et! Çünkü onlar zamanı geldiğinde (hakikati) anlayacaklardır.”